13 Mayıs 2015 Çarşamba

Biraz Ben ve Oktay Sinanoğlu / Turan Eryağınç



Biraz Ben ve Oktay Sinanoğlu (1)

"Traş" kelimesinin manası malumdur da, menşeini bilmiyorum! Fakat dışarı malı olduğu gerçektir.
Biz bunu "kazıma" olarak kullansa idik ne olurdu yani?..

Her ikisinin de argoda yeri vardır "kes ulan traşı" demek var "ben onu kazımam bile"si var. Biz, bize ait olanı tercih etmek şuurunu diri tutmalıyız!

Her yabancı kelime, irfanımızdan bir parçayı alır götürür.

Hatta götürür ne demek, nerelerimizi alıp, yerlerine kendi değerlerini bize yamamadılar ki!
Eczane veya asıl olarak "eczahane" nasıl oldu da  buna ecnebi bir kulp takmadılar hayret doğrusu!
Dikkat sahipleri bilirler; neredeyse günbe gün hayatımıza bir yabancı kelimeyi gözümüze dürtüyorlar!.. Bu fenalığı yapanlarda ne yazık ki eloğlu olmayıp, şuur felcine yakalanmış keloğludur!
Yani bizim keloğlanlar!.. Mazeretleri de var biliyor musunuz?..
"Böyle yapmasak müşteri gelmiyor"

Haydi işin içinden çıkın bakalım?.. Oktamıdır kabahat yoksa yaydamıdır? Yahu bizler dilimizden törelerimizden firar etmeğemi şartlanmışız Allah aşkına?

Mesela müşteriye; saçını nasıl kırkayım dese "kırkıcı" (berber demiyorum) ortalık karışır.. At'ın eşeğin yelesini, koyun'un kılını, yani yününü kırkarlar ya hassasiyet burada.

Fakat aynısını yabancı bir lisanla söyleseniz gögüsleri kabaracak demek muhterem "zat" ların!
Geçmişi bin yıllarla  besli olan bir milletin haline bakın; kendini ve geçmişini  inkar ile meşgul!
Kıymetli bir kalem sahibinden bu manada biraz ibretler devşirelim isterseniz?!

Girdiğim bir dükkana sordum diyor sayın Oktay Sinanoğlu:

"Hayrola, bu dükkan kırk yıl evvelde vardı ne oldu?
Güzel bir isminiz vardı; Gül bahçesi gibi bir şey.  Şimdi (Beauty Land) olmuş. Yoksa el mi değiştirdi? Yeni sahibi Amerikalı mı?"
"Hayır," dedi dükkancı, "O zaman babam vardı, ben oğluyum"

"Peki, bir çok iş yerinde de böyle adlar fark ettim. Tuhafıma gitti, yıllardır burada yoktum da"
Muhatabım, yarı İngilizce adları garipsediğime şaşırır, yarı da hafif hüzünlü bir ifadeyle izah etti, eksik olmasın:

"Ben okuldayken bir 'Kolej; bir Anatolia (Anadolu) lisesi furyası başlamıştı; herkes çocuğunu, Türkçe ile eğitim yerine tüm derslerin İngilizce olarak verildiği okullara göndermeye can atıyor, çoluk çocuk giriş sınavlarına  hazırlanıyoruz diye, akşam karanlıklarında, hafta sonları, dershaneler önünde sefil oluyorlardı.

Babam Türk geleneklerine ve de Atatürk'e çok bağlı bir insandı, uzun müddet direndi. O okullara 'İngiliz taşeronu yerli Hristiyan misyoner okulları' diyordu. Ortaokulda, ben Türk okuluna (yani Türkçe eğitimli okula) gittim.
Gerçi bundan çok utanıyordum; konu komşu, arkadaşlar, beni küçümsüyor, bazıları bu talihsizliğime acıyorlardı.
Liseye başlayacağımda,   babam bir de baktı ki, Türk lisesi kalmamış, topunu İngilizce yapıvermişler. Mecburen ben de 'The Nev Byzanium Colege'a gittim. Okul, devletin 'küresel Eğitim Bakanlığı'na aitti, nisbeten ucuz. Fakat derslerden hiç bir bişey anlamadığım- İngiliz edebiyatına, Amerikan pop şarkıcılarının uyuşturucularla sona eren hayatlarına pek meraklı olmadığım için kısa süre sonra okulu terk ettim. O gün bugün dükkanımızda çalışıyorum"

Adı Ali'ymiş, ben hayretle, tedirginlikle dinliyorum. O da anlatacak adam arıyormuş herhalde. Bir çay getirdi, sallama Lipton çayı, yurt dışındayken nefret ettiğim, ne tadı ne kokusu olan plastik bardakta boya bir "çay". Allah Allah diyorum, bizim nefis Rize çaylarına ne oldu?
Demedim tabi, ayıp olur. Sonradan öğrendim ki çay üreticileri, "küreselleşme", "özelleştirme" " devleti küçültme" laflarıyla bastırılmış, Tekel idaresi dağıtılmış.
Bu çay bozuntusuda Amerika'dan ithal.

Turan Eryağınç

*

Biraz Ben ve Oktay Sinanoğlu (2)

Derinliği olan bir gözle bakıldığında, hayat bir kurallar manzumesidir!.. Yerleşik kuralların dışına taştığınızda bir daha içeri alınmazsınız; aynen deryaların kanunu gibidir, mutlak dışarı atılırsınız!
Alışveriş terbiyesinden, ana baba hısım akraba ilişkilerinden, fakire bakış ve merhamet anlayışından, koruma kollama hissiyatından daha bilmem nelere kadar vicdan disiplini bir zarurettir; böyle olmalı ve bu kural yaşanmalı-yaşatılmalıdır!

Bu bağlamda  adeta meşrulaştırılan "kişisel özgürlük" yavesi safsatadan ibarettir!.. Kişisellik, yukarıda arzettiğim kıymet hükümlerini bertaraf etmek ve sosyal kaynaşmayı kangrene çevirmek demek olacaktır.

Dikkatimizden kaçtığında, toplum zaman içinde eti yenmez kuşlar gibi değersizleşir.
Her nasılsa bir yerlerden pompalanan yabancı kültür hayranlığı, keyfilik, yekdiğerinin halinden anlamama, toplam olarak ben duygusunun kaşarlanmış derecelere yükseliyor olması, ileri zamanlarda bizi ne hallere düşüreceği, kimselerin umurunda değil gibi bir manzara var!.. Öyle görünüyor.          
Peki bu hale nasıl gelindi derseniz?.. Bu sorunun cevabı ise gayet basittir; Avrupalılaşma  hastalığı ve buna bağlı olarak kendini inkar, dilini horgörme, dinine yan bakma v.s. hastalığıdır.
Meselenin derinliğini s.n. Sinanoğlu'na bırakıyorum

(Ali adı da artık "aly" diye yazılıyormuş, duvardaki İngilizce belediyeden  ruhsat tabelasında gözüme ilişti) devam etti:
"her gün basın-yayın ki çoğu yabancıların elindeydi-, İngilizce bilmeyenin adam olmadığı, Türkçe diye bir dil kalmadığı, Afrikadaki  kabilerin dili gibi bir dil olduğu, küresel olmak için resmi dilimizin İngilizce'ye dönüştürülmesi gerektiği anlatılıp duruluyordu. Çevremde bir tek babamın kahrolduğunu görüyordum. Kimsenin umurunda değildi.
Önce dergilerin, gazetelerin isimleri İngilizce oldu, sonra sayfaların bazıları, derken tümü. Zaten içlerinde pek okunacak bir şey de yoktu. Okuyup kısmen anlayacak da azdı.    
TV'lerde öyle, bilgilendirici, ülke sorunlarının tartışıldığı, açık oturumlar, söyleşiler, azaldı azaldı sonunda tamamen kalktı.
TV'lerde tümüyle yabancı şirketlerin olmadan önce bile, öyle programların, hele Türk kültürü, tarihi, Kurtuluş savaşı, Atatürk gibi konuların sessizce bir yerlerden yasaklandığını haber aldık.
Açık saçık programlar, uyuşturucuya özendiren filmler, vahşi yaygaralardan ibaret yabancı 'rock' müzikleri, yabancı bira ve alkollü içki reklamları arttıkca arttı. 
Ortaokul çocukları, gençler ellerinde, gazozdan daha ucuza satılan büyük bira şişeleriyle  dolaşır oldular. Bir genç alkolikler ordusu türedi, uzun saçlı, küpeli, dövmeli, gece yarıları sokaklarda bağrışan bir ordu. Duruma itiraz  edenler, meslek sahibi iseler, aforoz edilip bir kenara atıldılar. Yazanların, konuşanların bazıları, 'irticacı; tedhişci, Yeni Dünya Düzeni  Karşıtı' gibi yaftalarla hapishanelere atıldılar.
"Yahu nasıl olur? Yıllar önce ben buradayken hiç öyle şeyler yoktu, gençler saygılı, terbiyeliydi" dedim.
"Ah, sorma Bey'im" dedi Ali, "daha neler oluyor, bilsen miden bulanır" "peki dedim, ilk soruma dönersek, sizin dükkanın adı niye Türkçe olarak kalmadı? Baba-oğul o kadar bilinçli olduğunuza göre, kusura bakma, seni mahcup etmeye çalışmıyorum"
Ali, "Yok, iyi ki soruyorsun, derdimi anlatacak kimseyi bulamıyorum" deyip ekledi:
"Önce konu komşu esnaf özendi. Öyle ya, okula gitmişse yarı buçuk Tarzan İngilizcesinden başka bir şey öğrenmemiş.
Yalnız İngilizce bilen adamdan sayılıyormuş ya  oda itibar kazanmak için, koleje falan gitmiş olduğunu belirtmek için, veya öyle zannedilsin diye, dükkanının üstüne, çoğu kez manasını bilmediği bir takım İngilizce laflardan tabela astı.   
Kısa sürede bu öyle yaygınlaştı ki,  İstanbul'da Türkçe adlı dükkan, işyeri parmakla gösterilecek, sayılacak kadar azaldı. İşin garibi, memlekette, ata köyümüze kadar aynı durum olmuş. Babam direndi, ille değiştirmeyeceğim diyor, 'ulan burası sömürge oluyor!' diye bağırıyor.

Turan Eryağınç
*



Cenab Şihabüddin ve Oktay Sinanoğlu (3)

Kapitalist Batı'nın bugünkü ilahı mabudu, herşeyi paradır, menfaattır. Başta, dillerinden hiç düşürmedikleri demokrasi olmak üzere, insan hakları, kadın hakları gibi aklınıza ne geliyorsa hepsi göstermeliktir.
Batılıların en çok istismar ettikleri de kadın konusudur... Aslında, kadın hakları savunuculuğu altında, kadınlara en büyük zulmü kendileri yapıyorlar. Fakat bunu öyle bir kılıfa sokuyorlarki, zulüm altında inim inim inleyen kadınlar bile bunun farkına varamıyorlar...

"İçinde bulunduğunuz nimetin kıymetini biliniz!.. Burada kadına hurriyet adı altında yapılan işkenceleri bilemezsiniz siz. Ah, şu omuzumda hıçkırarak ağlamış kızların adedini bir bilseniz... Evet, ışıklar ve çiçeklerle dolu bir baloya girebilmek çok tatlı gibi görünür. Kadınlara verilen bir hak gibi sunulur. Aslında buralar, kadınların sömürüldüğü, erkeklere sunulduğu, şehvetlerin tatmin edildiği yerler... Türk erkeklerine sesleniyorum: Kadınlarınıza, kızlarınıza bunları anlatın! Sakın bu yapılanların kadınlara iyilik olarak yapıldığını zannetmesinler!" EVRAK-I EYYAM=(Günlükler)
Şimdi de Fransız yazar (Quitard)ın "Proverbes Sur Les Femmes" kitabından alınmış kadınlarla  ilgili atasözleri:

"Şeytanın yapamadığını kadın yapar."
"Kadın, erkeği tuzağa düşüren bir örümcektir."
"Kadının vücudunun üstündeki baş, şeytan kafasıdır."
"Karısı olanın arısı var demektir; onu devamlı sokar."
"Kadın takvim gibidir, sadece bir yıl işe yarar."
"Kadın dili kesilse bile susmaz."
"Kadın dövülür, fakat öldürülmez."
Elin Fransızı böyle demişte, bakalım bizim iki cihan serveri h.z. Peygamberimiz bu hususta neler söylemiş.
"Ahirette, kocası tarafından dövülen kadının davacısı ben olacağım."
"Müslümanların en iyisi, hanımına  karşı iyi ve faydalı olandır."
"Kadınlarınıza eziyet etmeyiniz! Onlar Allahü tealanın  emanetleridir. Onlara yumuşak olunuz, iyilik ediniz!
"Cennet anaların ayağı altındadır!"
Başka söze gerek varmıdır bilemiyorum?.. Avro-Amerikan kültürüne ağzı sulanıp, salyalı gezenlere belki ibret olur... diye yazdım.

Söz yine s.n. OKTAY SİNANOĞLU'NDA
Türkiye'deki safdiller (ya da aldatılmış hainler)diyor ki: "Dünya küreselleşti, dünya İngilizce konuşuyor"

Cezayir, Tunus, Afrika kabileleri ise diyorlar ki: "Dünya küreselleşti, dünya dili Fransızca  oldu." "Eski sovyetlerdeki sözümona bizim akrabalarımız olanlar da (oralara gidince görüyoruz.) diyor ki; "Hayır efendim, dünya dili Rusca oldu, eğitim dili Rusca olsun" Her biri böyle bir şey diyor, hangisi doğru?

Halbuki hepsi birden doğru olmaz, demek ki birilerine bir şeyler yutturulmuş.
Bugün gidin bakın, gazeteleri okuyun, ortalıkta dolaşan, bizdekinden bile daha perişan olan Amerikan televizyonlarını seyredin, intiba edinin. Amerika küreselleşme havasına girmiş, son sürat gidiyor falan, yahu öyle bir şey yok, öyle bir laf yok, duyamazsın. Amerika'da, "Amerikan menfaatleri, Amerikan şöyle yapıyor, Amerika dünyaya böyle yapıyor, Amerika dünyanın  en güçlü devletinden başka bir şey duyamazsın. Ne küreselleşmesi? Böyle bir laf ortalarda  yok kardeşim. Tesadüfen bir iktisat gazetesinide okursanız küreselleşme lafını, orada şundan bahsediyor: "Dünya pazarları açılsın, gümrükler kalksın, daha fazla ticaret olsun diye epeyi ilerleme kaydettik ve dünyü pazarlarına Amerikan veya çok uluslu şirketler daha iyi girip çıkıyor oralara yayılıyoruz, oraları ele geçiriyoruz" anlamında "küreselleşme"den bahsediliyor; başka manası yok "küreselleşmenin" oralarda.
Kimsenin, milliyetinden, kimliğinden, dilinden, kültüründen, vatanından vazgeçtiği yok.

Turan Eryağınç

*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder