12 Haziran 2015 Cuma

Denemeler - Karşı Denemeler



Denemeler-Karşı Denemeler'in ilk basımı 1988'de gerçekleşti ve o günden bu yana sekiz yıl gibi oldukça uzun sayılabilecek bir zaman geçti. Bu sekiz yıl içerisinde yazdıklarıma bakıyorum da, deneme türünde olanların sayısının bir hayli kabarık olduğunu görüyorum. Kuşkusuz, ayrı bir deneme kitabı oluşturabilecek bir toplam! Gelgelelim sevgili dostum Uğur Büke, eski ve yeni denemelerin tümünün bir kitapta toplanmasının daha doğru olacağını, 1988 öncesinde yazdığım denemelerin bugün için de güncelliklerini koruduklarını belirtince, doğrusu itiraz etmedim. Böylece 'Denemeler', sadece genişletilmiş bir ikinci basım olmaktan çok, onu aşan, sanki daha anlamlı bir toplam oluşturdular.
Bakalım, okur da bu denemeleri 'anlamlı bir toplam' bulacak mı?
Ayaspaşa,1 Eylül,1996
-Hilmi Yavuz-

DENEMELER - HİLMİ YAVUZ

Kalem üzerine bir deneme

‘Alam ele levh ü kalem!’
Nef’’î, ‘Der Sitâyiş-i Sultan Murad’ kasidesini ‘Tâ medh-Şâhenşâh içün’, eline kalem ve kâğıdı almakla başlatır. Aslında, her şey kalem ve kâğıtla başlamamış mıdır? Allah [C.C.], önce Levh ile Kalem’i yaratmıştır. ‘Kalem Sûresi’ Kur’an-ı Kerîm’in nüzûl sırasına göre ikinci sıradadır. 

Muhyiddin-i Arabî El-Futûhât El Mekkiye’de ‘Allah’ın ilk yarattığı şey Akıl’dır ki, o da Kalem’dir’ der. Şeyh’ül-Ekber’e göre ‘İlk mevcud ki, o ilk Akıl yahut Kalem’dir.[…] Kalem ise, Levh-i Mahfûz üzerine Rabb’in emriyle bi nefsihi [bizzat] yazmış[tır].’ Yine El Futûhât’ta şunları yazar İbn Arabî: “Allah Teâlâ ‘Kalem ve Levh’i yaratınca onlara Akıl ve Ruh adını verdi.”

‘Kalem’ üzerine yazacaksam eğer, ben de Nef’î gibi, ele kalem almayı düşündüm ve öyle yaptım. Ve kalem’in aklına uydum ruhumu levh üzerine kalemle geçirdim. Kur’an-ı Kerîm’in Lokman Sûresi’nin 27. âyeti, ‘Yeryüzünde ağaçlar kalem, deniz mürekkep olsa ve denize yedi deniz daha katılsa yine Allah’ın kelimeleri tükenmez’ der. Benim fâni kalemimin kelimeleriyse bir A-4’ü bile doldurmayacak gibi görünüyor. Bakalım kalemim, kalem hakkında neler yazacak?
Ben dolmakalemle yazarım. Hep dolmakalemlerim olsun istemişimdir çocukluk yıllarımdan beri. Babamın üstü koyu lacivert zemin üzerine işlenmiş çini motiflerine benzeyen çizgilerle bezeli kalın gövdeli dolmakalemini, ondan izinsiz ve gizlice alıp elyazımla defterlerime neler yazmıştım;- hatırlamıyorum bile!
İlkokuldayken güzel yazı derslerimiz vardı. Müzik porteleri gibi kara tahtaya tebeşir ve uzun cetvellerle paralel çizgiler çizilir ve öğretmenimiz, bizi tahtaya kaldırarak, harflerimizi o çizgilerin aralıklarına gelecek biçimde yerleştirip yazmamızı isterdi. Elyazım bu nedenle iyidir benim. Hele bir de dolmakalemle yazıyorsam! Dolmakalemle yazılan elyazısının güzelliği, o yazıya bir tür hüsn-ü hat disiplini verir. Kara tahtaya çizilen çizgilerin arasına yerleştirdiğimiz harflerin eğri büğrü olması sözkonusu değildi şüphesiz. Tahtaya ve daha sonra çizgili defterlerimize yazdığımız yazıları, bugün eski hattatların meşk talimlerine benzetirim.
Ama elbette kalem, o işlevi yerine getirecek nitelikte olmalıydı. Nedense o yıllarda çocuklara dolmakalem alınmaz; dolmakalem sahibi olabilmek için sanki rüştünü ispat etmiş olmak gibi bir âdet varmış gibi davranılırdı. İlkokulda ve ortaokulda, 1940’lı yıllardı, camdan yapılmış ve tersine çevrildiğinde dökülmeyen mürekkep hokkalarımız olur, tahtadan ve uzun, ucuna takılan ince ya da kalın uçlu kalemlerimizle, onları hokkaya batırarak yazardık.
Ayrıca kalem kutularımız vardı. Resim derslerinde kullanılan renkli kalemler, ucu silgili kurşunkalemler. Dilimizin ucuyla ıslatarak yazdığımız mor kalemler! Onlar dilimizde mor noktalar bırakırlardı…
Kalemle yazmanın, hele dolmakalemle yazmanın hazzı! Kim ne derse desin, mesela çini mürekkeple yazılmış bir elyazısı, bana göre elbet,  hat sanatı örneği sayılmalıdır…
Kalemle yazmak, o yazıyı yazanın kişiliğidir. Mesela ben, ‘z’ harfini bazen kuyruklu, bazen da kitap harfi gibi kuyruksuz yazarım; ‘s’ harfini de öyle: Arasıra, sağa eğik bir yumuşak [?] üçgen gibi, arasıra da kitap harfleriyle! Yazıdan karakter tahlilini biliriz;- kişiliğimizi gösterir. Ama kalem, elyazısıyla sadece kişiliğin değil, kimliğin de ta kendisidir…
Daktilo kalemle bilgisayar arasında ara konumdadır. Ama kalemle birlikte yiten elyazısının kişilik ve kimlik kaybı sorununu bilgisayara taşıma şerefi[?] de daktiloya aittir. Fakat şu var: Bilgisayar her şeyi yapabilir, ama bir tek şeyi, o kişiye özel olanı, kimliğin göstereni olanı, yani imza’yı yapamaz. Kişilik ve kimliğin kalem ve elyazısıyla son savunma mevzii, imza’dır;-ıslak imza! İmza, biraz retorik yaparak söyleyeyim, kalem ve elyazısının teslim alınamaz son kalesidir!..
Şeyh’ül Ekber’in söylediği gibi, kalem akıl’sa eğer, bilgisayar bu akıl’ı, deyiş yerindeyse, kamusal akıl’a dönüştürür. Harfler, hepimizin olur; yazı Ben’im değil, Heidegger’in deyişiyle ‘Das Man’ındır artık…
 [Bu yazı önce dolmakalemle yazıldı, sonra mecburen bilgisayarda… Kalemim, beni bağışla!]

Not: Bu denemenin tamamı, Feridun Andaç’ın editörlüğünü yaptığı ‘Kalem Kitabı’ndadır. [Varlık Yayınları, 2014
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/kalem-uzerine-bir-deneme_2247770.html
*
Denemeler-Hilmi Yavuz
Bilinen bir olgu: Felsefe bağlamında sistemli bir düşün geleneğinden yoksunuz. Düşünce geleneğimizin sistemleşmemiş yapıları var: Atasözü ve gülmece felsefenin yerini tutuyor. Bir felsefi düşün geleneğinin olmayışı, insanımızın ve toplumumuzun sorunlarını hangi kertede kavramak istersek isteyelim, atasözü ve gülmeceye başvurmamızı gerektiriyor....

*
Bu kitapta Hilmi Yavuz; Felsefe ve Slogan... Tartışma Geleneği... Eleştirmenin İşlevi... Asrı Saadet ve Demokrasi... Çağından Tiksinmek... Genç Bedenler... Lümpen Dil-Entel Dil... Yunus ve Mozart... 200 Yıllık Gaflet... Batıyor muyuz... Hüzün Kültürü... gibi birçok denemesini bir araya getiriyor. - 
See more at: http://www.gunboyu.com/Boyut-Yayincilik-Denemeler_uby-
* 



HİLMİ YAVUZ’UN DENEMECİLİĞİ 

Deneme türü diğer yazı türlerine nispetle daha kolay yazılabiliyor. Bunun nedenleri arasında sanırım denemenin iddiadan uzak bir tür olduğu yatmaktadır. Bana göre deneme yazmak hem zor, hem de kolaydır. Neden diye sorarsanız; deneme yazarı olmak her şeyden önce samimiyet ister. Ancak bu samimiyet de denemecinin yüreğini tam manasıyla ortaya koymasıyla mümkün olur. Samimiyet ifade etmeyen yazılar da zaten kolay kolay deneme türü içine giremez. Çünkü deneme yazabilmek için biraz da insanın kendine dönebilmesi, kendi kendiyle hesaplaşması gerekir. Bu hesaplaşmada tabii ki birinci temel şart samimi olmaktır. “Dilin söylem düzeyinde resmî kıyafetinden arındığı deneme türünde, serbest ve rahat söylemek esastır. 

Deneme yazarı, kendisini sıkmak mecburiyetinde olmadığı için konusunu öznelliğinin potasında eriterek sunar. Bu sunum düzeyinin en büyük özelliği samimiyettir. Öznenin öz denetiminden geçen dünya, denemecinin dilinde mümkün olduğu kadar şahsileşir. Aynı zamanda yalıtık bir düzlemde hayatın içinde var olan gerçeklere özne tarafından yeniden bir şekil verilir.”(1) Zordur deneme yazmak. Çünkü yazdıklarının adamı olabilmek, yazabilmenin de ön koşuludur. Mehmet H. Doğan, Çağının Tanığı Olmak (1994) isimli eserinde, deneme için şunları söyler: 

“Daha kalıcı olanın deneme olduğuna inandım hep. Denemeyi daha çok seviyorum, yazınsal denemeyi. Deneme yazarken, insanın bütün düşünme gücünü, bütün bilgisini, varını yoğunu, bütün kalıtını kullanması, sezgi gücünün kapılarını sonuna kadar açması gerekiyor. Buysa büyük bir anlıksal (entelektüel) doyum veriyor bana. Yıllardır kafamda gezdirdiğim, bir gün mutlaka oturup yazacağım birkaç denemeden biri şu adı taşıyor: 
“Düşünmek, Konuşmak ve Yazmak”. Yazının, yazmanın gücüne çok inandığımdan geliyor belki bu.” (Andaç, 2000, 365) Bunun yanında yazmanın getirdiği sorumluluk duygusuyla alt yapıyı besleyecek kültür ve bilgi donanımlarına sahip olmak gerekir. Bu da zamanla, büyük gayretler neticesinde oluşur. “Sabretmek zordur, ama meyvesi tatlıdır” misali, uzun soluklu okumaların, düşünce temrinleriyle beslenmesinden güzel eserler ortaya çıkar. Hilmi Yavuz kendi deneme yazarlığını ise şu şekilde değerlendirir: “Niye deneme? Doğrusu, bu soruyu nasıl yanıtlayacağımı bilmiyorum. Olsa olsa, düzyazının yaratıcı alanlarında (romanı ve öyküyü denemiş, ama başarılı olamamış biri olduğumu itiraf etmeliyim burada) bir şeyler yapabilme tutkusudur beni deneme yazmaya zorlayan. Ayrıca, düzyazıya üşenen biri olduğum için, bu kitaptaki yazılardan büyük bir bölümünü, benim, ayda ya da haftada bir yazma yükümlülüğünü üstlendiğim dönemlerin ürünleri olduğunu da söylemeliyim.” (Yavuz, 1988, 7)(2)

Hilmi Yavuz’u okurken, onun kelimeleriyle hemhâl olurken ister istemez bir kültür atmosferine giriyorsunuz. Soluk alıp verdiğiniz hava birden değişiyor. Düşüncenin zorlayan labirentleri arasında birden karşınıza çıkan bir kapı sizi ferahlatıyor. Evet farklı bir kalem Hilmi Yavuz. Onu farklı kılan da bana göre şair mizacından gelen hassasiyeti ile felsefeci kimliğinden gelen sorgulayıcı tavrıdır. Bir de dile hakimiyeti. “Hilmi Yavuz, şair olmanın avantajını kullanarak denemenin diline ayrı bir çeşni katar. Algılar, araştırır ve anlatır. Her şeyi, dilin dünyasında yeniden dener.”(3) O bütün bunları denemenin içinde eriterek yepyeni bir üslup ortaya koymuştur. 

Enis Batur’un E/Babil Yazıları’ndaki şu haklı tespitlerini Hilmi Yavuz’un denemeleri için de söyleyebiliriz. “Deneme yazarı, konumuna ve konusuna, onu harekete geçiren enerji kıvılcımına ve yöneldiği ufuk noktasına, dil ile ve ifade ile ilgili öznel tercihlerine bağlı olarak kurar metnini, metinlerini. Denemeciliğinin büyük bir gövdesi olsun isteyebilir ve bu gövdeyi kendi güzergâhına yönelik özel, kişisel bir ayar dizgesiyle bileşenlerine, bileşkelerine ayrıştırabilir. Deneme’nin çoğulluğundan tekil bir hat çizebilir, yazı serüveni için, tam tersine, bu çoğullukla bir bakıma örtüşecek bir çoğul hat düzeni kurmayı da yeğleyebilir.”(4) 

Hilmi Yavuz’un üslubunu, daha da güzelleştiren; onun Sabahattin Eyüboğlu’dan aldığı ve adına “gülen düşünce” dediği bakış açısını, denemelerinin merkezine koymasıdır. Gülen düşünce her şeye belli bir espri çerçevesinde yaklaşmayı öngörür. Fakat bu espri, bir mizah anlayışı içerisinde gelişip büyüyen, düşünmenin “neden olmasın?” sorusuyla insanı örseleyen tutumunu içerir. O da tıpkı Rabelais’in agélaste’ları gibi “gülmesini bilmeyen okurlar, okumasın denemelerimi” der. Hilmi Yavuz’un, İrfan Külyutmaz müstear adıyla yazdığı denemelerini bu minval üzerine değerlendirebiliriz. 

Beşir Ayvazoğlu’nun, Defterim’de Kırk Suret’te yazdığı gibi; o, bıyık altından gülmesini bilen bir İstanbul beyefendisidir. “Eski kültürden söz ederken iri iri çamlar deviren aydınlarla tatlı tatlı alay etmek, kültürlü, alafranga bir İstanbul beyefendisi tiplemesi olan İrfan Külyutmaz’ın en büyük zevkidir.”(5) 

Hilmi Yavuz, bakmakla görmek arasındaki farkı bize çok yalın bir şekilde hissettirir. O; her şeye, bakıştaki derinliği “güzel”in ötesindeki espri ile vermeye çalışmıştır. Kendi kendiyle yaptığı iç konuşmalarda, bir şeylerin rahatlığını hissediyor; bunların da yazıyla hayat bulacağını biliyordu. Nihayetinde denemenin deneyerek bir rahatlama olduğunun fakındadır. Tıpkı Enis Batur’un söylediği gibi; “Deneme, denemek fiilinden uzak durarak düşünülebilir mi, ben düşünemiyorum. Bir ‘konu’yu deniyorum tabii. Öte yandan, o konuyu bu ‘dil’ ile, bu dile yataklık eden şu ‘üslûp’la deniyorum. Deneme denemenin içinde, deneyenin ve denenenin içinde. Bir kıvılcımdan yola çıkıyor belki, ama bu kıvılcıma yeniden kavuşmak için. Biçimini arıyor hemen; iletken kaplar içine yayılan sıvı gibi yükseliyor, iniyor, bir tuhaf kolluyor. Başka kaplara da aktarılabilir şüphesiz, gene de biçim almadan son biçimini almadan konu denenmiş sayılmıyor.”(6)

İnsanın yapıp etmelerinin, görüp duymalarının, okuyup dinlemelerinin neticesinde “var olma” eylemine; dostça bir iki şarkı bestelemenin adı değil midir deneme? Onun için Nermi Uygur “Denemeli Denemesiz” diyor denemelerine ve ekliyor; “Dünyasız edemediğim için, gerçekliğe saygı duyduğum için, gerçeklik ötesi hiçbir şeyin unutulmasına boyun bükemediğim için deneme yazıyorum.”(7) 

Hilmi Yavuz’un denemelerinde bu gerçeklik yalın bir şekilde ortaya çıkar. Onun bakış açısıyla her bir konu yeni açılımlarla yeniden üretilir. Yeniden üretilir, çünkü onun denemelerinde düşünceyi gıdıklayan bir yan vardır. Bundan dolayı Hilmi Yavuz’un denemelerinde neyle, ne vakit, nasıl bir durumla karşılaşacağınız belirsizdir. Bu belirsizliğin temelinde aslında onun nizami giden düşünce sarkaçlarını tekrar kurgulamak gibi bir çabası vardır.

Hilmi Yavuz’un ilk okuduğum kitabı “Denemeler ve Karşı Denemeler” idi. Bu kitap 1960 yıllarında kaleme alınmış denemeleri içeriyor. Hilmi Yavuz, denemenin o çok yönlü bakışıyla ayırdına varamadığımız pek çok meseleyi, geçmişin hatıra sandığından çıkararak “hâl” dediğimiz bu “ân”a taşımasını bilmiştir. Bu denemesiyle Hilmi Yavuz; felsefî söylemin terim ağırlıklı kelimelerine dokunmadan, olaylar karşısında sorgulayıcı bir tavra girmiş; düşüncenin netameli yollarında fikir üretmenin esprili çoşumculuğunu bize hissettirmiştir. Feridun Andaç’a verdiği röportajında şöyle der Hilmi Yavuz: 

“Denemenin, yazarın ‘düşünsel oto portresi” olduğu söylenebilir elbet; ama salt bu kadar değil! Denemeyi, yaşanmış olandan bağımsız ele almamak gerek Belki de yazınsal türler içinde, yazarın yaşamıyla, yaşayan deneyimleri ile zorunlu olarak bire bir ilişki içinde tek tür, denemedir. Öteki türlerde, yazarın yaşamıyla ilişki zorunlu değil, olumsaldır; olsa da olur, olmasa da olur! Ama denemede durum öyle değil.”(8) 

Bu samimi ifadeler içinde Onun “Denemeler Karşı Denemeler” kitabında yer alan denemelerden birkaçını vermek istiyorum. “Felsefenin görevi dilde gömülmüş olan hakikatleri çıkarmaktır.” ifadesiyle ‘Felsefe ve Slogan’, “Her tartışmada insanın savunduğu, bir tez değil, kendisidir.”(Valéry) ifadesiyle ‘Tartışma Geleneği’, “İslam’ın Gerçeklik’i, onun demokrasi geleneğine dayanıyor.” İfadesiyle ‘Asrısaadet ve Demokrasi’, “Mustafa Cezar’ın, ‘Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi’si ise, gerçekten önemli bir incelemedir, ama biyografi değildir.” saptamasıyla, ‘Biyografi Eksikliği’, “… büyük şehir insanlar arasındaki sıcak ve somut insani ilişkilerinin yerine, soyut ve kurallara dayalı toplumsal ilişkileri koyuyor” ifadesiyle, ‘Şehirlerin İskeleti’, “İyi okurlar, belki de çocukların arasından çıkıyor kimbilir? İfadesiyle ‘Odam, Kitabımdı Benim’, Şiir Çevirisi Üzerine, Gençliğimde Ben de Şiir Yazmıştım!, Ya Kebîkec, İntihal Sanatı, Efendiler Uyumayınız, Tuluat Ölmedi… gibi pek çok denemede, deneme okumanın tadına varıyorsunuz.

Hilmi Yavuz’un “gülen düşünce” ismini verdiği deneme türüne en iyi örnek olarak Budalalığın Keşfi’ni verebiliriz. Gülen düşünce mizah anlayışının en kemâl noktasıdır diyebiliriz. Prof. Dr. Cemil Göker, Gülme ve Güldüren Sanat Türleri  isimli eserinde gülme ilgili şu senteze ulaşır. “Orjini ne olursa olsun, gülme bir sentezin, bir sonuca varışın ifadesidir. Bu sonuca varış, düşünce ve duygudaki konformizmi, monotoniyi bir tür aşma olması nedeniyle bir felsefedir. Senteze varmanın hazzını duyar ve duyurur. Gülme, insanlığın zaaflarını, tutkularını açıklıkla görebilen, onların üzerinde kanat çırpan bilgeliği süsleyen bir reflekstir. Hayata kötümser bakışı reddeder. En kötümser anlarda bile bir takım yeni imkanların, olabilirlerin müjdecisidir. İnsan hayatına bilgece, ‘bu böyle olursa daha güzel olur’, ‘Bu böyle olabilseydi daha iyi olurdu’ dercesine yeni ufuklar açmayı, yeni anlamlar vermeyi amaç edinen bir reflekstir.”(9) Hilmi Yavuz’un gülen düşünce argümanı içinde  karşı düşünceleri de ele alarak ortaya koyduğu denemelerinde kendi deneme anlayışını genelleştirdiğini görmekteyiz. Bu deneme anlayışında gülmenin ve mizahın ayrı bir önemi vardır. Gülmenin felsefî alt yapısını oluşturan mizah, aslında insan olan varlığın içinde yaşadığı cemiyet aynasında kendini görmesidir. İnsan, diğer bir insanla cemiyet dediğimiz hayatiyeti oluşturur. 

Cemiyetteki her bir ferdin fizikî ve psikolojik halleri farklıdır. Her biri ayrı bir alem olması hasebiyle ferd kendine göre özeldir. Her bir ferdi böyle düşündüğümüzde farklı insanların kendilerine göre farklı hayat felsefeleri olması normaldir. Normal olmayan ise, bu insanların aynı çizgi üzerinde tek düze olmalarıdır. Tek düzelik de fıtrat kanunlarına aykırıdır. Gülme’yi “bir nevi içtimai jest”(10) olarak gören Henri Bergson toplumsala olan vurgusu ile onu faydalı bulur. Hilmi Yavuz fıtrat kanunlarının verdiği rahatlıkla, denemenin mizah yönüne felsefî bir bakış açısı getirerek; gülme eyleminin düşüncenin tabii bir sonucu olduğunu belirtir. Hatta onun bu mevzuuyla ilgili açıklamasını vermek yerinde olur. Yine Feridun Andaç’ın “nedir deneme, nasıl bir yazınsal türdür?” sorusuna bakın Hilmi Yavuz nasıl cevap veriyor: 

“Denemenin bir yazınsal tür olarak kolayca tanımlanamayacağı düşünüyorum; galiba türler arasında ayırt edici sınırlar çizmenin olanaklı olmadığını da! Budalılığın Keşfi ile örneğin Ataç’ın, Uygur’un ya da Eyüboğlu’nun denemeleri türsel olarak beziyor mu birbirine? Belki de benzer yanları vardır ama ben, benzerliklerin değil, farklılıkların öne çıkması gerektiğini düşünüyorum. Geçmiş Yaz Defterleri örneğin. ‘Anı’ olarak da, ‘günce’ olarak da okunabilir; ‘deneme’ olarak da! İlk deneme kitabımın adı, anımsayacaksınız Denemeler-Kaşı Denemeler’dir. Biraz da Malraux’un Antimemoires’ından esinlenerek kitaptaki bir bölük denemeye ‘karşı-deneme’ demeyi daha doğru bulmuştum. Karşı deneme, benim Sabahattin Eyüboğlu’nun deyişi ile, ‘gülen düşünce’ diye tanımlamayı yeğlediğim bir deneme türü. ‘gülen düşünce’ deyişinin şimdi salt karşı-deneme için değil, genel olarak deneme türü için kullanılabileceği kanısındayım. Bu deyiş mizah sözcüğüne karşılık olmaktan çok, denemeye uygun bir tanım gibi geliyor bana.”(11) 

Denemecinin her şeyden önce samimiyet ifade eden bir girişle okuyucu selamlaması gerekmiyor mu? “Gülen düşünce”, Hilmi Yavuz’un kaleminde bu samimiyetin bir ifadesi olarak şekillenmiştir. Gülmek, gülerek düşünmek onun okuyucu ile arasındaki ilk kıvılcımdır. John Morreall’ın dediği gibi Hilmi Yavuz  “Gülmeyi Ciddiye Almak”tadır. “Öyle ise; gülmeyi başkalarıyla paylaşmak, dostça ve toplumsal bir davranıştır. Bu durum, arkadaşlarımızla birlikte olmak ve onları mutlu etmek isteğimizin bir göstergesidir.”(12) 

Hilmi Yavuz’un “Budalalığın Keşfi”nde geniş bir şekilde ele aldığı “Gülen Düşünce” mefhumu aslında bu işin bir de tarihi kökleri olduğu gerçeğini de beraberinde getirmiştir. Gülme kavramına; bizim ona verdiğimiz anlamın çok ötesinde bir anlam içerdiğini öğrenmem, özellikle Hilmi Yavuz’un atıfta bulunduğu kaynakları birebir incelememden sonra olmuştur. Milan Kundera’nın “Roman Sanatı”(13) isimli denemenin yedinci bölümünde geçen ve adını François Rebelais’in uydurduğu ve pek çok Avrupa dillerine kazandırdığı kavram agélaste sözcüğüdür. Ve bu sözcük Budalalığın Keşfi’nde şöyle açımlanır: “Kundera, büyük Fransız romancısı Rabelais’nin ‘Fransız diline ve başka dillere de giren birçok kelime’ uydurduğunu ve bunlardan birinin unutulmuş olduğunu bildirir bize. Bu ‘Agélaste’ kelimesidir. Grekçeden alınmıştır bu kelime ve ‘gülmeyen, mizah yanı olmayan’ anlamına gelmektedir. Kundera, bunları aktardıktan sonra şunları ilâve eder: ‘Rabelais Agélaste’lardan nefret ediyordu. Korkuyordu onlardan. Agélaste’ların kendisine karşı son derece acımasız olmalarından yakınıyordu ve az daha kalemini bir daha eline almamak üzere bırakacaktı.’ Sabattin Eyüboğlu, ‘mizah’ kelimesinin Türkçe’de ‘gülen düşünce’ diye karşılanmasını teklif etmişti. Gerçi o, Yunus Emre’nin Şathiyye’sini(o ünlü, ‘bindim erik dalına anda yedim üzümü’ diye başlayan Şathiyye’sini), ‘gülen düşüncenin(humour), kültürlü şakanın, şaşırtarak düşündürmenin ve düşündürücü saçmalamanın en güzel örneklerinden biri’ bağlamında ele alıyordu, ama ben ‘mizah’ ya da ‘humour’un, ‘gülen düşünce’ ile karşılanmasının hiç de yanlış olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla, Yunus’un Şathiyyesi’ni ‘gülen düşünce’ ya da ‘mizah’ olarak yorumlamak mümkün olmasa bile, genelde düşünce ile ‘gülme’ arasında bir ilişki vardır elbet. İşte belki de bu yüzden Kundera, ‘mizah’ı(humour’u) ya da doğru bir deyişle ‘gülen düşünce’yi entelektüel tarihin ‘olmazsa olmaz’ı sayıyordu!”(14)

Hilmi Yavuz, Filiz Bingölçe’yle yaptığı sohbette, Onun; “Budalalığın Keşfi” adlı kitabınız yeni çıktı. Bu kitabınızda Türk halkına epey dokunduruyorsunuz. Türk halkını budala mı buluyorsunuz? Sorusuna şu cevabı vermiştir. 
“Medyayı budala buluyorum. Türk halkında bir Budalaşma ya da bir kabaklaşma söz konusuysa bunun birinci derecede sorumlusu medyadır. Çünkü sıradan, yerleşik, bayağı ne varsa o düzlemde düşünme doğrultusunda bir mekanizma işletilmeye çalışılıyor. Ve bu mekanizmanın da çok büyük ölçüde başarılı olduğu söylenebilir. Farklı düşünülmüyor artık. Verili, yerleşik bir takım düşünceler ve kanılar var ve bunlar kabul ediliyor. Ve medya her konuda kendini yetkili görmeye başlıyor. Mesela herhangi bir edebî eserin, bir romanın çalıntı olup olmadığı konusunda bir köşe yazarı pekala hüküm verebiliyor. Bu tür incelikler nazire nedir, allüzyon nedir, alıntı nedir, gizli alıntı, açık alıntı nedir, pastiş nedir, parodi nedir?... Yani bir metnin başka bir metinle ilişkisini kurabilmek için çok geniş bir literatür var, değişik yazınsal kuramlar var. Öyle bakınca ‘o bunu ondan yürütmüş, çalmış’ diyebilmek olanağımız yok maalesef.  Bir başka örnek ‘32’ büst hikayesi. Bizim de hasbelkader fotoğrafımızın Hürriyet gazetesinin birinci sayfasında yayınlandığı bir olay bu. Bu konuda düşünceleri alınmak üzere kendilerine başvurulan düşünürlerimiz Hülya Avşar ile Ebru Şallı oldular. Hiç kimsenin aklına ‘Bu bir sanat yapıtıdır yahu, bir estetikçiye, bir sanat tarihçisine, bir ressama soralım’ gibi bir şey gelmedi. Budalalaşma budur, kabaklaşma budur, sıradanlaşma budur.”(15)

Bu kadar keşmekeşliğin olduğu bir ortamda elbette ki bizim samimiyet ifade eden, ciddi bir mizah anlayışına ihtiyacımız vardı. Bu mizah, bizi ruh kökümüzden sarsarak, düşünmenin esrarlı yollarına sevk edecek; hayatımıza biraz daha çeki düzen vermemizi sağlayacaktı. Onun da ötesinde hayat dediğimiz sürecin yaşanabilirliğini anlamlı hale getirecekti. İşte bunları düşüncenin mizah yönüyle ele alıp bizi güldürmeye, ama düşündürerek güldürmeye sevk eden Hilmi Yavuz şöyle diyor Budalalığın Keşfi’nde;

Mizah bir gülme biçimi değil, gülerek düşünme biçimidir.”(16) Ve ekliyor: 
“Her uygarlık biraz da gülmecesiyle vardır. Bir Avrupa varsa bu biraz da Rebalais olduğu için vardır mesela. Bizim uygarlığımız ve medeniyetimiz de öyle. Bakın Nasreddin Hoca var, İncili Çavuş var… Fakat mizah ve gülme duygumuzu o kadar sıradanlaştırdık ki, Nasıl oluyor da son derece seçkin ve ince bir gülmece bilincine sahip olan bir toplum şimdi bir takım şovmenlere gülebiliyor? Yani nasıl olur böyle bir şey?... Bu kadar sıradanlık, bu kadar bayağılık. İki şey söz konusu… Ya gülmüyor. Çünkü yapılan ince zarif, nükteyi anlayacak kertede değil. Ya da ipe sapa gelmez şeylere gülüyor. Bir toplumun neye güldüğü, bir toplumun bağlı olduğu medeniyeti inşa eden, kuran en önemli, temel koyucu öğelerden biridir. Türkiye’de mizahın nasıl olup da bu kertede sıradanlaştırıldığı benim anladığım bir şey değil. Geleneğimize baktığımızda o kadar zarif bir gelenek var ki…”(17) Bu değerlendirmelerin üzerine bize ancak düşünmek kalıyor.

Onun Budalalığın Keşfi’nde ele aldığı konulardan bazılarını ben iki üç defa okudum ve her okuduğumda da emin olun çok keyif aldım. Bunlardan bir kaçının adını anmam, bu kitabı yeni keşfedecekler için bir ipucu olabilir. Gülen Düşünce, Soytarılar, Nükte Züğürdü Olduk, Abdallar, Maske Üzerine Bir Deneme, Aşk, Bodrum Bitti,  Temiz’ler ve Pis’ler, Conspiracy of Silence ya da Sükût Suikastı, Aydınlar ve Saflıkları, Şimdi Yeni Şeyler Söylemek Lazım, Noam Chomsky:Bilgin ve Aydın, Mitoloji ve Magazin, Niteliksiz Okur, Kahve Üzerine…

Hilmi Yavuz’un denemeciliğini ele aldığım bu yazıda, onun birçok yönünü deneme türü içinde keşfetmiş oldum. Hilmi Yavuz’un geniş kültür birikimi, yaşayan zamanın olaylarını değerlendirmedeki isabetli kararları, denemelerinde göze çarpan hususlardır. Bilimsel bilgileri, yumuşak geçişlerle denemelerin içine yediren Hilmi Yavuz, farklı bir üslubun ortaya çıkmasına sebep olduğu gibi; akademizmin sıkıcı formatına da bir bakıma meydan okumuştur. Haydar Ergülen, Kitaplık dergisinin Şubat 2006’daki “Deneme Edebiyatı” dosyasındaki “Denemeyen Şair Yanılır” isimli yazısında şu değerlendirmeyi yapar: “Usta şair Hilmi Yavuz da bir deneme ustasıdır. Eleştiri yazılarının yanında denemeleri ve okuma notlarıyla da zekâ ile ironiyi buluşturan örnekler sunmuştur. Şiir, edebiyat düşünce dünyası, hayat ve kadınlar üzerine yazdığı denemelerinde ‘rind’ bir eda tutturan Hilmi Yavuz, o ‘bıyıkaltı’ndan gülümseyen üslubuyla da, tıpkı eski ‘muharrir’ler gibi sözgelimi Ahmet Rasim gibi, eşsiz mizah yeteneğini de sergilemiştir.”(18) Onun denemeleri; düşünmeyi ve gülmeyi sevenler için, daima okunması gereken başucu kitaplardır. Zaten kendisi de uyarıyor; “gülmesini bilmeyen okurlar, okumasınlar denemelerimi.



Tarık Özcan; “Deneme”, Türk Edebiyatı Tarihi, Genel editör: Talât Sait Halman, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İstanbul 2006, c.4, s.523
Nurullah Çetin; “Türk Edebiyatında Deneme”, Milli Eğitim Dergisi, Sayı 165, Kış 2005
Tarık Özcan; “Deneme”, Türk Edebiyatı Tarihi, Genel editör: Talât Sait Halman,  T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İstanbul 2006, C.4, s.533
Enis Batur;  E/Babil Yazıları, YKY, İstanbul 2000, s.13
Beşir Ayvazoğlu; Defterim’de Kırk Suret, Ötüken Yayınları, İstanbul 1997, s.115
Enis Batur; E/Babil Yazıları, YKY, İstanbul 2000, s.19
Nermi Uygur; Denemeli Denemesiz, YKY, İstanbul 1999, s.34
Hilmi Yavuz ile Doğu’ya ve Batı’ya Yolculuk; Hazırlayan: Mustafa Armağan, Ufuk   Kitapları, İstanbul 2003, s.83
CemilGöker; Gülme ve Güldüren Sanat Türleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1993, s. 54
10      Henri Bergson; Gülme( Le Rire), Çeviren: Mustafa Şekip Tunç, MEB Yayınları, İstanbul 1989, s. 24
11      Hilmi Yavuz ile Doğu’ya ve Batı’ya Yolculuk; Hazırlayan: Mustafa Armağan, Ufuk Kitapları, İstanbul 2003, s. 78
12      John Morreall; Gülmeyi Ciddiye Almak, Türkçesi: Kubilay Aysevener-Şenay Soyer, İris Yayınları, İstanbul 1997, s.162
13      Milan Kundera,  Roman Sanatı, Çeviren: Aysel Bora, Can Yayınları, İstanbul 2002, s.175
14      Hilmi Yavuz; Budalalığın Keşfi, Can Yayınları, İstanbul 2002, s.14
15      Hilmi Yavuz ile Doğu’ya ve Batı’ya Yolculuk; Hazırlayan: Mustafa Armağan, Ufuk Kitapları, İstanbul 2003, s.126-127
16      Hilmi Yavuz; Budalalığın Keşfi, Can Yayınları, İstanbul 2002, s.16
17      Hilmi Yavuz ile Doğu’ya ve Batı’ya Yolculuk; Hazırlayan: Mustafa Armağan, Ufuk Kitapları, İstanbul 2003, s.128
18      Haydar Ergülen; “Denemeyen Şair Yanılır”, Kitaplık Dergisi, Şubat 2006 

http://edebiyatokyanus.tr.gg/H%26%23304%3BLM%26%23304%3B-YAVUZ%26%238217%3BUN-DENEMEC%26%23304%3BL%26%23304%3B%26%23286%3B%26%23304%3B-.htm
*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder