30 Nisan 2015 Perşembe

Dayatmalar Kâbusu / Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu


Oktay Sinanoğlu'nun kitaplarında Türkçe ve Türkiye üzerine anlattığı hikâyeler herkes için çizgi roman olarak resmedildi. 

Dayatmalar Kâbusu sanki bugünün Türkiye'sini anlatıyor. 
Büyük Uyanış Rüyası gençlere Türkiye'nin geleceği için umut veriyor. 

Nev York Rüyası Türkçenin Amerika'ya hâkim oluşunu anlatırken aslında İngilizcenin Türkiye'deki istilâsını hicvediyor. 
Çizgi kahramanımız Oktay Sinanoğlu Dayatmalar Kâbusu çizgi romanında aslında hepimizi eğlendirirken derinden de düşündürüyor.

*

DAYATMALAR KÂBUSU
Oktay Sinanoğlu

Bugünlerde hep, yıllar önce gördüğüm bir kâbusu hatırlıyorum. 1960'lardaydı.
Bir gece, ateşim de çıkmış, baygın gibi uyuyakalınca bir kâbus gördüm. Korkulu
rüyamda kendimi 40 yıl sonra İstanbul'da buldum. Zaman değişmiş, sokakta
yürüyorum, tüm dükkân isimleri İngilizce. Girip bir dükkâna sordum:

Hayrola, bu dükkân kırk yıl evvel de vardı, ne oldu? Güzel bir isminiz vardı; Gül
Bahçesi gibi bir şey. Şimdi Beauty Land olmuş. Yoksa el mi değiştirdi? Yeni sahibi
Amerikalı mı?

Hayır, dedi dükkâncı, o zaman babam vardı, ben oğluyum.

Peki, birçok iş yerinde de böyle adlar fark ettim. Tuhafıma gitti, yıllardır burada
yoktum da.

Muhatabım, yarı, İngilizce adları garipsediğime şaşırır, yarı da hafif hüzünlü bir
ifâdeyle izah etti, eksik olmasın:

Ben okuldayken bir 'Kolej', bir 'Anatolia (Anadolu) Lisesi' furyası başlamıştı;
herkes çocuğunu, Türkçe ile eğitim yerine tüm derslerin İngilizce olarak verildiği
okullara göndermeğe can atıyor, çoluk çocuk, giriş sınavlarına hazırlanıyoruz
diye, akşam karanlıklarında, hafta sonları, dershaneler önünde sefil oluyorlardı.
Babam Türk geleneklerine ve de Atatürk'e çok bağlı bir insandı, uzun müddet
direndi. O okullara, 'İngiliz taşeronu yerli Hıristiyan misyoner okulları' diyordu.
Ortaokulda, ben Türk okuluna (yâni Türkçe eğitimli okula) gittim. Gerçi bundan
çok utanıyordum; konu komşu, arkadaşlar, beni küçümsüyor, bazıları bu
talihsizliğime acıyorlardı. Liseye başlayacağımda, babam bir de baktı ki, Türk
Lisesi kalmamış. Topunu İngilizce yapıvermişler. Mecburen ben de "The New
Byzantium College"a gittim. Okul, devletin "Küresel Eğitim Bakanlığı"na aitti,
nispeten ucuz. Fakat derslerden hiç bir şey anlamadığım, İngiliz edebiyatına,
Amerikan 'tarihine, Amerikan pop şarkıcılarının uyuşturucularla sona eren
hayatlarına pek meraklı olmadığım için, kısa süre sonra okulu terk ettim. O gün
bugün dükkânımızda çalışıyorum.

Adı Ali'ymiş, ben hayretle, tedirginlikle dinliyorum. O da anlatacak adam
arıyormuş herhalde. Bir çay getirdi, sallama Lipton çayı, yurt dışındayken nefret
ettiğim, ne tadı, ne kokusu olan, plastik bardakta boya bir "çay". Allah Allah,
diyorum, bizim nefis Rize çaylarına ne oldu? Demedim tabii, ayıp olur. Sonradan
öğrendim ki, çay üreticileri, "küreselleşme", "özelleştirme", "devleti küçültme"
laflarıyla batırılmış, Tekel idaresi dağıtılmış. Bu çay bozuntusu da Amerika'dan
ithal. Onu da herkes alamıyor, kaynatıp çay niyetine sıcak su içiyormuş halk. Ali,
(adı da artık "Âly" diye yazılıyormuş, duvardaki İngilizce, belediyeden ruhsat
tabelâsında gözüme ilişti), devam etti:

Her gün basmyayında, ki çoğu yabancıların elindeydi, İngilizce bilmeyenin adam
olmadığı, Türkçe diye bir dil kalmadığı, Afrika'daki kabilelerin dili gibi bir dil
olduğu, küresel olmak için resmi dilimizin İngilizce'ye dönüştürülmesi gerektiği
anlatılıp duruyordu. Çevremde bir tek babamın kahrolduğunu görüyordum.
Kimsenin umurunda değildi. Önce dergilerin, gazetelerin isimleri İngilizce oldu,
sonra sayfalarının bazıları, derken tümü. Zaten içlerinde pek okunacak bir şey
de yoktu ya. Okuyup kısmen anlayacak da azdı. TV'lerde öyle, bilgilendirici, ülke
sorunlarının tartışıldığı, açık oturumlar, söyleşiler azaldı azaldı, sonunda
tamamen kalktı. TV'ler tümüyle yabancı şirketlerin olmadan önce bile, öyle
programların, hele Türk kültürü, tarihi, Kurtuluş Savaşı, Atatürk gibi konuların
sessizce bir yerlerden yasaklandığını haber aldık. Açık saçık programlar,
uyuşturucuya özendiren filimler, vahşi yaygaralardan ibaret yabancı "rock"
müzikleri, yabancı bira ve alkollü içki reklâmları arttıkça arttı. Ortaokul
çocukları, gençler ellerinde, gazozdan daha ucuza satılan büyük bira şişeleriyle
dolaşır oldular. Bir genç alkolikler ordusu türedi, uzun saçlı, küpeli, dövmeli,
gece yarıları sokaklarda bağrışan bir ordu. Duruma itiraz edenler, meslek sahibi
iseler, aforoz edilip bir kenara atıldılar. Yazanların, konuşanların bazıları,
"irticacı", "tedhişçi", "yenidünya düzeni karşıtı" gibi yaftalarla hapishanelere
atıldılar.

"Yahu nasıl olur? Yıllar önce ben buradayken hiç öyle şeyler yoktu, gençler
saygılı, terbiyeliydi, dedim.
"Ah, sorma Bey'im" dedi Ali, "daha neler oluyor, bilsen alışamazsın."
"Peki," dedim, "ilk soruma dönersek, sizin dükkânın adı niye Türkçe olarak
kalmadı? Baba oğul o kadar bilinçli olduğunuza göre. Kusura bakma, seni
mahcup etmeğe çalışmıyorum."
Ali: "Yok, iyi ki soruyorsun. Derdimi anlatacak kimseyi bulamıyorum" deyip
ekledi:

"Önce konu komşu esnaf özendi. Öyle ya, okula gitmişse yarım buçuk Tarzan
İngilizcesinden başka bir şey öğrenmemiş. Yalnız İngilizce bilen, adamdan
sayılıyormuş ya, o da itibar kazanmak için, "kolej"e falan gitmiş olduğunu
belirtmek için, veya öyle zannedilsin diye, dükkânının üstüne, çoğu kez
mânâsını bilmediği bir takım İngilizce lâflardan tabelâ astı. 

Kısa sürede bu öyle yaygınlaştı ki, İstanbul'da Türkçe adlı dükkân, işyeri parmakla gösterilecek,
sayılacak kadar azaldı. İşin garibi, memlekette, ata köyümüze kadar aynı durum
olmuş. Babam direndi, illâ değiştirmeyeceğim diyor, "Ulan, burası sömürge
oluyor" diye bağırıyor. Fakat bir gün, kapıya, kasketlerinde "New Byzantium
Municipality" yazan, "Yeni Bizans Belediyesi" demekmiş, iki tane zabıta geldi;
bize 2500 dolar ceza kestiler. Babam çırpınıyor, korkuyorum, kızıp götürecekler.
"Sakin ol baba", diyorum. Sonra bir hışım, "on gün içinde İngilizce tabelâ
asmazsanız, dükkânınız kapatılacak ve müsadere edilecektir" deyip gittiler.

Tanıdık bir avukata sorduk. "Aman hemen dediklerini yapın, yoksa işiniz kötü,
bilinçli olarak direniyor derlerse hapse bile atılabilirsiniz. KKMF'nin ("Küresel
Kraliyet Para Fonu") üç ay evvel dayatıp apar topar geçirdiği yasalar arasında bu
da var. Ha, ona göre!". Ne yapalım dövünmekten başka; üstelik bize hak
verecek bir tanıdık bile bulamıyoruz. Sonunda biz de, bir sürü masraf edip, nah
şu gördüğün rezil tabelâyı astık. Allah hâlimize acısın."

Vah vah, dedim Aly'e, ne diyeyim? Üzülme, Allah büyüktür, bu dünya kimseye
kalmaz. Sonunda hainler er geç belâlarını bulacaklardır, gibilerden teselli
etmeğe çalıştım, tabii kendimi de. Vedâlaşıp ayrıldım. Kadıköy iskelesine doğru
yürüyorum. Belki denize bakarsam içime biraz huzur gelir.

Yıllar önce denize nazır, kalabalık, tabureli çaycılar vardı. Kalmamış, simitçiler de
görünmüyor. Yıkıntı bir duvar üstüne iliştim, bir iki tane yolcu motoru. O Şirketi
Hayriye'den beri devam edegelmiş şehir vapurları da ortalıkta yok. (Bir ara
birine sordum sonra, o da özelleştirildikten sonra batırılmış). Kadıköy'ün eski
canlılığı yok. Melül melül dolaşan hirpanî bir kaç kişi. Caddeler tenha.
Arkadaki benzin durağının önünde kırık dökük, paslı, her biri en az on beş yıllık
bir arabalar kuyruğu. Benzin bulunmuyormuş. Kışın da ahali bayağı bir yakıt
sıkıntısı çekmiş. Neyse ki şimdi hava iyi. Gene sonradan sorduğum biri durumu
aydınlattı: 

KKMF'nin dayattığı bir dizi yasa hemen geçmeyince, dış güçler hem
taşyağını (yâni neft, petrol), hem de doğalgazı kesmişler. Âdi kömür, linyit bile
bulunamamış, eskiden Türk Devi eti'nin olan tüm madenler arasında bunlar bile
"özelleştirilip" yabancılara yok pahasına satılmış olduğundan. Onlar da linyiti
bile vermiyor. Zaten artık, o eskiden bildiğim dış güçlerin tamamı "Küresel
Kraliyet" tarafından idare ediliyormuş. Fakat sorduğum kişinin dediğine göre,
hükümet yakınlarda KKMF'nin dayattığı son dizi yasaları da geçirivermiş de,
sıkıntı biraz giderilecekmiş. 

Haber doğruysa. Bu basma güvenilmez diyor adam.
Zaten KKMF de dayatmaları yapılınca daha borç veririz falan diye vaad edip
edip, istediği olduktan sonra sözünü tutmazmış. Yeni bir dizi dayatmalarla
gelirmiş. Böyle yapa yapa hiç bir şeyimizi bırakmamışlar. En son yasalaşıveren
dayatmalar arasında, resmî dilin "küresel ingilizce" (sulandırılmış Tarzan, yahut
Afrika İngilizce'si demek oluyor) yapılması, gizlice çocuklara Türkçe öğretmeğe
kalkışanlara ağır ceza müeyyideleri, Türkiye'deki Türkçe kent, kasaba, köy, dağ,
dere, tepe isimlerinin Lâtincemsi ya da eski Yunanca'yı andıran İngilizce isimlere
acilen çevrilmesi, şahıs ad ve soyadlarının ilk aşamada İngilizce imlâya göre
yazılması zorunluluğu ("Aly"de olduğu gibi), kişisel arsa, bina, ev, veya
apartıman dairesi konutlarına dolar cinsinden ağır vergiler konması,
yabancıların bu mallan satın almak istemeleri hâlinde kendilerine öncelik
tanınması, vb.. Yeni bir dizi dayatma yasası da yoldaymış, vay canına. Çok yerde
yabancılar için yerleşim bölgeleri seçilmiş, oralarda hükümet KKMF'den alacağı
yeni kredilerle yabancılar için konutlar, daha alt tabaka yabancılar için de toplu
konutlar inşa edecekmiş....

Yatakta ateş içinde sağa sola çırpınırken kan ter içinde uyandım. Ne kâbus, ne
kâbus. Bari korkulu bir rüyadan ibâretmiş, diye sevindim ama, günlerce, aylarca
bu kâbusun etkisinden kurtulamadını. 1960'lardan sonra, belki '90'lara kadar
kâbus zaman zaman aklıma geliyor, sanki o kâbusu bir daha yaşıyordum. Bir
titreme alıyordu vücudumu. Son bir kaç yıldır artık unuttum zannediyordum
Ama, son bir kaç aydır çok sık aklıma gelmeğe başladı. Bazan uyumadan önce
âdeta niyetleniyorum: 

Bir rüya daha görsem, Türkiye'de tüm halkın uyandığını,
milli birlik ve beraberliğin yeniden tesis ediliverdiğini, ulusal hedeflerin saptanıp
oralara doğru devlet millet elele hızla yüründüğünü, şanlı tarihimize yaraşır
itibar ve haysiyetimizi dünya yüzünde yeniden kazandığımızı düşlesem bari bu
gece, diyorum. Nasip olur inşallah.

Oktay Sinanoğlu

3 Mayıs 2001, Kadıköy
*




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder