11 Haziran 2015 Perşembe

Budalalığın Keşfi


filiz-gazi


Antikalıklar çağındayız, o kesin. Kimsenin kimseye “Antika mısın nesin!” diye çıkışmaya yüzü yok. Postmodern zaman denilen, peyderpey yanına uğrayıp bir makas alıp mevzuların işinden tereyağından kıl çeker gibi çıkmamamızı sağlayan şey.
Hikâye de antika:
Louis Aragon bir Fransız televizyonunun Antenne 2 kanalına Jean Ristat ile bir söyleşi dizisi yapar. Aragon tüm bu söyleşiler boyunca yüzüne taktığı maskeyi çıkarmaz. Bunu “yaşlı bir lise öğrencisinin çılgınlığı” olarak değerlendiren de olur, yaşlı ve buruşuk yüzünü gizlemek için böyle bir şeye kalkıştığını düşünen de.
Hilmi Yavuz, “Budalalığın Keşfi“nde konuya şöyle girer: 

“Gizlilik, kuşkuludur ve işte tastamam bu nedenle, çoğu kez, varoluşsal imalar taşır. Şöyle düşünülür: Öyle ya, kendini gizleyen bir şeyleri olandır. Böylece maske, bilgi ile kimlik ya da eylem ile kimlik arasına girer ve kimliği gizler. Maske, ‘Ben, Öteki’yim!’ demektir. Mevlana’nın, ‘Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!’ öğüdü, maske ile maskenin gizlediği arasındaki aykırılığı ortadan kaldırmaya yönelik bir ahlaki öğüttür elbet…”
Mümkün müdür, olduğun gibi görünmen ya da göründüğün gibi olman. Tevekkeli nezdimde. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ında en çok hissettiğim şey, bir insanın içindeki “ben”lerle hiçbir şekilde mücadele edemeyeceğiydi. Hangi gün, hangi saat hangi yanınızın kazanacağı, varoluşsal sebebiniz çıkarlarınız gereği tesadüfî.
Oscar Wilde maskelerin hakiki olmayan şeyleri, ayıklama gücü olduğuna inananlardanmış. Şöyle dermiş: “Ona bir maske verin, size o zaman hakikati söyleyecektir.” Geriye önemli bir detay kalıyor yalnız. Beşeri olanın anlaşılmazlığı ile insanın içinde soğanın katları gibi var olan çeşit çeşit maskeleri. Atılamayan, çıkarılamayan bilinç dışı maskelerimiz. Rımbaud’un o anlamakta zorluk çektiğimiz cümlesi: “Ben, bir başkasıdır.” Bataille ve Lacan’ın “Ben, öteki’dir”dediği ise ayrı bir derya konu. Gülten Akın da son kitabı “beni sorarsan”da demiş: “İki bire borçlu varlığını / Bir hiç’e” Bu kadar alengirli konu.


Roland Barthes’in tembihi aksi istikamette: “Gizleme, görülmelidir.” Antik Roma Tiyatrosu’nda sahneye maske ile çıkan oyuncular “Larvatus prodeo” yani “maskemi parmağımla göstererek öne çıkıyorum” dermiş. Bu teamül devam etseydi eğer şeffaf maskelerle, “Gizlilik, gizlenmelidir” düsturu edinilirdi. İroni harikası olarak, iki yüz yıl sonra bu satırlarda olduğu gibi anılırdık üstelik.
Hilmi Yavuz’un Budalalığın Keşfi kitabında “Maske Üzerine Bir Deneme” başlığıyla bir denemesini anlattım kısaca. Birbirinden zihin açıcı 69 denemenin içinde olduğu bir kitap. Denemelerde bahsi geçen kitapları da okuma listesine eklediğiniz takdirde, zincirleme insan yaratıcılığı harikası kitaplara ulaşıyorsunuz. Sadece benim peşine takıldığım birkaç kitap örneğin:
Gazzali’nin Mişkat’ül- Envar’ı,
Gustave Flaubert’in Bouvard ve Pêcuchet’i ve Yerleşik Düşünceler Sözlüğü,
Franz Rosenthal’in Erken İslam’da Mizah’ı,
Edgar Morin’in Aşk, Şiir, Bilgelik’i,
Roland Barthes’in Bir Aşk Söyleminden Parçalar’ı,
Milton’un Kaybolmuş Cennet’i,
Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş’u.
Sizi neler çekecektir, kim bilir.
Platon’dan Murdoch’a, Anthony Giddens’in “mahremiyetin dönüşümü”nden, Sartre mı direnişçiydi,  Camus mu sorusuna, Adorno’nun Heidegger bilmecesine kadar kafayı yormuş insanlarla, kafa yoran Hilmi Yavuz var kitapta. Kitabı sayfaları okuyarak takip etmek zorunda değilsiniz. Rastgele açıp herhangi denemeyi okuyabilirsiniz.
Hilmi Yavuz, “Balzac’ı Marx Gibi Okumak” denemesinde “Balzac da, Tolstoy da Thomas Mann da Marxçı değildiler kuşkusuz ama onların insanı maddi yaşamın somut ilişkiler bütünü içinde ortaya koymada yetersiz kaldıklarını öne sürme olanağı yoktur” diyor. Kendisi de Marx eksenli sol kalemlerden değildir, en azından şimdisinde. Benzer bir algıyla Budalalığın Keşfi’ni tavsiye ederim.
Filiz Gazi – edebiyathaber.net (28 Ekim 2013)
http://www.edebiyathaber.net/hilmi-yavuzun-mihmandarligi-ile-budalaligin-kesfi-filiz-gazi/#sthash.Pcx7QXpD.dpuf



Zeki Demirkubuz Filmleri Üzerine [2]: Hilmi Yavuz, “Felsefe Kırıntıları” ve Sinema

Yazan: FIRAT KARGIOĞLU
“…Edebiyat birtakım kategoriler içinde kavramıyor dünyayı, tersine kategorilere ayrılmış olanı bir bütünlük içinde kavrıyor. Bir söylem olarak edebiyat kendi nesnesini üretiyor. Salt bilimin nesnel gerçeklik diye betimlediklerini değil; dinin, büyünün, mitosun bir başka deyişle pozitivist bir epistemolojinin ‘yanlış inançlar’ olarak betimlediklerini de kuşatıyor; onları da içine alıyor. Lenin, “Felsefe böler.” demişti; edebiyat felsefenin böldüğünü bütünleştiriyor…” –Hilmi Yavuz,“Türkiye’de Felsefî Üretim: Edebiyat, Bir İmkân Olabilir mi? / Budalalığın Keşfi”.

...

Hilmi Yavuz; “Budalalığın Keşfi” adlı kitabındaki “Felsefenin Sefaleti” başlıklı yazısında, “felsefe eğitimi bağlamında Türkiye’de hiçbir zaman tartışma gündemine getirilmeyen bazı sorunlar vardır” der ve sözlerine şöyle devam eder:

 “Nedir bu sorunlar? Bu sorunlardan birincisi, felsefe eğitiminin bir tek evrensel yönteme dayanmadığı, her toplumun felsefe eğitimi konusunda kendine özgü bir eğitim tarzını benimsemiş olduğudur. İngiltere’de felsefe, Fransa’da öğretildiği gibi öğretilmez; Almanya’da felsefe İngiltere’de öğretildiği gibi öğretilmez. Batılı ülkeler, kendi felsefe gelenekleri doğrultusunda, kendilerine özgü bir eğitime ağırlık verirler. Bu, hem neyin öğretileceği, hem de nasıl öğretileceği bağlamında, bir kendine özgülük demektir. […]

Türkiye’de ise durum değişiktir. İngiltere olsun, Fransa olsun, Almanya olsun, bir felsefe geleneği olan ülkelerdir. Buna karşılık bir Türk felsefe geleneğinden söz edemiyoruz. […]

Felsefî düşünce geleneğinin yokluğu, açıktır ki, toplumların zihinsel yaşamlarında derin bazı boşluklar ortaya çıkarmaktadır. Bu boşlukları da, ister istemez, Tanrıbilim [teoloji, ilâhiyat –F.K.], ya da başka ideolojiler dolduruyor. Tıpkı geçmişte, dinsel boşlukların, felsefe tarafından doldurulması gibi… […]

Öyleyse ne yapmalı? Bu yoksunluktan kurtulmanın yolu, Tanrıbilim’e karşı tavır almaktan geçmiyor; soyut olmasa bile, spekülatif düşüncenin, fikir tarihimizde nerede ve nasıl üretici ve yeniden üretici olduğunun saptanmasından geçiyor [vurgu bendenize ait –F.K.].”

 Hilmi Yavuz; yine “Budalalığın Keşfi” adlı kitabında yer alan “Türkiye’de Felsefî Üretim: Edebiyat, Bir İmkân Olabilir mi?” başlıklı bir başka yazısında ise, “spekülatif düşüncenin, fikir tarihimizde nerede ve nasıl üretici ve yeniden üretici olduğu”na ilişkin şu saptamayı yapar:

Yavuz’a göre; sıklıkla sorulan “Türkiye’de niçin bir felsefî bilgi üretiminden söz edilemiyor?” ya da “Niçin bir filozofumuz yok?” gibi “kavurucu” sorular, bizde, yâni Doğu toplumlarında, Batı toplumlarındaki kadar kes[k]in bir “söylem rejimleri” ayrımının olmayışında saklıdır. Söz konusu yazısında, Yavuz, “söylem rejimleri”nden ne kastettiğini şöyle açıklar:

“…‘Söylem rejimleri’nden, herhangi bir zihinsel disiplinin (bilim, felsefe, sanat), içinden ifade edildiği formatları anlıyorum. Bir örnekle anlatayım: Belirli bir eğitim düzeyinden geçmiş bir okuryazarın, önüne birbirinden çok farklı disiplinlere ait metinler konulduğunda, bu metinlerin hangi disipline ait olduklarını kolayca tahmin edebilmesi, o kişinin ‘söylem rejimleri’ konusunda, ayırt edici kriterlere sahip olduğunu gösterir. Kısaca, eğer gerçekten iyi bir eğitimden geçmişse, mesela, bir felsefe metnine fizik metni, ya da bir roman metnine felsefe metni demeyeceği varsayılabilir. Bazı ‘söylem rejimleri’ için, iyi eğitim görmüş olmak da gerekmez. Sıradan bir okuryazar bile, bir mektupla bir gazete haberini birbirinden ayırabilir. Bizim zihin tarihimiz, söylemlerin birbirinden ayırt edici sınır çizgileriyle ayrılmadığı bir ‘söylem rejimi’ inşa etmiştir…”

Yâni Hilmi Yavuz’a göre; Batı toplumlarından farklı olarak, Doğu toplumlarında, “bilim”, “sanat” ve “felsefe” gibi –birbirinden belirgin bir biçimde ayrılmış– “söylem rejimleri” olmadığından, felsefî düşünce de, yine edebî metinlerin içerisinde, Hilmi Ziya Ülken’in deyişiyle “felsefe kırıntıları” şeklinde üretilmiştir. Dolayısıyla Yavuz’a göre; Hilmi Ziya Ülken’in ileri sürdüğü gibi, Doğu toplumlarında felsefî düşünce yok değildir, vardır; ancak Batı’dakinden farklı olarak, Doğu toplumlarının “zihin tarihi”nde felsefe, edebiyat ve de sanattan apayrı bir “söylem rejimi” olarak değil, tam aksine, edebiyat ve de sanatla bütünleşik/tümleşik bir hâlde (yeniden) üretilmiştir. O hâlde Yavuz’a göre; Türkiye’de “felsefî üretim” adına yapılması gereken, “Niçin bir filozofumuz yok?” tarzı “yanlış” soruşturmalara girişmek değildir: Yapılması gereken, evvelâ, Türk toplumunda felsefenin, yâni felsefî düşüncenin de, yine edebiyat ve de sanat eserleri içerisinde “felsefe kırıntıları” şeklinde üretildiğinin ya da yine Hilmi Yavuz’un deyişiyle “Felsefenin, edebiyat ve ağırlıklı olarak şiir ile bilimsel, ahlaki ve hukuki söylemlerin içinden” yapıldığının farkına varmaktır!

Kısacası: Hilmi Yavuz; Hilmi Ziya Ülken’in –meselâ tıpkı Hegel felsefesi, Marksizm ve psikanaliz misali “büyük anlatı”larda olduğu gibi– “sistemli” ve de “bütüncül” bulmadığı için felsefeden saymadığı “felsefe kırıntıları”nı, Batı’daki “söylem rejimleri”ne ayak uydurmayı reddeden Nietzsche’nin, “sistemsiz”, “parçalı [bölük pörçük!]” ve de “edebî” bir dille üretilmiş felsefesini de hatırlatarak, özgün [ayrıksı!] bir felsefî üretim geleneği olarak anlamlandırmakta, dolayısıyla da “felsefe kırıntıları”nı, Hilmi Ziya Ülken gibi bir “eksiklik” olarak görmemektedir.

Kanımca; Hilmi Yavuz, Hilmi Ziya Ülken’e yönelik bu eleştirisinde son derece haklıdır ve Yavuz’un “söylem rejimleri” tezini, bırakınız geleneksel Türk edebiyatını, modern Türk edebiyatındaki birçok eser üzerinden dahi rahatlıkla doğrulamak mümkündür: Sözgelimi; Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Ben Deli miyim?”de, Peyami Safa’nın “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu”nda, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur”da, Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”da ya da Hüseyin Nihâl Atsız’ın “Ruh Adam”da vs…, “edebî üretim”ler yaparken, aynı zamanda da felsefî üretimler yaptıklarını kim inkâr edebilir?

Şâyet bendenize sorarsanız: Hiçkimse! Çünkü söz konusu romanlar, “çok edebiyat, az felsefe mi; yoksa az edebiyat çok felsefe mi?” tartışmasına son derece açık metinler olmakla berâber, kâtiyen sâdece ve sâdece “güzel ifâde”den ibâret birer edebiyat eseri de değildir: Modern Türk edebiyatındaki bu ve benzeri romanlar, aynı zamanda da ciddî fikir tartışmaları içeren, felsefî eserlerdir!
FIRAT KARGIOĞLU




budalalığın keşfi | hilmi yavuz

Hilmi Yavuz’un o unutulmaz deneme kitabı Budalalığın Keşfi genişletilmiş haliyle Timaş Yayınları tarafından yeniden yayınlandı. İyi ki de yayınlandı. Hilmi Yavuz şiirini bilenler bilir. Hoca; Adonis, Bonnefoy (Bonfua) gibi dünya şiir mirasına katkı sağlayan sayılı büyük şairlerden biridir.

Hoca’nın şairliğinin yanında bir denemeci yanı vardır. Ali Çolak’ın ifadesiyle “onun denemelerinde hem çok sağlam bir felsefi alt yapı, hem de şiirin ışıltısı vardır” Hilmi Yavuz’un denemelerinin tuğlası felsefe, sıvası şiirdir.

Budalalığın Keşfi oldukça zengin bir kitap. Kitabın zengin bir içeriğe sahip olmasının sebebi elbette Hoca’nın ilgi alanlarının zenginliği… Kitapta benim en çok ilgimi çeken “Bizim klasiğimiz var mı?” başlıklı yazı oldu. Bu yazıda Yavuz, öncelikle “klasik nedir?” sorusuna cevap arıyor. Sorunun cevabını ise Nurullah Ataç ve Jan Kott’un meseleyle ilgili ifadelerinden yola çıkarak veriyor. Klasik, Nurullah Ataç’ın ifadesiyle, “Zaman’a dayanmış olan eserler”dir. Jan Kott’un Çağdaşımız Shakespeare isimli kitabında Hamlet için yaptığı benzetmeyi, Yavuz “klasik nedir?” sorusunun bir cevabı olarak okuyor. Kott, bu eserinde Hamlet’i bir süngere benzetir. Her çağın sorunlarını emen bir süngere. Yavuz ise bu benzetmeyi “klasik nedir?” sorusunun cevabı bağlamında kullanıyor, klasikleri süngere benzetiyor. Bu çok yerinde bir tespittir. Zira bir eserin klasik olması yani zamana dayanabilmesi için tüm zamanların eseri olabilmesi gerekir. Bir sünger gibi her çağın sorunlarını, meselelerini emebilmelidir.

Klasiği bu şekilde açıkladıktan sonra Yavuz, yazının sonunda “Mevlana, Yunus, Evliya Çelebi de bizim klasiklerimiz değil midir?” diye soruyor? Elbette bu isimlerin ortaya koyduğu eserler de klasiktir. Onlar da her çağın eserleridir. Onlar da zamana dayanmış eserlerdir. Onlar da “sünger metinler”dir.

Kitapta, sigarayı bırakma denemeleri hep başarısızlıkla sonuçlanmış olanların da mutlaka okuması gereken bir yazı var. “Enfiye üzerine” başlıklı yazıda Yavuz, sigarayı nasıl bıraktığını anlatırken sigarayı bırakabilmenin püf noktalarını da veriyor. Malumunuz Hilmi Hoca yıllardır sigarasını yakmadan içiyor. Kapalı alanlardaki sigara yasağı Hoca’ya uğramadı. Kitchenette’te ya da başka yerlerde ona rastlayanlar sigarasıyla nasıl oyun oynadığını mutlaka görmüşlerdir. Evet, Yavuz bir celladı oyuncağa çevirmiştir. Nasıl mı? Sigaranın kendisinde oluşturduğu psikolojik alışkanlığı sigarayı yakmadan ama yaktığında yaptığı tüm ritüelleri yerine getirerek bastırdı. Fizyolojik alışkanlığı ise enfiye çekerek… Sigarayı böylesi ilginç (bir o kadar da bilimsel) bir yolla bırakması Yavuz’un felsefi düşünceyi hayatının her alanına uyguladığının bir göstergesi değil midir?

Kitapta söz’ün gücü üzerine, felsefe ve slogan, nitelik, zihnin yıkıma uğraması, felsefe moda mı oldu?, budalalığın keşfi… gibi bir çok kışkırtıcı deneme mevcut. Yeni yıla arınmış bir zihinle girmek isteyenlere tavsiye ediyorum.

http://entelektuelparadigma.blogspot.com.tr/2013/09/budalalgn-kesfi-hilmi-yavuz.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder