9 Haziran 2015 Salı

Alafrangalığın Tarihi



Alafrangalığın Tarihi, alışılmış türden bir tarih kitabı değil. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e dönüşüm sürecinde ve elbette Cumhuriyet’ten sonra, alafrangalık, doğrudan doğruya modernleşmenin zihnî arka planını yeniden inşa etme bağlamında bir ‘kavram tarihi’ olarak ele alınmaktadır. 
Hilmi Yavuz’a göre ‘alafrangalık’ kavramının tarihi; modernleşme, Oryantalizm, rasyonalite (ve dolayısıyla, Aydınlanma) kavramlarının alımlanış biçimleri ile üst-belirlenmiş bir tarihtir. 
Osmanlı-Türk alafrangalığının, bu üç temel-koyucu kavramın karşılıklı ilişkilerinin belirlediği bir problematik olarak okunması gerekir. Bu doğrultuda alafrangalık, Oryantalizm olarak alımlamanıp temellük edilmiş Batı modernizminin, rasyonel ve Aydınlanmacı bir dönüşüm olduğunu zannetmekten ibaret yanlış bir bilinçlenmedir.
http://www.timas.com.tr/kitaplar/edebiyat/hilmi-yavuz-kitapligi/alafrangaligin-tarihi.aspx



Sunuş
Alafrangalığın Tarihi, alışılmış türden bir tarih kitabı değil: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e dönüşüm sürecinde -ve elbette Cumhuriyet’ten sonra- alafrangalık, bir tür (mesela, Recaizade’nin Araba Sevdası‘ndaki Bihruz Bey tipinde görüldüğü gibi) züppelik olarak değil, doğrudan doğruya modernleşmenin zihnî arkaplanmı yeniden inşa etme bağlamında bir ‘kavram tarihi’ olarak ele alınmaktadır. Bu kitabın yazarına göre/alafrangalık’ kavramının tarihi modernleşme, Oryantalizm, rasyonalite (ve dolayısıyla, Aydınlanma) kavramlarının alımlanış biçimleri ile üst-belirlenmiş (overdetermined) bir tarihtir ve Osmanlı-Türk alafrangalığının, bu üç temelkoyucu kavramın karşılıklı ilişkilerinin belirlediği bir problematik olarak okunması gerekir. Kitabımızın tezi, kısaca şudur: Alafrangalık, Oryantalizm olarak alımlanıp temellük edilmiş olan (Batı) modernizmin(in), rasyonel ve Aydmlanmacı bir dönüşüm olduğunu zannetmekten ibaret bir’yanlış bilinçlenme’dir…
Bu tezi kanıtlayabildim mi? Bilmem; – ama, her zaman söylediğim gibi, gayret bizden, tevfik Allah’tandır.
Ayaspaşa, 5 Eylül 2009 Hilmi Yavuz
Aydınlanma Nedir?
‘Aydınlanma nedir?’ Immanuel Kant’ın sorusu buydu ve o Aydınlanma’nın ‘insanın ergin olmayış’ durumundan çıkması, aklın yol göstericiliğine başvurması anlamına geldiğini bildiriyordu. Aydınlanma ‘Akıl Çağı’ydı, evet ama hangi akıl?
Edgar Morin’in Amour, Poesie, Sagesse (Aşk, Şiir, Bilgelik) kitabında ‘bilgelik’ bağlamında ‘rasyonalite’ ve ‘rasyonali-zasyon’ kavramlarına getirdiği açıklamalar bu konu için önemli. Morin, bu iki kavramı birbirinden ayırarak işe başlıyor. ‘Rasyonalite’, söylemle söylemin objesi arasındaki upuygunluğu araştırır ve bu upuygunluğu doğrular. Morin örnek vermiyor; ama biz söylemle, söylemin objesi arasındaki upuygunluğun empirik bir olgu olduğunu ortaya koyabiliriz. Mesela, ‘dışarıda yağmur yağıyor’ (söylem) ile dışarıda gerçekten yağmur yağıyor olması (söylemin objesi) bir upuygunluk olmalıdır. Bu upuygunluğu da gözlemle (empirik olarak) araştırır ve doğrularız. ‘Rasyonalizasyon’ ise, belki de Freud’un tanımıyla, bir tür ‘delilik’tir: Deneysel (empirik) ya da gerçek dünyada olup bitenlerle ilişkilendirilerek değil ama kurucularının kutsallaştırılmış (sacralise) sözü ile ilişkilendirilerek doğrulamadır.
Kuşkusuz, bu iki kavramın akıl (raison) ile ilişkisi var. Morin, Aydınlanma’nın ‘akıl’ kavramını son derece belirsiz bir tarzda sunduğu kanısındadır: Bir yanda eleştirel (kritik), kuşkucu bir rasyonalite (mesela, Voltaire’in, Diderot’nun ‘akıl’ kavramı); öte yandaysa, Robespierre’in kültleştirdiği, neredeyse dogmalaştırdığı bir ‘Tanrıça Akıl’a dayalı rasyonalizasyon! İkincisine, yani Robespierre’in dile getirdiği türden ‘akıl’a ben, ‘Jakoben akıl’ diyorum. Ama ister eleştirel akıl, ister Jakoben akıl olsun, ‘aklî (rasyonel) olmayı, hiçbir zaman aklîliğin (rasyonalitenin) sınırlarını ve dünyada gizemin de payının bulunduğunu’ anlamak biçiminde yorumlamamışlardır. Morin’in dediği gibi, “Aklîlik, harikulade bir araçtır, ama insan zihnine fazla gelen şeyler de vardır. Yaşam, aklîleştirilemeyenle aklîliğin bir karışımıdır.”
Demek ki Aydınlanma söylemi, yansız bir okumayla bize (Morin’in dediği gibi) ikili bir metin sunuyor: Rasyonalitenin ‘akıl’ı, yani, eleştirel, kuşkucu ve elbette yanlışlanabilirlik üzerine inşa edilmiş olan açık metin ve rasyonalizasyonun ‘akıl’ı, yani, kutsanmış ve yanlışlan-mazlık üzerine inşa edilmiş olan dogmatik, kapalı metin. Morin, Voltaire’in ‘akıl’dan anladığı ile Robespierre’in ‘akıl’dan anladığının birbirinden çok farklı oluşuna dikkati çekiyor böylece. Aydınlanma’nın bu ikili konumu, bu dialojiği üzerinde düşünmeye çağırıyor bizi…
Morin’in bu açıklamalarının Türkiye’de Aydınlanma’nın alımlanış tarzına ilişkin olarak çok önemli uyarılar taşıdığını düşünüyorum. Önemli, evet ve şundan: Türkiye’de Aydınlanmacılar, ‘akıl’ı, Voltaire’in ve Diderot’nun anladığı gibi bir rasyonalite olarak değil, neredeyse Robespierre’in anladığı gibi bir tür rasyonalizasyon olarak almışlardır. ‘Akıl’ın bir eleştirel (Morin’in deyişiyle, bir ‘rasyonalite’) olduğu göz ardı edilmiş; ‘akıl’ kutsanıp eleştiriden masun kılınarak bir dogmatik akıl (Morin’in deyişiyle, bir ‘rasyo-nalizasyon’) kertesine düşürülmüştür. Şurası kesin: Türkiye’de bugün Aydınlanma’yı savunanların (başta İlhan Selçuk), bu anlamda bir kavram kargaşasının kurbanı olduklarını düşünmek için yeterli nedenler vardır.
Oysa Edgar Morin ne diyor? Şunu: “XVIII. yüzyıl (Aydınlanma Çağı, H.Y.) için din, rahiplerin bir icadı, halkı aldatmak için bulunmuş bir hile idi. Bu yüzyıl (XVIII. yüzyıl) din’e duyulan ihtiyacın derin köklerini, özellikle de necat(salut) ihtiyacını anlayamamıştır.”
Açık zihinli bir Fransız entelektüeli ne diyor, bizim Aydınlanmacılarımız ne diyor? Men çi guyem, tamburem çi guyed! Morin, XVIII. yüzyıl (Fransız) Aydınlanma’sını, ‘din’e duyulan ihtiyacın derindeki köklerini’ anlayamamış olmakla itham ederken şunu demek istiyor: Aydınlanma söylemi, giderek, Voltaire’in, Diderot’nun öngördüğü ras-yonalite hedeflerinden sapmış; Robespierre’in ‘tanrılaştırılmış akıl’ını Aydınlanma söylemine hâkim kılmıştır. Kültleştirilmiş, kutsanmış ve tek yol gösterici tayin edilmiş olan akıl, insana kılavuzluk eden (ve elbette ‘necat’ ihtiyacına cevap veren) öteki söylemleri dışta bırakacak biçimde temellendirilmiştir. Halbuki ne Voltaire’in, ne de Diderot’nun amaçları buydu! Onlar, tıpkı Morin gibi, dinin ve ‘necat’ (salut) ihtiyacının bilincinde olan aydınlardı; keza Tanzimatçı Osmanlı aydınları da! Bugünün Robespierre’leri gibi değil! Baksanıza, ortalık küçük küçük Robespierre’ciklerden geçilmiyor!
İnsan aklının yol göstericiliğiyle dünyanın gizeminin bütünüyle çözümlenemeyeceğinin anlaşılması için Avrupa’nın XIX. yüzyılını, Romantik Çağı beklemek gerekmiştir; -Isaiah Berlin’in ‘Aydınlanma’ya en açık, şiddetli ve eksiksiz bir biçimde savaş açan ilk kişi’ olarak tanımladığı Johann Georg Hamann’dan David Hume’a uzanan Romantik gelenek! Dünyanın gizemi ya da büyüsü, aklileştirilemeyen neyse, onda aranmalıdır. Hume, şeylerin varlığını kanıtlayabilmenin mümkün olmadığını, onun için de dünyayı, akılla kanıtlanabilir bir bilgi sorunu olarak değil, Berlin’in deyişiyle bir ‘inanma sorunu olarak’ ele almak gerektiğini savunmuştur. Berlin onaylamasa da Cari Becker, ‘evreni oluşturan ve aklın kavrayıp uyarınca yaşayabildiği sıkı mantıksal ilişkiler ağının gerçekten var olmadığını göstermekle’ Hume’un, ‘bütün Aydınlanma konumunu havaya uçurduğunu’ öne sürmekte haklıdır.
Aydınlanma, totaliter bir tasarıma mı dayanmaktadır? Aydınlanma, totalitarizmin meşrulaştırıcı mekanizmalarını mı üretiyor? Michel Foucault, Gözetleme ve Cezalandırma’da, Merquior’un deyişiyle ‘insanoğlunu özgürleştirmeye ilişkin soylu ideallerin altında, yeni ahlak terimleri[nin], geleneksel toplumlarda olduğundan çok daha büyük bir toplumsal denetim düzeyi sağlayacak biçimde tammla[ndığmı]‘ gösterir.2 Kısaca Aydınlanma’nın özgürlük vaadi ya da ütopyası, düpedüz bir tahakküm, bir gözetleme ve cezalandırma mekanizması üretmiştir. Amaç, boyun eğdirme yoluyla uysal insanlar (homo docilis) yetiştirmektir: İtaatkâr, boyun eğmiş insanlar! Foucault, Aydınlanma’nın sözümona özgürleştirici yaklaşımının nasıl bir ‘iç karartıcı ütopya’ya dönüştüğünü şöyle anlatır: “[Aydınlanma] insanlar üzerinde iktidar uygulamanın genel bir reçetesini, [...] bedenlere, düşüncelerin denetimi yoluyla boyun eğdirilmesini sunar.” İnsan yaşamı ile bedeninin en ufak ayrıntılara kadar denetlenmesi!..
Foucault cezaevlerinin, bu bağlamda en çarpıcı uygulama alanı olduğu kanısındadır: Karanlık zindanların yerini, yirmi dört saat aydınlatılan cezaevi hücreleri almıştır. Cezaevleri, ‘toptan ve kesintisiz gözetime dayalı düzen yerleri’ haline gelir. Aydınlanma’nın simgesi, Bentham’ın bir cihannüma gibi 360 derecelik gözetleme sağlayan ‘Panoptikon’udur artık… Amaç, disiplinli bir toplumdur.
Mükemmel bir toplum inşa etme, Aydınlanmacıların hayali idi. Ama Foucault, Aydınlanma çağında ‘askerî bir toplum hayali’nin de söz konusu olduğunu bildirir bize. Bu hayalin temel kaynağı, Foucault’ya göre, doğal durum değil, bir makinenin titizlikle kurulmuş çark dişlileri meta-foruyla dile getirilmiş olan disiplin durumudur. ‘Askerî toplum hayali’nin temelinde, Rousseau’nun toplumsal sözleşmesi değil, ‘sürekli baskılar’ yatmaktadır.
Özetle Aydınlanma, uysal bir tebaadan oluşan disiplinli bir toplum inşa etme idealiyle sonuçlanır. Belki de, Aydınlanma’nın gerçek ‘akıl’ı Voltaire ya da Diderot’nunki değil de Robespierre’in ‘Jakoben akıl’ıdır. Çünkü Foucault’nun deyişiyle ‘askerî bir toplum hayali’, ancak aklın dogmalaştırıldığı ve tastamam bu nedenle, yani dogmalaştırıldığı için, o dogmaları dayatan gözetleyici, cezalandırıcı, baskıcı ve disipline edici bir projeyle mümkün olabilir. Bunun da adı, düpedüz, evet düpedüz, totalitarizmdir!
Yanlış değil: Aydınlanma’nın Jakoben bir totalitarizm ürettiği çok görülmüştür…
http://www.birazoku.com/alafrangaligin-tarihi-gelenegin-tasfiyesi-ya-da-yeniden-uretilmesi


Beyaz Türk kavramının yeni icad edildiği dönemlerdi. Ülkeyi sarıp kuşatmış olan jakoben pozitivist kafa temel meselelerimizi dahi tartışmamıza mani oluyordu. Jakoben ve bittabi Kemalistler'e atılmış her ok gür bir "oley" ile taltif ediliyordu liberal ve muhafazakar cenahta. İşte böyle bir dönemde, bir arkadaşın "okumalısın"ıyla listeye almıştım bu kitabı. 3 sene sonra ancak askerde nasip oldu okumak. Askerliğimin en sıkıntılı döneminde okunması en isabetli eser değildi kuşkusuz, ama sebat edip bitirdim nihayetinde.
Modern cumhuriyetimizin yöneticileri için Avrupa medeniyetini temsil eden simge olan şapka neden bir başka simge olan "insan hakları"ndan daha değerli görülmüştür sualini soran herkesin pek çok şey alabileceği bir kitap. Tanzimat ve Cumhuriyet moderleşmesinde yapılan hatalar kavramsal düzeyde ele alınıyor eserde. Konu hakkında yeterli altyapıya sahip olduğumu düşünmeme rağmen bir çok bölümde zorlanarak Hilmi Yavuz'un entelektüel birikimi altında ezildiğimi hissettim.
Kitabın bölümleri şöyle: Aydınlanma tarihi, Rasyonalite krizleri, Türk modernleşmesi, Köylülük üzerine, Oryantalizmin semiyolojisi, Avrupa Birliği. Türk moderleşmesine ayırdığı kısmı fevkalade aydınlatıcı olduğu söylenebilir.
Türk moderleşmesinde yaşanan buhranların temel sebebinin, Avrupa medeniyetinin 18. yy'da yaşadığı Aydınlanma'dan sonra 19. yy'da içine girdiği, Romantizm dönemini ıskalamamızdan ileri geldiğini öne sürüyor yazar.
"Romantizm aklın yol göstericiliğini onaylamaz. Din karşıtı söylemin müfrit sekülerizmini onaylamaz; kısaca Aydınlanma'nın esprisini onaylamaz. Dahası onaylamak bir yana onu olumsuzlar ve bu anlamda Aydınlanma'nın tam karşısında yer alır." s.116
Yazar Tanzimant ile Cumhuriyet arasındaki moderniteye yaklaşım farkını da bu yorum üzerinden değerlendiriyor.
"Tanzimat, XIX. yüzyılın romantik dünya görüşünü, onun dine ağırlık veren yanını göz ardı etmeden Aydınlanma'ya eklemlenmeyi projelendirmeye kalkışan bir telifçiliktir. Cumhuriyet moderleşmecileri içinse, Batı'nın tarihsel anlamı Aydınlanma'da (evet sadece Aydınlanma'da) içerilmiştir. Kısaca onlar için Batı, Aydınlanmadan ibarettir. Tanzimatın romantik kalıntıları, radikal bir sekülerleşme ile tasfiye edilmiş ve modernleşme sadece ve sadece Aydınlanma projesi olarak devam etmiştir." s.117
Yazarın Türk moderleşmesinde eleştirdiği bir başka husus ise Aydınlanma'nın aklı öne çıkaran tavrını, aklın yerine bilimin konarak alınmasıydı. Bu durum "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." gibi beylik lafların ortaya çıkmasına neden olmuştu zira.
"Bilimle akıldan birinin ötekinin yerine geçmesi, aklın bilim olarak 'tercüme edilmesi', Aydınlanma düşüncesiyle bağdaşmaz. Dahası Aydınlanma'nın felsefi kritik aklını değil, Jakobenlerin dogmatik aklını ilke edinmiş olduğu için Türk modernleşmesi aklın yerine koyduğu bilimi de dogmalaştırmakta gecikmemiştir." s.119
Moderleşme ve bilhassa ülkemiz sathına 1839 Gülhane Hattı Hümayunu'ndan sonrası başlayan serüvene meraklı iseniz size bir çok şey katacağını düşüşndüğüm bir eserdir Alafrangalığın Tarihi. Biraz ağırdır ağır olmasına ama fikrin ıstırabını çekmeden de çiçek toplayamayacağımız da açıktır.
?
http://www.yazdediler.com/kitap/alafrangaligin-tarihi.html



ALATURKA- ALAFRANGA
ALATURKA- ALAFRANGA
 Abbas Pirimoğlu
Cumhuriyet kurulurken,  temelinin dayandığı ana gerilim hiç şüphesiz ki Alaturka-Alafranga karşıtlığıdır. Önce böyle bir gerilim şart mıdır? Her oluşum, fikir veya sistem sadece kendi tezleriyle varlık alanına çıkmaz. Neye karşı olduğu ve neyi reddettiği ile de varoluşunu ikmal eder.
Cumhuriyetin kuruluş ideolojisini, bu kaideden ayrık tutmak mümkün değildir. Yani gerilim yersiz ve anlamsız değil, elzemdir. Bu bağlamda gerilimin mevcudiyeti değil, mevcudun mahiyeti ve neden seçildiği dikkate alınmaya daha değerdir.
            “Alaturka”, sözlüklere baktığımız zaman: eski Türk gelenek, görenek, töre ve hayatına uygun, alafranga karşıtı; bu töre ve hayatı benimsemiş kimse anlamına geliyor. Sözcük, terim olarak “Türk” ismini bünyesinde taşıdığı gibi beyinlerde canlandırdığı kavram olarak da  “Türk” mefhumu ile ilişkili.
             Karşıtı olan “alafranga” kelimesine gelince lügatte: Frenklerin töre adet ve hayatına ait, Frenklerle ilgili, alaturka karşıtı; Avrupa kültürüne özgü olan; Avrupa uygarlığını benimsemiş, Avrupa eğitimiyle yetişmiş kimse.
            Demek ki Cumhuriyet kurulurken ideolojik ve siyasi tercihler nedeni ile yaşanan gerilim özetle Türk’e ait olanla Frenk’e ait olan arasındaki çelişkiyi içeriyordu. İşin daha da önemli yanı bu gerilim kesinlikle mekânsal değil zamansal olana işaret ediyordu. Alafranga “ileri”yi temsil ederken Alaturka “geri”yi temsil ediyordu.
            Geriyi: yani geçmişi; yani köhneyi; yani yok edilmesi gerekeni... Devlet eliyle ve zorla tedavülden kaldırılmaya mahkûm olanı.
            Bu konuda Cumhuriyeti kuran kadroların imdadına Ziya Gökalp yetişir. Hikmeti kendinden menkul, kültür-medeniyet ayrımını icat ederek Batıcılaşmayı yabancılıktan kurtarmak, dolayısıyla meşruluk kılıfına sokmak amacıyla sosyolojik çözümlemelere girişir. Ona göre Osmanlı Medeniyeti geridir ve köhnemiştir. Ayrıca bu köhne medeniyet Türklükle bağlarını koparmış Saray ve çevresinin malıdır. Türk ile bir alakası yoktur ve hiçbir zaman olmamıştır. Mühim olan o köhne medeniyet değil Türk’ün harsı yani kültürüdür. Biz bu kültürümüzü yaşatarak farklı bir medeniyet havzasına pek ala dâhil olabiliriz.
            İş meğerse ne kadar da kolaymış değil mi? Osmanlı, “Türk” ile bağı olmayan kozmopolit bir mütegallibe ise o zaman düşünmek, kaygılanmak niye? Geçmiş ile bağlarını keserken vicdan azabı çekmeninde hiçbir âlemi yok. Bak karşımızda ışıl ışıl Batı medeniyeti duruyor. Ceplerimizi “hars” ile doldurarak koşalım o medeniyetin kucağına, kucağına.
            Atalım bize dair ne kadar kurum ve değer varsa. Hilafetten tutunda yazımıza kadar. Hatta Türk müziğine kadar! Çünkü makam ve usule dayanan bu müzik devlet eliyle yasaklanmazsa istenilenlerin hâsıl olmasında son derece önemli bir ayak bağı olabilir.
            Lakin Hilmi Yavuz Alafrangalığı yanlış bilinçlenme olarak niteler. Bu yanlış bilinçlenmenin arkasında üç kurucu unsur vardır. Modernleşme, oryantalizm ve rasyonalite(aydınlanma). İşte bu üç kurucu kavram arasında kurulan ilişkide ortaya çıkan problematiktir, bilincin yanlış olmasına sebep olan.
            Düşünürümüze göre Alafrangalık: “Oryantalizm olarak alımlanıp temellük edilmiş olan(Batı) modernizmin(in), rasyonel ve Aydınlanmacı bir dönüşüm olduğunu zannetmekten ibaret bir ‘yanlış bilinçlenme’dir” (Alafrangalığın tarihi 2010.Timaş.Sf:7)
            Bu tarif ülkemizde süregelen Batılaşma hareketlerinin şuuraltını ortaya çıkaran bir röntgen filmi gibi, adeta. Sonucunda, bilincin yanlış şekillenmesi beraberinde “Doğu” ile ilgili olan ne varsa atılması, “Batı” ile ilgili olan ne varsa olumlu nitelemelerle sahiplenilmesi gibi bir ucubeyi ortaya çıkaracaktır.
            İşte bu ucubeye karşı çıkanlardan biriside merhum Kemal Tahir’dir. O radikal bir “Batıcılaşma” karşıtıdır.
            Hatta o “Batıcılaşma” değil esrelerinde “Batılaşma” diyecektir.
            Kendisi solcu bir düşünürdür. Ama solcular tarafından aforoz edilmiş bir solcu.
            Nedeni açık değil mi? Bizim solcularımız kendi toplumunu küçümseme bakımından oryantalizmi içselleştirirken Batı karşısında ezikliği ilericilik saymışlardır da ondan.
            Peki ya solcular dışındakiler?
Bence Kemal Tahir halen daha kıymetinin bilinmesini bekleyen uzaklardaki bir yıldız gibi bizlere göz kırpmaktadır.
http://www.medyakdeniz.com/alaturka-alafranga-makale,44.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder