10 Haziran 2015 Çarşamba

Avrupa’nın Zihin Tarihi


Avrupa’nın Zihin Tarihi Hilmi Yavuz’un Mimar Sinan Üniversitesi'nin bütün bölümlerinde 25 yıl verdiği Uygarlık Tarihi dersinin sonucunda oluşmuş birikimin okurla buluşmasıdır. 
Batı Uygarlığının, dolayısıyla Avrupa Medeniyetinin tarihinin kronolojik veya deskriptif bir tarihi değil, uygarlık tarihinin öne çıkan ve insan topluluklarını ‘insani’ kılan kurumlarının teorik arkaplanını inşa etmenin, analitik tarihidir. 
Kronoloji üzerinden değil, kavramlar üzerinden ilerlemektedir. İlk bölümde kültür, doğa, din, büyü, bilim gibi kavramları uygarlık tarihinin dönemselleştirmesi problematiği üzerinden okurken; ikinci bölümde Avrupa medeniyetinin inşasını oluşturan üç temel kavram olan Antik Yunan, Roma Kültürü ve Hristiyanlık’ın felsefi izlerini sürüyor. Bunun yanırıra Rönesans, Bilim Devrimi, Feodal Toplum ve Ortaçağ’ın Avrupa’nın zihin tarihini nasıl dönüştürdüklerini de tartışarak Avrupa’ya ait kavramların Osmanlı Türk modernleşmesinde nasıl alımlandığını ve Türk modernleşmesinin çizgisini nasıl etkilediğini de ortaya koyuyor. 

Avrupa’nın Zihin Tarihi, tarihi kavramlar üzerinden okuma olarak özetlenebilecek olan yöntemiyle Türkiye’de bu alanda yapılmış ilk ve tek çalışmadır.


http://www.timas.com.tr/kitaplar/edebiyat/hilmi-yavuz-kitapligi/avrupanin-zihin-tarihi.aspx


Avrupa’nın Zihin Tarihi

Avrupa’nın Zihin Tarihi, benim 1977′den 2001 yılına kadar (önce Devlet Güzel Sanatlar Akademisi) Mimar Sinan Üniversitesi’nde verdiğim ‘Uygarlık Tarihi’ ders notlarının genişletilmiş ve notlandırılmış biçimidir. İlk basımı Batı Uygarlığı Tarihine Teorik Bir Giriş adıyla 2008 yılında yayımlanan Avrupa’nın Zihin Tarihi ‘uygarlık tarihi’nin bir ‘kavramlar tarihi’ olarak okunmasıdır.”
Hilmi Yavuz

“Uygarlık Tarihi dersleri, bugün birçoğu medyada da kalem tutan birkaç kuşağın varoluşunda, entelektüel kimliğinde çok önemli bir yere sahip.
(…)
Bilgiyi yok sayan bir toplumda yetişmiş birkaç kuşağın ilkgençliğini Gordon Childe’la, Marx’la, Edward Said’le (vb.) hatırlaması ve aslında sıradan bir sınıftan farkı olmayan bir amfiyi, dökülen sıvalarıyla değil de ‘Uygarlık Tarihi’yle kodlaması Türkiye koşullarında az rastlanır bir şey…”


Mehmet Kenan Kaya



DOĞA İLE KÜLTÜR

Doğa ile kültür, birbirine karşıt ama birbirini bütünleyen iki alan. Doğa, insanın gerçekleştirdiği bir alan değil kuşkusuz; insan onu hazır, verilmiş buluyor. Kültür ise insanın gerçekleştirdiği bir alan; insan onu hazır, verilmiş bulmuyor. Doğa ile kültür bu anlamda birbirine karşıt konumda görünüyorlar. Biri insanın işi, öteki değil. Karşıtlığı anlayabiliyoruz. Gelgelelim hangi anlamda birbirlerini bütünlüyorlar?
Şu anlamda: İnsan verili, hazır ‘doğa’yı olduğu gibi, ona verildiği gibi bırakmıyor. İnsanoğlu varolduğundan bu yana sürekli olarak dönüştürdü ‘doğa’yı. Dönüştürdü ve onu kendine yararlı ve kullanılabilir duruma getirdi. İnsan, el emeği ve zihin emeği ile ‘doğa’yı kendinin kılıyor, insansallaştırıyor. Giderek dönüştürdüğü ‘doğa’nın her yerinde kendini görmeye başlıyor, ‘doğa’ sanki insanı yansıtan sonsuz bir aynaya dönüşüyor. Buna ‘doğa’nın temellükü’ (appropriation) diyoruz.
Doğa’nın temellükü, gerçekte bir yanıyla ‘kültür’ün kendisi. O yüzden bu süreci izlemekte yarar var. İnsanoğlu ‘doğa’yı nasıl kendinin kılıyor? Önce ‘nesnelleştirme’ (objectification) süreci geliyor. Nesnelleştirme ‘kültür’ün gerçekleşme sürecini başlatıyor. Kısaca kültür, insanın ‘doğa’yı kendi ifadesine dönüştürmesi oluyor.
İnsanın ‘doğa’yı kendi ifadesine dönüştürmesi (insansallaştırması), nesnelleştirmenin yanı sıra ‘dışsallaştırma’ (extériorisation) ile de gerçekleşir. Öyleyse soru şu: ‘doğa’yla ‘kültür’ü birbirinden ayırt etmede ‘dışsallaştırma’ dediğimiz bu süreç nasıl gerçekleşti? Bu konuda iki yaklaşım söz konusu:
1. Materyalist (maddeci) yaklaşım
2. İdealist yaklaşım

Materyalist Yaklaşım:

Herhangi bir etkinliğin, kuşkusuz insansal etkinliğin, dışsallaştırma sürecinde belirleyici olabilmesi için onun insana özgü olması gerekir. İnsan kendini ‘doğa’dan, salt kendine özgü olan bir etkinlikle ayırabilir. Aksi halde insana özgü olmayan bir etkinliğin ‘doğa’yı nasıl insansal kılabileceği sorusu çıkar karşımıza. Öyleyse bir etkinliğin ‘doğa’yı ‘kültür’e dönüştürebilmesi için, o etkinliğin insana özgü olması gerekir ki, ‘doğa’yla ‘kültür’ün birbirinden ayırt edilebilmesi mümkün olabilsin.
Peki, alet kullanma etkinliği, bir dışsallaştırma süreci oluşturabilmek için, olmak zorunda olduğu konumda, yani salt ‘insana özgü’ konumda mıdır? Başka türlü söylersek, alet kullanmanın, bir etkinlik olarak sadece ‘insana özgü’ olduğu, insan dışında başka bir canlı varlığın alet kullanmadığı, herhangi bir kuşku duyulmaksızın, öne sürülebilir mi? Yani, alet kullanma insanı hayvandan ayıran ayırt edici özelliklerden biri mi? Yoksa insan dışında öteki canlı varlıklar arasında da alet kullananlar var mı?
Benjamin Beck, Animal Tool Behavior ¹‘da alet kullanmanın insana özgü olmadığını, çünkü canlılar taksonomisinin en alt düzeyinde bulunanların bile alet kullanabildiklerini söylüyor. Örneğin, yengeçler deniz diplerinde bulunan dikenli deniz şakayıklarını, saldırı ya da savunma amacıyla kullanabiliyorlar, diyor Beck ve eğlenceli bir örnek de veriyor: Tokyo Hayvanat Bahçesi’nde İmo adlı bir maymun var ve İmo, zaman zaman yaramaz çocukların azizliğine uğruyor. Çocuklar acımasız, bazen bir kesekağıdı içinde İmo’ya sundukları fındık fıstığın arasına küçük taş ve çakıl parçaları da koyuyorlar. Bir iki kez çocukların oyununa gelerek, kesekağıdının içindekileri ağzına boşaltan İmo, birkaç dişinin kırılmasından sonra bir yöntem buluyor: Çocuklar ona fındık fıstık verdiklerinde İmo, kesekağıdının içindekileri ağzına atmıyor ama kafesteki su kovasına boşaltıyor, fındık fıstık suyun yüzeyinde kalıyor, taşlarsa dibe çöküyor. Böylece İmo, oyuna gelmiyor. Burada, kafesteki su kovasının bir tür süzgeç, yani alet işlevi gördüğü söylenebilir mi? Beck, İmo olayını alet kullanmaya örnek göstermiyor, ona göre bu durum, yönelmiştik kavramıyla açıklanmalıdır, alet kullanmakla değil.
Burada alet kullanma etkinliğini Marx’in ‘yönelmişlik’ (intentionalite) kavramı ile birlikte ele alarak açıklığa kavuşturmakta yarar var. Marx,Kapital‘in² birinci cildinde, hayvanların belirli bir zihinsel tasarım uyarınca davranabilme yetilerinin olmadığını söyler. Oysa belli bir zihinsel tasarım doğrultusunda davranma (Marx’ın ‘yönelmişlik’ dediği), alet kullanma yetisi olmayan hayvanlarda da görülüyor.
Örneğin, martılar kabuklu yiyeceklerin içini elde edebilmek için, bu yiyecekleri düştükleri yerde kırılabilecekleri sert bir zemine bırakıyorlar. Beck’e göre burada martılar, bu tür mekânları seçerek en azından zaman ve uzam konusunda bir zihinsel imgeye sahip olduklarını ortaya koyuyorlar.
Alet kullanmakla ‘yönelmişlik’ (belli bir zihinsel tasarıma göre davranma) arasındaki bağıntı üzerinde duralım. Bunun önemi Marx’ın da öne sürdüğü gibi, genelde alet kullanmakla zihinsel bir tasarıma sahip olmak arasında zorunlu bir bağıntı varmış gibi görünmesindedir. ‘Yönelmişlik’te önce neyin yapılacak olduğu bilinir ya da en azından ne yapılacağı konusunda zihinde belli bir düşünce vardır, alet bu düşünceye göre seçilip kullanılır. Ama aletlerin önceden planlanmış işlerde kullanıldığı, yani ya salt alet kullananların zihinsel bir tasarıma göre davrandıkları ya da zihinsel olarak tasarımlanmış işlerin daima alet kullanmayı gerektirdiği konusundaki görüşlerin, aslında doğru olmadığı anlaşılıyor. Martılar ve İmo bunun kanıtı.
Özetle, alet kullanma ile önceden planlanmış zihinsel bir tasarıma göre davranma arasında zorunlu bir bağıntı olmadığı anlaşılıyor. Dolayısıyla, “Zihinsel tasarım alet kullanmadan önce mi gelir?” sorusu, sorulabilir ama doğrulanabilir (evetlenebilir) bir soru olmadığı gibi “Alet kullanmak zihinsel tasarımdan önce mi gelir?” sorusu da yine sorulabilir ama yanlışlanabilir bir soru olamıyor.
Kuşkusuz, alet kullanmanın alet üretmeden epistemolojik farklılığı var. Alet kullanma, zaman bilincinde ‘şimdi’yi imler. Alet kullanmanın ‘gelecek’e ilişkin herhangi bir göndermesi olamaz. Buna karşılık alet üretme, ‘şimdi’yle birlikte ‘geçmiş’i de içermek zorundadır. Çünkü alet üreten kişi bu aleti üretirken, geçmişteki deneyimlerinden ve bilgilerinden yararlanır. Ama alet kullanma gibi, alet üretmenin de bir ‘gelecek’ nosyonunu içerdiği, zorunlu olarak, çıkarımsanamaz. Çünkü alet üreten, onu ürettiği anda, yani ‘şimdi’ kullanmak için üretiyor da olabilir.
Alet kullanma ve alet üretmenin dışında, üçüncü bir olasılık daha bulunuyor. O da, ‘alet üretmek için alet kullanmak’. Burada hem alet kullanma hem alet üretme, tek bir etkinlikte birleşmiş oluyor. ‘Alet üretmek için alet kullanmak’, Marx’in Kapital‘de ‘makinelerin makineler ile üretilmesi’ dediği durumdur. Bu üçüncü olasılık ‘alet üretmek’ ya da ‘alet kullanmak’tan zorunlu olarak, ‘gelecek’ bilincini içererek ayrılıyor. Öyleyse şunu söyleyebiliriz: ‘Alet üretmek için alet kullanmak’, hem geçmiş bilgi ve deneyimlerden yararlanma anlamında ‘geçmiş’i hem ‘şimdi’yi hem de daha sonra kullanılma olasılığı düşünülerek üretildiği için ‘gelecek’i içeriyor.
Başa dönelim, ‘alet üretmek için alet kullanmak’, ‘doğa’nın insansallaştırılması bağlamında salt ‘insana özgü’ bir etkinlik midir? Tek başına alet kullanmanın ya da tek başına alet üretmenin (‘alet üretme’ konusunda Marx aksini söylese bile) insana özgü olmadığı, Benjamin Beck’in verdiği örneklerle ortadadır. Peki, ya ‘alet üretmek için alet kullanmak?’ Gerçekte, hayvanların ‘alet kullanmak için alet ürettikleri’ne ilişkin herhangi bir somut kanıt yoktur. Ama bu, bugüne değin böyle olmadı diye, bundan sonra da böyle olmayacağı anlamına gelmez. Burada Hume’un güneşin doğuşuna ilişkin argümanını anımsamakta fayda var. Hume milyarlarca yıldan beri güneşin her sabah doğuyor ve her akşam batıyor olması, güneşin yarın da zorunlu olarak doğacağı ve batacağı sonucunu göstermez, olsa olsa güneşin ‘büyük bir olasılıkla yeniden doğacağını ve batacağını’ gösterir, demişti. Bunun gibi, milyarlarca yıldır, insanın dışında ‘alet üretmek için alet kullanan’ bir başka canlı varlığın olmadığından yola çıkarak, gelecekte zorunlu olarak bu etkinliğin insan dışında gerçekleştirilmeyeceği sonucu çıkarılamaz. Kısaca, ‘alet üretmek için alet kullanma’yı ancak şimdilik insan doğasına özgü bir yeti olarak tanımlayabiliriz.
İnsanın tasarlama, yani belli bir zihinsel tasarım kurma yetisi (yönelmişlik), onu öteki canlı varlıklardan ayırmada belirleyici bir rol oynayabilir mi? Başka bir deyişle, tasarlama, ki Marx buna ‘yönelmişlik’ diyordu, salt insana özgü bir etkinlik midir? Daha önce de söylemiştik: Marx, ‘yönelmişliği’ ayırt edici bir özellik olarak olumlar: “Bir örümcek, bir dokumacınınkini andıran işlemler yapar; bir arı, peteğini öterken değme mimarlara taş çıkartır. Ama en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran, mimarın yapısını gerçeklikte inşa etmeden önce imgeleminde (zihninde) tasarlamasıdır”. Alet sorununu tartıştığımızda da belirtmiştik; bu gibi ayrımlar, Jon Elster’in belirttiği gibi, kavramsal olmaktan çok, empirik ayrımlardır. Yani, tasarım tıpkı ‘alet üretmek için alet kullanma’da olduğu gibi, insan doğasına zorunlu olarak bağlı bir etkinlik değildir. Zorunluluk, mantıksal olmaktan çok, empiriktir. Kaldı ki, daha somut bir biçimde söylersek, hayvanların da tasarım yapamayacaklarına ilişkin empirik kanıtlar bile doyurucu değildir.
Tasarımın epistemik konumunu tartışalım. Ancak bazı hayvanların (şempazeler, goriller, köpekler) bir ‘psikolojileri’ olduğu, bunların bazı alt düzeyde hayvan türlerinden (mercanlar, tekhücreliler) duyumlu olmak bakımından farklı oldukları bir gerçektir. Psikolojiye sahip olmaları, mesela köpeklerde olduğu gibi, ‘belirli şeyleri belirli şekillerde yapabilecek ve belirli uyarımlara karşılık verebilecek şekilde eğitilebilir’ oldukları anlamına gelmektedir. Körlere yardım etmek, uyuşturucu bulmak, vb. gibi. Ama bu ‘psikoloji’, onların ‘kişi’ (person) olduklarına işaret etmez. Gelgelelim, bu anlamda bir psikolojiye sahip olmak, ‘bilinçli’ olmak anlamına gelir mi? Tartışılması gereken (ve elbette tartışılan) meselelerden biri de budur. Itır Erhart, psikolojiye sahip olmanın ‘muhakkak kavramlaştırma, duyu girdilerine dayanan algısal inanışlar oluşturma yeteneğine sahip olmak demek olmadığı’ kanısındadır.³ Biz de bu kanıdayız.
John Elster Marx’ı Anlamak* kitabında materyalist yaklaşımı şöyle özetler: “Kapital I‘de Marx, Franklin’in insanı “alet yapan hayvan” olarak nitelendirmesine iki defa atıf yapar, birinde alaycı bir şekilde, ötekinde onaylayıcı bir şekilde. Teknolojinin toplumsal değişim için taşıdığı önemden hayli bağımsız olarak, alet yapmanın insan doğasının gelişiminde ve özellikle zaman bilincinde niçin önemli sayılabileceğini görmek kolaydır. Bir aletin imal edilmesi, bugün ile gelecek arasında bir bağ kurar, çünkü daha ileriki bir tarihte daha çok tüketmek amacıyla imal süresi boyunca bir miktar tüketimin feda edilmesini içerir tipik olarak. Hatta, alet imal edilmesi, amaçlı davranışın karakteristik özelliği olan “bir adım geri, iki adım ileri” kalıbının paradigmatik bir örneğidir. Ayrıca imal edilmiş bir aletin kullanılmasının bugün ile geçmiş arasında bir bağlantı oluşturduğu öne sürülebilir; çünkü bu kullanım, ölü emeğin canlı emekle birlikte hareket etmesini içerir. Alet yapmak için alet kullanması -”makinelerin makineler ile üretilmesi” bunun zirvesidir- geçmişi, bugünü ve geleceği tek bir sentezleyici hareket içinde bir araya getirir.
Bu bağlamda öne sürülebilecek üç iddiayı düşünelim. İlk olarak, alet yapmak insana özgü bir faaliyet midir? Marx bu iddiayı öne sürer gibi görünüyor, fakat kanıtlar onu desteklemiyor. Beck tarafından bol miktarda belgelendiği gibi, hayvanlar çok çeşitli alet yapma davranışlarına girerler. Evet, bir hayvanın alet yapmak için alet kullanmasının belgelenmiş örnekleri yoktur, fakat ilk olarak bu tür durumlar ileride keşfedilebilir ve ikinci olarak, bunların olanaksızlığı Marx’in iddiasının sadece bir parçasıdır. Sonra, alet yapmak gelecek bilincinin bir nedeni veya koşulu mudur? Benim bildiğim kadarıyla, Marx bu iddiada bulunmuyor, fakat bu onun öne sürdüğü başka iddialar ile yakından bağlantılıdır. Yukarıda aktarılan örnekler bu iddiayı yalanlıyor. Son olarak alet yapmak geçmiş bilincinin nedeni veya koşulu mudur? Marx bu iddiayı öne sürmüyor. Bu bağlamda, imal edilmiş nesnelerin kökenini aklımıza getirdiğimiz tek durumun, bu nesnelerin bize onların yapıcılarını hatırlatan bir kusur arz ettikleri zaman olduğunu iddia ediyor. Bundan başka insanların faaliyetinin ürünü, onların kendi emeklerini tanımalarına olanak vermeyen bağımsız veya hatta düşmanca bir biçim alırsa, geçmişin bilincinde olmamalarının felaketli sonuçlar getirebileceğini iddia ediyor: (…) Böylece, üretimin zaman boyutu, insanların kendi ürünleri tarafında köleleştirilebilmesi olanağı yaratır, öyle ki bundan kurtulmak için geçmişteki faaliyetin insanların kendi faaliyeti olduğunun bilincine varılması gerekli olacaktır. Fakat, üretim süreci kendiliğinden bu bilinçlenmeyi sağlamaz.”

İdealist Yaklaşım:

‘Doğa’nın temellükü, yani ‘doğa’nın insansallaştırılması bağlamında ‘dil’in ayırt edici bir ölçüt olup olmayacağı sorusu da önemli tartışmalara konu olmuştur...

————
¹‾    Shumaker, R.W., Walkup, K.R., Beck, B.B., Burghart G.M., Animal Tool Behavior, The Johns Hopkins University Press, 2011.
²‾    Marx, Karl, Kapital, Çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, Ankara, 2000.
³‾    Erhart, Itır, Ben Neyim?, Çev. Egemen Demirdoğlu, Boğaziçi Üniversitesi Yayınlan, İstanbul, 2007.
*‾    Elstet, John, Marx’ı Anlamak, Çev. Semih Lim, Liberte Yayınları, Ankara, Ekim 2004.
http://www.birazoku.com/avrupanin-zihin-tarihi



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder