13 Mayıs 2015 Çarşamba

Oktay Sinanoğlu’nun dilimiz üzerine düşündürdükleri / YetkinAröz





Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, dilimizin önemi ve değeri üzerine sık sık yazan, döne döne yazma gereğini duyan bir bilim insanı. Çok basan ve “uzun satan” kitaplar çıkarmanın yanı sıra Aydınlık’taki yazılarında da geniş bir yer veriyor Türkçemize, dil sorunumuza. Ulusumuz için ne denli yaşamsal olduğuna vurgu yapıyor büyük bir özenle. Öğreneceğimiz çok şey var Oktay Sinanoğlu’ndan.

Özetin özeti bir anlatımla şöyle diyor kısacası:

“Öz Türkçe” sözü, sahte sağ, sahte sol çatışmasının yoğun olduğu yıllarda yıprandı; iki tarafın da elli yıl süren bağnazlığı, dar görüş ve saplantıları, Türkçe sevgisi ve merakı yerine ona ipe sapa gelmez bir acayip “sağ-sol” siyaseti karıştırmaları Türkçe’ye zarar verdi; Türkçe’nin ikiye bölünüp iki parçasının da eritilmesine zemin hazırlamış oldu.”


BÖL VE YÖNET

Biliyorsunuz, 1950’lerden başlayarak, birçok üçüncü dünya ülkesinde olduğu gibi, Türkiye’de de, ‘Büyük Amca’mız birer “sahte sağ” ve sahte “sol” yaratarak hakiki solcuları da, gerçek milliyetçileri de ezmiş, bu iki görüşü, felsefeyi birer kelimeye (“sol” = “anti-faşist”; “sağ” = anti-komünist”) indirgeyerek milleti ikiye bölmüş, gençleri birbirine kırdırmıştı. Bu bölünme Türkçe’ye de bulaştı: Türkçe severler, dilciler, edebiyatcılar bile ikiye bölündü. “Eski Türkçe”, “ Türkçe” yerine icat edilen iki laf, “Osmanlıca” ve “Öz Türkçe” kullanılır oldu. “Sağcı”ları “Osmanlıca”, “solcu”ları da “Öz Türkçe”ci idiler. Halbuki iki laf da yanlıştı.


“OSMANLICA” NE DEMEK ?

800 - 900 yıllarından başlayarak, Türklerin Müslüman olmasıyla Türkçe’ye bazı Arapça, Farsça kelimeler girmiş, ama Arapların fethettiği Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin yerli halkları eski dillerini kaybedip Araplaştıkları halde, Türkistan ve sonra bugünkü Türkiye’de Türkler hep Türk kalmışlar, yani Türkçelerini korumuşlardı. (…) Asya Türklerinin binlerce yıllık çok derin ve üstün bir kültürü, uygarlığı vardı. Osmanlı’dan önceki o devir Selçuklu gibi Türk devletlerinde de, Osmanlı döneminde de “Eski Türkçe” diyebileceğimiz aynı dil vardı. Peki “Osmanlıca” lafı nereden çıktı? (Allah Allah, Selçuklulara, hatta daha öncekilere de mi “Osmanlı” diyeceğiz yani?) Bu adın İngilizler tarafından XIX. Yüzyıl sonunda takıldığı rivayet edilir. (Üzerine basarak söyleyelim: “Eski Türkçe”nin sadeleştirilmesi, şanlı Osmanlı atalarımıza yöneltilen düşmanlıkla karıştırılmamalıdır. Ona düşmanlık, babana, dedene, kendine düşmanlıktır. Ayrıca unutmayalım ki, Selçuklular, sonra Osmanlılar olmasaydı bugün Türkiye’de ne Türk, ne de Türkçe olurdu.)


YA “ÖZ TÜRKÇE ”?

“Öz Türkçe” sözü de yanlış. Her dil de, halkın gündelik dili ile hukuk dili, tıp dili, bilim dili, felsefe, hatta kısmen edebiyat dili arasında fark olur. Özellikle çoğu Batı dilinde, bu “üst dili” sadeleştirmek, halk diline yaklaştırmak mümkün değildir. Çünkü öyle dillerin (hele İngilizce’nin) fazla bir geçmişi olmayıp ileri düzey terimleri Latince ve eski Yunanca’dan türetilmiştir; kendilerinin kök dilinden türetme kuralları yok veya kalmamıştır (Roma İmparatorluğu etkisi). Türkçe ise en az on bin yıllık bir Avrasya dili (öbüt kıtalara da taşmış); belki de en eski dil. Matematik gibi olan kuralları, terim üretme yetenekleri binlerce yıldır yaşıyor. Bu kuralları iyi bilen herkes her devirde, her dal, her meslek için gerekecek yeni kavramlara karşılık terimleri türetebilir, o konuda eğitimi olmayan her hangi bir kişi de, aşağı yukarı ne ifade edildiği hakkında bir fikir sahibi olabilir. Bu kurallar Türkçe’nin her lehçesinde de, en eski Asya Türkçe’sinde de, günün halk Türkçesinde de mevcuttur. O halde bu şekilde türetilen terimlere “Kök Türkçe” dememiz daha uygundur. (Ve işbu adı burada şimdi öneriyorum). “Kök Hücre” diyelim; zaten “Öz Türkçe” sözü, sahte sağ, sahte sol çatışmasının yoğun olduğu yıllarda yıprandı; iki tarafın da elli yıl süren bağnazlığı, dar görüş ve saplantıları Türkçe sevgisi ve merakı yerine ona ipe sapa gelmez bir acayip “sağ-sol” siyaseti karıştırmaları Türkçe’ye zarar verdi; Türkçe’nin ikiye bölünüp iki parçasının da eritilmesine zemin hazırlamış oldu.”

“Atatürk döneminde ulusal hamleler yapılırken, yeni bilim/teknik terimleri kesinlikle Batı dillerinden alınmayacak, “Kök Türkçe”den türetilecek, bu suretle sair Avrasya Türk lehçeleri, ve (o da zaten “Kök Türkçe” olan) halk dilimizde de yeniden bütünleşme sağlayacaktı. İşte Atatürk’ün Dil İnkılabı aslında bu idi.” (Aydınlık Dergisi, 29 Mayıs 2005, sayı 932, sayfa 56)


TASFİYECİLİKTEN DOĞAN BOŞLUĞA İNGİLİZCE BOZUNTUSU
TARZANCA SÖZCÜKLER HÜCÜM ETTİ

Gaye bin yıldır halk diline kadar girmiş, bazısı manevi manalar da taşıyan sözcükleri tasfiye etmek, “Eski Türkçe”ye “Osmanlıca” diyerek bizi tarihimize, atalarımıza yabancılaştırmak, Türk Dünyası’nın o zamana dek mevcut olan ortak Türkçe’sini, ortak edebiyatımızı bertaraf etmek değildi, ama 1950’ler ve sonrası, bilim/tekniği (kök) Türkçe’yle yapma gayesinden uzaklaştığı gibi, mevcut eski Türkçe kelimelerin, halk diline ve edebiyatımıza iyice yerleşmiş olanlarının bile tasfiyesi yoluna gidildi. Oluşan boşluğu vaktiyle “Anglomanlıca” adını taktığımız İngilizce bozuntusu, “Tarzanca” sözcükler hücum etti. Bunlar halk diline, edebiyat, basın-yayın diline sokulmak istendi. Ne eski Türkçe, ne Türkçe! Yerine “Anglomanlıca” Bilim/teknik/tıp dilinde de aynı tutum sergilendi; eski Türkçe mevcut terimlerden vazgeçildiği gibi, kök Türkçe’den terim türetme yerine “Tarzanca” ile eğitimle derinden desteklenen yabancı, “Anglomanlıca” salatası yeğlendi.


TÜRKÇE KONUSUNDAKİ İLKELERİMİZİ SIRALIYALIM:

1.   Eski aydın diliyle, halk diliyle, tarihi ve günümüz Avrasya lehçeleri ile Türkçe bir bütündür. Tümüyle kullanılmalı ve öğretilmelidir. Türkçe’nin bütünü etrafında tüm aydınlarımız birleşmeli, Türkçe, tarihimizle geleceğimiz arasında, hem de Avrasya coğrafyasındaki Türk halkları arasında yeniden köprü olmalıdır.
2.   Türkçe’nin bölünmesine ve tasfiyesine hayır, zenginleştirmeye evet.
3.   Kavramların “eski”, “yeni” yeni Türkçe karşılıkları dururken, “Anglomanlıca”, “Tarzanca” laflar kullanmayacağız. Örneğin, “teferruat” ve “ayrıntı” dururken “detay” deme züppeliği de ne oluyormuş?
4.   Yeni kavramlara karşılıklar, binlerce yıllık ve halk diliyle de bağdaşıl olan “Kök Türkçe”nin matematik gibi terim türetme kurallarıyla karşılanacak; bu kuralları okulda herkes iyi öğrenecek. “Kavram”ları Türkçe başka türlü (ve çoğu kez Batı dillerinden daha uygun ve güzel) ifade ederiz.
5.   Bin yıldır kullandığımız, bazılarını Arapça, Farsça köklerden Türklerin türettiği, çoğu halk diline kadar girmiş “Eski Türkçe” sözcükleri tasfiye etmemeli, onları da kullanmalı ve öğretmeliyiz ki geçmişimizle, atalarımızla, edebiyatımızla bağlarımız kopmasın.
6.   Eşanlamlılar hakkında ilke: Her dilde eşanlamlı gibi başlayan kelimeler zamanla anlam kaymasına uğrar; her birisi biraz değişik anlama gelmeye başlar. Bu dili zenginleştirir. (Laf, söz; kelime, sözcük, bilim, ilim ikililerindeki gibi.) Ayrıca her kelimenin üstünde tarih ve kültür birikimini yansıtan bir “çağrışım bulutlu” vardır.Tüm bu sebeplerden “Eski Türkçe”, “Kök Türkçe” tüm sözcükleri korumalı ve kullanmalıyız. Türkçe’de “münakaşa”, müzakere”, “münazara” birbirine yakın ama önemli değişik anlamlara gelir. Bunları atıp, yerine sadece, kendisi de çok güzel bir “Kök Türkçe” sözcük olan “tartışma”yı koyarsanız dili fakirleştirir, yaratılan boşluğu “Tarzanca” kelimeler dolmasına yol açarsınız.
7.   Eski-yeni her türlü güzel Türkçe’si dururken İngilizce bozuntusu laf paralamanın kökeninde yabancı dille (genelde şimdi “Tarzanca”) eğitim yatıyor. Bu sömürge, bu misyoner okulu türü eğitim çocuklara aşağılık duygusu aşılarken, bir yandan da düşünme kabiliyetini körletmekte, ulusal bilinci de yıpratmaktadır.
8.   Garip İngilizcemsi dükkan, işyeri, şirket, renkli, allı pullu,”magazin” türü dergi/mecmua adları salgınının da kökünde aynı aşağılık duygusunu, sömürge ruhunu ve tabii yabancı dille eğitimi bulabilirsiniz. İlkemiz, yabancı dille eğitime hayır, mesleğe göre gerekebilecek yabancı dilleri ayrıca, yabancı dil derslerinde, yabancı dil öğretme uzmanı öğretmenlerle öğretmeye “evet” olacaktır. (Atatürk’ün milli eğitim ilkesi de buydu.)
9.   Her düzeyde okullarımızda “Eski Türkçe”, “Kök Türkçe” hepsi çok iyi öğretilecek, son on yıl öncesine kadar olduğu gibi binlerce yıllık edebiyatımızın tümü okutulacak. Gençler, 40-50 yıl önceki bir yazıyı anlamakta zorluk çekmeyecek. Nerede görülmüş? Atatürk’ün “Büyük Nutku”nu bile “sadeleştiriyoruz” bahanesiyle tercüme edip anlamını bile kasten değiştiriyor; üstelik ruhunu, üslubunu, gücünü yok diyorlar… Herkes, yazar nasıl yazdıysa aynen öylesini okuyup anlayacak. Yoksa, zaten ne edebiyat kalır, ne yazar.” (Aydınlık Dergisi, 932,933, 5/12 Haziran 2005 sayıları)



Bütün bunları okuyup değerlendirdikten sonra bir kanıya varıyorsunuz. Söylenenler, saptamalar doğru. “Eski Türkçe”, “Kök Türkçe” yaklaşımı bana ters gelmiyor. Cıvıklaşmaya başlayan kültür emperyalizmine ve her türlüsüne karşı tavır almaktan başka çıkışımız olmadığı gerçeği bir kez daha doğrulatıyor kendini. Dilimizi yabancı sözcüklerden ayıklarken, yüzyılların süzgecinden geçerek gelen, çoğu değişime uğramış, dilimizde farklı söylem kazanmış Arapça ve Farsça kökenli sözcüklere eskisi gibi itici bakmamayı öğreneceğim ilkin! Hele hele Türkçe’sini bulamadığım, ya da oturmayan sözcüklerin yerine “eski Türkçe”den alacağım kelimeleri kullanmaya çalışacağım. Kültür emperyalizminin öne çıkardığı Batı dillerinden sözcük yerleşmesine karşı dilimi korumayı sürdüreceğim.

İyice biliyoruz ki, dilimizi koruyup geliştirmek yurdumuzun ulusumuzun geleceği ile bağlantılıdır. Emperyalizme karşı direnmek ve ulusal dirliği güçlendirmek dilimize yapılacak katkıların en büyüğüdür.


Kitapları için, Oktay Sinanoğlu “Bye Bye Türkçe” (Otopsi Yayınevi, İst. 20. baskı, Mayıs 2005), “Hedef Türkiye” (Otopsi Yayınları, İst. 21. baskı Mayıs 2005)


Yetkin ARÖZ
*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder