8 Haziran 2015 Pazartesi

Belleğin Kuytularından


Behçet Necatigil, Hasan Âli Yücel, Atilla İlhan, Şakir Eczacıbaşı, Fethi Gemuhluoğlu, Kemal Tahir, Orhan Pamuk, Doğan Hızlan, Cemil Meriç, Turgut Cansever, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Tarık Buğra, Halit Refiğ… Edebiyata, sanata, kısaca kültür hayatımıza yön vermiş portreler, Hilmi Yavuz’un düşünce ve dil ustalığıyla okurlarla buluşuyor. 


http://www.timas.com.tr/kitaplar/edebiyat/hilmi-yavuz-kitapligi/bellegin-kuytularindan.aspx



Video izle
http://www.kure.tv/izle/rota-hilmi-yavuz-ve-bellegin-kuytularinda

 




Sunuş
Belleğin Kuytularından ile gerçekten zor, ama o ölçüde de talihsiz bir işe giriştiğimin ta başından beri farkındayım. Bu portrelerin arasında dost olduklarım da, olmadıklarım da var çünkü…
‘Zor’ olan dostları yazmak, talihsiz olan da dost olmayanları. Ama şunu da belirtmeliyim: Dostlarımı yazarken de dost olmayanları yazarken de, kendimce ve olabildiği kadarıyla mesafeli ve soğukkanlı olmaya çalıştım. Yine de, ironi ve mizahtan, hem dostların hem de dost olmayanların hisselerine düşeni aldıklarını söylemeliyim. Bu konuda hiç de mesafeli davranmadım. Duvarcılıkta, taşı gediğine koymak esastır!
Portrelerin bir bölüğü, sevdiğim insanların ölümlerinin ardından yazılan yazılardır.
Onların bende bıraktıkları hatıraların mirasına sahip çıkılması gerekir. Belleğimizin kuytularında sakladığımız mücevherlerdir o miras…
Kitabın ilk basımında, portrelerin başlıkları, deyiş yerindeyse, ruhsuz başlıklardı. Bu basımda metne, bulduğu şiirsel başlıklarla zarif anlamlar yükleyen, sevgili editörlerimden Sakine Korkmaz’dır. Kendisine teşekkür borçluyum.
Ayrıca ve elbette, teşekkürüm TİMAŞ yayınlarının değerli genel yayın yönetmeni Emine Eroğlu’nadır. Onun teşvikleri ile bu kitap siz okurlara ulaştı. Sevgili Ayşe Tuba Ayman’a da katkılarından ötürü teşekkür borcum var.
Nihayet sevgili İlona Akyavaş’a derin şükranlarımı sunmak isterim. Türk resminin en büyük ustalarından biri (belki de birincisi) olan Erol Akyavaş’ın resimlerinin, bu ve bundan önceki TİMAŞ kitaplarımın kapaklarında kullanılmasına izin verdiği için…
Her zamanki gibi: Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.
Ankara, 21 Nisan 2010 Hilmi Yavuz
*
Portre Yazma Sanatı
Portre yazmak zor zanaattır. Hele, bu alanın büyük ustaları, önünüzde sıradağlar gibi duruyorken…
Yahya Kemal’in Siyasi ve Edebî Portrelerinden, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’na, Refik Halit’in Tanıdıklarım’vna, Samet Ağaoğlu’nun Babamın Arkadaşları’na, Yusuf Ziya Ortaç’ın Portreler’ine, Taha Toros’unMflzz Cenneti’ne, Çetin Altan’m Bir Yumak İnsan’ma, Haldun Taner’in Ölür İse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil’ine, Oktay Akbal’m Şair Dostlarım’ma, Beşir Ayvazoğlu’nun Siretler ve Suretler’ine kadar… Ve elbette Cemal Süreya’yı unutmadan…
Ustalar, çoğunlukla, Refik Halid’in deyişiyle ‘tanıdıkları’nı yazmışlardır; yakından tanıdıkları insanları! Yahya Kemal, İzmir Suikastı davasında idam edilen İttihatçı Maliye Nazırı Cavid Bey’in ‘müfrit derecede zendost’ (‘aşırı derece kadın düşkünü’) olduğunu yazıyorsa, bu onu iyi tanıdığı içindir. Yakup Kadri de aynı şeyleri Abdülhak Hâmid için yazmaktan çekinmez. Abdülhak Hâmid’in altmış beşli yaşlarını sürerken, Tepebaşı’ndaki Garden Bar’da çalışan yirmi yaşlarında bir konsomatris kızla çıktığını, kıza “Bu ihtiyar adamda ne buluyorsun?” sorusuna, “Bayım, o bir kaplandır!” yanıtını aldığını da yazmıştır genç Yakup Kadri. Hâmid’i kıskanacak kadar iyi tanımaktadır çünkü… Yahya Kemal’in Abdullah
Efendi Lokantası’nda, bir öğle yemeğinden sonra, herkesin içinde takma dişlerini çıkarıp, yemek kırıntılarını, içi su dolu bir tasta temizlediğini yazmak ise Yusuf Ziya Ortaç’a düşmüştür: Neden mi? Aynı masada oturmaktadırlar da ondan…
Ben de yaşayan ‘tanıdıklarım’ı mı yazmalıyım? Yoksa, çoktan ölmüş olan ‘tanıdıklarım’ı mı? Acaba Yakup Kadri kadar müstehzi, Yusuf Ziya kadar acımasız, Yahya Kemal kadar doğrucu olabilir miyim? Belki bütün bunlar, ancak, portreleri yazılacak kişilerin adlarını vermeden yapılabilir; Çetin Altan’m Bir Yumak İnsan’mda olduğu gibi! Gerçekten de, hem müstehzi hem acımasız hem de doğrucudur Çetin Altan, adlarını vermeden yazdığı bu portrelerde! Ya da Refik Halid’in yaptığını tekrarlamak mıdır en doğrusu? Onun gibi, ‘Süflî İhsan’ı, ‘Çapkın Kenan’ı, ‘Gevher Nedret Bey’i, ‘Dayı Bey’i yazmak! Bu başlıklardan, portrelerin kimlere ait olduğunu çıkarmak mümkün müdür acaba? Belki, ‘Süflî İhsan’ı ya da ‘Gevher Nedret Bey’i tanıyanlar varsa, onlar bilebilirler kim olduklarını. Unutmamak gerekir: Portre yazarlarının, ele aldıkları kimlikleri gizlemeleri, doğruları apaçık söyleyebilme rahatlığını kazanmak içindir. Oscar Wilde şöyle demiştir: “Ona bir maske verin, size doğruyu söyleyecektir.”
Ama, benim ne Çetin Altan’m yaptığı gibi ad vermeme ne de Refik Halid’in yaptığı gibi ‘tanıdıklarının kimliklerini veriyormuş gibi yapıp vermeme’ olanağım yok; benden, ‘portreler’i, kimliklerini açık seçik belirterek yazmam istendi çünkü! Kendimi gizleme olanağım da yok. Kendimi de, portresini yazacaklarımı da, Wilde’m maskesiyle gizleye-meyeceğime göre, yaşayan ‘tanıdıklarım’a karşı gereğinde kırmadan müstehzi, örselemeden acımasız, edebince doğrucu olabilme olanaklarını deneyeceğim. Bakalım, üstesinden gelebilecek miyim?
Portreyi, bir hiciv türü olarak ele almak ne kertede olanaklıysa, bir methiye (övgü) türü olarak da ele almak söz konusudur. Bu bakımdan Refik Halit, Yusuf Ziya, Çetin Altan, türün heccavlığmı, Haldun Taner’le Beşir Ayvazoğlu da, bu türün meddahlığını üstlenmiş görünüyorlar. Haldun Taner de, Beşir Ayvazoğlu da, portrelerini yazdıkları kişilere karşı ne kadar saygılı, ne kadar sevecen, ne kadar iyidirler. Haldun Taner’den örneğin, bir ‘Mükrimin Halil’ portresi, okuru, görüp tanışma fırsatı bulamadığı bu insana karşı, kaçınılmaz olarak bir yakınlık, bir sıcaklık, bir dostluk duygusuyla kuşatır. Taner’de ya da Ayvazoğlu’nda, Yusuf Ziya’nın acımasızlığından eser yoktur!
Portre yazarı, tarafsız olamaz; olmamalı da! Sevdiğim ve değer verdiğim insanları yazarken Haldun Taner’i, sevmediğim ve değer vermediğim insanları yazarken de Yusuf Ziya’yı mı örnek almalıyım? Sevdiklerime müşfik, sevmediklerime karşı hunhar bir söylemden mi yana olmalıyım?
Ya da, sadece sevdiklerimi veya sadece sevmediklerimi yazmam mı doğru olur? Sorular, sorular, sorular…
Bakalım, göreceğiz. Haydi merhaba!

Bir HakkAşığı: Yahya Hikmet Yavuz
Attila İlhan’la hasbelkader, şairlik ve yazarlık dışında bir ortak kaderi daha paylaşıyoruz. O da, ben de çocukluk, hatta ilk gençlik yıllarımızı Anadolu’nun o kuş uçmaz kervan geçmez ilçelerinde geçirdik. Bir on yıllık zaman farkıyla elbet! Kaptan’m (Biz ‘Baylan’cılar Attila İlhan’a ‘Kaptan’ deriz) 1930′lu, benimse 1940′lı yıllarımız… (İkimizin de babası kaymakamdı: ‘Şair Bedri İlhan Bey’ Ilgm’da, Bahçe’de; babam ‘Şair Yahya Hikmet Bey’ Çermik’te, Sütçüler’de, Orhangazi’de, Terme’de…) Cumhuriyet idarecilerinin gerçekten de ‘kendilerini’ devletin üzerinde, devleti de halkın üzerinde bir ‘hâkim-i mutlak’ telakki ettiği yıllar…
Attila İlhan’m 15 Eylül 1997 tarihinde Cumhuriyet’te yayımlanan bir yazısının bana bunları düşündürttüğünü, beni duygulandırdığını söylemeliyim. “Ben,” diyordu Attila İlhan o yazısında, “Ilgın bozkırına on bir yaşında bir ‘memur çocuğu’ olarak çıktığımda, yıllardan sanırım 1936 filandı; 30′lu, 40′lı, 50′li yılları -Anadolu’nun bu en karanlık ve kederli yıllarını- irili ufaklı ilçelerde, halkın içinde bulunduğu darlık ve yoklukları çekerek, yaşadım. Memurların -hele en uçtakile-rin, hele Cumhuriyetin ilk yıllarında- nasıl bir ‘feda-yı nefs’le kendilerini işine adadığını kimse inkâr edemez. Edemez de, bu memurun kendisini ‘devlet’, ‘devlet’i de halkın üzerinde bir ‘hâkim-i mutlak’ telakki etmesine engel olmaz!”... 
http://www.birazoku.com/bellegin-kuytularindan




Belleğin Kuytularından İç Dünyaya Yolculuk

Belleğin kuytularından Hilmi Yavuz'un ironi ve mizahı elinden bırakmayarak olabildiği kadarıyla mesafeli ve soğukkanlılığıyla yazdığı portre yazılarını bir araya getirip derlediği Timaş Yayınları'ndan yayımlanan çok kitabı. Portrelerin arasında hem dostları hem de dost olmadıklarını belirten Yavuz, zor olanın dostları yazmak, talihsiz olanın ise dost olmadıklarını yazmak olduğunu ifade ediyor. Yavuz kitapta portrelerini yazdığı kişilerin bir kısmının sevdiği insanların ölümlerinden ardından, bir kısmınınsa hala hayatta olan kişilerin ardından yazdığını belirttikten sonra, portre yazarının tarafsız olamayacağını da ifade etmesi, kitaba daha başlamadan portrelerin ne kadar samimi ve içtenlikle yazılmış olacağı hissini veriyor okuyucuya. Nitekim öyle de. 

Attila İlhan ile Hilmi Yavuz'un hasbelkader şairlik ve yazarlık dışında, ilk gençlik yıllarını Anadolu'nun kuş uçmaz kervan geçmez ilçelerinde geçirmeleri gibi bir ortak kaderi daha paylaşmalarını okurken, diğer yandan da o zamanların siyasi olaylarını da irdeliyor Yavuz. Yavuz'un Attila İlhan'ın tek parti cumhuriyet idarecilerinin problematiği tespiti, rejimin Türk halkı için kurulduğunu ancak Türk halkından hemen hemen kopuk olduğunu da açıklaması, okuyucuya sadece kişisel bir Attila İlhan portresi okutturmuyor, tarih, siyaset, anı ve hatıra ekseninde dönemin siyasi ve kültürel tartışmalarını da gündeme taşıyor. 

Yer yer yazarların kişisel özelliklerinden ve hayat prensiplerinden yola çıkarak kişisel dostluklarını anlatmaya, anılarını paylaşmaya, yer yer de portresini yazdığı yazar hakkında genel değerlendirmeleriyle o yazarla defa tanışacak olan okurlar için bir köprü vazifesi görevi üstleniyor Yavuz. Behçet Necatigil'in iç dünyasına yolculuk yaparak, odasının dünyadan büyük olduğunu belirten Yavuz, aynı zamanda Necatigil'in mütevazılığını da değiniyor, söze "bir şiirimde demiştim ki..." diye hiç başlamadığını belirtiyor. "Beni bana gösterdi" diyerek Necatigil'in iç dünyasını nasıl etkilediğini ifade eden Yavuz, genellikle portrelerde okuma dünyasını naşı inşa ettiğini, kimlerden nasıl ve nerede etkilendiğini, kimlerle vakit geçirip arkadaşlıklar kurduğunu anlatıyor Belleğin Kuytularından da. 

Yavuz, portrelerinde sadece hatıra, anı ya da o zamanların gündemlerine bağlı kalmayıp, eleştirel yazılarına da yer vermiş. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın şiirini hiç değiştiremediğini ve büyük yeteneğinin rantını mirasyedice yiyip tükettiğini söylüyor Yavuz. Dağlarca'nın kendisine "yabancı dil öğrenmediği için mutlu olduğunu" belirtmesinin gerekçesinin, yabancı dil bilince 'ecnebi' şairlerin etkisinde kalmasından korktuğunu ifade etmesi, Necatigil gibi ya da Oktay Rıfat gibi şiirini sürekli olarak değiştiremediğini, değiştirse de şiirini dile getiriş şeklinin hep aynı kalmasının sonuçlarından olabileceğini belirtiyor. Dil öğrenerek körü körüne Batılılaşmaya da karşı çıkan Yavuz, Hasan Ali Yücel'in klasikleri çevirdiği gibi aynı zamanda 'Şark-İslam Klasikleri'nin de çevrilmesine öncülük ettiğini hatırlatıyor. Yücel'in uyanış devrinin yeni bir uygarlığa bağlanmak kadar. 

köklerini yitirmemek anlamına da geldiğinin bilincinde olduğunu belirten Yavuz, Yücel'in Batı düşüncesinin inceliklerini kavramış bir Avrupalı zihninin olmasının yanı sıra Fuzuli'ye de nazire oluşturacak bir "Mürettep Divan' sahibi olduğunun altınızı çiziyor. 
Kitapta Cemil Meriç, Kemal Tahir, Recep Bilginer, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Attila İlhan, Erdal Öz, Halit Refiğ, Demirtaş Ceyhun, Fethi Gemuhluoğlu, Cinuçen Tanrıkorur... gibi birçok yazar, şair, müzisyen, yönetmenlerin biyografileri, hatıraları, anıları, hayat prensipleri mevcut. Turgut Cansever'i Türk entelektüel hayatında yol açıcı olduğunu, Hilmi Yavuz'un Sezai Karakoç ile nasıl tanıştığını, Tarık Buğra'nın nasıl biri olduğunu ya da Halit Refiğ'in üç büyük idolünü okumak, kitaplarını okuduğunuz ve de etkilendiğiniz kişileri daha yakından tanımak isteyenler için önemli bir kitap Belleğin Kuytularından. 

Geçmişe dönerek, hatıralara karışarak, yazarın odasına girerek, Hilmi Yavuz'un dostlarıyla tanışma anlarında bir iskemle bulup oturup dinleyerek, okuyucu da kendi iç dünyasına yöneliyor, okuma serüvenini gözden geçiriyor. 

Kitapta portreleri bulunan yazarlar, şairler, müzisyenler ve yönetmenler hakkında bazen iki, bazen üç yazı yazılmış. Aynı kişiler hakkında yazılan yazılar, genellikle art arda sıralansa da ilk Gençliğin Idolü: Attila ilhan yazısının Attila İlhan yazılarının arasına alınmaması, gözden kaçmış olmalı. Kitabın isminin altında bir cümle var dikkatimi çeken: "Susanlara hiçbir şey sormayınız". İngiliz yazar Gilbert Keith Chesterton, "Susmak, dayanılması çok güç bir yanıttır" derken de, bu noktayı kast ediyor galiba. 

Milli Gazete - Yunus Emre Tozal


http://www.timas.com.tr/kurumsal/haberler/bellegin-kuytularindan-ic-dunyaya-yolculuk.aspx

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder