31 Mayıs 2015 Pazar

Şiirim Gibi Yaşadım



 


"Bu kitap, umarım, Hilmi Yavuz'un biraz da o görünmeyen yüzüne ayna tutar. Pek çok 'entelektüel' konuda düşünce üretmiş bir şairle nehis söyleşi yapmak, elbette, ilk bakışta ürkütücü bir şey. Fakat daha söyleşiye başlarken, bazı meseleleri bir kenara bırakmayı kabullendik. Oryantalizm, Osmanlılık, gelenek gibi Hilmi Yavuz'un defalarca yazdığı, üzerine konuştuğu konuları bu kitapta sormadım. 
Belki günü geldiğinde bu konuların her biri için ayrı ayrı söyleşiler yapmak gerekecek. Ben, Hilmi Hoca'dan yalnızca hayatını anlatmasını istedim. Sorulmayan çok soru, kitaba girmeyen birtakım cevaplar var. Zaten bir şair hayatı üzerine söyleşi yapıyorsanız, sınırları baştan belirlemek durumundasınız. Ben de öyle yaptım, başkalarının kurcalayacağı konuların üzerine gitmedim, polemiğe açık sorular sormamaya çalıştım. Yine de kitapta, isteyen için polemik malzemesi bulunabilir, eğer bunun bir anlamı varsa! Söyleşide yalnızca bellek konuştu; bazı anıları tarihlerle örtüştürmeye çabalamadakı. Althusser'in Gelecek Uzun Sürer'de söylediği gibi, Hoca da 'Anılarımda ne idiyse öyle' dedi. Ve ortaya, pek çok yaşamdan oluşmuş bir şair hayatının göz alıcı dökümü çıktı."



Hilmi Yavuz'un dünyasından


Hilmi Yavuz, Türkiye tarihine şahitlik etmiş bir isim. Gerçekte öyle midir bilinmez, kendini anlattığı kitabın adı: Şiirim gibi yaşadım.Hilmi Yavuz iki dünya savaşı arasında, 1936 yılında dünyaya geldiğinde babası Çanakkale'nin Biga ilçesinde kaymakamlık yapmaktadır. Bürokrat baba Yahya Hikmet Yavuz, 'klasik Osmanlı babası'dır Yavuz'a göre. Ülke önemli ve sıkıntılı günler yaşadığından eve gelişi gecenin geç saatlerini bulmaktadır. Ailenin tek çocuğu olan Hilmi'nin hayatı annesi ile doludur o yıllarda. Annesi ve onun çevresinde şekillenen imgeler, şiirinin baskın unsurları arasında yer alır sonradan. Annesi Vecide Hanım 'çiçek işlemeli bir lamba' olarak çıkar okurların karşısına söz gelimi. 

Yavuz'un hayatında öne çıkan imge ve olayların anlatıldığı 'Şiirim gibi yaşadım' kitabından bu detaylar. Şair, bir yıl boyunca her Pazar öğleden sonra buluştuğu Can Bahadır Yüce'ye anlatmış hayatını. Nehir söyleşi tarzında hazırlanan çalışmada; Atatürk'ün ölümü, savaş yıllarında aklında yer eden karartma geceleri ve sonrasında zihninde yer eden renkler anlatılıyor. Sayfalar arasında dolaşırken Yavuz'un hafızasında yer eden ilk mısranın babasının evde yüksek sesle okuduğu 'Yeter artık, insanlara insanlığı öğret' olduğunu öğreniyoruz. Yazmaya başlamasının ise Kabataş Lisesi'nde öğrenci olduğu yıllara denk geldiğini. Yazdığı ilk şiirin yayınlanması daha o yıllarda Yavuz'un geleceği hakkında fikir vermiş olsa gerek. 

Şair'in 70 yıllık hayatını konu alan kitap, her ne kadar polemiğe açık konulardan uzak durulduğu belirtilse de, piyasaya çıkmadan tartışmalara konu oldu. Yavuz kendisini anlatıyor anlatmasına da gelin görün ki 213 sayfalık kitaptan gündeme şairin başkaları için söyledikleri geliyor. Yavuz'un Enis Batur'un vasat, İsmet Özel'in kötü şair olduğunu, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Nobel'i hak ettiğini düşündüğünü basından biliyoruz. Çevresindeki insanlar hakkında bu kadar açık ve sert ifadeler kullanan Yavuz'un kendine dair ne dediğini öğrenmek içinse kitabı okumak gerekiyor. 

ŞİİRİM GİBİ YAŞADIM
Can Bahadır Yüce




NEHİR SÖYLEŞİ İÇİN İDEAL İSİM!
Nehirler tersine akmaz!

Can Bahadır Yüce'nin Hilmi Yavuz ile yaptığı söyleşi, "Şiir Gibi Yaşadım" adıyla çıktı. Yavuz kitapta ustalıkla anlatılıyor.

Füsun Akatlı

Hilmi Yavuz'la yapılmış bir "nehir söyleşi"nin kitaplaşması hiç şüphesiz çok ilgiye değer bir olay. Birçok bakımdan: Hilmi Yavuz açısından belli bir anlamı var; Hilmi Yavuz'u kişi olarak tanımayan okurları açısından bir önemi var; onu kişi olarak da tanıyanlar açısından farklı bir ilginçliği var ve nihayet bu kitapla birlikte gündeme alınabilecek olan konu başlıklarının ses getireceği kuşkusuz.
Bu yazıda bunların kimilerine değinip geçebileceğim ancak.


Bu "nehir söyleşi" furyasının edebiyat ve düşünce dünyamıza bir canlılık getirdiği ve okur sayısını arttırdığı kuşkusuz. Ama kimi tehlikeleri de yok değil. Söz gelimi, kazanılan ekstra okurlar arasında acemi, sabırsız, kolaycı olanların oranı oldukça yüksek.
Böyle olunca, söyleşilen kişinin yanı sıra, söyleşiyi yapanın nitelikleri de kritik bir önem kazanıyor. Söyleşiyi yapan objektif olacak ama fikirsiz olmayacak, konuşanı yönlendirmeyecek ama, okurun muhtemel bilgi ve dikkat eksiklerine karşı önlemini alacak, söyleşiden kendi tat alacak ki, okuyana da onu tattırabilsin.

Yaşayan bir insan


Can Bahadır Yüce çok genç yaşına rağmen, donanımıyla Hilmi Yavuz gibi bir "ağır top"un altında ezilmemeyi başarıyor bu söyleşide. Tabii Yavuz'un da kendi rahle-i tedrisindeki biriyle kurabildiği dil ortaklığı, güven ve samimiyet de yardımcı oluyor Yüce'ye.


Hilmi Yavuz yetmiş yaş yaşamış ama yaşlanmamış, dinamik, üretken bir düşünce adamı. Dil ve imge dünyasıyla özgün, özgün olduğu kadar yol açıcı, çok önemli ve iyi bir şairBir yandan da, korkularıyla, öfkeleriyle, sevgileri, tutkularıyla,inançları, zaafları ve yücelikleriyle, yaşayan bir insan. Onun yetmiş yılda kat ettiği, geride bıraktığı, etrafından dolaştığı bütün yolların haritası elbette hiçbir projeksiyon sistemiyle birebir yansıtılamaz kâğıda. Şair, felsefeci, düşünür, yazar, hoca ve insan olarak kendi kendine kalabalık birini, ustalıkla art arda dizeceğiniz fotoğraflarla tanıyabilirsiniz ancak. O da bir nebze.


İşte "Şiirim Gibi Yaşadım", okurun eline böylesi bir deste resim tutuşturuyor. Hilmi Yavuz'u yakından tanıyanlar çok iyi bilirler: Eskilerin "meclisârâ" dedikleri, sözü-sohbeti son derece tatlı bir insandır. Keskin zekâsı, güçlü belleğinin yardımıyla her an hizmetine hazır birikimi, çok gelişkin mizah duygusu onu bir nehir söyleşi için ideal bir muhatap kılıyor. Kitap su gibi okunuyor, dünya görüşü farklılıkları, düşünce ayrılıkları taşıyan bir okur için bile değeri gölgelenmiyor.

İçim cız ediyor


Dönüp geriye baktığında, "Türkiye'nin bugünkü koşullarında bir Türk okur-yazarının 70 yaşına kadar yapabileceği şeylerin büyük bir bölümünü yaptığını" düşünüyor Yavuz. Doğrudur. Bir tek, akademik kariyer yapmadığına hayıflanıyor. Aslında akademisyenlikle başı hoş olmadığı halde, insan yetiştirebilmek için, asistanları, doçentleri olsun ve kendisinin çizgisini devam ettirsinler istediği için.
Oysa o, çeşitli üniversitelerde hocalık yaptığı sıralarda gençlerle kurduğu ilişkileri derinleştirmiş, pek çok profesörün yetiştirdiğinden daha fazla insan yetiştirmiştir. Bence (bana düşmese de) Hilmi Yavuz gibi dört dörtlük bir aydının, hayıflanacaksa, yazmayı seçtiği gazete dolayısıyla seçmiş ve dışlamış olduğu okur profillerini düşünerek hayıflanması gerekir.


Hitap ettikleri bana çok uzak, tanımam; ama kendinden mahrum bıraktığı okurlar, ondan feyiz almayı hak eden okurlardır çünkü. Vakıa bu söyleşide Zaman gazetesi macerasını, "at gözlüklü" olmayanların bu gazetenin bağımsız, özerk bir gazete olduğunu gördüklerini ileri sürerek meşru gösteriyor ama; bu çok daha köklü, derin, çok daha hassas olunması gereken bir konu.


Ben elbette Hilmi Yavuz'un "gerici", "Fethullahçı","dinci" diye damgalanacak biri olduğunu düşünmüyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, Yavuz çapında birinin bir kasaba vaızını "cemaatinin entelektüel arka planını düşünceleriyle biçimlendiren" biri olarak görebilmesi, ondan adıyla değil de "Hocaefendi" diye bahsederek belli bir söylemin içinde yer alması içimi cız ettiriyor.


O zaman hemen dönüp söyleşinin felsefe ile, felsefi düşüncenin hayatla, ahlâkla (etik anlamında) ilişkisiyle ilgili bölümlerini bir daha, bir daha okuyorum. Okurlara da aynı şeyi yapmalarını salık veriyorum.


Hilmi Yavuz aydınlık Türkiye'nin gözden çıkarmaması gerekecek değerde, Türkiye'nin karanlık bir geleceğe yürümesine razı gelmeyecek bilinçte bir düşünürdür. "Şiirim Gibi Yaşadım" diyorsa, yaşadıklarını okumak okuyana mutlaka birşeyler kazandıracaktır.


http://www.milliyet.com.tr/2006/10/25/kitap/kit05.html



Ünlü şair ve yazar Hilmi Yavuz, "Şiirim Gibi Yaşadım" adlı kitapta, "Edebiyat dünyasında insanlar arkadan söyler, ben bu ahlaki sorunu bitirmek için açık yazdım" dedi. 

Aziz Nesin'in 'entel fişleme'sindan sonra bir entel fişleme örneği de ünlü şair ve yazar Hilmi Yavuz'dan geldi. Can Bahadır Yüce tarafından kaleme alınan ve yakında piyasaya çıkacak olan "Şiirim Gibi Yaşadım" adlı söyleşi kitabında Yavuz, edebiyat dünyasının ünlü isimleri aleyhinde açıklamalarda bulundu. 


Kitabıyla ilgili olarak SABAH'a konuşan Hilmi Yavuz edebiyat dünyasındaki bir ahlaki problemi sona erdirmek için böyle bir kitap çıkardığını belirterek "Edebiyat dünyasında insanlar başkaları hakkındaki fikirlerini arkadan söylerler. Yüz yüze gelince de canım cicim derler. Bu beni öteden beri tedirgin eden ahlaki bir problemdir." dedi.

http://www.internethaber.com/hilmi-yavuz-dobra-dobra-40059h.htm




Hilmi Yavuz edebiyat âlemini kızdıracak


Cenazesinin Fatih Camisinden kalkmasını isteyen Hilmi Yavuz'a göre İsmet Özel kötü şair, Enis Batur vasat, Dağlarca ise  Nobel'i hak ediyor; Livaneli yalancı şöhret, İlhan Selçuk cuntacı, Ece Ayhan çıkmaz sokak. Yavuz, jüri olarak Orhan Pamuk'a oy vermiş.

Türk edebiyatının usta şair ve yazarı Hilmi Yavuz’un anıları edebiyat dünyasını karıştıracak.

“Şiirim Gibi Yaşadım” adlı ‘nehir söyleşi’ tarzındaki kitap, 1 Eylül’de Dünya Kitapları tarafından yayımlanacak. Hilmi Yavuz kitapta; Fazıl Hüsnü Dağlarca, Enis Batur, İsmet Özel, Orhan Pamuk, Ertuğrul Özkök, Ahmet Oktay, Attila İlhan, Ece Ayhan, Tahsin Yücel, Zülfü Livaneli ve İlhan Selçuk gibi şair ve yazarlarla ilgili hatıralarını ve görüşlerini okurlarıyla paylaşıyor. Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü değersizleştirdiğini savunan Yavuz, “Türkiye’den biri Nobel alacaksa, bu Dağlarca olmalı.” diyor. İsmet Özel’in kötü bir şair olduğunu düşünen Yavuz, Özel’i ‘Medyatik olma konusunda dehşetli hevesleri olan biri’ sözleriyle tarif ediyor. Enis Batur için de şunları söylüyor: “Sıradan, vasat bir şair ve entelektüeldir. Yazdıklarının hiçbir özgünlüğü yok.” Ahmet Oktay’ı ‘yol açıcı olamadığı’ için eleştiren, Ece Ayhan’ı ‘çıkmaz sokak’ olarak niteleyen, İlhan Selçuk’a ‘cuntacı’ diyen Yavuz’un eleştirilerinden Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök de nasibini alıyor: “İyi yetişmiş bir entelektüeldir; ama kaptan köşküne oturalı entelektüel vasıflarını büyük ölçüde unuttu.”

Can Bahadır Yüce’nin yaptığı nehir söyleşide Yavuz, kendisiyle ilgili de şu iddiada bulunuyor: 
“Türk şiiri içinden Yahya Kemal’den hatta daha da ileri gidelim Servet-i Fünun’dan bugüne gelinceye kadar Türkiye’de şiir yazmış olan herkesten çok daha fazla iyi şiirim var.”

Dağlarca Nobel’i hak ediyor

Bir konuşmasında İlber Ortaylı, “Eğer Türkiye’de birine Nobel verilecekse, bu, Türk şiirinin ödüllendirilmesi anlamında olmalıdır.” diyor. Yaşar Kemal’e de verilebilir, Adalet’e de verilebilir, İlhan Berk’e de verilebilir. Ama Orhan bu ödülü kendisi açısından çok değersizleştirdi. Ama Nobel, Fazıl Hüsnü’ye verilmelidir. Dağlarca başlı başına bir şey. Mesela, onun “Söyle Sevda İçinde Türkümüzü” şiirini ben ezbere bilirim. Bugün de hoşuma gidiyor, bundan elli yıl önce de... Çok güzel bir şiir, Fazıl’ın şah şiirlerinden biridir. Çok yazınca hep o düzeyde yazamadı maalesef. Dağlarca, üstattır, ama çok büyük bir yanlışlık yaptı. Sadece bu şiirleriyle kalabilseydi keşke. Kazı yapar gibi, üstteki kötü şiirleri ayıklayıp alttaki güzel şiirlerini çıkartmamız gerekiyor.

İsmet Özel, kötü bir şair

İsmet Özel’in kötü bir şair olduğunu düşünüyorum. Bu benim gustom. Onun büyüklenmelerini, kendini dev aynasında görmelerini, kendisini hak etmediği bir yere koyması olarak değerlendirmişimdir. Medyatik olma konusunda dehşetli hevesleri olan, “Bütün Müslümanlar Türk’tür” ya da “Ben nöbette uyuyanın kurşuna dizildiği bir ülke istiyorum” gibi ipe sapa gelmez şeyler söyleyen biri. Yarın öbür gün yine komünist de olur. İsmet, kendisine bir yerde itibar gösterilmemeye başladığını anladığı yerde o cemaatten, o topluluktan kopar. Egosantriktir.

Ahmet Oktay yol açıcı olamadı

Şiirim yol açıcıdır; herkes söylüyor ve yanlış değil. Hadi ad verelim, niye mesela Ahmet Oktay, niye Kemal Özer yol açıcı olamadı? Onlar da benimle aynı tarihlerde şiire başlamış arkadaşlar. İnsanlar biraz da böyle şeylerin üzerinde düşünsünler.

İlhan Selçuk cuntacı

Cumhuriyet daha çok ve ağırlıklı olarak Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk’un fikrî ağırlığını -ne kertede fikirse- üstlendikleri bir cuntanın etkisindeydi. Kısmen daha sonra ‘Madanoğlu Cuntası’ diye bilinen, İlhan Selçuk ve arkadaşları. Cemal Madanoğlu, 27 Mayıs’ın kudretli paşasıydı. Fakat anladığım kadarıyla çok safdil bir paşaydı ve bu arkadaşlarımız onu ordu içinde gerçekleştirmeyi düşündükleri ‘devrim’ için araç olarak kullandılar. 12 Mart’tan sonra açılan davalar Madanoğlu Cuntası Davası olarak bilinir.

Zülfü Livaneli, yalancı şöhret

Bir yalancı şöhretler listesi var. Türkiye’de, hak etmedikleri yerde olan bazı insanlar var, bunlardan biri de Zülfü Livaneli’dir. Akıl almaz bir cehalet numunesidir. Hangi alana el attıysa, ki her alana atmıştır, hepsinde de kabiliyetsizliğini ispat etmiştir. Evin İlyasoğlu, onun yazdığı sözümona senfoninin çalıntı olduğunu mahkeme kararıyla kanıtladı, daha ne olsun! Nota bilmiyor. Kendini Sartre ile karşılaştırıyor!

TDK, ödülümü vermedi

Bedreddin Üzerine Şiirler’le Türk Dil Kurumu’nun ödülüne katıldım, bana vermediler ödülü. Kemal Özer’e verdiler. Gerekçe de şu: Şiirlerde Osmanlıca sözcükler geçiyor. Emin Özdemir demiş ki, burada geçen sözcükler terim. Mesela, ‘mirî’; toprak rejiminin adı bu! Ya da ‘sipahi’ geçiyor. Bunları başka türlü söylemek mümkün değil. 1978’de Doğu Şiirleri’yle katıldım, yine vermediler. Bu defa da Kürtçü diye.

Ödül jürisinde oyum Orhan Pamuk’aydı

Milliyet Gazetesi bir roman yarışması açtı. Orhan Pamuk da sonradan Cevdet Bey ve Oğulları diye adını değiştirdiği romanıyla katıldı yarışmaya. Jüri olarak Pamuk’un ve Mehmet Eroğlu’nun romanlarından hangisine ödülü vereceğimiz konusunda tereddüde düşünce ödülü paylaştırmaya karar verdik. Benim oyum Pamuk’aydı. Pamuk’un özellikle Beyaz Kale ve Kara Kitap’larıyla ilgili hafif dokundurarak birkaç İrfan Külyutmaz yazısı yazdım. Sonra Orhan’la karşılaştık. Benim kulağıma eğildi ve dedi ki: “Dikkat et! İrfan Külyutmaz’ın şöhreti, Hilmi Yavuz’un şöhretini gölgede bırakacak.” Ondan sonra “Pamuk Prens ve Oryantalizm” falan diye 10-15 yazı yazdım. Bir gün The Marmara’da yanıma geldi. Kulağıma eğilerek, “Eğer böyle yazmaya devam edersen senin kulağını çekeceğim.” dedi. Ben de kulağına eğilerek, “Sen bana hiçbir şey yapamazsın. Çünkü ben eski kulağı kesiklerdenim.” dedim.

Ece Ayhan bir çıkmaz sokaktır

Doğrusunu söylemek gerekirse, ben Ece’nin de şiirini onaylamamışımdır. Bunu yazdığım için bana çok sert eleştiriler geldi. Ece’nin şiirini hiçbir bağlama oturtmak mümkün değildir. Ece Ayhan bir çıkmaz sokaktır. Başka şairler var, onları izleyin dedik; ama onlar sürekli Ece Ayhan şiirinin maalesef kötü kopyalarını yazdılar.

Tahsin Yücel’e ayıp ettik

Attilâ İlhan’ın belli bir grup üstünde etkisi vardı; ama öteki arkadaşlarımız da yerleşik edebiyata karşı bir tavır içindelerdi. 1955’te Sait Faik Hikâye Armağanı kondu, ikinci yıl, Tahsin Yücel’e verdiler. O sırada Varlık dergisinde Yaşar Nabi’nin yardımcısı olarak çalışıyor. Biz, Sait Faik Ödülü’nün Tahsin’e verilmesine müthiş içerledik. Şundan ötürü: Tahsin’i sanki yerleşik edebiyat -ki onu Yaşar Nabi ve Varlık temsil ediyordu- satın almış gibi düşünmüştük. 22 yaşında Türkiye’nin en önemli ödüllerinden Sait Faik Ödülü’nü alıyor! Ve biz bir kampanya başlattık ‘a’ dergisinde. Bugün, açık söylemek gerekirse, Tahsin’e ayıp ettiğimizi düşünüyorum.

Enis Batur, vasat bir şair

Benim Enis Batur’la hiçbir alıp veremediğim yok. Kendisiyle tanışmam bile. Şu var: Ben Enis Batur’un bir ‘kâzib şöhret’ olduğunu, Türkiye’de insanlara atfedilen değerlerle o insanların bizatihi taşıdığı değerler arasında büyük bir nispetsizlik olduğunu düşünmüşümdür. Yani Enis Batur sıradan, vasat bir şairdir. Sıradan bir entelektüeldir. Yazdıklarının hiçbir özgünlüğü yok, hiçbir şey söylemiyor. Batılı kaynaklardan ustalıklı bir şekilde aktardığı birtakım şeyler. Adam tasavvuf üzerine yazı yazıyor, daha ‘vahdet-i vücud’un anlamını bilmiyor. Varlık anlamındaki vücudu gövde zannediyor. Osmanlıca bilse, oradan çıkaracak vücut, mevcut falan…

Ertuğrul Özkök, entelektüel vasıflarını unuttu

Ertuğrul Özkök, itiraf etmeli ki iyi yetişmiş bir entelektüeldir. Ama o kaptan köşküne oturalı, entelektüel vasıflarını büyük ölçüde unuttu ya da artık kullanıma sokmuyor. 90’ların sonunda Bülent Erkmen bir gün telefon etti. Bir kitap yaptıklarını söyledi, “32 tane entelektüel seçtim, bunların arasında sen de varsın. Sizi gövde olarak, yani belden yukarı çıplak fotoğraflayacağız.” Kabul ettim. Kitabın yayımlandığı gün Ayşe Arman bana telefon etti: “Ertuğrul Bey bunu manşetten veriyor, haberin olsun.” ‘Entelektüeller soyundu’ gibi bir başlıkla verilecekmiş. Ertesi gün, Hürriyet’i aldım. Benim ve Naz Erayda’nın fotoğraflarını basmışlar. Mimar Sinan Üniversitesi’ne gidiyorum, çocuklar benimle dalga geçiyorlar. O fotoğrafları Hürriyet’ten kesip kantine yapıştırıyorlar.

Cenazem Fatih’ten kalksın

Bir Müslüman olarak, Kur’an’da ne söylendiyse onun olacağını düşünüyorum. Benden sonra birtakım yanlışlıkların yapılmasını istemiyorum. “Benimle ilgili bir anma düzenleyecekseniz, sevdiğim şarkıları çalın, yas tutmayın.” Ama ipe sapa gelmez bir anma töreni yapılacak, kimler konuşacak mesela? Vasiyetimdir: Aleyhimde yazmış bir tek insanın konuşmasını istemem. Bunlar daha sonra gelip, “Ne büyük adamdı!” falan derler. Böyle birtakım pislikleri istemem. Cenaze namazım Fatih Camii’nde kılınsın. Şişli, Teşvikiye camilerindeki bazı cenazeler bana bir tür kokteyl gibi geliyor. Ondan pek hoşlanmıyorum. O yüzden Fatih Camii’ni tercih ediyorum, hâlâ ruhaniyetli camilerden biridir.

Kaynak: Zaman

Haberin kaynağı : http://www.edebiyatevi.net






39 yaşında ilk görüşte aşk
15/09/2006 

Anıların, biyografilerin, hayat öykülerinin en gıdıklayan yanları, kabul etmek lazım ki aşk meşk ve dedikodu kısımları oluyor.

Hilmi Yavuz'u tanıyanlar, onun Nuran Yavuz'la olan ilişkisine dair envaiçeşit heyecanlı, hezeyanlı anekdot bilir. Ben öğrencisi olmadım ama etraftan çok dinledim. Yine de kendi ağzından okumak başka oluyor.

Can Bahadır Yüce'nin Hilmi Yavuz'la yaptığı nehir söyleşi 'Şiirim Gibi Yaşadım' bir aydır raflarda:

"Esin Hanım ile boşanmanızın ilk belirtileri nelerdi?

Doğrusunu söylemek gerekirse Esin'le aramızda herhangi ciddi bir problem yoktu. Ancak çocuklar, Ali ve Ömer doğduktan sonra, sanki çocukların doğumuyla beni daha çok eve bağlayabileceğini düşündüğü için biraz daha nasıl söyleyeyim, despotça, beni kısıtlayıcı bir tavır takınmaya başladı. (...) Demirtaş Ceyhun'un kitabevi var Yapı Endüstri Merkezi'nde, 1973'te açtı orayı. Orada buluşuluyor, akşam geç saate kadar oturuluyor, ya da bir yerlere gidilip bir şey içiliyor falan... Dolayısıyla ben eve sıklıkla yemek vaktinden bir hayli sonra geliyorum, saat dokuz buçuk on civarında. Bir iki kez çocukları da, babanız geldikten sonra yemek yiyeceğiz gibi bir tavırla aç bırakıp, benim üzerimde dolaylı bir baskı kurmayı denedi. Esin'le bunun dışında herhangi bir problemim yok. Aslında bana sorarsan bu ilişki, Nuran faktörü olmasaydı sürebilirdi de... Yani nihayet çocuklar var, onları çok seviyorum elbette, kendi çocuklarım... Annem bizimle beraber ve ayrılmamı herhangi bir şekilde kesinlikle onaylamayacağını da biliyorum. Büyük ölçüde de şikâyetim yoktu. Dokuz buçuk yerine sekiz buçukta gelsem, Esin de ona çok itiraz etmeyecek. Asıl kopmayı sağlayan tabii Nuran faktörüdür."

O sırada Harbiye'deki Gelişim Yayınları'nda çalışmakta olan Hilmi Yavuz'un, Demirtaş Ceyhun'unki dışında sık sık uğradığı bir kitapçı daha vardır: Necdet Sander'in Osmanbey'deki Sander Kitabevi.

Aralarda "Editörümüz Nuran Hanım" dediğinde Sander, Hilmi Hoca "45-50 yaşlarında, biraz kaknemce falan bir kadın" düşünür, geçer...
Ve 1976'nın başında bir kış akşamüstü, tehlike çanları, aniden kalp nahiyesinde çalar:
"Oturuyoruz, dükkân da tenha, hemen hemen kimse kalmamış. İçeriye genç bir kadın girdi. Doğruca, Necdet'in yanına geldi. İlk bakışta aşk belki de böyle bir şey. Ben o an kayboldum... Kesinlikle kayboldum. Necdet bizi tanıştırdı, Nuran hiç bakmadı bile bana. Nasılsınız, falan dedi, Necdet'le konuşmaya devam etti. Ben öyle kalakaldım. Gerçekten büyülenme diye bir şey varsa, öyle donup kaldım."
O zaman Nuran Ülken 32, Hilmi Yavuz'sa 39 yaşında. Ama bu haletiruhiyenin klasiklerinden liseli davranışları yaş tanımıyor tabii:
"Ondan sonra ben, ne yapsam etsem de onunla bir daha karşılaşsam diye düşünmeye başladım. Necdet'e geliyorum, oturuyorum, hani belki tekrar karşılaşırız diye. Ama olmadı.
Ya daha önce gelmiş oluyor, ya gelmemiş oluyor."
Sonra taze bir ilkbahar sabahı, cilvesini yapıyor. Osmanbey'den Nişantaşı'na dönerken, yolda yüz yüze geliyorlar. Belli ki 'Görüşelim' sözü şimdiki asla görüşmeyeceklerin 'Yaa yaa tabii tabii'si değil henüz, üç gün sonra santral, Hilmi Yavuz'a bir 'bayan'ı bağlıyor: "Merhaba, ben Nuran Ülken..."
Kemal Tahir'le ilgili bir çalışma için buluşuluyor, dönüşte Ülken, Yavuz'a hitaben o can alıcı cümleyi kuruyor: "Sizinle İstanbul'u yaşamak isterim."
Tarafların her ikisi de evli, önce 'iki arkadaş münasebeti olarak devam ediyor.' Derken Sosyalizm Ansiklopedisi çıkartma hazırlığı başlıyor:
Gece geç saatlere kadar işyerinde kalmalar, eve bırakmalar, "O arada sanıyorum birbirimize âşık olduğumuzu anladık."
Boşanıyorlar. Ve 9 Aralık 1977'de evleniyorlar.
Her yaşamda bir tek büyük aşk olduğu klişesinden gidersek, Hilmi Yavuz'unki Nuran Ülken (Yavuz):
"Hiçbir yakınlığı bu kadar yoğun biçimde yaşamadım."
Taraflar istediği kadar önemli şair ile haberlerin morfolojisinin, Vladimir Propp'un masal morfolojisiyle örtüştüğünü gösteren master tezi vermiş olan "çok zeki ve çok cin bir kadın" olsun. İlişkilerin değişmez akıbeti: Duraklama dönemi. Gerileme dönemi. Çöküş.
"Bu hikâyeyi kimse bilmez. 1991 ya da 1992 olmalı.
Benim doğum günüm, 14 Nisan. Hep beraber yemek yiyoruz. Her akşam kavga ediliyor ama... Nuran'a senden bir ricam var, dedim. İşi yarı şakaya vurarak, "Vietnam savaşlarında bile, normal zamanda 200-300 sorti yapan Amerikan savaş uçakları yılbaşı gününü bir tür ateşkes kabul ediyor ve o gün savaş olmuyor. Hiç değilse yılda bir gün, benim doğum günümde kavga etmeyelim, sen şu savaş uçaklarını gönderme." Sesini çıkarmadı. Çocuklarla oturuldu, yemek yeniyor. Babası da oturuyor, içki içildi falan. Aradan bir saat geçti, tamamen ipe sapa gelmez bir konudan dolayı bağırmaya başladı. Nuran'ın babası çıktı, yukarıya kaçtı adam. Bağırmalar, küfürler... Bir süre sonra Ali dedi ki 'Baba buna daha fazla tahammül edemiyorum, seni buradan götürüyorum.'
Çıktık ve nereye gittik biliyor musun? Esin'e gittik. Esin çok iyi karşılamadı tabii.
Ama sonuçta oğlu getiriyor, evden kovamazdı. Ben 10 gün Esin'in evinde kaldım.
Bu arada kayınpeder telefon etti, 'Eski karının evinde kalman bana ağır geliyor, gel yukarıda bende kal" dedi.'
Daha çoook hikâye var, bir yerde durmak lazım.


http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=198684



Hilmi Yavuz. Akademisyen, edebiyat eleştirmeni, televizyoncu, gazeteci. Ama hepsinden önemlisi şair. Kaymakam Yahya Hikmet ile Vecide Hanım'ın oğlu Şair Hilmi Yavuz, gün yüzüne çıkmamış anılarını ve hayatından bilinmeyen kareleri bizlerle paylaştı.
Hilmi Yavuz: Şiirlerim gibi yaşadım
Siirt'te Abdülkerimzâdeler'den Yahya Hikmet ve Vecide Hanım çiftinin hayatlarına 14 Nisan 1936'da bir cemre düşer ve çocukları olur. Adı: Hilmi'dir. Ailenin tek çocuğudur ve belki de bir ömür boyu duyacağı yalnızlığı, dünyaya gelir gelmez tatmıştır. Kaymakam olan babasının görevi sebebiyle muhtelif yerlerde okuyan Hilmi, ilkokula Bursa'da başlayıp İstanbul'da bitirir. Lise eğitimi için Kabataş Lisesi'ne kaydolur. Bu, yaşamında önemli bir evredir çünkü edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil'dir. Ve böylelikle şiir akıp girmiştir Hilmi Yavuz'un hayatına.

Kabataş Lisesi'nden mezun olmasının ardından, babası fakülte için iki seçenek sunar: Mülkiye veya Hukuk. Genç Yavuz, Ankara'da Siyasal Bilgiler okumak istese de gittikçe yoksullaşan ailesi ve İstanbul'dan ayrılmayı içine sindiremeyişi nedeniyle kararını, hukuktan yana kullanır. Ama ne varki, Hukuk Fakültesi'ni yarıda bırakır ve yüksek öğrenimini için İngiltere'de, Londra Üniversitesi'ne bağlı University College Felsefe Bölümünde, 1968/1969 ders yılını tamamlar.

TEK SÖZCÜKTE YALNIZLIK

Hilmi Yavuz'un edebiyata ve özelde şiire ilgisi ise ailesinden gelir. Zira okuyan aydın baba ile son derece duyarlı bir anneye sahiptir ve bu onun şair dünyasında belirleyici rol oynar. Nitekim Hilmi Yavuz, bu duruma karşı çocukluğunda yaşadıklarına dikkati çeker: “...tek sözcükle 'yalnızlık' diye yanıtlayabilirim... Çocukluğu 1940-1950 yılları arasında, Anadolu'da, geçmiş memur (bürokrat) aileden geliyorum ben… Evde bildim bileli kitap, dergi ve gazete olurdu. Akşamları, babam çok yorgun değilse, haznesi çiçek işlemeli gaz lambasının ışığında şiir bile okurdu yüksek sesle. Tevfik Fikret ya da Süleyman Nesip'ten...

Yıllar, emekli kaymakam olan Yahya Hikmet'in maaşını azaltır. Malî açıdan zor durumda olmaları, genç Hilmi Yavuz'a yansır, böylelikle edebiyata olan merakıyla gazeteciliğe yönelir. 1957-1962 yılları arasında Vatan'da başladığı gazeteciliğe, 1962'de Cumhuriyet gazetesinin Dış Haberler Sorumlusu olarak devam eder. BBC Türkçe Yayın Servisi'nde çalışmak üzere 20 Temmuz 1964'te Londra'ya gider. 1 Eylül 1970'te 107. dönem askerlik hizmetine yedeksubay adayı olarak başlar ve 20 Nisan 1971'den itibaren Ankara'da Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı Silahlı Kuvvetler Dil Okulu'nda asteğmen rütbesiyle sürdürür. 1972'de askerden dönüşünün ardından Milliyet Sanat dergisinde kitap eleştirileri yazmaya devam eder. Yayıncılık Hilmi Yavuz'un hayatında önemli yer tutar. Ansiklopedik çalışmaları da olmuştur.

Hilmi Yavuz'un, Vatan gazetesinin CHP'den sorumlu siyasî muhabiriyken tanıştığı Nurettin Sözen, 1950'li yılların sonlarında CHP Gençlik Kolları'nın etkin bir üyesidir. Demokrat Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin şiddetli polemiğe girdiği yıllarda, söylemler eylemlere dönüşmeye başlamıştır. “Rıhtım Olayları” olarak bilinen siyasî hadisede Nurettin Sözen ile gazeteci olmalarına karşın Hilmi Yavuz ve Egemen Bostancı tutuklanarak hapse atılırlar. Hilmi Yavuz, 1989 yerel seçimlerde SHP'den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan Nurettin Sözen'i destekler. Sözen, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilince onu Kültür İşleri Daire Başkanlığı'na getirir. Beş yıl bu görevde kalır Hilmi Yavuz.

ÜÇ ŞEYİ İYİ YAPARIM

21 Ocak 1996'dan sonra ise Zaman gazetesinde yazmaya başlar. Yazılarının eleştiri nitelikli olanlarını, “İrfan Külyutmaz” takma adıyla yayımlar. Ayrıca, televizyon programlarına da ağırlık verir. “CNN Türk geldi, 'Tamam yaparım' dedim. Önce baktım iyi yapabiliyor muyum diye. Benim için tek kriter var, insan önüne çıktığım zaman, 'Hilmi Yavuz da kötü şeyler yapıyor kardeşim', dedirtmemek. Başarı benim için önemli... Ben sadece üç şeyi iyi yapabiliyorum. Şiir, televizyonculuk, hocalık.” Hilmi Yavuz, 1974-1975 yılında Boğaziçi Üniversitesi'nde, part-time, öğretim görevlisi olarak felsefe dersleri vermiş, 76'da kadrosunu Mimar Sinan Üniversitesi'ne aldırıp emekli olduğu 2001'e kadar da Uygarlık Tarihi dersleri vermişti. Hocalığı çok seven Hilmi Yavuz, iyi hocalık için yapılması gerekenleri ve yaptığı fedakarlıkları şu şekilde sıralar: “Nedir iyi 'hoca'lığın ölçütü? Şu: aynı konuyu, haftanın değişik günlerinde ayrı sınıflara, değişmeyen, belki de giderek artan bir coşkuyla anlatabiliyor musunuz? Her yıl, yeni okumalarla, konuları donmuşluktan kurtarıp, öğrenciyi çağdaş olanla karşı karşıya getirebiliyor musunuz?.. Öğretim üyeliğine, ailenize ve çocuklarınıza ayırdığınız kadarını, hatta daha fazlasını ayırabiliyor, bunu isteyerek yapabiliyor musunuz? Bunların tümünü büyük bir hazla yapıyorum ben.”

ŞİİR YAZINCA SİNİRİM GEÇER

Hilmi Yavuz, ilk evliliğini Esin Eden ile yapar. Bu evlilikten, 1971'de Ali Hikmet, 8 Haziran 1972'de Ömer Emre gelir dünyaya. Çiftin beraberlikleri ise 9 Temmuz 1976'da noktalanır. Hilmi Yavuz, 9 Aralık 1977'de, Sander Yayınevi'nin editörü Nuran Üçok ile evlenir. Bu evlilikte 1995'te ayrılık ile sonlanır. Çiftin yaşadıkları şiir ve düzyazı dilinde yansır. Nuran Hanım ile on sekiz yıl süren beraberlikten uzun uzun bahseden Hilmi Yavuz, bu evliliğin son yılları için şunları kaydeder: “1995'te boşandık. Yani 18 yıl. Ama zaten son üç ya da dört yılı evlilik sayılmaz. Şiir yazmayı ise, varoluşunu meşrulaştıran bir uğraş olarak değerlendirir Hilmi Yavuz. Yazdığı herhangi bir şiiri bitirdikten sonra hocası Behçet Necatigil gibi çok mutlu olur: “Şiir yazmayı hiçbir şeye değişmem. Güç yazarım, ama bir şiir bittikten sonra dünyaya bakışım değişir benim kısa bir süre de olsa huysuzluğum, sinirim geçer; kendimi ödüllendiririm. Üstelik yaptığım işin iyi olduğunu bilirim.”

1947: Bisikletim…Mutlu beraberliğimizin hazin sonu… Samsun'da ortaokuldaydım ve bisiklet istiyordum.Yaz tatilinde,babamın tayini Giresun'a çıktı. Eşyalarımızı bir kamyona doldurduk Giresun'dan Şebinkarahisara geçmek istiyoruz. Giresun'a gidene kadar sorun çıkmadı. Ama Şebinkarahisar'a giderken,araba yokuş yukarı çıkamadı. Bisikleti kamyonun karoserine bağlamıştık. Bisikletin didonu ağaca takılmış gitmiyor.İnip baktık ki yepyeni bisiklet mahfolmuş. Iki defa Terme'de binmiştim. Hayatımın en üzüntülü anlarından biridir bisikletimin mahvolduğunu görmek.

1948: Şebinkarahisarda babam, annem ve ben

1948: Annem şiir...

“Baba düzyazıdır; anne şiir! ... Evet, lirik! Onu kesinliyorum şimdi. Derûnî ve mistik olanı annemle yaşadım. Babam konuşarak, annem susarak dönüştürdüler tinimi..

1973: Hilmi Yavuz ve ailesi...

İlk Eşi Esin Eden, Annesi Vechide Hhanım, oğulları; Ali Hikmet, Ömer Emre

1959: Ceza evinde 15 gün

Nurettin Sözen ile Hilmi Yavuz tutuklanma kararı alınır…15 gün sonra serbest bırakılır. (soldan sağa) Egemen Bostancı, Hilmi Yavuz; “Rıhtım Davası”

1958: İsmet Paşa ile…

İsmet İnönü Cağloğlu'ndaki CHP İl Merkezi'nde basın toplantısında. Hilmi Yavuz, Vatan gazetesi muhabiriyken, İsmet Paşa'nın istanbul valisi Ethem yetkineri kovduğu an! Tek bir kelime defol!…

1974: Kurultay için Ankara garında Hocası Behçet Necatigil,Hilmi Yavuz, Metin Eloğlu.

1978: Yeditepe ödülünü aldığı günün gecesinde kutlama. Hilmi Yavuz, Müjdat Gezen,Nuran Yavuz, Gün gezen ve Fethi Yurttaş

Günümüz:

Ali Hikmet, Hilmi Yavuz ve 'küçüklüğüme benziyor' dediği torunu...

Karşınızda mutlu bir baba ve dede.



Bakınız: Şiirim Gibi Yaşadım

Hilmi Yavuz'un dünyasından


*
Ben o anda kayboldum' 20 Eylül 2006

Hilmi Yavuz'un Can Bahadır Yüce'yle yaptığı söyleşilerden oluşan Şiirim Gibi Yaşadım,yazarın edebiyat dünyasından Ece Ayhan ve Orhan Pamuk gibi isimlere yönelttiği eleştirilerle haberleştirilmişti.

Eskiden bir kişiyi merkeze alan kitaplar azdı. Artık bu durum değişti. Nehir söyleşiler ve monografiler büyük ilgi görüyor. Şair, yazar, felsefeci, öğretim üyesi, gazeteci Hilmi Yavuz'un hayatını anlattığı Şiirim Gibi Yaşadım (Dünya Kitapları) bunlardan biri. Bu yıl 70'inci yaşını kutlayan Hilmi Yavuz ile Can Bahadır Yüce konuşmuş. Kitabın hemen başında Yüce'nin 1981 doğumlu olduğunu okuyunca... Daldım gittim o günlere. 1977'de liseyi bitirip Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi'ni kazanmıştım. Fakültede işletme, ekonomi, sosyoloji, psikoloji ve siyaset bilimi bölümleri vardı. Ancak üniversite sınavı ile bölüme değil, fakülteye girilir; önce ortak dersler okunur, yıllar ilerledikçe öğrenciler bölümlerini kendileri belirlerdi. Benim okul maceram kötü başlamıştı. İlk gün derse geç kaldım. İkinci gün kantine mal getiren bir kamyonet, beni yangın merdiveninin kenarına sıkıştırdı. O hafta okula gidemedim.

BERRAK BİR ANLATIM 


Böylece okuldan biraz soğudum. Dersler biter bitmez kendimi sahaflara atmaya başladım. Liseden arkadaşım Ahmet Kip (sonra reklam sektörüne girdi) bugün Mimar Sinan Üniversitesi olan Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmişti. Onu da ziyaret ediyordum fırsat buldukça. Bu arada Kip'in derslerine de giriyordum. Bu derslerden birini Hilmi Yavuz veriyordu. Çok iyi, çok berrak bir anlatış biçimi vardı. Ayrıntılara fazla girmeden, doğrudan asıl meseleyi ele alırdı. Konunun ayrıntıları ise dersin ikinci bölümünde, tartışmalar esnasında konuşulurdu. Bu tarz benim çok hoşuma gitmişti. Çünkü işin esasını doğru dürüst öğrendiğinize, kalanını aklınızı, mantığınızı kullanarak bulabiliyordunuz. Gide gele Hilmi Yavuz ile de tanıştım tabii. Diğer birçok hocanın tersine, meraklı öğrencilerle yakından ilgilenen, kah yürüyerek, kah çay eşliğinde derse devam eden bir kişiydi. 'Ders bitti, yapı paydos,' dememesi de çok hoşuma gitmişti. Bir de dillere destan hafızası vardı. Bir konu tartışılırken, "Şu kitabın, şu sayfasına bak; daha iyi anlarsın," deyiverirdi! Hakikaten de aradığım cevabı tam o sayfada bulurdum. Hilmi Hoca, Boğaziçi'nde de ders veriyordu. Felsefe bölümündeydi ama üniversitenin 'seçmeli dersleri' teşvik etme politikası sayesinde, sosyoloji öğrencisi olmama rağmen onları da takip ettim. En çok hoşumuza giden ise cumartesi sabahları yapılan derslerdi. Üç saat süren derslerden çıkıp Bebek Kahve'ye inerdik. Hararetli tartışmalar orada da sürerdi. Velhasıl, 1977'den bu yana, Hilmi Hoca ile ilişkimiz, hayatın akışı içinde kah yoğunlaşarak, kah uzak düşerek devam etti. Gelin biraz da kitaptan söz edelim. Sabah okurları hatırlayacaktır: Kitap çıktığında Hilmi Hoca'nın Enis Batur'dan İsmet Özel'e, Orhan Pamuk'tan Ece Ayhan'a; tanınmış yazar ve şairler hakkında sözünü sakınmadan yaptığı eleştirileri haberleştirildi. Bu bile size kitap hakkında epey fikir verebilir: Birçok konuda gayet açık konuşmuş Hoca. Kendini gizlemeye çalışmamış. Mesela ikinci evliliğini yaptığı Nuran Üçok'a nasıl ilk görüşte âşık olduğunu ("Ben o anda kayboldum... Kesinlikle kayboldum," s. 106) ve daha sonra gelişen olayları öyle bir anlatıyor ki... Öf, öf, öf! İyi başlayıp kötü biten o sürecin öyküsünü mutlaka okumalısınız. Bir noktada Hilmi Hoca'ya katılmıyorum. O bir şair olarak elbette tüm şiirlerini ve kendi şiir dönemlerini çok seviyor. Ancak bizim kuşak onu Bedreddin Üzerine Şiirler(1975) ve Doğu Şiirleri (1977) ile sevdi. 1980'den sonra yazdığı, daha kapalı, daha muğlak, dille daha çok oynayan şiirlerine pek ısınamadık.

DOĞU ŞİİRLERİ... 


Tabii 1980 sonrası dönemde, şiirin toplumsal hayattan giderek uzaklaştığını, TV'de ve reklamlarda üretilen tuhaf bir dilin, konuşmalara ve duygu ifadelerine hakim olduğunu da unutmamak gerek

Biz ise mesela Doğu Şiirleri'ni özlüyoruz. Ne diyordu Doğunun Kalıtı'nda: 


doğunun kalıtı

biz üç güzel kardeştik ve ölüm,
ölüm en gencimizdi bizim
bize doğunun büyük şiiri kaldı
o bir nehir gibi ve kendimizin
nice ipek yollarına dökülüp
ve derin kollarına bir gonca
gül diye kapanıp ve tiftik,
safran ve kilim gibi onca
acılardan sonra, mağrur ve yitik
bir külliyeye benzer gurbetimizin
gide gide sonuna geldik
biz üç güzel kardeştik
ve ölüm, en gencimizdi bizim
bize doğunun büyük şiiri kaldı
sonra derviş defterimiz kapandı
gün kara koyun, gece oğlaktı
ve göçebe bir çeşme olan ikizim
şiiri bir oba gibi kaldırıp
dağ taş demeden, dizlerimizin
bir bir büküldüğü baharat yollarından
korkunç bir ağıt diye geçirip
bizi düzlüğe çıkardı
bize doğunun büyük şiiri kaldı

Hilmi Yavuz



http://arsiv.kultur.sabah.com.tr/2006/10/18/yazkit1638-124-110001-20060920-1100.html




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder