29 Mayıs 2015 Cuma

İki dost şair: Tarancı ve Saba (Mektuplar)


Biri şairdi diğeri de şair. Biri dosttu öteki de dost. Kader öğrenciliklerinde birleştirdi onları. İkisi de içliydi. İkisi de yetenekli. Birbirlerinden ışık aldılar. Ses verdiler birbirlerine. Şiirlerini ilkin birbirlerine okudular. İlk eleştirmenleri oldular birbirlerinin. Okul sırasında ve bahçede arkadaştılar...

(Arka Kapak)
*
EDEBİYATÇILARDAN TARANCI’YA SABA’NIN DİLİYLE 5 MEKTUP!22.12.2010
İki dost şairi anma etkinliği 18 Aralık Cumartesi Gülhane Parkı Alay Köşkünde gerçekleşti.
EDEBİYATÇILARDAN TARANCI’YA SABA’NIN DİLİYLE 5 MEKTUP!
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Edebiyat Yönetmenliği, “Yıl Sonu Etkinlikleri” kapsamında, edebiyatın iki ezeli dostunu bir araya getirdi. İki dost şairi anma etkinliği 18 Aralık Cumartesi Gülhane Parkı Alay Köşkü’nde gerçekleşti.

Şiirimize 'Otuz Beş Yaş'ı armağan eden Cahit Sıtkı Tarancı'nın 100. doğum yılı nedeniyle gerçekleştirilen etkinlik kapsamında, aralarında Hilmi Yavuz, Selim İleri gibi isimlerin bulunduğu edebiyatçılar, Tarancı’nın Saba’ya yazdığı mektuplara yine bir büyük edebiyatçı olan Ziya Osman Saba’nın diliyle cevap verdiler.
Biri şairdi diğeri de şair. Biri dosttu öteki de dost. Kader öğrenciliklerinde birleştirdi onları. Cahit ve Ziya ismi belki böylesine nadir bir sevgiyle telaffuz ediliyordu Türkçe’de. Cahit Sıtkı Tarancı  ve Ziya Osman Saba. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Edebiyat Yönetmenliği, yılsonu etkinlikleri kapsamında, edebiyatın iki ezeli dostunu bir araya getirdi.
Cahit Sıtkı Tarancı ve Ziya Osman Saba’nın 100. Yaş Anma Günü etkinliği, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt’un ev sahipliğinde, 18 Aralık Cumartesi günü, Gülhane’deki Alay Köşkü’nde Prof. Orhan Okay ve Prof. İnci Enginün’ün açılış konuşmalarıyla başladı.
Açılış konuşmasını yapan  İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt edebiyatımızın iki büyük şairine “Yaş 35, Yolun Yarısı; demişti Tarancı… Hayatını kaybettiğinde 46 yaşındaydı… Yolu yarılamştı evet, ancak ‘her ölüm erken ölümdür’ demişti bir başka şair, onunki de öyle oldu işte. Şairdi. Tıpkı kadim dostu Ziya Osman Saba gibi. Kader öğrenciliklerinde birleştirmişti onları. İkisi de içliydi. İkisi de yetenekli. Birbirlerinden ışık aldılar. Ses verdiler birbirlerine. Şiirlerini ilkin birbirlerine okudular. İlk eleştirmenleri oldular birbirlerinin. Bahçede arkadaştılar.” diyerek seslendiği konuşmasında, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı olarak böyle anlamlı bir projeye imza atmaktan duydukları mutluluğu dile getirdi.
Şiirimize 'Otuz Beş Yaş'ı armağan eden Cahit Sıtkı Tarancı'nın 100. doğum yılı nedeniyle gerçekleştirilen etkinlik kapsamında, Cahit Sıtkı’nın Ziya Osman’a yazdığı 5 mektuba yaşayan 5 edebiyatçı,  Selim İleri, Hilmi Yavuz, Ali Ural, Beşir Ayvazoğlu ve Ömer Erdem, Saba’nın diliyle cevap yazdı. Baki Ayhan T., Handan İnci, Nilay Özer, Mustafa Miyasoğlu, Turan Karataş, Haydar Ergülen, Abdullah Uçman, Mehmet Can Doğan, Sennur Sezer ve Cenk Gündoğdu gibi şair ve akademisyenler bu mektuplardan hareketle iki şairin dünyasını konuştu.

Seher Müşfide Aybek
Genel Yayın Yönetmeni

http://www.tourismlifeinturkey.com/newsdetail/1181-EDEBiYATciLARDANTARANCi%E2%80%99YASABA%E2%80%99NiNDiLiYLE5MEKTUP!.html

*

Tarancı’ya, Ziya Osman Saba’nın diliyle 5 mektup!


İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Edebiyat Yönetmenliği, “Yıl Sonu Etkinlikleri” kapsamında, edebiyatın iki ezeli dostunu bir araya getiriyor.

Şiirimize 'Otuz Beş Yaş'ı armağan eden Cahit Sıtkı Tarancı'nın 100. doğum yılı nedeniyle gerçekleştirilecek etkinlik kapsamında, aralarında Hilmi Yavuz, Selim İleri gibi isimlerin bulunduğu edebiyatçılar, Tarancı’nın yazdığı mektupları yine bir büyük edebiyatçı olan Ziya Osman Saba’nın diliyle cevap veriyorlar.

İki dost şairi anma etkinliği 18 Aralık Cumartesi günü, saat 10.30 da Gülhane Parkı Alay Köşkü’nde başlıyor.

Etkinlik kapsamında Cahit Sıtkı’nın Ziya Osman’a yazdığı 5 mektuba yaşayan 5 edebiyatçı, Selim İleri,Hilmi Yavuz, Ali Ural, Beşir Ayvazoğlu ve Ömer Erdem, Saba’nın diliyle cevap yazacak. Baki Ayhan
T., Handan İnci, Nilay Özer, Mustafa Miyasoğlu, Turan Karataş, Haydar Ergülen, Abdullah Uçman,
Mehmet Can Doğan, Sennur Sezer ve Cenk Gündoğdu gibi şair ve akademisyenler bu mektuplardan
hareketle iki şairin dünyasını konuşacaklar.
http://www.sabitfikir.com/haber/taranci-ya-ziya-osman-saba-nin-diliyle-5-mektup
*

Tuhaf bir mektup

Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı Tarancı'nın mektuplarını iyi ki saklamış: Ziya'ya Mektuplar aklıma geldikçe hep böyle düşünürüm.

Ziya'ya Mektuplar 1957'de yayımlanmış, Varlık Yayınları'nın cep kitapları arasında. Arka kapak yazısını, öyle sanıyorum ki, Yaşar Nabi Bey yazmış. Ticarî kaygılardan, okuru avlayış tuzaklarından uzak, özenli tanıtımdan öyle anlaşılıyor. Şimdiki kandırmacı, kalıpçı, reklam metnini andırır arka kapak yazılarına hiç benzemeyen bir tanıtım:
"Kaderleri şaşılacak derecede birbirine benzeyen iki rahmetli büyük şairimiz arasındaki dostluğun sıcak tanıkları olan bu mektupların asıl önemi Tarancı'nın şiir üzerine, zamanımızın şairleri üzerine bütün düşündüklerini tam bir açıklıkla ortaya koymasındadır. Denebilir ki, şimdiye kadar memleketimizde şiir estetiği üzerine bu eser kadar önemli bir kitap yazılmamıştır."
Cahit Sıtkı'nın içli mektupları, gerçekten, bir yönüyle şiir estetiğine açılır. Şairin hangi sancılardan geçerek şiirlerini bütünlediğini saptarız. Başta Baudelaire, birçok şairin verimi Tarancı'nın 'mesele'si olup çıkar. Arkadaşının mısralarına büyük bir sevgiyle yaklaşır; örnek vereyim (14.5.1942 tarihli mektuptan):
"Bir kere, atmayı asla aklına getirmemen icap eden şu canım ve lezzetli beyit:
Yatak odamız, yemek odası, kiler;
Raflarında ellerinle yapılmış reçeller.
şiirde lâyık olduğu yeri derhal almalıdır."
Arka kapak yazısı bir şeye daha dikkatimizi çekiyor:
"Eserin başına Ziya Osman'ın Cahit'in ölümünden sonra onun için yazdığı o tadına doyulmaz yazıların eklenmesi kitabın değerini bir kat daha arttırıyor."
Yani "Cahit'le Günlerimiz"; bir öykü, hem de çok güzel, çok etkileyici bir öykü diyebileceğimiz "Cahit'le Günlerimiz". Kim bilir kaç kez okudum!
Ziya Osman'ın cevapları yazık ki kayıp. Belki bir gün onlar da yayımlanır diye uzun yıllar boş yere bekledim. Kayıp mektuplar yalnız benim merakımı çekmemiş; Ömer Erdem bugünün yazarlarından Tarancı'nın mektuplarına Ziya Osman Saba imzalı düşsel yanıtlar yazdırttı. 2010'un sonunda, yazık ki katılamadığım güzel bir etkinlikti. O cumartesi sabahı, etkinliğin gerçekleştirildiği Alay Köşkü'ne bir türlü varamadık. Sonra haberi gazetelerden okudum. Bir mektup da ben yazmaya yeltenmiştim. "Cahit" diye başlı­yordu (bu "Cahit"i yazarken ellerim titremişti):
"Canım Ziyacığım diye başlayan, 24.10.1946 tarihli mektu­buna hemen cevap yazmıştım. Şimdi artık '47'nin ilkbaharı. Onca ay geçmesine rağmen senden tek satır yok. Yoksa, 'dostluk hakkın­da' o mısraın, beyitin, kıtanın mı peşine düştün?"
Aslında, Ziya'ya Mektuplar'daki son Cahit Sıtkı imzalı mek­tuba cevaptı. Aylarca cesaret edemedim; Ömer'in zarif fantezisi neredeyse bir eziyet olup çıktı. Çok sevdiğim Saba'nın kişiliğine, kimliğine bir türlü bürünemiyor, bir türlü, çok sevdiğim Tarancı'ya yazamıyordum.
İmdadıma "Cahit'le Günlerimiz" yetişti. Bu harikulâde yazı­sında Ziya Osman, "Otuz Beş Yaş" şairinin hüzün verici hayathikâyesine uzanıp gider. Önce Galatasaray Lisesi'ndeki arkadaşlık: Bir dönemin yatılı okul dünyasını, yaşamasını yürekten duyarız. Sonra âvare gençlik! Cahit artık Beyoğlu'nda. Nice kaygılarla, "Meselâ" diye eklemiştim:
"Beyoğlu'nda, gençlik evindeyiz. Beyoğlu'nun göbeğinde o evi bulmak için, ne kadar didinmiştin! Eski, sağlam bir yapı, demir bir kapı. Merdiveni çıkar çıkmaz, büyük, çift kanatlı kapıdan yi­ne senin odana giriyorum ve her defasında olduğu gibi yüksek tava­na bakakalıyordum. Nakışları yarı dökülmüş yarı silinmiş bu tavan burada bir zamanlar bir saltanat yaşanmış olduğunu söylüyor."
Cılız anlatımımın gerisinde, orijinalinde, Ziya Osman ne ka­dar başka, ne kadar güzel dile getirir oysa:
"Cahit, tam istediği yerde, Beyoğlu'nun göbeğinde bir pansiyon bulmuştu: Bugün, bir köşesinde Kitapsaray'ın bulunduğu genişçe sokakta çok gitmeden sağda, eski, sağlam bir yapı, demir bir kapı. Merdiveni çıkar çıkmaz, yani zemin katından sonra ilk kat. Büyük, çift kanatlı bir kapıdan girilince, yüksek tavanlı bir oda. Karşı­ya gelen cumba. Solda karyola; sağda, yüksek, kendinden aynalı, konsol nev'inden mobilya. Loşluğa göz alışınca, cumbanın içindeki minderin üstünde, yarısından çoğu içilmiş bir rakı şişesiyle, ya­rısından çoğu okunmuş Fransızca bir şiir kitabı ve... daha 'Otuz Beş Yaş' şiirini yazmamış Cahit'in, meğer, yarısından ne kadar çoğu yaşanmış ömrü..."
Artık epey eskilerde, ilkgençliğimde, bu satırları okuduktan sonra Beyoğlu'na çıkmış, o zamanlar yerli yerinde duran Kitapsaray'ın sokağına girmiş, Cahit Sıtkı'nın vaktiyle yaşamış olduğu evi aranıp durmuştum. Acaba hangisiydi? Çoğunda levantenlerin gör­kemli hayatlar sürdürdükleri bu "sağlam" yapılar, imparatorluk sonrasında, Cumhuriyet döneminde Beyoğlu pansiyonlarına dönüşüyor. 1930'ların, 1940'ların bazı romanları, hikâyeleri tanık...
Ziya Osman 'geçen' günleri ayrıntılarıyla ve yazıklanışlarla, üzülüşler ortasında anlatır. Bana gelince, sadece 'özet' çıkartacaktım:
"İçim kapkara, sanki Harbiye'deyim, sanki tramvaydan iniyorum ve yağmur yağıyor. Ayaklarım geri geri gidiyor. Nişantaşı'na, İşçi Sigortaları Hastanesi'ne gidiyormuşum. Ama niye?! Bilmiyorum.
İrkiltecek kadar beyaz, beyazı nârıbeyzayı andırır karyolada yatan, konuşamayan, dili düğümlenmiş, eli kolu âdeta bağlanmış, yalnızca ağlayan, 'kara gözlü bir kuzununki gibi' gözlerinden yaşlar dökülen... Hayır Cahit! Sanrıyı durdurmaya çalışıyorum. Fakat yine yağmur yağıyor, yine Nişantaşı'na doğru içim kapkara yürüyorum. Yeniden yeniden başlıyor!"
Tuhaf mektubumda -son çare!- Saba'yı, çok sonra yazacağı bir şiire alıp götürmek istedim. Şimşek çakımında bir mısra, diyordum:
Düşümde gördüm Cahit'i
Sevenleri elbette hatırlayacak, Ziya Osman'ın duygun, acı, en güzel şiirlerinden biri, "Düşümde". Şair, düşünde, "Banka gibi bir yer", arkadaşıyla aynı servise verilmiş; Cahit, Ziya'nın yolunu gözlüyor...
Cahit bu, dayanamadı, boynuma atıldı
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara.
O, düşümde ağladı,
Bense uyandıktan sonra.
Yıllar yılı, ayrılıkta, özlemde, içe kapanışlarda, boyuna "Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara"!..
Mektubu bu dizeyle bitirdim. Yine içim sızlayarak.
"Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes..." diyen şair, Cahit'le günlerini dile getirirken, acı anılardan kaçmak istercesine, çocuklukta, ergenlikte kalmış günlere geri dönmeye çalışır. Ne yazık ki, hastaneye, ölümcül hasta arkadaşını ziyarete gitmektedir. Birden onun "en çok hangi yemişi sevdiğini" düşünür. Okul yemekhanesi gözünün önündedir, masalarda çiçeklikler ve çiçekliklerde Galatasaray Lisesi'nin öykülere geçmiş arka bahçesinden derlenme çiçekler...
Cahit, tahin helvası çıkan öğünlerde, helvayı Ziya'ya bırakıyor. Ziya ise, portakalını Cahit'e.
Sonra, sonsuz bir dostluk için yazılmış, şu en güzel satırlar:
"Portakal severdi Cahit. Tatlı, içini mi bayıltırdı sahiden, yoksa, tatlıyı çok sevdiğimi bildiğinden, bana mahsus mu öyle derdi. Kim bilir, belki de mahsus derdi, öylesine iyiydi Cahit."

Öylesine, Ziya da!
Selim İleri
08. 01. 2011
http://www.zaman.com.tr/selim-ileri/tuhaf-bir-mektup_1075524.html
*





İki Dost Şair: Tarancı ve Saba Mektuplar














    Edebiyatımızın kült şairlerinden Cahit Sıtkı Tarancı, Galatasaray Lisesi'ndeki öğrencilik yıllarından başlayarak, önce sıra arkadaşı, sonra büyük dostu ve dert ortağı olmuş şair Ziya Osman Saba'ya sayısız mektup yazdı. Bu mektuplarda Tarancı'yı bütün insani yönleriyle gördüğümüz gibi, iki büyük şairin birbirlerinin şiirine nasıl yaklaştıklarına, özellikle Tarancı'nın Saba'nın şiirlerini nasıl yakından incelediğinede tanık oluyoruz. Ziya'ya Mektuplar, öncelikle, Türk şiirinin en önemli poetik çalışmalarından biri olarak okunmalıdır. 
    *

    Mektup Örneği:
    Cahit Sıtkı Tarancı’dan Ziya Osman Saba’ya
    13.4.1941 – İzmir
    Sevgili Ziyacığım,
    İzmir’de ne arıyorum diye hayret etme. Sadece askerliğimi yapıyorum. Herhalde sen beni Ankara’da zannediyordun. On iki marttan beri hazırlık kıtasındayım. Haftaya Ankara’ya Yedek Subay Okulu’na gidiyorum. Şimdilik askeri disiplinden şikâyetim yok. Burada kimle beraber olduğumu tahmin et bakalım? Aklına gelmez diye derhal söyleyeyim : Kenan Hulusi’yle beraber…Hulusi habire hikâye yazıyor. Halbuki ben, bir türlü kalemi elime alamıyorum. Ancak sana gönderdiğim şiiri tamamlayabildim. Bu şiiri Muhtar’a verirsin, mümkünse bir sahifede çıkmasını rica edersin. Yücel Mecmuası, İzmir’de iyi satış yapıyor. Bizim hazırlık kıtasındaki çocuklar da mecmuayı çok beğeniyorlar. Muhtar’a bu müjdeyi verebilirsin, selâmlarımla beraber.
    Kıtada temas ettiğim çocukların ekserisi bizleri tanıyor, hattâ şiirlerimizden ezbere mısralar okuyacak kadar. Tabii bu durum, hepimizin hesabına çok hoşuma gitti. Şiir ve hikâye meraklıları da yok değil. Hasılı, askerlikte sıkılmıyorum. Yedek Subay’da daha birçok arkadaşlar “Oktay, Orhan vs.” iltihak edecekleri için oradaki hayatımızın daha enteresan olacağı muhakkak. Siyasi durum da pek iç açıcı olmamakla beraber olayların seyrini sessizlikle izlemek gerek. Belki seni de tekrar kıta hizmetine çağırmışlardır, kimbilir belki mektubum, eline de değmez. Mamafih daha sevinçli günlerde tekrar görüşeceğimizi ve kucaklaşacağımızı ümid ediyorum. Şarkılarımızın yarım kalmasına, Tanrı elbette ki müsaade etmez. Şevket’e selâm söyle. Onun da, senin vaziyetinde olduğunu sanırım. Güzel şiirler yazma işimize, her şeye rağmen devam etmek lâzım.
    Hasretle gözlerinden öper, seni Allah’a emanet ederim Ziyacığım.
    Cahit Sıtkı TARANCI
    http://www.edebiyatdilanlatim.com/mektup-ornegi-cahit-sitki-tarancidan-ziya-osman-sabaya/

    *

    Ziya’ya Mektuplar (Ölümünden sonra 1957. Ziya Osman Saba'ya mektupları)      

                Ziya'ya Mektuplar
              Şiir serüvenleri gibi kaderleri de şaşılacak derecede birbirine benzeyen iki büyük şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı ile Ziya Osman Saba'nın arasındaki sıcak dostluğun tanıkları olan bu mektuplar, Tarancı'nın şiir üzerine, zamanının şairleri üzerine düşündüklerini tam bir açıklıkla dile getirmesiyle şiir dünyasında yankılar uyandırmıştı. Bu efsanevi kitap, yıllar sonra şiirseverlerle yeniden buluşuyor...

    MAKALE: Cahit Sıtkı TARANCI’nın, Ziya Osman SABA'nın şiiri hakkındaki düşünceleri

    r.
    Cahit Sıtkı ile Ziya Osman arasında, kurdukları sağlam dostluğun yanı sıra birbirlerinin şiirlerini daha ileri noktalara götürecek bir fikir alışverişi mevcuttu. Kurdukları arkadaşlıkla, bizlere, örnek olmaya devam eden bu iki dost insan, yazdıkları mektuplarda şiirlerini eleştirip, birbirlerine numune olmayı bir görev bilmişlerdi. Şu an elimizde yalnız Cahit Sıtkı'nın mektupları bulunduğundan (57 mektup) ve Ziya Osman'ın, Tarancı'ya gönderdiği mektupların akıbeti belli olmadığından, Cahit'in Ziya'ya gönderdiği mektuplara dayanarak, onun Ziya'nın şiiri hakkındaki düşüncelerini incelemeye çalışacağım. 
    Bu mektupları, Cahit Sıtkı ve Ziya’nın birbirlerine yaptıkları eleştirilerin ve şiir sanatlarının gelişmesi açısından çok önemli görüyorum. Şiirle uğraşan herkesin bu mektupları mutlaka okumasını tavsiye ediyorum.(1). 
    Arkadaşlıklarının ilk yıllarında Ziya Osman, şair olarak kendisini Cahit Sıtkı'dan daha üstün görmektedir: "Sonra, henüz hiç bir şiirini yayınlayamamış bir Cahit Sıtkı'nın yanında ben, iyi, kötü bir Yedi Meşale şairi değil miydim? Cahit'in yanında kendimi yüksek gördüğümü itiraf edeyim"(Ziya’ya Mektuplar, s.5). Daha sonraları, şiir konusunda Ziya'nın biraz daha önüne geçen Cahit, arkadaşına karşı yönelttiği eleştirilerde onu incitmemeye özen göstermiş ve 26.9.1930 tarihli, Ziya'ya gönderdiği mektupta söylediği "Eğer bir gün şair olduğumu bana inandıracak derecede bir kari kitlem olursa ve şiirimin mezayasından bahsedilirse, bu mezayayı sana medyun olduğumu herkese ilân etmekliğimde bir mazur görmezsin değil mi?" (Ziya’ya Mektuplar, s.42), sözlerini, saygı ve sevginin beslediği arkadaşlıklarının içtenliği içinde söyleyerek, 6.11.1942 tarihli mektubunda, şiirindeki tekâmülünü hissettirmeği de ihmal etmemiştir: "Bu mektubun edasında, ben farkında olmadan, nasihat yollu bir şey sezersen kusura bakma. Böyle bir şey katiyen aklımdan geçmez. Benimki, sadece dostane bir hasbihal; nitekim ben de senin birçok tenkitlerinden istifade etmiş değil miyim? Bilhassa ilk zamanlarımda" (Ziya’ya Mektuplar, s.165). 
    Cahit ve Ziya'nın, şiirleri hakkında yaptıkları fikir teatileri, ikisi içinde yararlı olmuştur: "Bitirdiğim birkaç şiiri herkesten evvel sana okumak, şimdiye kadar hiç zararını görmediğim, bilâkis birçok faydalarını idrak ettiğim en emektar, en sadık itiyatlarımdan biridir, belki de birincisi"(Ziya’ya Mektuplar, s.53). Bu alışverişten faydalandığını düşen Cahit, Ziya'nın her fikrinin kendisi için önemli olduğunu düşünmektedir: "Sen, kendisine o kadar inandığım adamlardan birisin ki, aleyhimde olan fikirlerinin bile benim için kıymeti vardır"(Ziya’ya Mektuplar, s.92). Ayrıca Cahit, Paris'ten yazdığı 22.2.1940 tarihli mektubunda, Ziya'nın eleştirilerini her zaman beklediğini, yalnız şiir konusunda biraz daha objektif olmasını istemektedir: "Şiirlerim hakkındaki mütalâalarının, tenkitlerinin ne kadar hüsn-i kabul göreceğini söylemeyi zait addediyorum. Beklerim Ziyacığım, şiirlerimin senin tarafından okşanmaya, hırpalanmaya, azarlanmaya, fakat herhalde sevilmeye ihtiyacı vardır. Mektubunda yalnız gönlünü değil, kafanı ve şiir salâhiyetini konuşturmalısın"(Ziya’ya Mektuplar, s.53). 
    Bunun yarımda, yarım kalmış veya tamamlanmamış şiirlerini kendisine yazmaktan çekinen Ziya'yı, Tarancı, cesaretlendirmeye çalışmaktadır: "Ben sana natamam ve tashihe muhtaç şiirlerimi de yazmadım mı?" dedikten sonra, bir daha ki mektubunda da yazmazsa darılacağını ve bundan sonra yalnız yazacağı son şiirleri değil, tasavvur halinde olan ve mısra halindeki şiirlerini de kendisine yazacağını söylüyor: "Bunda utanılacak bir taraf görmüyorum. Hele bahusus biz ki şiirlerimizin kirli çamaşır hallerini bile birbirimizden saklamamış adamlarız"(Ziya’ya Mektuplar, s.60). 
    Hayatını bir şiir mefkûresi etrafında yaşamaya özen gösteren Tarancı, şairliğin büyük bir üstünlük olduğu fikrindedir. 22.6.1942 tarihli mektubunda, "Haydi bakalım Ziyacığım, iş başına! Türkçenin ses vekâleti bizim uhdemizdedir. Yüklendiğimiz işin altından kalkmaya çalışalım. Ve şair ormanın her saniye nasip olmayan bir avantage(üstünlük) olduğunu unutmayalım"(Ziya’ya Mektuplar, s.127) dedikten sonra, başka bir mektubunda, Karaman Beyi'nin vak'asına işaret ederek, Türkçe'nin yazdığı şiirlerden hoşnut olması gerektiğini söylüyor: "Bu can bu tende oldukça, Türkçe diliyle daha ne güzel, ne yeni, ne harikulade şiirler yazacağız!" Öyle değil mi? Öyle yapalım ki Ziyacığım, Türkçe bizden hoşnut olsun. Gerisi kolaydır"(Ziya’ya Mektuplar, s.82). 
    Türkçe diliyle güzel şiirler yazmaları gerektiğini söyleyen Tarancı, dili kullanma konusunda Ziya'ya, 6.11.1942 tarihli mektubunda, "Vakit vardır. Türkçe yazdığım ve her şeyden evvel bu dili bir kadını memnun eder gibi memnun etmeye mecbur olduğunu, şair sıfatıyla, asla unutmamalısın." dedikten sonra, yapılan hataların hoş görülmesini ve sanatkâr dikkatiyle, zamanla kusursuz şiirler yazacakları inancındadır: "Daha, genciz, daha çok tecrübeler yaşayacağız, daha çok güzel, çok noksansız şiirler yazacağız; yeter ki bu aşkımıza o aşkla mütenasip bir sanatkâr dikkat, itina ve titizliği refakat etsin"(Ziya’ya Mektuplar, s.164). Şiirlerini bir kuyumcu titizliği içinde işleyerek yazan Tarancı, Ziya'nın şiirinin dil, söyleyiş, vezin, yapı, ses ve anlam gibi çeşitli yönlerini eleştirir. 6.11.1942 tarihli mektubunda, söyleyiş tarzı konusunda şunları söylemektedir: "Gelelim söyleyiş meselesine. Senin söyleyişinde, bir kere daha yazmış olduğum gibi, tabii bünyeden, mizacından ve bilhassa sürdüğün hayattan mütevellit bir rekâket, bir tutukluk var. Eğer, Türkçeye tamamıyla hâkim olup forme'a (şekil) lâyık olduğu ehemmiyeti verseydin, bu rekâket bir orijinalite olurdu; fakat; a mon grand regret (Çok esef ediyorum ki) şekli daima ihmal etmekle adeta kendine rağmen bir inat gösteriyorsun"(Ziya’ya Mektuplar, s.162–163) . Bunun yanında, Ziya'nın şiirinde bir içtenlik olduğuna inanan Tarancı, onun şekli ihmal etmesini de anlayamamaktadır: "İstiyorum ki, her şiirde bütün bir hayat tecelli etsin. Hissolunsun ki, şair onu yazarken, göğsünden bir şeyler koparmış ve şiirin içerisine koymuş... İşte senin şiirinde bu vardır Ziyacığım. Yalnız, daima söylediğim gibi, bazen teferruata kaçıyorsun ve bazen de sone'yi doldurmak için lüzumsuz ve tekerrür kabilinden mısralar yazıyorsun... Zaten hep aynı şekil tarzında ısrar etmene de itiraz ettiğimi hatırlarsın"(Ziya’ya Mektuplar, s.46). 
    Tarancı, Ziya'nın şiirindeki aksaklıkların ve söyleyiş meselesindeki tutukluğun çözümünü, vezin değiştirmesinde görerek ona bu konuda şunları söyler: "Ne olur biraz kendinden çıksan, vezin değiştirsen, takdim ve tahirlere başvursan, icabederse kafiyeyi de kapı dışarı etsen! Table rase (Her şeyi silip süpürmek) zaruridir. Bunu gün geçtikçe idrak ediyorum"(Ziya’ya Mektuplar, s.50). Ayrıca Tarancı, Ziya'nın, serbest vezinle yazmaya başlaması neticesinde biçimin bağlayıcı etkisinden kurtulacağı fakat muvaffakiyet için daha çok çalışması gerektiği kanısındadır: "Hece vezninde, bir güzellik unsuru olarak kullanılmadıkları zaman insanın canını sıkan kafiye ve vezin esaretinden kurtulup serbest vezin enginlerinde kulaç vurmaya başladığında sevindimdi; dedim artık Ziya daha serbest ve tabiî konuşacak, hece veznindeyken Yedi Meşale'nin o suni ve yapmacık edasını bırakacak, her mısraı ille 7+7'ye sokmak gibi lüzumsuz bir gayretkeşlik göstermeyecek ve nihayet her şiirin bünyesine göre bir form bulmaya çalışacak. Ümidettiklerimden yarısı tahakkuk etti. Daha serbest bir edaya kavuştun, 7+7 taassubundan kurtuldun; fakat her şiirin bünyesine göre form aramak, söylenen şeyden ziyade söyleniş şeklinin, edasının, bir kelimeyle ifadenin mühim olduğunu tamamıyla idrak hususunda bence matlup aydınlığa henüz çıkmış değilsindir"(Ziya’ya Mektuplar, s.116). Bununla birlikte Tarancı, 3.9.1942 tarihli mektubunda, serbest vezindeki bu kusurunu kısa zamanda katetmesinin lehinde olacağını söylemektedir: "Serbest yazmanın sana kazandırdığı, ilk esaslı ganimet, Türkçeyi sıkıntısız tasarruf etmeye başlamış olman keyfiyetidir. Şimdi bu keyfiyetten sonra, kelimeleri hüsn-i intihap, söyleyişte şahsilik ve tamamlık, nihayet bütün bunların neticesi olan "bütün" mimarlığı gelir. Bu merhaleleri mümkünse kısa bir zamanda katetmek çok lehinde olur"(Ziya’ya Mektuplar, s.145). 
    Tarancı'ya göre bir şiirde ses, anlam, biçim ve söyleyiş öğeleri bir arada bulunduğu an şiir mükemmeliyete ulaşır. Ziya'nın, Tarancı'ya, "Bir şiirde ses kadar mealini de düşünsek daha iyi olmaz mı?" diye sorduğu soruya, Cahit şu cevabı verir: "Zaten öyle olmuyor mu? Zira sesin teşekkülünde kelimelerin yalnız heceleri, telaffuzları değil, ifade ettikleri hisler, fikirler, hayaller de ve dolayısıyla tedai kabiliyetleri de rol oynamaktadır. Şiirde meali sesten ayrı düşünmek rakıda üzümü rakının lezzetinden ayrı düşünmeye benzer. Sökmez. Zaten, mevzu mu, tem mi, meal mi, bütün bunlar ses içerisinde-suda hidrojen ve oksijen gibi- vazifelerini yapmış, işlerini bitirmiş bulunuyorlar. Su içerken hidrojenden bahsetmek ne kadar tuhafsa, şiir okurken de mevzudan, tem’den vesaireden bahsetmek o derece gariptir. Bana öyle geliyor ki, bütün dünya edebiyatında çok şair yetiştiği halde, cins şairlerin azlığı bu şiir hakikatinin maalesef pek az kimseler tarafından anlaşılmış olmasındadır"(Ziya’ya Mektuplar, s.128–129). Tarancı, aynı mektubunda, bu konuyla ilgili güzel bir örnek daha verir: "Eğer hâlâ meal müşabehetinde ısrar ediyorsan, mühim değildir. Aynı kumaştan usta bir terzi harikulade bir pantol yapabilir. Bir kasaba terzisiyse gene aynı kumaştan şalvara benzer acayip bir pantalon yapabilir. Asıl sanat, terzinin makasında, parmaklarındadır"(Ziya’ya Mektuplar, s.129).
    Bunların yanında, Cahit Sıtkı, 26.9.1940 tarihli mektubunda, Ziya'nın şiirinde "cömert bir fond zenginliği ve buna mukabil forme (şekil) hususunda noksanlık" bulmakta, ayrıca şiirdeki mahcubiyetinden kurtulması gerektiğini söylemektedir: "Ziyacığım, şiirde olsun şiirdeki mahcubiyetten, sıkılganlıktan kurtulmalısın. Ben seni bu defaut'ndan (kusurundan) kurtarabilirsem ve sen de benim ifratlarıma gem vurabilirsen a nous deux oeuvle saine (İkimiz birlikte sağlam bir eser) yapabileceğimizi ümidediyorum"(Ziya’ya Mektuplar, s.69). Tarancı'nın, 14.5.1942 tarihli mektubunda, bu kusurun altındaki nedenler ve çaresi hakkındaki düşünceleri şöyledir: "Senin mahcubiyetin, insanlar arasındaki adeta fizik rahatsızlığın, konuşurken kızarışın, kadınlar nezdinde utanıvermen, kahveye tereddütle adeta korkarak girmen, meyhaneye adım atmaman... ilh. bütün bunlar şiirinde, ne yalan söyleyeyim, lehine sayamayacağım akisler bırakmıştır; bilhassa bu serbest vezinle yazdığın şiirlerde... Bunun çaresi, Ziyacığım, evvelâ, hayatında ve cemiyet içindeki davranışlarında o ürkekliği üzerinden atmaktır"(Ziya’ya Mektuplar, s.113).
    Cahit Sıtkı, Ziya'nın şiirine devamlı eleştiri açısından yaklaşmıyordu. Bunların içinde beğendiği ve dilinden düşürmediği mısralar da vardı. Ayrıca o bu mısraları, onun şiirinin gelişmesine yardımcı olması açısından mektuplarında devamlı tekrarlıyordu. "Toprağım" şiirinin birinci üçlemesinin ikinci mısraı olan "Eski bir evde olmak, orada Eyüpsultan'da" mısraı hakkında şunları söyler: "... şimdiye kadar yazdığın en derin, en mükemmel ve en evocateur (düşündürücü, hatırlatıcı) mısralardan biri. Sonra ne güzel, ne taze bir 7+7 vezni! Var ol Ziyacığım! Ya yalnız Eyüp demeyip Eyüpsultan demen harikulade bir şiir intuition’una (seziş, önsezi) malik olduğunu ne açık gösteriyor! Ciddi söylüyorum, insanı sarhoş edecek kadar güzel bir mısra! Yükte ve pahada ne kadar ağır! Adeta bir hazine, bir deve yükü altın!" (Ziya’ya Mektuplar, s.87). 
    Okuduğu güzel mısraların tesiri ile Tarancı, Ziya'yı, 30.11.1941 tarihli mektubunda, Yahya Kemal'le bir tutmuştur: "Birer ağaç altında sevgilimiz, annemiz/ Gece değmemiş sema, dalga bilmeyen deniz." Çok güzel. Var ol Ziyacığım. Ölümde hakikaten bu bahsettiğin haz hazinesi sükûnet varsa ölmek bir nevi saadet olur. Yahya Kemal'in Rindlerin Ölümü şiiri çıktığı zaman, Yahya Kemal insana ölümü sevdiriyor demişlerdi. Aynı şeyi senin şiirin içinde tekrar etmek daha yerinde olur sanıyorum"(Ziya’ya Mektuplar, s.78). 23.4.1942 tarihli mektubundaki mübalâğlı ifadelerinde de Ziya'yı, Beyatlı'dan üstün görmüştür: "Bu akşam, artık seni anmayan İstanbul'un/ Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum." Allaha inanmayan ve bunu bütün iğrenç patırtı gürültüsüyle haykıran İstanbul'u senin kadar Yahya Kemal bile (Elli yedi yaşına rağmen) duymamıştır"(Ziya’ya Mektuplar, s.108–109). 
    Bütün bunların yanında Tarancı, şiirin toplum içindeki yeri konusunda, Ziya'ya şunları söyler: "Şiire hürmet edilmesi konusunda gösterdiğin titizliğe hayranım doğrusu. Ama cemiyet makinası şairin kapris zannedilen arzularını tatmin için işlemiyor, bunun için, bize tevekkülle boyun bükmekten başka yapacak şey kalmıyor"(Ziya’ya Mektuplar, s.85). O, sanatkârların bir dayanışma içinde olmasını istiyordu: "İstiyorum ki, bizim nesil mensuplarında insan ve sanatkâr atbaşı yürümesini, birbirine destek olmasını bilsin"(Ziya’ya Mektuplar, s.107). Cahit, 14.5.1942 tarihli mektubunda da, bahsettiği şiir dikkatsizliklerinin, çoğunun, hepimizde, her şairde mevcut olduğunu söylüyor: "İşte bunlardan kurtulmak lâzım. Şiir üzerinde kafamızı işletmeliyiz ki yazdıklarımız Fuzuli'nin, Baki'nin, Nedim'in diktiği, Yunus Emre'lerin, Karacaoğlan'ların suladığı ağacın bu emeklere lâyık yemişleri olabilsin"(Ziya’ya Mektuplar, s.114). 
    Cahit Sıtkı'nın, Ziya'nın şiiri hakkında yaptığı dostça eleştirilerin hemen hepsi kendi şiir görüşlerini ortaya koyması açısından da önemlidir. Bunun yanında, Ziya'nın, Cahit'in kendisine teklif ettiği mısraları ve tenkitleri, bir kompleks altında kalmadan, müspet yönde değerlendirmesi, şiirinin daha da gelişmesini sağlamıştı

    https://sites.google.com/site/sinansitesi/cahit-sitki-taranci/eserleri/mektuplari
    *


    Ziya Osman SABA'nın şiirlerinde Cahit Sıtkı TARANCI'nın tenkitleri ve teklif ettiği mısralar

    Mehmet Nuri Parmaksız

    Mehmet Nuri PARMAKSIZ
    Bu yazımda iki şair arasında bulunan dostluğun, Ziya'nın şiirlerine yansıması ve Cahit'in, Ziya'nın şiirlerini tenkit ederken ona teklif ettiği mısralar üzerinde duracağım.
    Ziya Osman Saba, Cahit'in kendisine gönderdiği mektuplar ve teklif ettiği mısralar hakkında bütün içtenliği ile şunları söylemiştir: "... o mektuplarda Cahit'i, aynı sırada olduğumuzdan çok daha yanı başımda, başucumda, sanatımın, saadetimin üstüne titrer duydum. Lisede, sınıfta kalmamam için kopya vermeye uğraştığı gibi; şimdi de, sanat alanında başkalarından geri kalmamam için, henüz yayınlanmamış şiirlerime, okuyucu karşısına çıkmadan, çeki düzen vermeye çalışıyordu. Artık, ben de, onun iyi riyaziyeci olmadığı nispette, iyi şair olduğunu bildiğimden, teklif ettiği mısraları hemen hemen gözüm kapalı kabul ediyordum. Geçen Zaman'ı ne vakit açsam, onun, bu dost ilgisine mısra mısra rastlarım.
    Geçen Zaman böylece yer yer, şiir şiir, biraz da Cahit'le geçmiş zamanın, birbirimizin olmuş, hâtıralaşmış değil mi?
    Geçen Zaman'ı karıştırmaya devam etsem, ya düzeltme, ya hâtıra, daha, böyle Cahit olmuş kaç şiire, kaç mısraa rastlayacağım!” (1).
    Ziya'ya Mektuplar'da ilk olarak ele alınan şiir, Cahit'in, 1.2.1939 tarihinde Paris'ten gönderdiği mektupta bulunan Ahiret şiiridir(2). Cahit, bu şiirin ilk üçlemesinde bir fevkalâdelik olmadığını söyleyerek, bilinen duyguların gayet çetrefil ve acemi söylendiği kanısındadır. "İndir perdelerini şu biten günümüzün" mısraını söyleyen usta şairi bulamadığını fakat son üçlemenin istediği olgunluğa ulaşmasa da harikulade olduğunu söylemiştir:
    “ ve annem şaşıracak:
    Görmeyeli ne kadar büyümüş oğlum!" diye.
    Bu bir buçuk mısra, his hamulesi bakımından, "Rabbim, ben bu sabah da. Rabbim, ben yine sağım!" mısraıyla atbaşı gidiyor. Fakat âh senin bu 7+7 ve takti taassubun yok mu, canım şiirin bütün lezzetini berbat ediyor. Meselâ son mısra şöyle olmaz mıydı: "Oğlum ne kadar da büyümüş ben görmeyeli!"(3) . Şimdi benim teklif ettiğim mısra şeklini beraberce tahlil edelim:
    Bir kere, annen seni hemen tanıyor, değil mi? Hangi anne çocuğunu tanımaz ki! Fakat bu tanımaya bir hayret refakat ediyor: "ne kadar da büyümüş!" ve "görmeyeli" kelimesinde bu buluşmaya tekaddüm eden hasret senelerinin uzunluğu sezilmiyor mu? Hele, senin şekildeki "diye"ye hiç lüzum yok:
    ve annem şaşıracak:
    Oğlum ne kadar da büyümüş ben görmeyeli!
    Ne dersin acaba haksız mıyım?” (ZM. S.50).
    Cahit, Ziya'nın o zaman adı Geçmiş Günleri Arayan Mısralar olan Sizleri Görüyorum (BŞ. s.63) adlı şiirini beğenerek, bu şiirin "yalnız senin, benim, Şevket'in, şunun veya bunun değil, Polonyalıların, Finlandiyalıların, Norveçlilerin, hâsılı herkesin şiiri" olduğunu düşünmüş ve anasından babasından ayrılan çocukların, boyunlarım büküp belirsiz bir noktaya dalarak "Sizler rüya mıydınız, sizler yaşadınız mı?" dediğini duymuş ve bu şiir hakkında şunları söylemiştir: " "Babam, annem, evimiz, bahçem, çitlembiklerim!" Hey gidi günler hey! Merak etme Ziyacığım, bu şiiri yazmakla hepsine kavuşmuş gibisin. Ve seni gidi kâfir seni; evimiz diyorsun da, bahçeyi ve çitlembikleri inhisar altına alıyorsun. Ciddi söylüyorum, evimiz dedikten sonra, bahçem, çitlembiklerim demekle çocukluğunun en doğru ve güzel köşelerinden birine ışık serpmişsin” (ZM. s.59).
    Başka bir mektubunda, Geç Kaldık (BŞ. s.48) şiiri üzerinde duran Tarancı, bu şiiri kusursuz olarak değerlendirmiştir: "Koşup sana hesap vermeye - Geç kaldık, Yarabbi geç kaldık." Yalnız, "Yarabbi" yerine "Yarab" deseydin daha iyi ve tabiî olurdu gibi geliyor bana(4) . Dalgın bir anında, hece meselesini aklına getirmeden, bu beyti oku, göreceksin, farkında olmadan "Ya Râb!" diyeceksin. Geçen gün Lüksemburg bahçesinde dolaşırken bu şiiri mırıldanıyordum, gayri ihtiyarî:
    Koşup sana hesap vermeye
    Geç kaldık Ya Râb geç kaldık.
    diye okudum. Bir tecrübe et. Külfetsiz bir şeydir sanıyorum” (ZM. s. 59-60). Aynı mektubunda, Yaşamak Artık Rabbim(5) adlı şiiri, Tarancı, tasavvur olarak güzel bulmuştur: "Fakat söylenişte insanı tatmin etmeyen bir eda var. "Kaybolmuş baharıma beni götür hâtıra" mısraı gayet güzel. Yalnız, hâtıralar deseydin daha tesirli olurdu. "Düşünce" kelimesini de yadırgadığımı saklamayacağım(11). Bunlara mukabil "hareket edeceğiz" çıkışı gayet kuvvetli. Ve, "gün, hakkını helâl et!" baştan başa pathetique. (dokunaklı)” (ZM. s.60).
    Cahit, Diyarbakır'dan gönderdiği 12.1.1941 tarihli mektubunda, Ziya'nın ilk defa serbest vezni denediği Bilemiyorum (BŞ. s.9) şiiri hakkında şunları söylemektedir: "... evvelâ, cesaretini canı gönülden alkışladığımı söyleyeyim. İçinde çok güzel yerler var:
    Her gün yediğim ekmek, susayıp içtiğim su,
    Kolundan tutup gitmek istediğim kadın.
    Şiirin akışı da güzelce. Yalnız "Rabbim"ler çok(6). Bazı yerlerin daha developpe (işlenmiş) olmasını gönül istiyor. Bilhassa sona doğru,
    İnsan şeklinde görünürüm,
    Terlerim yazın, üşürüm kışın
    Düşünürüm, düşünürüm...
    mısraları çok gerçek mısralar. Kendi kendini biraz daha engager etsen, harikulârde bir şiir olacak” (ZM. s.73).
    Rabbim Nihayet Sana (BŞ. s.29) adlı şiir hakkında Tarancı, "şiirin yosunlu bir denizaltı kadar rüyalı ve o kadar temiz" olduğunu düşünerek, Ziya'nın, "çok şükür öleceğiz" söyleyişinin çok güzel ve derin olduğu inancındadır: "Yalnız, "artık" kelimesinin tekerrüründen çekinmeyip onun altındaki mısrada bulunan, "Rabbim" yerine "Ben artık korkmuyorum" desen daha iyi olur gibi geliyor bana(7) . Çünkü ancak bir merhaleye geldikten sonra bu korkmamazlığın başlıyor. Bunun için "artık" orada elzem. "Umulmaz bir bahçeyi çevreliyor şu duvar" mısraını, haddim olmayarak, yani kazara, mesut bir tesadüf eseri olarak ben yazsaydım, "belki de bir bahçeyi müjdeliyor şu duvar" derdim(8) ; zira ölüme doğru giderken, içimiz "belki"lerle doludur” (ZM. s.78).
    Başka bir mektubunda, kısa olarak, Sevgililer (BŞ. s.91) şiirinden bahseden Cahit, Ziya'nın bu şiir üzerinde biraz daha çalışmasını ister: "Birinci mısraı şöyle yapsan:
    İnsanlar hepinizi seviyorum(9).
    Daha tabiî olmaz mı? "Aranızda sevgili var" mısraı güzel” (ZM. s.82).
    29.12.1941 tarihli mektubunda ismi söylenmemekle birlikte Toprağım (BŞ. s.31) şiirini tenkit eden Tarancı, bu şiirin daha çok çalışmaya ihtiyacı olduğunu söyleyerek "çaresiz" sıfatını fazla bularak "toprakta yatan annem" demesinin kâfi olacağım söylüyor(10) . "Şu musalla taşında." şeklinde tavsiye ederek, bu şiirin birinci üçlemesinin ikinci mısraı hakkında şunları söylüyor: "
    Eski bir evde olmak orada, Eyüpsultan'da.
    diyebilirim ki, şimdiye kadar yazdığın en derin, en mükemmel, ve en evocateur (düşündürücü,hatırlatıcı) mısralardan biri. Loti ve Haşim'den maada annen ve baban da-sahiden orada yatıyorlarsa, bilmiyorum- sana ne kadar minnettar kalacaklar! Türkçenin ve şiir sevenlerin memnuniyetleri zaten sence malûm! Sonra ne güzel, ne taze bir 7+7 vezni! Var ol Ziyacığım! Ya yalnız Eyüp demeyip Eyüpsultan demen harikulade bir şiir intuition’una (seziş, önsezi) malik olduğunu ne açık gösteriyor! Ciddi söylüyorum, insanı sarhoş edecek kadar güzel bir mısra! Yükte ve pahada ne kadar ağır! Adeta bir hazine, bir deve yükü altın!” (ZM. s.86–87).
    Cahit, bu şiir hakkında, 22.6.1942 tarihli mektubunda şunları söylüyor: "Şair, Eyüpsultan'da eski bir evde olmak istiyor. Realitede bunun hiçbir güzelliği yoktur. Eğer mevzu bakımından düşünmek ve ona göre hüküm vermek icab etseydi, diyecektik ki: "Şair de, canım İstanbul'da oturacak yer mi bulamadı? Suadiye'de, Büyükada'da, Boğaziçi'ndeki köşkleri, konakları, yalıları hiç görmüşlüğü yok mu? ..ilh..." ve mısraa berbat diyecektik. Hâlbuki şiir karii olduğumuz için böyle düşünmeyeceğiz. "Eski", "ev", "olmak", "orada", "Eyüpsultan’da" kelimelerinin bir araya gelip elbirliğiyle yarattıkları ses dünyasının güzelliğine dikkat edeceğiz. Ne varsa o dünyadadır. Ancak bu ses sayesindedir ki, şairin, hakikaten eski bir evde değil de, fakat içinde doğduğu evde olmak istediğini anlıyoruz. Annesi Eyüp mezarlığında yattığı için Eyüpsultan da diyor. Fakat, hakikatte Eyüpsultan burada, maziyi temsil eden bir mahal olduğu için mısrada ehemmiyet kazanmaktadır. Bütün bunlar, yukarıda da söylediğim gibi, mısradaki şiir seyalesinden anlaşılıyor. Bu şiir seyalesiyse, mısraın inşasındaki şair ustalığı ile elde edilmiştir. Gene kelimelerde saklı bulunan şiir meziyetlerine gelmiş oluyoruz. "Eski" sıfatı burada çok yerinde kullanılmıştır. O kadar yerinde ki, gözümüzün önüne getirdiği ev harap bir evden ziyade eski zaman mimarisi tarzında inşa edilmiş, içi şark usulü döşenmiş bir evdir. Senin böyle bir evde doğduğun böylelikle meydana çıkmakta. "Orda" kelimesi bugünle çocukluğun arasındaki mesafeyi ses halinde vermeye muvaffak olmuştur. Hele Eyüp demeyip, Eyüpsultan demekle, çocukluğunun Osmanlı imparatorluğunun son zamanlarına rastladığını karie ne güzel sezdiriyorsun! Dedim ya, bu mısradaki ses hazinesinin anahtarı şairin elindedir. Bu da onun ustalığından başka ne olabilir?” (ZM. s.121-122).
    Tarancı, 29.12.1941 tarihli mektubunda geçen Evim Karım Çocuğum (BŞ. s.32) adlı şiir hakkında şunları söylüyor: "... "özentisiz" ve "kaygu" kelimelerinden şüphe etmekte haklısın. Onları herhalde tezelden değiştirmek lâzım(11). Sonra "olsaydı" ve "adı" kafiyeleri birbirinden çok uzak. Sesleri birbirine ulaşmıyor, birbirinden fazla açılan gözcüler gibi” (ZM. s. 87).
    Cahit, 4.2.1942 tarihli mektupta ele alman Ölüler (BŞ. s.19) şiirinin daha kuvvetli söylenmesi gerektiği inancındadır: "Eski bir evde olmak orda, Eyüpsultan’da" mısraındaki Türkçe hakimiyetini ve söyleyiş mükemmeliyetini bu şiirde de tesis edebilirsen, mesele yok. Sonra, vezinlilik vezinsizlik, kafıyelilik kafiyesizlik arasında mütereddit görünüyorsun. Bu da şiirin ses birliğini ihlâl ediyor” (ZM. s.93-94).
    19.2.1942 tarihli mektubta ele alman şiirin hangi şiir olduğu belli değildir, bu şiir hakkında yeterli bilgi yoktur: " "Yaşadık Rabbim seni görmeden" mısraından sonra, şiirin güzel kısmı başlıyor. Burada da içimiz yerine kalbimiz daha iyi olur zannındayım. "Varmadı", "bulmadı"dan elbette ki daha güzel ve doyurucu. Varmak fiilinde bir mesafe katediş, bütün bir yolculuk tohumu var. Bulmak fiilindeyse bu meziyetleri göremiyorum. Son mısradaki "ümit", "ümidimiz" olsa, mısraın tannaniyeti artar” (ZM. s.98). Cahit, Ziya'nın, bu şiirde serbest ve kuvvetli bir söyleyişe ulaşabilirse, şiirin mükemmeliyete ulaşacağı fikrindedir.
    Tarancı, 14.5.1942 tarihinde yazdığı mektupta ilk adı "Ev" olan yayınlanırken Beyaz Ev (BŞ. s.14) adını alan şiir üzerindeki geniş açıklaması şöyledir: "Her vakitki şair Ziya Osman, bu şiirinde, yaşamak ve mesut olmak iştiyakını bütün samimiyetiyle açığa vurmuş. Herhangi bir işe samimiyetle başlamak bir meziyettir. Ama işte, gönül isterdi ki, şairin poetique ve estetik dikkati ve titizliği de samimiyeti ve gayretiyle atbaşı gitmiş olsun. Bereket versin, dikkatinin uyanık olduğu zamanlarda oraya serpiştirdiğin ve gerçek bir duyuşun eksiksiz ve tatmin edici ifadesi olan cidden güzel mısralar, şiirin talihim, kısmen bile olsa, düzeltmektedir. Bir kere, atmayı asla aklına getirmemen icabeden şu canım ve lezzetli beyit:
    Yatak odamız, yemek odası, kiler;
    Raflarında ellerinle yapılmış reçeller.
    şiirde lâyık olduğu yeri derhal almalıdır. Tatma hassamıza ilk defa olarak hitap ediyorsun. Bu, sende rastladığım yeni bir şiir meziyetidir. Ev hayatinin muhabbetle enstantaneleri olan:
    Çıkacağın üç basamak,
    Ellerinden sıyırıp atacağın eldiven.
    gibi mısralar, sembolle konuşmaya ve yalnız mücerredi, muhayyeli terennüm etmeye bizi alıştırmış bir şairin şiirinde, fazla mühim olmamakla beraber, nisbî bir yenilik addedilebilecek cinstendir. Hele, evinin mimarı, taşçısı, marangozu, amalesi kadar, senin de o yuvada el emeğin, alın terin, zevkin (goût) olacağını, haber veren iddiasız fakat sade, fakat gerçek, fakat patetik mısralar:
    Ellerimle asacağım camlarına perdelerini,
    Yatak odasında düşüneceğiz bir an,
    İki kişilik karyolanın yerini.
    beni sarhoş etmeye kâfidir. Dahası var:
    Sürahide ışıldayan su,
    Paylaşacağımız ekmek, ("bölüşeceğimiz" daha iyi gibi geliyor bana)
    Yazın rüzgârlara bırakacağımız testi...
    gibi mısralar, qoutiden (günlük) hayatın huzur ve saadet neticesi itiyat ve hareketlerinin mütevazı fakat güzel ve gerçek mısraları, asude bir interieure’e (ev içi) olan hasretini (hasretimizi) ne tabiî ve kandırıcı (tatminkâr) bir şekilde ifade etmektedir! Şiirin son mısraları da, aynı kandırıcı ifadeye kavuşabilecekleri için (küçük bir gayretle), şimdiden güzel sayılabilir
    Gelelim muadelenin "menfi"lerine:
    Evvela şiirde consistance (sağlamlık) sahiden yok. Hani şu, ele alınınca dağılıveren, ufalıveren ve bu yüzden, camekândaki duruşuyla vaddettiği lezzete bir türlü varamadığımız börekler (ah o canım sulh günleri!) var ya; onlara benziyor. Şiirin yufkası, yağı, kıyması, peyniri... ilh, arasında daha sıkı bir bağ, bir lehim lâzım. Serbest vezinde, benim anladığım serbest vezinde, göze görünür bir harç olmadığına göre, mısralar birbirlerine gizli bir harçla (bu, biten mısraın son hecesiyle, başlayan mısraın ilk hecesi arasında, tutkal mahiyetinde bir ses, mâna ve tedai bağı olabilir) perçinlenmelidirler” (ZM. s.111-113).
    Bu şiir hakkında 30.5.1942 tarihli mektupta da şunlar yazılıdır: " "İki kişilik karyolanın yerini" mısraını fazla realist ve ehoquant (yadırgatıcı) bulunuyorsun. Değil. Bir kere mısra olarak "karyolamızın yeri" mısraından daha dolu, daha doyurucu bir sesi, tannaniyeti var. Saniyen, iki kişilik karyola demek hem daha doğru, hem de halk arasında taammüm etmiş bir tâbir, dolayısıyla realitedir. Salisen, henüz evlenmediğinize göre, ancak iki kişilik karyola diyebilirsin, karyolamız diyemezsin. Ve nihayet iki kişilik karyolayı tasavvurda güzeldir. Bu güzellik, mısraa da hiç fire vermeksizin geçmiş bulunuyor. Ve fazla kelime yoktur, tam söylenmiş, doymuş bir mısra” (ZM. s.118-119).
    6.7.1942 tarihli mektupta geçen Nasıl Anmazsın (BŞ. s.25) şiirini, Tarancı, beğendiğini söylemektedir: "Kelimeler komşu kelimelerden, mısralar hâl ve vakitlerinden, şiir çıkardığı sesten memnun görünüyor. Okuyucunun sevincini de burda aramak lâzım. Ufak-tefek dediğim noktalara gelince: Bir annem... ilh, demeye lüzum yok. Annem vardı babam vardı demek kâfi. Bülbülle bulutu aynı mısralarda söylemek zannedersem daha estetik(12). "Geniş bir bahçeydi yaz" mısraı daha uzun olmak ister; zira "ılık bir odaydı kış" mısraıyla aynı vezinde olması yazla kış arasındaki espace (mesafe) farkını unutturuyor, "geniş bir bahçe gibi uzardı yaz günleri!" kabilinden bir mısra, yaz mevsiminin genişlik ve ferahlık hakkını vermeye daha müsaittir sanırım(13) . Hâsılı, çizdiğin tabloya biraz da ressam gözüyle bakarsan şiir herhalde kazanmış olur. Görüyorsun ki, mevzuuna tem'ine, mealine filân itiraz etmiyorum. Lüzum yok. Senin bu çocukluk hasretini bir sakız gibi çiğnediğini -söylesem bile ne çıkar? Aradığım, mevzu filan değil ki!” (ZM. s.128).
    Cahit, 19.7.1942 tarihinde yazdığı mektupta çok kısa olarak "İnsanlarla(14) şiirinin kendisine bir müsvedde halinde geldiğini söylemektedir. (ZM. s.35).
    Tarancı'nın, Ziya'nın mealle söyleyiş arasında tereddüt ettiği "Hatıra"(15) adlı şiiri üzerine düşünceleri şöyledir: " "Hatıra" isimli son şiirin, zahirde bir kutup gibi görünen bu iki esaslı meseleyi kucaklaştırmak, uzaklaştırmak arifesinde olduğunu müjdeliyor. Birinden yapacağın fedakârlıkların ötekinin yekûnunu kabartacak şekilde çalışmaya az daha dikkat etsen çok daha memnun olacağım. Hem nadide şeyler söylemek, hem de pürüzsüz söylemek! Mealinde fevakalâdelik olmayan bu son şiirin, yukarıda da kısmen işaret ettiğim gibi, hem meziyetleri hem de kusurları var. Bir kere mevzu denen şeyin kulağından tutup kapı dışarı ederek, küçük tahassüsler, intibalar ve hâtıralarla da güzellikler yaratabileceğine inandığını hükmettiren mısralar var. Bu, güzel!.. Bir de bu mısralarla beraber diğer mısraları da, Türkçenin pürüzsüzlük ve mükemmeliyet, kontrolünden geçirebilirsen, mısralarda onların vizesi olsa, mesele kalmayacaktır” (ZM. s.144).
    Bir Köşe Biliyorum (BŞ. s.65) şiiri üzerine Tarancı'nın düşünceleri kısaca şöyledir: " "Bir Köşe Biliyorum" şiirin hoş; fakat daha ister. Meselâ, halk arasında kullanılan "bir yer bilirim" tabirine imtisalen "bir köşe bilirim" desen daha iyi olur. Diğer mısralarda da bu çeşit salâbeti gözetirsen, o aziz ve güzel köşe daha emniyette olur ve ben seni orada daha kolay bulabilirim” (ZM. s.169).
    Cahit, 28.5.1943 tarihinde yazdığı mektupta, Bütün Saadetler Mümkündür (BŞ.s.34) şiiri üzerinde geniş bir açıklama yapmıştır: "Bütün saadetler mümkündür" mısraının tabiî fışkırışı ve mükemmel söyleyişi diğer mısralara da sirayet etmiş olsaydı ne kadar sevinecektim. Sonra, şiiri biraz fazla uzatmışsın gibi geldi bana. Her sanat gibi şiirde bir selection (ayırma, ayıklama) bir choix’ ya (seçme) muhtaçtır. Bütün saadetler mümkündür, dedikten sonra, beşer tahayyülünde yer alan saadetlerden üç beş taneyi ustaca ve yerinde söylemek kâfiydi. Aksi takdirde şair, kendi kendini tekrar etmenin fasit dairesi içinde yuvarlanır. Meselâ, aynı mucizenin tezahürlerinden olan,
    Koşuvermesi topalların
    Körlerin gün görmesi.
    mısralarından birini atmak icabeder(16). Farkında olmadan aynı şeyi söylüyorsun; zira ikisi de fizik noksanının ansızın tamamlanması ve normale avdeti manasına geliyor. Bütün şiire bu gözle bakarsan aksayan mısraları derhal fark edersin. Bütün saadetler mümkündür! Ne güzel! Keşke mümkün olsa! Hoş, sahiden mümkündür de ya! Supervielle de, dünya yemişlerinden bahseden bir şiirinde şu nefis beyti söyler:
    Si beaux, â force d'etre
    A portee de la main(17).
    Bütün saadetler mümkündür mısraı tam seni içine sokmak istediğim nikbin halet-i ruhiyeyi terennüm etmektedir” (ZM. s.190-191).
    Mektuplarda son olarak ele alman şiir olan Bende (BŞ. s.24) şiiridir. 18.7.1943 tarihli mektupta bulunan bu şiir hakkında şunlar söyleniyor: "Senin şiirine gelince; avuçlarını gene çocukluk pınarına daldırmışsın. O berrak ve soğuk, içine karpuz atsan ikiye bölünecek kadar soğuk suda annenin ve babamın hayallerini kucakladığını, küçük mektepli Ziya Osman'a öpücükler yolladığını görür gibi oluyorum. Birinci beyit zararsız söylenmiş; ikinci beyitteki;
    Benim de sözlerim vardı öyle ateşli!
    mısraı fena söylenmiş(18) . Benim de sevgilim vardı, ona böyle ateşli şeyler anlatırdım demek istiyorsun. İşte bunu söylemek lâzım. Ondan sonraki mısraı da düzeltmek icabeder.
    Ben de şu parkın sıralarında oturdum,
    Ümidettim hayal kurdum.
    mısralarıysa nefis. Söylemek istediğin şeyle söyleyişin öyle güzel kucaklaşmışlar ki! Keşke bütün mısralar bu mısralar kadar bahtiyar olsaydı. Şiirin sonrasını da biraz işlemek lâzım.
    Şiirler yazmak için öğrendiğim güzel Türkçe mısraı, Türkçeye bir hommage (övgü) sayılabilir; dudaklarımdan düşmeyecektir. Şiirin son tarafı da şeklen beni tatmin etmedi. Burada da bir değişiklik yaparsan şiir kazanır zannındayım. Velhasıl un coup de main (yeni bir gayretle) ile çocukluğa seyahat şiirlerinin en mükemmellerinden biri olabilir. Bu şiire uzun ömürler dilerim” (ZM. s.197-198).
    Görülüyor ki, Cahit, büyük dosttu Ziya Osman'ı, şiir konusunda, aralarındaki samimiyete ve arkadaşlığa dayanarak eleştirmiş, mısralar teklif etmiştir. Ziya'da hiçbir kompleks altında kalmadan bu eleştirilerin ve mısraların çoğunu kabul ederek şiirinin gelişmesini sağlamıştır. Yalnız, şunu da belirtmek isterim ki, Cahit'in, Ziya'ya yönelttiği tenkitler, sadece ona değil, bütün şairlere yöneltilmiş gibidir.
    Bu iki büyük şairin şiir adına dostluğunu kıskandığımı itiraf etmeliyim. Çağımızda artık böyle dostlukların kalmadığı da bir gerçektir. Bu iki büyük şair karşısında saygıyla eğilmeyi bir şeref sayıyorum…
    KAYNAKÇA
    1-Cahit Sıtkı TARANCI. Ziya’ya Mektuplar. Varlık Yayınları, (İstanbul 1957), s.22-24. (Bundan sonra ZM)
    2-Ziya Osman SABA. Bütün Şiirleri. Varlık Yayınları, (İstanbul 1974), s.26. (Bundan sonra BŞ)
    3-Bu mısra bu şekilde değiştirilmiş olarak yayınlanmıştır.
    4- Bu mısra bu şekilde değiştirilmiştir.
    5-Bu şiir BŞ’de “Yaşamak Bundan Sonra” ismiyle yayınlanmış. s.69.
    6- Söz konusu kelime, on yedi dizeli şiirin sadece üç mısraında geçiyor. Acaba daha mı çoktu? Bilemiyoruz.
    7-Bu mısra BŞ’de burada düzeltildiği gibidir.
    8-Bu mısra da bu şekilde düzeltilmiştir.
    9- Bu mısra bu şekilde değiştirilmiştir.
    10- Bu mısra da bu şekilde değiştirilmiştir.
    11- Bu kelime şiirden çıkartılmıştır.
    12- Ziya, Cahit’in önerisine uymamış.
    13- Ziya, Cahit’in önerisine kısmen uymuş.
    14- Bu şiirin BŞ’deki “İnsanlar” şiiri olduğunu sanıyorum. s.85.
    15- Bu şiir, “Bir Oda, Bir Saat Sesi “olabilir.
    16- “Koşuvermesi topalların” mısraı şiirden çıkartılmıştır.
    17- Türkçesi: El ulağında olmaları yüzünden o kadar güzel.
    18- Bu mısra, “Bende bir zamanlar sizin kadar mesuttum” diye değiştirilmiş.


    http://www.edebiyatufku.com/artikel.php?artikel_id=928



    *

    Hiç yorum yok:

    Yorum Gönder