6 Haziran 2015 Cumartesi

Ceviz Sandıktaki Anılar


Ceviz Sandıktaki Anılar
Eski evlerin bir köşesine kurulan ceviz sandıklardan neler çıkmazdı ki. Kenarı dantelli örtüler, yatak çarşafları, bohçalar, oyalı mendiller, işlemeli yastıklar, hatta sararmış fotoğraflar... 
Hilmi Yavuzun sandığından ise tadına doyulmaz anılar çıkıyor. 
Hilmi Yavuz, en bilinen özelliği olan şairliğinin yanında bir düşünür, felsefeci ve yazar. Anılarının 1950-60 arasını kapsayan bu iki bölümünde, yeniyetmeliğinin ve ilkgençlik yıllarının dünyasını anlatıyor. 
Kimler yok ki sayfalarda: Doğan Hızlandan Cemal Süreyaya, Edip Canseverden Erdal Öze, Hasan Pulurdan Özdemir Asafa kadar bir dönem Türkiyesinin kültür mozaiğini oluşturan önemli adlar yanında, dönemin siyasal ortamının baş kişileri olan İsmet İnönü, Adnan Menderes gibi siyasetçiler de var. 
Türkiye'nin siyasal ve toplumsal geçmişinde çok önemli bir dönemi kapsayan bu on yıl, aynı zamanda edebiyatımızın gelişim sürecinde önemli adların ortaya çıktığı yıllardır. Gazetelerin edebiyat sayfalarının önemsendiği, dergilerde birbirinden yetenekli yazar ve şair adaylarının boy gösterdiği, edebiyat matinelerinin hıncahınç olduğu, çırağın ustaya saygı duyduğu, ustanın çırağı küçümsemediği yıllar. Anıların arasına serpiştirilmiş okuma parçaları ise, Hilmi Yavuzun o yıllarda yazdığı, kimisi yayınlanmış ama hiçbir kitabına girmemiş şiir, öykü ve roman çalışmaları; genç bir edebiyat sevdalısının iç dünyasını yansıtan metinler. 
Kendi deyişiyle: Bu kitaptaki metnin kendisi, benim 1950-60 yılları arasındaki İstanbul yaşamının kamusal alanıdır, okuma parçalarıysa özel alanı. 
(Tanıtım bülteninden)
http://www.mkitap.com/Ceviz-Sandiktaki-Anilar_12074_kitap.html



Ceviz Sandıktaki Anılar Hakkındaki Yorumlar

Hilmi Yavuz'un Ceviz Sandıktaki Anıları'nı sanırım 2003'te okumuştum. Okuduğumda kendimi bir anda kitabın içinde buluvermiştim. Hilmi Yavuz bu kitapta ilk gençlik ve edebiyata ilk adım atış anılarını anlatıyor. Yine Hilmi Yavuz'un ilk aşkı da bu kitapta yer alıyor...

Hilmi Yavuz'un anılarında neler yok ki.. Kabataş Erkek Lisesi, lisedeki edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil ve dersleri, edebiyata gönül vermesi, A dergisini birlikte çıkardıkları şimdinin meşhur edebiyatçıları, ilk aşkı, okuldaki edebiyat matineleri ve üniversitedeki bohem yaşamı... Ayrıca hiçbir yerde bulamayacağınız Hilmi Yavuz'un ilk gençlikte kaleme aldığı metinler, şiirler... Hilmi Yavuz ve anı okumayı sevenlere tavsiye edilir.





Ceviz Sandıktaki Anılar / Hilmi Yavuz
Geçen yüzyılın ikinci yarısının başlangıcında, Türkiye medyası, cıvık bir lümpenleşmenin bayağılığına ve boyalı sıradanlığına asla yüz vermeyen, müptezelleşmemiş bir basına sahip olmanın onurunu taşımaktaydı.
09.06.2012 
(…)
Dönüm dergisinin ‘teknik sekreterliği’ni Hasan Pulur yürütmekteydi. Edebiyat hocamız Behçet Necatigil’in ‘nezaretinde’ çıkarıyorduk dergiyi. Dönüm, Cağaloğlu’nda, Molla Fenari Sokağı’nda küçük bir matbaa işletmekte olanÖzdemir Asaf’ın  ‘tesisleri’nde basılıyordu. ‘Tesisleri’ demem, lafın gelişi elbette. Özdemir Ağabeyin bir eski dizgi makinesi vardı; hepsi o kadar! Ama, dizgi, düzelti ve baskı işleri için, Necatigil aracılığıyla okul yönetiminden izni koparıp soluğu Cağaloğlu’nda, Özdemir Asaf’ın San Matbaası’nda alınca, kendimizi edebiyat çevresinin içinde buluyorduk.

Özdemir Asaf, o yıllarda çok ünlü bir şairdi ve matbaaya gittiğimizde, Türk şirinin ve öykücülüğünün, en az Özdemir Ağabey kadar ünlü adlarını görüyorduk orada. Vatan gazetesi de Molla Fenari Sokağı’ndaydı. Vatan 1953 yılından başlayarak, haftada bir gün, iki sayfalık bir ‘Sanat Edebiyat Sayfası’ olmuştur) çıkarmaya başlamıştı: Şakir Eczacıbaşı, Özer Esen, Özcan Ergüder ve Oktay Akbal yönetiyorlardı ‘Sanat Edebiyat Yaprağı’nı. Vatan’ıFalih Rıfkı Bey’le Bedii Faik’in çıkardıkları Dünya gazetesinin ‘Sanat Edebiyat İlavesi’ izledi. Dünya’nın Sanat İlavesi’ni (Eki’ni) Adnan Benkyönetiyordu. 1950’li yılların İstanbul basınında sanat ve edebiyata büyük önem verilmekteydi. Nitekim, Vatan ve Dünya ile birlikte Akşam gazetesi de ‘Sanat Sayfası’ hazırlamaya başlamıştı. Akşam’ın Sanat Sayfası’ndansa Melih Cevdet Anday sorumluydu…

Düşünebeliyor musunuz, 1953-1955 yılları arasında Türkiye’nin önde gelen üç gazetesi, Oktay Akbal, Adnan Benk, Melih Cevdet Anday, Özcan Ergüder, Şakir Eczacıbaşı gibi entelektüellere sayfalarını açıyor; onların yönetiminde, edebiyat ekleri yayımlayarak, şiirler, öyküler, düşünce yazıları basıyor!

Geçen yüzyılın ikinci yarısının başlangıcında, Türkiye medyası, cıvık bir lümpenleşmenin bayağılığına ve boyalı sıradanlığına asla yüz vermeyen, müptezelleşmemiş bir basına sahip olmanın onurunu taşımaktaydı. Entelektüeller, henüz ‘entel!’ diye sarakaya alınmıyor; edebiyatçılar, yazarlar, düşün adamları gazetelerin saygın köşelerinde yer bulabiliyorlardı kendilerine…  (…)

Hilmi Yavuz
(Ceviz Sandıktaki Anılar, s. 38-39, Can yayınları, İstanbul,2001)

http://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/ceviz-sandiktaki-anilar-hilmi-yavuz/101




Doğan Hızlan: Hilmi Yavuz’un sandığında ben de varım

Doğan HIZLAN
03.03.2001








Doğan HIZLAN

Kuşağımdan biri anılarını yazdı mı, hayatımın filmi hızla belleğimden geçer.


Hilmi Yavuz'un Ceviz Sandıktaki Anılar'ını okurken, bol bol bu duyguyu tattım.


Kantin muhabbetlerinden tutun, 'a dergisi'nin çıkış serüvenine kadar her sayfanın bir satırında ben de oradaydım demek, kimi zaman insanı sevindiriyor, kimi zaman hüzünlendiriyor.


Birlikte edebiyat heyecanını yaşadığımız, bir çok zevklerimizin oluşum sürecini paylaştığımız bazı arkadaşlarımız artık yok.


Anılar'ın ilk bölümü 1950-60 arasını kapsıyor.

Hilmi Yavuz gibi hem edebiyatçı hem gazeteci olan birinin, bu çalkantılı zaman dilimindeki hayatından elbette çok ilgi çekici kesitler var.
Şair, romancı, denemeci Yavuz'u okuyanlar, anılarda bir başka avlakta iz süreceklerdir.
Siirt'ten Kabataş Erkek Lisesi'ne girişin, oradan düzeltmenlik işiyle gazete dünyasına adım atışın ve kendini bir muhabir olarak siyasal kavganın göbeğinde buluşun notları.
Her anı, bir dönemi, o dönemin insanlarını, tavırlarını, tepkilerini, inançlarını, umutlarını, hayal kırıklıklarını yansıtır.
Özellikle 40 yıl öncesine bakışın bugün da izdüşümleri vardır.
Babasının işi dolayısıyla ordan oraya giden bir çocuğun notları:
‘‘Ben, bütün çocukluğum boyunca, bir ilçeden ötekine, arkasında hüzünler barakarak değil, ama hüzünleri kitaplarımın konulduğu eski bir ceviz sandık gibi taşıyarak dolaştığım için, alışkındım ayrılıklara...’’
Bir öğrencinin İstanbul'u nasıl değerlendirdiğini, sokakların, mahallelerin, insanların onda bıraktığı izleri bu anılardan okuyabilirsiniz.
Böylece de tramvaylı, kendine özgü, bozulmamış sokağıyla bir İstanbul tablosu çıkar karşınıza.
Tablonun içinde insan renkleri vardır, tramvayda ona buna fazla yanaşan, Dayamacı Feti Abi'yi de tanırsınız.
Ceviz Sandıktaki Anılar'ın arasına Okuma Parçaları serpiştirilmiş. Yazar bu göndermeli yazış biçimini şöyle açıklıyor:
‘‘Anıları herhangi bir anı kitabından farklı kılabilmek amacıyla, okuma paraçaları ile destekledim. Okuma parçaları, benim o yıllarda yazdığım ve bir bölümünü, yine o yıllarda yayımlamama karşın hiçbir kitabıma almadığım yeniyetmelik dönemine ait şiir, öykü ve roman girişi denemeleridir. Metnin kendisi, benim 1950-1960 yılları arasındaki İstanbul yaşamının, deyiş yerindeyse, kamusal alanıdır; okuma parçaları'ysa, özel alanı!’’
Benim ve kuşağım için çok önemli olan 'a dergisi'nin ilk idarehanesi - yeni deyişle yönetim yeri -onların Fatih'teki apartmanlarının adresiydi, öyle gösterilmişti.
Harçlıklarımızla çıkardığımız derginin herhalde idarehanesi olacak değildi.
Kabataş'lı Hilmi Yavuz'un edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil'dir.
Şair Özdemir Asaf'ın matbaasında Behçet Necatigil'in nezaretinde çıkardıkları Dönüm dergisinin teknik sekreteri de Hasan (Nejat)Pulur'dur.
Gazetelerin sanat-edebiyat eklerinden söz eder.
Vatan, Dünya bu konuda öncüdür.
Gazetedeki tefrika romanlar, en parlak dönemini yaşar.
Edebiyat Matineleri, edebiyat-edebiyatçı-okur ya da seyirci arasındaki üçgenin dorukta olduğu günleri anlatmış Hilmi Yavuz.
Gerçekten de matinelerin iki yıldızını hoş tanımlıyor:
‘‘Attilá İlhan ve Özdemir Asaf! Bu iki şair, kendiliğinden bir iş bölümünü gerçekleştirmiş gibiydiler. İlki, bir gösterinin dramatik olanaklarını kullanıyordu, ikincisi, komedi olanaklarını...’’
Bizim kuşak için - 1950 Kuşağı - aşağıdaki saptamasına sanırım çoğumuz katılırız:
‘‘Hep söylemişimdir: Bizim kuşak sol'a edebiyattan gelmiştir. Yanlış anlaşılmasın; sol edebiyattan kuşkusuz!
Kısaca, Marx'ı, Engels'i, Lenin'i okuyarak değil, size tuhaf gelebilir, Tolstoy'u, Balzac'ı, Dostoyevski'yi okuyarak solcu olmuştuk. (Ya da en azından ben öyleydim!)’’
Edebiyatçılar Derneği kuruldu, başına da Yakup Kadri Karaosmanoğlu'yu getirdiler ve Tepebaşı Dram Tiyatrosu'nda birEdebiyat Gecesi düzenlendi. (şimdi TÜYAP'ın yeri)
Behçet Kemal Çağlar kürsüdeyken 'Yuh!' seslerinden salon inliyor, borazan sesleri de salonda çınlıyordu.
O gece polisler Hasan Pulur ile Demirtaş Ceyhun'u götürdüler.
Kaçılır mı, ertesi gün onu da evden aldılar, Emniyet'e geldiğinde ilk soru şuydu:
‘‘Söyle bakalım, ne zaman ve kimler vasıtasıyla komünist oldun?’’
Genç edebiyatçıların protestosu ertesi gün İstanbul Ekspres gazetesinde manşetti:
'Komünistler Dün Gece Dram Tiyatrosu'nu Bastılar...'
O yılları ben Hilmi Yavuz'dan okuyunca zaman zaman güldüm, bazan da haksızlıklara isyan ettim.
Sadece Hilmi Yavuz'un değil, 1950 kuşağının sandığı bu.

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=-229858




Yeniyetme Hilmi hoca ve dostları

Hilmi Yavuz, "Ceviz Sandıktaki Anılar" kitabında ilk gençliğine ait anılarını kağıda döktü. Meğer lise arkadaşlarından Hasan Pulur'un gazeteci, Hikmet Sami Türk'ün de siyasetçi olacağı o günlerden belliymiş
Yazıları ve eleştirileri ile sık sık polemikler yaratan Hilmi Yavuz, anılarını kaleme aldı. Yavuz'un 1950-60 yıllarını yani yeniyetmeliğini kapsayan "Ceviz Sandıktaki Anılar"ın birinci cildi piyasada. Şair, bu kitabında ilk gençlik dönemine ve arkadaşlarına 'ne şirin çocuklarmışız' gözüyle bakıyor ve yaptıklarını önemsemek yerine sevgiyle anmayı tercih ediyor.

Ceviz sandığın kapağını kaldırıp içindekileri karıştırınca gözümüz Kabataş Erkek Lisesi'nin sıralarında oturan Hikmet Sami Türk ve Hasan Pulur'a takılıyor, sınıf arkadaşlarıymış. O yıllarda Hasan Pulur (Milliyet gazetesi köşe yazarı) incecik, gözlüklü, futbol ve edebiyat meraklısı bir çocukmuş. Günümüzün Adalalet Bakanı Hikmet Sami ise çok ciddi ve çalışkan bir gençmiş. Hatta lisede tedavüle giren esprilere yabancı kalacak kadar ciddiymiş. Bir gün "İleride Türkiye'yi kim yönetir?" diye düşünmüşler ve cevap olarak da bir kabine kurmuşlar. Bu kabineye göre cumhurbaşkanı Hikmet Sami Türk oluyormuş. "Ona cumhurbaşkanlığını verdik, o da kabul etti. Başbakanlığı ise birkaç yıl önce yitirdiğimiz yakın bir arkadaşımız olan avukat Şahin Yamaner'e vermiştik. Basın Yayın ve Turizm Bakanı olarak da Hasan Pulur'u tayin etmiştik. Bana hangi bakanlık verildi bilemiyorum ama Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın olmadığı kesin!"

DRAM TİYATROSU
Her edebiyat etkinliğine, kişiliğine yer verdiği kitabında Hilmi Yavuz'un özel hayatını ise pek göremiyoruz. 'Efendim aşklarınız meşkleriniz kitaba girecek mi?' "Evet, tabii" diyor, "ama hayatıma giren bazı kadınlar var ki onlardan bahsetmeyeceğim çünkü halen hayattalar ve onları bu anılarla bir tartışmanın, içine çekmek istemem. Zaten güzel şeyler yaşadık ve hepsi geçmişte kaldı." Hilmi Yavuz, anıları onar yılı kapsayan dört cilt olarak yazılmayı ve basılmayı bekliyor. En kalın cildin de 70-80 arası olacağını söylüyor, "Hayatımın en yoğun olduğu dönem buydu. Askerlik, evlenip boşanma, tekrar evlenme. Bir sürü işte çalışma ve bol polemik.

Sanırım kendimi en çok ortaya koyacağım bölüm bu olacak." 'a' dergisi etrafında toplanan Ferit Edgü, Demir Özlü, Erdal Öz, Ergin Ertem 1956 Ocak ayında Attila İlhan'ın tavsiyeleri ve yönlendirmeleriyle Dram Tiyatrosu'nda Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nu, Nurullah Ataç'ı, Behçet Kemal Çağlar'ı yuhlarlar. Bu olay tarihe 'Dram Tiyatrosu' olarak geçer. Amaçları edebiyat iktidarlarına başkaldırmak ve 'putları yıkmaktır.' Bu protesto Orhan Hançerlioğlu'nun polisi aramasıyla sona erer, Demirtaş Ceyhun ve Hasan Pulur yakalanırlar. Hilmi Yavuz ve diğerleri ise kaçmayı başarır.

Her gün baklava yenmez ki
Hilmi Yavuz, son günlerde sıkça eleştirdiği Attila İlhan'ın 'Dram Tiyatrosu' olayındaki provakatörlüğünü şöyle anlatıyor: "Hasan Pulur bu olayda Attila İlhan'ın örgütleyici rolünün olmadığını yazdı. Ama o, (Attila İlhan) bunu kör gözüm parmağına şeklinde yapacak kadar saf değildir. Gayet usturuplu yaptı. Öyle imalar ve işaretlerle kotardı ki, bu yüzden sorumluluğu yok denemez."

Hilmi Yavuz, o günlerde ise Attila İlhan'ı bir merkez olarak görürmüş: "1953'lerden itibaren edebiyatın ünlü isimlerine ilişkin tek tek eleştiri kampanyasına girişmişti. Yazılarının isimleri de çok çarpıcıydı; 'Oktay Akbal ya da eksik firari' gibi. Veya Haldun Taner'in 'Şişhane'de Yağmur Yağıyordu' kitabı için yazdığı 'Yağmurun altında yeni bir şey yok' gibi. Oysa o zamana kadar edebiyatta herkes birbirini desteklerdi. Salah Birsel Oktay Akbal'ı, Oktay Akbal Necatigil'i. Herkes iktidar içindeki konumunu koruma yolundaydı. İlk kez biri çıkıp ciddi eleştiride bulunuyordu ve bunların arka planında da sol söylem vardı. Biz de o zamanlar solcu olduğumuz için Attila İlhan bir anda merkezimiz oldu." "Peki bugün nasıl görüyorsunuz Attila İlhan'ı, geçenlerde artık kötü şair demişsiniz" sorusuna ise şöyle yanıt veriyor: "Uzun yıllar kendine özgü şiirini yazdı ama artık tekrarlıyor. Oysa ustalık denilen şeye ulaşınca onu yakacaksın, tıpkı karaya çıkan denizcinin gemileri yakması gibi. Aynı şeyi Dağlarca için de söyleyebilirim. Ama her gün de baklava yenmez ki be birader. Adam aynı baklavayı temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze getiriyor. Bugün yazdığı 50 yıl öncenin aynısıysa ben onu niye okuyayım!"

Büyük taarruz sabahı traş
Hilmi Yavuz gazetecilik yaptığı yıllarda İsmet İnönü'yü de takip etmiş: "1959'da İsmet İnönü'nün Uşak gezisinde Paşa'nın başına taş atıldığında orada, yanı başındaydım. Ertesi gün Manisa üzerinden İzmir'e gidildiğinde DP'lilerin CHP'yi destekleyen Demokrat İzmir gazetesi binasına saldırıldığını duymuştuk. Sürekli karanlık haberler alınıyordu. DP'liler İstanbul'a gelince İsmet Paşa'yı Topkapı'da kıstıracaklar ve canına kastedeceklerdi. O telaş içinde,oradan oraya koştururken İstanbul uçağını bekleyen Paşa, eliyle işaret ederek beni yanına çağırdı ve eliyle yanağımı sıvazladı ve 'Bu ne sakal! Niçin traş olmadın' dedi, sertçe. Ben de 'Günlerdir yaşananlardan sonra traş olmaya vakit bulamadım' dedim. Bana güldü ve 'Ben Büyük Taaruz sabahı traş olmuştum' dedi. 'Yer yarılsa da içine girsem' demiştim, içimden.'
BUKET AŞÇI



 

Hilmi Yavuz'un "sandıktaki" anıları
UĞUR SOLDAN
Edebiyat tarihi çalışmaları yapılırken kişiye ve döneme ilişkin olarak verilen bilgilerde anı kitaplarının önemi konuyla ilgilenenlerin malumudur. Bu tür eserler sayesinde farklı bakış açıları yakalanır ve eldeki verileri karşılaştırma imkânı doğar. Böylelikle, gerçeğe en yakın sonucun elde edilmesi sağlanır. Bunun yanı sıra esere yönelik tahlillerde de yazarın/şairin anılarından büyük ölçüde faydalanılır.
Kişi, başından geçen olayları, tanıdığı kişileri, hissettiklerini ve düşüncelerini belli bir kompozisyon dahilinde yazarak kendinden sonra gelenlere değerli bilgiler aktarır. Anlatılanlar itiraf niteliğinde olduğu için her şeyi olduğu gibi söylemek cesaret gerektirir. Zira, gerçeği dile getirmek imkânsız değilse bile, çoğu zaman zordur. Hilmi Yavuz'un incelememize konu olan kitabı bu açıdan dikkate değer bir eser.
 Ceviz Sandıktaki Anılar Hilmi Yavuz'un 1950-1960 yılları arasında yaşadığı veya tanık olduğu olaylardan oluşuyor. O dönem edebiyatının gelişim çizgisinden İstanbul'un günlük yaşamına, siyasal ve toplumsal gelişmelere kadar pek çok konuya değinir Hilmi Yavuz. On dokuz bölümden oluşan kitapta ayrıca, yazarın bu yıllarda yazdığı ve pek çoğunu yayımladığı "okuma parçaları" da yer alıyor.
 1950 Mayısında Siirt'te ortaokulu bitiren Hilmi Yavuz'un lise eğitimi alabilmek için önünde iki seçenek vardır; ya Diyarbakır Lisesine gidecektir ya da İstanbul'daki herhangi bir liseye... O yıllarda Siirt'te henüz lise yoktur çünkü. Her iki seçeneğin de olumlu ve olumsuz yanları değerlendirildikten sonra İstanbul'a göç etmeye karar verilir: Hilmi Yavuz, Kabataş Erkek Lisesinde "leylî" okuyacaktır. Yazarın ailesi 1950 yazının son günlerinde Kurtalan'dan trene biner ve İstanbul'a doğru yola çıkar. Üç gün üç gece süren uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından nihayet İstanbul'a, Haydarpaşa Garına varılır. Hilmi Yavuz, o günden itibaren yaşamının yaklaşık elli yılına yakın bir bölümünü İstanbul'da geçirecektir.
Hilmi Yavuz'un İstanbul'a ilk gelişi değildir bu elbette; ancak, bir kültür ve sanat adamı olması bakımından her şeyin başlangıcıdır. Özellikle, Kabataş Erkek Lisesinde okuyacak olması bu başlangıçtaki önemli etkenlerden biridir, desek yanlış olmaz. Zira, yaşadığı döneme çeşitli şekillerde iz bırakmış pek çok isim bu lisede ya hocadır ya da öğrenci sıralarında oturmaktadır. Kuşkusuz bu isimlerden en önemlisi ve ilk anılması gerekeni şair ve kültür adamı Behçet Necatigil'dir. Necatigil, o yıllarda bu lisede edebiyat öğretmenidir ve daha da önemlisi buradaki kültür ve sanat ortamının oluşmasında hayli etkilidir. Bu lise öğrencilerinden "edebiyat ya da sanatla ilgilenen yeniyetmeler" tarafından hazırlanan ve Özdemir Asaf'ın matbaasında basılan Dönüm dergisi Behçet Necatigil'in "nezaretinde" çıkmaktadır. Hasan Pulur, Emin Faik Kul ve Hilmi Yavuz şiirleriyle; Mete Uğur, Engin Atılgan fıkralarıyla; Öznur Gürkem ise karikatürleriyle görünür bu dergide.
Hilmi Yavuz, 1950-1954 yılları arasında Kabataş Erkek Lisesinde aldığı eğitimin düzeyi konusunda şunları söylüyor:
Bizim lise öğretmenlerimiz, bugünkülerle kıyas bile edilemezler! (...) örneğin bir Behçet Necatigil çapında ve donanımında, bırakınız bir lise edebiyat öğretmenini, üniversite profesörü bile bulamazsınız bugün! Sadece Behçet Hoca değil elbette! (...) Felsefe hocalarımızın "doktora"ları vardı. (s. 51)
Hilmi Yavuz'a göre Türkiye'de eğitim sisteminin çöküşü "lise"nin çöküşü ile başlamıştır. Çünkü, Cumhuriyetin ilk yıllarında lise eğitimine "özel bir ağırlık" veriliyormuş. Ayrıca, lise bitirmek de "öyle kolay kolay üstesinden gelinecek bir iş değil"miş.
Yavuz, Kabataş Erkek Lisesinde yatılı okumaktadır, ancak "daimî leylî" değildir. Yani hafta sonlarını evinde ailesiyle birlikte geçirmektedir. Okul ile ev arasındaki mesafeyi ise o yılların gözde ulaşım araçlarından olan tramvaylarla katetmektedir. Tramvaylar o dönemin sosyal yaşamını ve insanların birbirleriyle olan ilişkilerini yansıtması bakımından önemlidir. "Kente ilişkin saygı ve nezaket kurallarının, büyük ölçekte tramvaylarda yaşama geçirilme ve örnek alınma olanağını buluyor olması bir yana, insansal ilişkilerde de tramvay söylemine ilişkin terimler" kullanılırmış. "Tanımadığı bir kadına ya da genç kıza, arkadaşlık teklifi için yanaşıp konuşma" en çok tramvaylarda olan bir şeymiş. Bunun yanı sıra "tramvayı bir cinsel boşalım mekânı olarak kullananlar da" oluyormuş.
Bunlar, özellikle kız liselerinin dağıldığı saatlerde duraklarda beklerler, tramvaya, kız öğrenciler iyiden iyiye kalabalıklaşınca binerlerdi. Bunlara genellikle "dayamacı" deniyor ve yaptıkları iş ise, o yılların İstanbul argosunda "kertme(k)" diye adlandırılıyordu. (s. 24)
1950'li yıllarda İstanbul'daki bazı liselerin düzenlediği "edebiyat matineleri"yle dönemin kültür, sanat, edebiyat yaşamına bir canlılık gelirmiş. Hilmi Yavuz o yılların "önde gelen şair ve öykücülerinden çoğunu, kişi olarak ilk kez" bu matinelerde görür ve büyük heyecan duyar. Sait Faik Abasıyanık'ı, Haldun Taner'i, Sabahattin Kudret Aksal'ı, Attilâ İlhan'ı uzaktan da olsa, ilk kez görüyor ve seslerini ilk kez işitiyordur.
Edebiyat matinelerinin en gözde iki ismi Attilâ İlhan ve Özdemir Asaf'tır:
Attilâ İlhan, siyah kadife ceketi, boynunda neredeyse yerleri süpüren upuzun kaşkolu ile, o sıralar özellikle Salim Şengil'in Seçilmiş Hikâyelerdergisinde ve Vatan gazetesinin "sanat yaprağı"nda birbiri ardı sıra yayımladığı şiirlerinden bazılarını, kendine özgü dramatik tarzıyla okurken, ara sıra durup ince tel çerçeveli gözlüklerinin üzerinden salona bakıyor, alnına düşen uzun saçlarını parmaklarıyla arkaya atarak sürdürüyordu okumayı. Her şiirin sonunda salon alkıştan yıkılır gibi oluyordu... (s. 46)
Sonraki yıllarda, Hilmi Yavuz ve pek çok arkadaşı Attilâ İlhan'a ulaşma fırsatını bulmuşlar ve onun çevresinde toplanmışlardır. Attilâ İlhan o yıllarda Paris'ten yeni gelmiştir. Söylediği birtakım şeyler güçlü belagatiyle birleşince gençler üzerindeki etkisi daha da artmıştır. O, çevresinde toplanan bu gençlere örnek olmakla kalmayıp çoğu zaman onları yönlendirmiştir de:
1956 yılı Ocak ayında 'a' dergisini yayımlamaya başladıktan sonra, kendimizi iyiden iyiye önemsemeye başlamıştık. (...) bizden yaşlı ve ünlü edebiyatçılar, "Edebiyatçılar Derneği"ni kurup başkanlığına da Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) Bey'i getirdikten sonra, derneğe üye olma konusunda girişimde bulunan arkadaşlarımız (...) ret cevabı alınca, bir hayli öfkelenmiş, vermiş veriştirmiştik. Sanırım 1955 yılında, Derneğin, şimdi yerinde Tüyap Kitap Fuarı'nın bulunduğu Tepebaşı Dram Tiyatrosu'nda bir "Edebiyat Gecesi" düzenlediğini öğrendiğimizde, ne yapılması gerektiğini biliyorduk. Baylan'cılara (Attilâ İlhan'ın çevresindeki genç edebiyatçılar) yakın olanlarımız (...) Baylan'daki arkadaşlarla görüştük. Ferit Edgü, Attilâ İlhan'la konuştuğunu ve onun Nâzım'ın "Putları yıkıyoruz!" kampanyasına benzer bir eylemden yana olduğunu söyledi. (...) Yapılması gereken, o gece Dram Tiyatrosu'na gitmek ve yaşlı kuşağın "put"larını yuhalamaktı... (s. 71)
 Şimdi burada bir ayraç açalım ve Hilmi Yavuz'a soralım: 1956 yılı Ocak ayında 'a' dergisini yayımlamaya başladıktan sonra, kendinizi iyiden iyiye önemser hale gelip de, 1955 yılında (yani bir yıl önce!) Edebiyatçılar Derneğinin düzenlediği Edebiyat Gecesinde yaşlı kuşağın "put"larını nasıl yuhaladınız? Neyse, devam edelim:
O gece Dram Tiyatrosu'nun paradisinde hazır ve nazırdık hepimiz. (...) Biz yuh ekibinde görevliydik. Eylemin "matermind"ı Attilâ İlhan görünürlerde yoktu! Şimdi kim olduğunu hatırlayamadığım bir arkadaşımız Dram Tiyatrosu'na gelirken İstiklâl Caddesi'nde Attilâ İlhan'a rastlamıştı. "Abi, geliyor musun?" diye sorduğundaysa şu cevabı almıştı: "Yok, ben sinemaya gidiyorum!" Rivayet o ki, Attilâ İlhan ne olur ne olmaz düşüncesiyle sinema biletini sakladığını söylemişti daha sonra. Hîn-i hacette "Ben tiyatroda değil, sinemadaydım, işte kanıtı!" diyebilmek için... (s. 72)
Sansaryan Handa, "Komünist Masası" diye bilinen "Birinci Şube"de neticelenen bu olay, Hilmi Yavuz'un "genç bir 'solcu' olarak 'siyaset'le teşerrüf" etmesine ve "siyasi şubede kaydı olanlardan biri" olmasına sebep olmuştur. İstanbul Ekspresi gazetesi bu olayı birinci sayfasında "şimşir puntolarla atılmış kocaman, kara bir başlık"la "Komünistler Dün Gece Dram Tiyatrosunu Bastılar" diye duyurur.
Bu olay, Hilmi Yavuz'u fazlasıyla tedirgin etmesine rağmen, onun siyasetle ilgilenmesini engellemeye yetmez. Dönemin siyasî konjonktürü onun "sol"da yer almasına sebep olur; ancak, onun solcu olmasında tek etken bu değildir. Yavuz, bu durumu şöyle açıklıyor:
Bizim kuşak "sol"a, edebiyattan gelmiştir. Yanlış anlaşılmasın; -sol edebiyattan değil kuşkusuz! Kendi payıma ben, ortaokul yıllarımdan başlayarak, Maarif Vekâleti'nin "Batı Edebiyatından Tercümeler" adı altında yayımladığı Klasikler'in çoğunu okumuştum. Gerçekten de, "Klasikler", beni hangi bağlamda yöneltilirse yöneltilsin, onu ezen, aşağılayan, yok sayan her türlü buyurganlığa ya da zorbalığa karşı son derece duyarlı kılmıştı. Liberal ve hümanist bir ahlak, bilinçlenme yoluyla değil, ama daha çok duygusal yoldan (ve elbette farkında olmadan) kimliğimizin ana yapısını oluşturmuştu bile... Sol'a yönelişimiz, soyut ve teorik bilgilenmeden yoksun, ama somut insanlık durumlarından yola çıkan bir ahlaki duyuş ve tavır-alışla gerçekleşmişti. Kısaca, Marx'ı, Engels'i, Lenin'i okuyarak değil, size tuhaf gelebilir, Tolstoy'u, Balzac'ı, Dostoyevski'yi okuyarak "solcu" olmuştuk! (s. 69)
Hilmi Yavuz, Attilâ İlhan'la olan ilişkilerini sonraki yıllarda da sürdürür. Attilâ İlhan pek çok konuda ona ve diğer genç edebiyatçılara ağabeylik yapmaya devam eder. Aralarındaki ilişkinin çok uzun bir zaman bu doğrultuda sürdüğünü Hilmi Yavuz'un Attilâ İlhan'a yazdığı bir mektuptaki şu cümlelerden anlıyoruz:
"Hangi" dizisiyle, yararlı bir işi başlattın, sürdürüyorsun. Bundan sonraki"hangi", bence, "Hangi Şiir" olmalı. (...) Üstelik, sen çok daha iyi bileceksin çoğu şairimiz (gençleri söylemiyorum), yaptıkları işin ne olduğunun farkında değillerdir, olmaları da mümkün değildir. Özellikle geleneksel Türk şiiri bağlamında, kuramsal bir deneme ne yararlı olurdu!.. (Attilâ İlhan'a Edebiyat Dünyasından Mektuplar, Otopsi Yay., 2001, s. 208)
Ancak, Hilmi Yavuz'un geçtiğimiz yıl Zaman gazetesinde (14 Nisan 2000) yayımlanan bir yazısı, durumun şimdi hiç de öyle olmadığını gösteriyor. Hilmi Yavuz, özetle, "Attilâ İlhan'ın sürekli olarak bazı şeyleri tekrarladığını, kendisini aşacak ve dönüştürecek okumalara açık olmadığını" iddia ediyor. Bir başka yerde ise İlhan'ın şairliğiyle ilgili olarak şunları söylüyor:
Şiir yazıyor; belli bir ustalığa gelmiş. Baktığın zaman bu Attilâ İlhan şiiri dersin. (...) Ama 1950'li yıllardan bu yana Attilâ İlhan'ın şiiri hiç değişmedi. (...) Yeni kitabındaki [Kimi Sevsem Sensin] bir iki şiirini okudum. Maalesef çok kötü. (Aktüel, 500)
Hilmi Yavuz'un bunları şimdi söylüyor olması gerçekten de çok ilginç. 1980 yılında İlhan'a yazdığı mektuptaki tavırla (ki, Hilmi Yavuz o zaman kırk dört yaşındadır!) yukarıda alıntıladığımız satırlardaki tavrın birbiriyle örtüştüğünü söylememiz çok zor! Mademki ilk gençlik yıllarından beri (Zaman gazetesindeki yazısında böyle söylüyor) Attilâ İlhan'la ilgili olumsuz düşünceleri vardı Hilmi Yavuz'un, bunları dile getirmek için neden bugüne kadar bekledi acaba?

http://www.idefix.com/nssi/urun_dis_elestiri_inc.asp?yazi=1541&TB_iframe=true&height=300&width=500



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder