13 Mayıs 2015 Çarşamba

Merhum Oktay Sinanoğlu’nun Vasiyeti / RamazanErcanBitikçioğlu



Sinanoğlu'nun tebliğ konusu “21. Yüzyılda Türkiye'nin hedefleri açısından eğitim” idi.

Amerika'nın seçkin bir üniversitesinde yıllardır vatan hasretiyle görev yapan, üç ayda bir bu hasreti gidermek ve fikir teatisinde bulunmak maksadıyla vatana dönen merhum Oktay ağabey, tek siyahı kalmamış saçları, düzgün giyimi ile değil, kâinatın en eşref mahlûku insan olmanın haysiyeti, ilmin vakarı, samimi milliyetçiliği ile dikkat çekiyordu. Bu Müslüman Türk bilgininin ifadelerinde acı hakikatler en beyinsiz kafalara onikilik çivi gibi çakılıyor, Türk'e oynanan oyunlar bir bir ifşa ediliyordu.

Sinanoğlu, “Bilim ve teknik bahane edilerek bir batılılaşma oyununa getirilmiştir Türkiye” diyordu. Bu kısa veciz cümle yıllardır uğrunda nice şerefli başları darağıcına, nice halis insanları rutubetli zindanlara attıracak olan “Sağcı, milliyetçi, mukaddesatçı başka bir deyişle hamiyyet sahibi vatanseverlerin” mücadele konusu idi. Dünyanın nereye, Türkiye'nin nereye gittiğini sorgulayan, bu tezat gidişatları gerçek bir alim rahatlığı ile son derece anlaşılır, kısa özlü cümlelerle izah ediveren Sinanoğlu, ısrarla «bir oyundan» bahsediyordu.


Oktay ağabey, “bilim ve teknik bahane edilerek” nasıl bir tuzağa düşürüldüğümüzü izah babında İrlanda'nın başından geçen “Dil tuzağını” bir çırpıda anlatıverdi. Bu müthiş bir misâldi. Yaşanmış ve neticesini vermişti. Şu an bizim de aynı dertle muzdarip olduğumuz hatırlanınca gel de kara kara düşünme. İngilizler İrlanda'da şöyle bir oyun oynamışlar:

20. Yüzyılda İrlandayı tamamen silip anglosaksonlaştırmak için İrlanda'da (yardakçılarının da yardımıyla) bir “Yüksek Milli Eğitim Kurulu” kurarlar. (Bizim YÖK gibi) Bunlar ilericilik, çağdaşlık falan diyerek eğitim dilini İngilizce'ye çevirirler. Büyü, İrlanda'nın müstağriplerini (şaşkınlarını) kör etmiş, ileriyi değil burunlarının önünü bile görememişler. Böylece ana dilleri olan “Gaelik” bir müddet sonra “Vernacular” (yerel lehçe, argo) hale gelmiş..

Bizi de aynı hale aynı oyunla getirmediler mi? Türkiye cadde ve sokaklarındaki lokanta (restaurant) ve sair iş yerlerinin, kullanılan markaların gâvur isimlerine bakın, ister halkın hasseten gençlerin diline bakın. Tarzan ingilizcesi, argo ve biraz da diğer batı-doğu dillerinden 300’ü geçmeyen kelime... Ana dilimiz vernacular olmuştur!..

Bir zamanlar Lozan'ın gereği birkaç yabancı okulda yapılan farklı dildeki eğitim, daha sonraları aynen İrlanda örneğindeki gibi çoğaltılarak, çağdaşlık, ilericilik dayatmalarıyla yaygınlaştırılmış, çocuğunu bu tür okullarda okutmayanlar köylü, gerikafalı, çağdışı damgası ile taltif edilmişlerdir. Neticesi malûm... Sinanoğlu hoca bizzat bu zikredilen oyunun ilk uygulandığı nesilden. O sırada, yıl 1953, Lisedeymiş hocamız. Merhum Oktay Sinanoğlu'na iyi kulak veriniz:

“İngiliz diliyle düşünen ingilizleşir!.. Türk gibi düşünemez olur!.. Bu insanların yönettiği ülke kısa zamanda bir acenta ülke olur, yani yarısömürge, pazar. Bu benlik intiharıdır, Allah aşkına uyanın!.. Size bu oyunu bozmanızı vasiyet ediyorum. Bunları anlatmasa idim Ankara kalesi dibinde yatan Ahî dedelerim benden dâvacı olurdu. Siz bu vasiyetimi yerine getirmezseniz onlarla beraber ben de sizden dâvacı olacağım Allah huzurunda...”



“Dünyanın her tarafında yeni dünya düzenci, küresel kraliyetçi takımına karşı bir isyan başlamıştır. Türkiye’de küreselciyiz diyenlerin dünyadan haberi yok. Küreselleşme koca bir yalan. Kuleler’i vuranın Bin Ladin olmadığını ABD’de, Avrupa’da herkes biliyor..”

* * *

“Kolay değildi elbette ABD’nin “demir leblebi” üniversitelerinden Yale’de 26 yaşında profesör olmak. Arkasından da hem Yale’de, hem de Harvard’da ders vermek. Kolay olmayan bir başka şey de kimyada olduğu kadar, matematikte, fizikte, moleküler biyolojide de dünyanın en iyisi olmaktı elbette.

Prof. Oktay Sinanoğlu, bunu da başarmış bir isim. Ama bu kadarla sınırlı değil Sinanoğlu’nun ufku. Japon sarayında saz çalarak, Barış Manço’dan çok önce bu ülkede Türk kültürüne yönelik bir áşinalık kazandıran da o. Kimi zaman da Pasifik’te yelken basarken görebilirsiniz kendisini.. Uçuş sertifikası derseniz, iki üniversite arasındaki derslere, ders bitiminde evine kendi kullandığı uçakla gidip gelebilecek kadar da usta...

«Türk Aynştayn’ı» kitabının müellifi Emine Çaykara onu böyle uzun uzun tanıtıyor, bizzat merhumun ağzından dinlediği hayat serüvenini söyleşisini kitaplaştırıp aktarıyordu.

«Türk Einstein’ı» değil, Çağın İbn-i Sina’sı, Ebu’l Heysem’i, El-Hârizmî’si.. Prof. Oktay Sinanoğlu eceliyle mi öldü? Haince öldürüldü mü? Bunu da bilmiyoruz. 81 yaşındaydı doğru, lâkin elalem vücudu tamamen mefluç olmuş Stephen Hawking (1942) gibi yaşlı ilim adamlarını bile yaşatmaya çalışıyor... Ona Albert Einstein madalyası bile verdiler. Biz ne verdik Oktay Sinanoğlu’na? Bir devlet madalyası bile takılmadı bildiğim kadarıyla. Yuh olsun bize, veyl olsun bize...

* * *


Merhum, Dünyada yeni kurulmaya başlayan moleküler biyoloji dalının ilk profesörlerinden biri olmuştu.. DNA sarmalının çözelti içinde o biçimde nasıl durduğuna açıklama getirmiş, nice bilim adamının bir asırdır çözemedikleri çetrefilli meseleleri bir çırpıda çözmesiyle bütün nazarları üzerine çekmişti.

1980'li yıllarda çalışmalarını kimya biliminin basit bir şekilde öğretilmesine yönelik bir kuramsal çerçeve üzerinde yoğunlaştırdı. (Bu arada bir de Kimya terimlerinin türkçe sözlüğünü yapmayı da ihmal etmedi)

Türkiye'de bulunduğu dönem, çalışmalarını daha çok Türk millî kimliği ve Türk diliyle ilgili görüşlerini anlatarak geçiriyordu.. Eğitim dilinin resmî dilimiz, yani ana dilimiz Türkçe olması gerektiğini ve yabancı dillerin öğretilmesini, ancak zihnin çalışması ana dilde mümkün olduğu, yabancı dille eğitim yapılması halinde hem benliğin silinmek suretiyle sömürgecilerin istediği kıvamda bir zombi haline gelindiğini, hem de asla zihni iyi çalışan bir bilim insanı olunamadığını sürekli anlatıp durdu. Sinanoğlu, Matematiksel yapısından dolayı Türkçe'nin en iyi bilim dili olduğunu söylüyordu.

“Menderes'ten beri yabancı sermaye gelecek, diyorlar. Ne olacak? İşte, yıllardır, 'yabancı yatırım ve teknoloji gelecek, kalkınacağız' dediler. Gele gele hamburger, bir de kola geldi. Onun da etini kendileri dışarıdan getiriyor. O zaman dedik ki: 'Bunlara kanarsanız sonunda Türkiye kalkınmaz, Türkiye'de yabancılar kalkınır'. Dışarıda örnekleri var. Önce kafanızı köleleştirirler. Nasıl mı? Tarzanca (İngilizce'nin 250 kelimelik sulandırılmışı) ile küreselleşme edebiyatıyla eğitimini yok ederek. Kimliğini, tarihle bağını koparırlar; aşağılık duygusunu artırırlar. Kendine güveni yok ederler. Ondan sonra sanayini, fabrikalarını elinden alırlar. Sonunda topraklarını da alırlar. Şimdi onu yapıyorlar, toprakları alıyorlar. Niğde'de, Kırşehir'de, GAP'ta, Trakya'da... Bunlar daha önce Porto Riko'da ve Havai'de oldu...”

24 Nisan 2015

Ramazan Ercan Bitikçioğlu


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder