13 Mayıs 2015 Çarşamba

Beyaz saçlı adam; Oktay Sinanoğlu / Muharrem Bayraktar


Beyaz saçlı adam; Oktay Sinanoğlu

Onunla ilk tanışmamız 1996 yılına dayanır. Adını duymuştum, şöhretinden haberdardım ama tanışma fırsatım olmamıştı. O sıralar hem Ankara’da, hem İstanbul’da yaşıyordu. Yılın yarısını Amerika’da yarısını Türkiye’de geçiriyordu.

Meltem TV’deki programıma eşi Dilek Hanım’la geldi. Sanırım yeni evlenmişlerdi. Sürekli mütebessimdi ve elinde sürekli Küba purosu vardı. “Bu sigara değil, puro” diyordu gülerek.

Programda Türkçeye olan aşkını, Türkçeye nasıl bir darbe vurulmak istendiğini, “Türk demek Türkçe demek” bakışıyla mükemmel bir şekilde anlatmıştı.

Türkiye’de muhtemelen onu ilk defa programa çıkaran kişi idim. Program çok ilgi çekti. Türkiye’nin her tarafından arayanlar oldu.

“Kim bu Beyaz Saçlı Adam?” diye sordular.

O Beyaz Saçlı Adam, Oktay Sinanoğlu idi.

Dünyada en genç yaşta profesör olan ve Türk Aynştaynı denilen Oktay Hoca idi.

Sonraki yıllarda çok sık beraber olduk. Sık sık program yaptık. İnsana bir baktı mı ciğerini okurdu. Kendisi “gözden ciğer okuma sanatı” derdi buna. Bir defasında onunla birlikte iki kişiyi daha konuk ettim. Konuklardan biri gençten bir yazardı. Programın reklam arasında gitmek istedi Oktay Hoca. “Hocam, bir şeyden mi rahatsız oldunuz” diye sordum.

“Şu genç çocuktan hoşlanmadım. O tam bir vatan haini” dedi.

Gerçekten de ileriki yıllarda anlayacaktık “o gencin” tam bir hain olduğunu ve “bizim camiaya da” çok büyük zarar vereceğini.

1999 yılında İcmal Dergisi’nin tertip ettiği Milli ve Dini Bütünlüğümüz kurultayında muhteşem bir konuşma yapmış ve Prof. Dr. Haydar Baş’la derin muhabbetle kucaklaşmıştı.

Sık sık “hocamız bizi duada eksik etmesin” derdi “onun gibi gönül adamlarına ihtiyacı var bu milletin.”

Oktay Hoca, ülkesine ve ülkesinin diline âşıktı. Bu millete ve bu milletin diline âşıktı. Uzun yıllar kaldığı Amerika’dan sürekli olarak ülkesine dönmek istiyordu. O’nun gibi bir “dünya devine” Türkiye’de üniversiteler maalesef anında kapı açmadı.

 Yıldız Teknik Üniversitesi’nde göreve başladı. Harun Kayacı ile birlikte kendisini ziyarete gittik. Küçük bir odası vardı. Tahtanın yarısı kırıktı. Tebeşir yoktu. Kırık dökük bir masa sandalye vermişlerdi Oktay Hoca’ya. Odasında dâhili telefon yoktu. Dünyanın birçok ülkesinde adına salonlar açılan, üzerine araştırmalar yapılan, yetiştirdiği bilim adamları gittikleri ülkelerde el üstünde tutulan Oktay Hoca, Türkçeye olan aşkının bedelini, Türkçenin bilim dili olmasını istemesinin bedelini ağır ödüyordu.

Kendisine bir bilimsel araştırma merkezi kurma düşüncemiz olduğunu ve bu merkezin başına kendisinin geçmesini istedik. Severek kabul etti. Ama Türkiye’nin o günkü şartlarında, 28 Şubat’ın silindir gibi ezdiği o günkü Türkiye’de maalesef bunu gerçekleştiremedik.

Katıldığı bilimsel toplantılarda, kendisine “mutlaka İngilizce konuşması gerektiği” yönünde baskı yapılmasına rağmen “ben konuşmamı Türkçe yapacağım” diyerek Türkiye’deki ruhunu satmış bilim kadrolarına direndi. Onlara meydan okudu.

Ama Kemal Gürüz’ün inşa ettiği o günün Türkiye’si, Beyaz Saçlı Adam’ı çok yormuştu.

Sonunda Türkiye’de sürekli kalma düşüncesini başka bir bahara erteledi.

Yeniden Amerika’ya Yale Üniversitesi’ne döndü.

Yılda bir-iki defa Türkiye’ye geldiğinde mutlaka arar, ya bir araya gelir ya da telefonla konuşurduk. Onunla son yaptığım televizyon programı 2013 yılının Aralık ayında idi. Halen youtube’ta izleyebilirsiniz. Geçtiğimiz yıl geldiğinde Bursa’dan aradı. Buluşacaktık, ama bir irtibatsızlık oldu. Buluşamadık.

Oktay Hoca’nın vefatını derin bir teessürle öğrendim. O Beyaz Saçlı Adam, o “yürek adamı”, Türkiye’nin içine düştüğü durumdan dolayı yıllardan beri derin bir acı içindeydi. Yıllardan beri devletin, dilin, bayrağın, milli ve manevi değerlerin içine düştüğü durum onu kahretmişti.

Bugün sadece bedeni öldü.

Ama Oktay Hoca’lar asla ölmeyecek.

Güle güle hocam.

Nur içinde yat.

Muharrem Bayraktar
.

*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder