7 Haziran 2015 Pazar

Geçmiş Yaz Defterleri - Bulanık Defterler

Geçmiş Yaz Defterleri - Bulanık Defterler



  • Kitabın Adı:
    Geçmiş Yaz Defterleri - Bulanık Defterler

  • Yazar:
  • Baskı Tarihi:
    Kasım 2013
  • Sayfa Sayısı:
    176
  • İSBN:
    9789750826474
  • Kitabın Türü:
  • Dil:
    Türkçe
  • Yayınevi:
    Yapı Kredi Yayınları


Kitap Hakkında Bilgi

Bir belleğin, bir zihnin usulca kendi kendisiyle konuşması, benden-içerideki ile söyleşmesi, algıdaki anlık ve küçük saptamalarla birden başka bir düzleme sıçrıyor. Anlık olan algının yavaşça ve Proust'a özgü "memoire involanter" ya da Türkçesiyle istenç dışı bellek'in bir etkinliği olarak garip bir biçimde, bir imgenin, bir hatırlama anının tamamlayıcı parçası haline dönüşmesi, hatırlama ile algı, yazı ile bellek arasındaki yer değiştirmeler; geçişmeler ağını oluşturması ve tüm bunların bizim düz yazımızda eşi olmayan bir ustalıkla yazı'ya dönüştürülmesi... Geçmiş Yaz Defterleri işte tastamam bunu başarıyor! 
-V. B. Bayrıl-

Bulanık Defterler'i tekrar okuyunca, kendi modernliğini yaratan bir adamın anlatısı olduğunu fark ettim. Modernliği derken [...] kendi bilincine sahip çıkma iradesini kast ediyorum. Varoluşsal bir yolculuk. Bilincini sorguluyor, arzularını ve özlemlerini inceliyor, fakat rastgele yapmıyor bunu, her şey özenle kurgulanmış. Modern insan, kimliğini oluştururken kendini kurgular da bir ölçüde, budur modern olmak, öte yandan dili adamakıllı zorlar, neredeyse tersyüz eder, dili zorlamaktır aynı zamanda modernlik, dolayısıyla bu süreç hem oyundur hem çiledir, hem düşüncedir hem imge, sonuçta Hilmi Yavuz diye bir kişi çıkartır önünüze.
-Nilüfer Kuyaş- 
(Tanıtım Bülteninden)

http://1000kitap.com/kitap/Gecmis-yaz-defterleri-bulanik-defterler
*


Boşluktan doluluğa açılan sayfalar

Boşluktan doluluğa açılan sayfalar


26 Aralık 2013, Perşembe
Hilmi Yavuz’un daha önce, 1998’de yayımlanan Geçmiş Yaz Defterleri ile 2005’te yayımlanan Bulanık Defterler adlı kitapları tek ciltte yeniden yayımlandı. Defterler, yaşayan ve dile getiren; yaşadığı için yazan, yazdığı için yaşayan bir Hilmi Yavuz’un var olduğunu belgeliyor.

GEÇMİŞ YAZ DEFTERLERİ-BULANIK DEFTERLER, HİLMİ YAVUZ, YKY, 176 SAYFA, 15 TL



Hilmi Yavuz’un daha önce, 1998’de yayımlanan Geçmiş Yaz Defterleri ile 2005’te yayımlanan Bulanık Defterler adlı kitapları tek ciltte yeniden yayımlandı.
    Geçmiş Yaz Defterleri, bir “27 Temmuz” günü başlıyor ve bir “Eylül sonu” bitiyor. Yazıların “aynı gün”, “başka gün” gibi başlık-notları, tarih verilenlerle bağlantılı olduğu için belirli bir sırayı izlediği düşünülebilir. Fakat bir yerde “3 Ekim”, “İlkyaz’a doğru” ifadelerinden defterlerin yazıldığı sürecin bir yaz değil, iki yaz olduğu sonucu çıkıyor. Elbette yıl belirten tarih ifade edilmemiş; yalnız aşağıya alıntıladığımız cümleden belli bir dönemde yazıldığı çıkarılabilir. Bulanık Defterler ise kitabın başındaki “âh, güzdür, güzdür o, bulanık defter!” dizesi dışında (buna bakarak ilk kitabın yaz’a, ikincisinin güz’e atfedildiği söylenebilir) belirli bir tarihe ya da zamana gönderme yapan başlık kullanılmadan yazılmış. Bunun yerine sayfalar, “Rüzgârı yazmak”, “Göğü beslemek”, “Doluluk, dâimâ!” gibi italik ve bold dizilmiş sözlerle başlıyor. Her durumda iki kitabın bir arada basılması, ikisinde de yazarın kendisini anlatması bağlamında isabetli görünüyor. Ayrıca “Ene’l-Mâsivâ”dan (ben Allah’tan gayrı her şeyim) (13), “Allah’la doluyum!”a (130), “Farkındayım, çünkü her şeyin farkında olmak, Allah’ın farkında olmaktır”a (137) ilerleyen bir düşünüş/duyuş sürecini de gösteriyor gibidir iki kitabın bir arada yayımlanması.
BÜYÜK BİR ‘MECAZ’
Kitabın kapağında her ne kadar “deneme” yazıyor olsa bile, buradaki yazıların türü konusunda o kadar kesin bir hüküm vermek zor gözüküyor. Mesela bir leit motive gibi kitabın başından sonuna kadar ara ara aktarılan Kâzım ve Nebile, düpedüz bir romandan yahut hiç değilse bir öyküden gelmiş gibidirler; sadece zamanlar arası geçişin taşıyıcısı değil, aynı zamanda yazarın doğa üzerinden söylemek istediklerini yansıtmak için kurgulanmış bir ara form gibi dururlar. İnsan hem doğadır hem kültür. Anılan kişiler ise yazarın doğanın içerisinden çıkarıp kültürel olarak dokuduğu figürler. Elbette kurgu değil de, bir gözlem öğesi olarak. Peki bunlarla yazarın anne-babasının, eski eşinin, bazen ilk harfleriyle verilen adları ya da soyadlarıyla (soyutlanmış olarak/gizlenmiş olarak) metne giren eski-yeni tanıdıklarının? Herkes hatta her şey; o dağ, maviliğiyle gökyüzü ve deniz, M. Motel, Yahşi Yalısı, Siirt, Bodrum  daha birçok şey ve yer sanki hep birlikte büyük bir mecazı tamamlıyorlar. Mecaz: gösterileni “Hilmi Yavuz” olan “defterler”. Öncelikle bir imge olarak defter; ne alelâde, boş kağıtları gösterir ne de üzerine çoktan yazılmış, tamamlanmış (Doluluk mu demeli) kitabı. Sayfaları bir arada tutan cilt, birliği, derli toplu oluşu ima ederken sayfaların kışkırtıcı boşluğu oraya akacak öznenin doluluğa, kitaba eğilimini gösterir. Çoğu insanın hayatında bir kere olsun defter tutma arzusu yaşamadığı söylenebilir mi? Ne var ki her defter kitap olmaz. Ne yazacağınız değil, neyi yazacağınız önemlidir. “Yazarak var olmak” bir yaşama biçimidir çünkü.
HER ŞEYDEN ÖNCE ŞAİR
“Son on yıldır gündelik yaşamın sıradan, alelâde olaylarını defterlerime yazıyorum.” diyor Hilmi Yavuz, Geçmiş Yaz Defterleri’nde (59). Kitabın ilk basıldığı tarihi dikkate alırsak seksenlerin sonlarını, orada verilen örneğe (“örneğin, 1986 yılının…”, ay.) bakarsak ortalarını bu kaydetme işinin başlangıcı olarak almak mümkün. Bu cümle, şairin (hem her şeyden önce şairdir çünkü Yavuz; hem de Zaman Şiirleri’nin hatırı vardır), epeydir Zaman’la uğraştığını, geçmişte içinde varolduğu bir ân’ı anımsamak istediğini söylediği bağlamda yazılır. Ona göre bu “geçmiş zamanın ardında olmak değil, geçmiş zaman[ın kendisi] olmak!”tır. Başka bir yerde de bunun bir nostalgia olmadığının altını çizer. Çünkü nostalgia, geçmişte bir yerde, bir ân’da yitip gitme arzusudur. Oysa Hilmi Yavuz, geçmiş zaman olarak, şimdi/burada varolmak tutkusuyla yazıyor. Üstelik ve elbette yaşamın tamamını değil, “alelâde” bile olsa kendi seçimlerini yazıyor Yavuz. Yani mesela kitabın sonlarında (171) kendisinin de tartıştığı Londra’da geçen zamanları (“beş uzun yaz”) yok gibi; buna karşılık Siirt’te geçen kısa bir zaman dilimi (52, 53 yazı) sık sık kendisini hatırlatıyor. Zamanlar ve mekânlar arasında geçişler dikkat çekici. Londra’nın eksikliğini “Yazları değil, kitapları yaşadımdı o yıllar” (172) sözüyle açıklar. Sanki kültürün kendisini dayatmasına karşı çıkar gibi: Doğa boş bir defterdir sanki. Üzerine kendisini yazabileceği defterin sayfalarını seçiyor bellek.
    “Bu yazdıklarım nedir? Günlük mü, felsefe mi, anı mı? Hepsi ve hiçbiri. Ben ”Tin yazımı” diyorum: ‘Psychegraphie’!” (104) Dahası, yazdıklarının bir nekrographie, “ölüm yazımı” olduğunu ileri sürüyor. Nekrographie’nin biographie’nin karşıtı değil eşanlamlısı olduğunu düşünerek. Yaşamı yazarak ölümü aşmakla, ölümü yazarak ölümü aşmak eşanlamlı sanki. Bu epeydir Hilmi Yavuz şiiri hakkında düşündüğüm bir teze de karşılık geliyor: Onun şiiri, varoluşsal bir temele dayanıyor. Bütün o kültürel öğeler, metinlerarası göndermeler, bilincin ve belleğin dalgaları arasından “kurulan” imgeler, büyük bir T harfinin üst, yatay çizgisidir. Bunlar dikey olan, derinlere inen varolma/kalma kaygısını gizleyen, gizleyerek açığa vuran ve eşzamanlı olarak amaçlaşan araçları.  Bunun için tinle ten arasında, Apollon ile Dionysos arasında, felsefeyle şiir arasında, kavramla imge arasında, yaşlılıkla gençlik arasında, babayla anne arasında gidip gelen bilinç tam da böyle melez bir metinde kendini inşa eder. “Dilegetirme ile Yaşantı. Şair, arada sıkışıp kalandır, belki de...” (133) Geçmiş Yaz Defterleri Doluluk’u dilegetirme, Bulanık Defterler o Doluluk’u yaşama arzusunu. O yüzden ikincisinde tarihsizleştirme daha belirgindir, ânlar vardır; sonsuz genişlemek isteyen ânlar.
YAZMAK: BİREYLEŞMEK
Melez metin deyince… Belki de bunları bir itiraf kabul etmek gerekir. Öznesini nesneleştiren, böylece ötekine açan yazarın itirafları. Hem, “modern edebiyatın bünyesinde itiraf vardır.” diyen Kojin Karatani (Derinliğin Keşfi, s. 109) haksız mıdır? Yalnızca biyografi (otobiyografi), anı, günlük gibi türlerde değil, J. J. Rousseau’dan beri edebiyatın her türünde yazar kendini ifşa etmekte değil midir? Yazma eylemini Foucault da bireyleşmeyle bağlantılı düşünüyor “bireyleşmiş benliğin, yazma faaliyetiyle bağlantılı ve bu faaliyete bağımlı olması bir tesadüf değildir.” (Kendini Bilmek, s. 81) Dolayısıyla yazmak aynı zamanda bir benlik inşa etmek demektir. Bu yüzden modern edebiyatta süjenin (özne) aynı zamanda konu (süje) olduğu bir dönemdir. Böylece yazar, yalnızca kendisini ifşa etmez, ötekiler üzerinde bir iktidar da kurar. Yazarın iktidarı da aczi de defterdedir. Defterin boş/dağınık sayfaları aczi; kitaba dönüşmeyi içeren potansiyeli iktidarı imler. Defter(ler) bize, yalnızca yazarın yaşamla ilgili deneyimlerini bildirmez; imgelerini, kavramlarını ve bu üçü arasındaki ilişkiyi de açar. Belleği, bilinci ve muhayyileyi bir arada, iç içe; yazarın nasıl bir coşkuyla ve tam da bu coşkunun taşacağı noktada beliriveren hüzünle birinden ötekine geçişini izleriz. Bütün bunların, hayatın ve ölümün metaforu olan defterler, Tanpınarvari bir “aradaoluş” duygusuyla bırakıverir okuru: “Ney ve flüt! Bırak da, kalbine elmas bir arınmışlık işlesin ikisi de!” Bu cümle (dize de denebilir aslında) hayalin ve hatıraların şiire, yani Doluluğa işaret ettiğini gösteriyor aslında.
    Gerek Geçmiş Yaz Defterleri’ndeki gerekse Bulanık Defterler’deki yazılar, şair Hilmi Yavuz’un kendisini hem özne hem nesne olarak inşa ettiğinin ve aslında bunu hayatta ve şiirde de yaptığının göstergesi. Yaşayan ve dile getiren; yaşadığı için yazan, yazdığı için yaşayan bir Hilmi Yavuz’un var olduğunu belgeliyor.
http://www.zaman.com.tr/kitap-zamani_bosluktan-doluluga-acilan-sayfalar_2189316.html
*


GEÇMİŞ YAZ DEFTERLERİ * HİLMİ YAVUZ
*

Limon çiçeği kokan yaz(ı)lar

Kıymet Ceviz

Geçmiş yaz, limon çiçeği kokuyordu; “Geçmiş Yaz Defterleri” ise yazlarında limon çiçeği kokan yazılardır, bir bakıma... Hilmi Yavuz, okurlarına limon çiçeğini duyumsatmak için olsa gerek; “Belki de Yaz’ımı okuyanlar limon çiçeği kokusu olarak algılasınlar istiyorumdur kim bilir!” diyerek not düşer parantez içine...

Şairimiz; “Ne zaman diye sorma, ne zaman yaprağın fetreti gülün kıyâmına gülün kıyâmı ağacın isyanına dönerse işte o zaman” der ya hani “Bedreddin” adlı şiirinde, işte nasıl ki zamanı “gülün kıyâmı ağacın isyanına” döndüğü bir vakitte mıhlıyor ve “imliyorsa”, denemelerinde de şöyle kaydediyor; “zaman bir gülün usulca açılmasıdır, diyeceğim, görülen bir şeydir zaman”(sf.48)

Hilmi Yavuz’un yaz(ı)ları bir ömre sığdırılmış birçok “şey”e dem vurmaktadır. O şey’ler kimi zaman gayet feylesofi bir eda ile gözlemlere, duyumsayışlara konu olmaktadır. O açıdan denemelerini salt geçmişe ait yazılar olarak değerlendirmek doğru olmaz. Kaldı ki dostuyla hasbihal eder gibi konuşuyor okuruyla. Sonra kendine dönüyor, içine, en çok da tek başına kaldığında düşünüyor, duyumsuyor, ‘algıladığı’ gibi yaşamı yaşamanın tadına varıyor. Tespitleri, kendine yönelttiği eleştirileri ile de felsefi birikimini sunuyor okurlarına. Öte yandan varoluşunu tanımlıyor ve geçmiş yaz defterlerinin kaydını tuttuğu o yaz’lara gidip geliyor, hangi yaz’ı yeniden yaşamak istiyor acaba diye düşünürken o soracağınızı ezelden bilirmiş gibi yanıtsız bırakmıyor sizi.

Hilmi Yavuz, imge’yi şiirlerinde nasıl muhafaza ediyorsa yazılarında da aynı şekilde önem verir, ayrıntılar zenginleştirir ziyadesiyle. Sanki düş ve dize bir olup Nesir’e akar, o nedenle dize toplayıp durursunuz hasat dönemi gelince. Yavuz’un da dediği gibi, boşlukları doldurmak için imge lazım gelir, imge o sebeple vardır, olmalıdır. Evet, tıpkı Edip Cansever’in “Mendilindeki Kan Sesleri”, Ahmet Muhip Dıranas’ ın “Olvido”sundaki kederli lavanta çiçeği gibi.. Ve de o dağlara karşı durduğu vakitlerde, yazıya dökülen harfleri “Kazım’ın mısır tarlalarındaki başakları” gibi...

BULANIK DEFTER

“Ah, güzdür, güzdür o, bulanık defter!”Bulanık Defter’in girişinde böyle karşılıyor okurunu... Geçmiş Yaz Defteri ile Bulanık Defter arasında yaşantıların dile getirilmesinde Araf’ta kalışını yazıyor. Bir geçiş dönemi olmalı diye düşündürüyor okuru. Yaz’ın o parlak güneşli gökyüzü yerini güz mevsiminde bulanık, kapalı bir havaya devrediyor. Öyle ki insanın hâlet-i ruhiyesi de bu geçiş sürecinden nasibi olanı alır. “Ben niye hüzne sığınıyorum hep?” diye soruyordu ve onu yine kendi dizeleriyle selamlamak adına: “Hüzün ki en çok yakışandır bize”... Güz’e geçerken de varoluşum geçmiş’ti derken de kendi deyimiyle bir yazın yumağını çözüyordu.

Hilmi Yavuz’un Deneme türünde yazdığı bu kitap belki biraz daha farklı idi alışılagelmişlerden. Örnek verecek olursam; Doğan Hızlan, “Ne Kadar Mozart O Kadar Süt” kitabında, nasıl ki deneme ve köşe yazılarını birleştirip bir tat oluşturmuş ise; Hilmi Yavuz da çok ayrı bir koku yaymıştır, limon çiçeği kokusu...
http://www.evrensel.net/haber/72939/limon-cicegi-kokan-yazilar.html
http://www.neokur.com/kitap/138087/gecmis-yaz-defterleri-bulanik-defterler
*

bulanik-defterler-hilmi-yavuz


Bulanıktım, o günlerde. Bulanıklık, akrep sürüleriydi; 
-birbirine dolanmış gibi, üst üste, öylece kımıldayan 
akrepler... 'Tinimde akrepler dolaşıyor', demiştim. 
Tinde her şey gerçekten o kadar bulanıktı ki!.

'Şimdi hiçbir şey seçilmiyor' diye yazdımdı, teni, yaz 
göğünü andıran sevgilimin arkasından. Gitmedim onunla, o 
bulanıklıkta, onunla birlikte olamazdım ki; -öyle 
düşünüyordum!

Hilmi Yavuz, gençlik ve yaşlılık, doluluk ve eksik-oluş, 
kokular ve sesler, dokunmak ve anımsamak, beden ve tin 
üzerine düşünürken, gençlikten uzaklaşırken kaçınılmaz 
olarak kişiyi esir alan bulanıklığı, çoğalan 
çelişkileri, diretilen etik sınırlamaları, 
başkaldırıları ve teslimiyetlerin tindeki izdüşümlerini 
içsel deneyimleriyle bütünleştirip okuruyla paylaşıyor. 
Kitabın her satırında kendini saklı tutan bir 
felsefecinin bakışını hissettirerek, ve elbette hüznü 
de. Her zamanki gibi...
*

‘Duru bir günde bulanık defterler'


Ercan YILMAZ




‘Duru bir gün için doğdum ben’
Hölderlin
Ada dergisinin 6. sayısında Hilmi Yavuz ile Bulanık Defterler dolayımında yaptığım söyleşinin bir bölümü şöyledir:
“Sevgili Hocam, her şeyin sine-i efkârına ‘elmas’ bir ‘elif’ çekiyorsunuz Bulanık Defterler’iniz ile. Yazlar ve yavaşlık ve yaşlılık; ‘dünyayı kalbinizin kâğıdına geçirdiniz bir kez daha. ‘Çiçeklenmeyle solmayı birlikte kavrarız biz’ diyor Duino Ağıtları şairi. Bulanık Defterler’de, sizin de, ‘çiçeklenme ile solmayı birlikte kavradığınızı’ söylememiz mümkün mü?
Ah, evet Rilke, diye yazmıştım, evet o! ‘Çiçeklenme ile solmayı birlikte kavramak’ın ‘Bulanık Defterler’deki karşılığı, yaşlılık’tır. Ya da şöyle: Hem bir yaz’ı yaşamak hem de o yaz’ın ‘son’ olduğunu düşünmek! Yahşi Yalısı’nda yürürken, kaç yazdır, hep bir yaz daha yaşayamayabileceğimi düşündüm. Ve ertesi yaz, hem o yazı da yaşayacak olmanın hazzını hem de bir sonraki yaz’ın olmayabileceğinin hüznünü! ‘Çiçeklenme ile solmayı birlikte kavramak biraz da, yazların giderek azalmasından mıdır bende? Yahya Kemal’in ‘Kanlıca’nın ihtiyarları’nı anlıyorum şimdi: Onlar, geçmiş sonbaharları, bense gelecek yazları bir daha yaşayamayacak olmanın hüznünü duyumsuyoruz. Yahşi’nin ihtiyarları için de yazlar kısaldı artık! (‘Bulanık Defterler’in son sayfasını anımsa: ‘Güzün defteri! Kaç sayfa kaldı? İnceliyor defter; sayfalar azaldı’)
Taormina’dan bir cümle: ‘Geçmişte yaşanmış, sıradan alelâde bir an, Bergson’un mémoire involontaire’i yoluyla, istençsiz anımsama yoluyla anımsanınca, alelâdelikten sıyrılıp büyü’lü bir an’a dönüşüyor.’ Bulanık Defterler’de de her şey bu yolla mı ‘büyü’lü bir an’a dönüşüyor’, ne dersiniz?
Aleladelikleri, birdenbire büyülü an’lara dönüştüren, Bellek’tir elbet. Tıpkı büyülü an’ları aleladeliklere dönüştürdüğü gibi! Saptaman doğrudur: ‘Bulanık Defterler’de Bellek, daha çok kokularla ve seslerle, çocukluk ya da ilkgençlik yıllarımdaki sıradan yaşantıları şimdi’ye çağırarak büyülü anlatılara dönüştürdü. ‘Bulanık Defterler’in düzyazısının bir ‘büyü üretimi’ olmasını istedim kendim için; -Valery’nin Baudelaire’in ‘Kötülük Çiçekleri’ için söylediği gibi!
‘Böylece ‘Taormina’, görme duyusuyla dokunma duyusu arasındaki ayrımın geçerli olmadığı bir yeri göstermekteydi’ diyorsunuz yine Taormina anlatınızda. Zira ‘bakmak’ ve ‘dokunmak’ ile gerçekleştiriyorsunuz kişisel ‘imtidâd’ınızı… Bulanık Defterler’de Taormina’yı ve ayrıca ‘Sözcüğü buldum, şimdi onun imgesini aramalıyım.’ diyerek başladığınız yolculukta, ‘yolu, bütün bedeninizle sınayarak’ Taormina’nın imgesini bulmuş gibisiniz…
Ben, duyularımı Zaman’la ilişkilendiririm. Ses ve Koku ve Tad, Geçmiş’tir benim için;- beni geçmişe taşırlar. Görmek ve Dokunmak’sa Şimdi’dir! Dokunmak’la Görmek, benim Şimdi’de ve Bura’da Varoluş’umu imledikleri için, birbirlerinden ayrılmazlar. Senin deyişinle ‘kişisel ‘İmtidad’ım, Seslerden , Tadlardan ve Kokulardan (Geçmiş), Görmek ve Dokunmak’a (Şimdi) ulanarak sürer. Duyuların Gelecek’i yoktur; dolayısıyla, benim ‘imtidad’ımın da!
Geçmiş’in Şiir’le Şimdi’leştirildiğini söylüyorsunuz; -elbette eski ‘im’lerin yardımıyla… Peki Şiir’in Şimdi’leşmesi, Geçmiş’ten devşirilen ‘imlerin imleri’ ile mi mümkün?
Eski taşlarla yeni barınaklar kurmak! Eliot da, Necatigil de böyle diyorlar. ‘Bulanık Defterler’de, ‘Varlık[‘ın] şiirde kendi evinde barın[dığını]’yazmıştım: Yeni bir ev, içine ilk kez girilen bir ev değildir bu. Dil evi’nde bizden önce barınmış şairlerden izler (im’ler) vardır:’O eski imler size ait olmasalar da, barınağınızın bir parçasıdırlar artık’ Siz de ya, o imleri alıp, onları yeniden anlamlandıracak ya da, onlara yeni imler ekleyeceksinizdir. Şiir hem, sizin deyişinizle ‘imlerin imleri’ ile (ki galiba, ‘metinlerarasılık’ budur!) Geçmiş’i Şimdi’leştirir, hem de yeni imlerle Şimdi’yi Gelecek’leştirir…”
Yazlar, Yaşlılık ve Yavaşlık üçgenine oturtulan Bulanık Defterler, Hilmi Yavuz’un Defterler serisinin, o benzersiz ve kışkırtıcı Geçmiş Yaz Defterleri’nden sonraki ikinci kitabı. Okuyanlar hatırlayacaklardır, dağlara bakarak dışarıda-olan’ı içeride-olan’a dönüştürmek ve dönüştürürken hazzı hem yüklem hem nesne olarak kullanmak Geçmiş Yaz Defterleri’nin başat eylemi gibiydi. Bulanık Defterler’de ise, aynalar bakarak, içeride-olan’ı dışarıda-olan’a dönüştürmek gibi bir durum söz konusu.
Dıranas’ın ‘Aynalara bakma aynalar fenalık/Denizi, sonsuz olanı düşün artık’ mısralarını hatırlıyorum. Hilmi Yavuz, hem aynalara bakıyor hem de sonsuz-olan’ı düşünüyor. Belki de ‘fenalık’ (yokluk), Doluluk olarak algılandığında Varoluş’un en kestirme tanımına yaklaşılır. Ve böylece, çelişkilerden acı bir bilgelik emerek Varoluş Tasası’nın bengisuyuna varır Yavuz.
Tam da bu noktada, bir özne olarak Yavuz’un, Gövde ile Gövde’yi içeren ‘uzam’ arasında bakmak ve dokunmak ile sağladığı dolayımsız ama örtük ilişki, Joyce gibi söylersek ‘kaçınılmaz görme kipi’ne doğru götürür bizi. Sanki bellek değil de bedendir imgeleri üreten. Şahsî imtidâdını dokunarak gerçekleştiren Yavuz, Taormina anlatısında ‘görme duyusuyla dokunma duyusu arasındaki ayrımın geçerli olmadığı bir yeri göstermekte’ diye işaret ettiği Taormina’yı bulmuş gibi görünüyor. ‘Taormina’ sözcüğü ile elbette onun imgesini de!
Taormina’dan bir cümle daha: ‘Geçmişte yaşanmış, sıradan, alelâde bir an, Bergson’un mémoire involontaire yoluyla, istençsiz anımsama yoluyla anımsanınca, alelâdelikten sıyrılıp büyü’lü bir an’a dönüşüyor.’ Bulanık Defterler’de de her şey bu yolla büyü’lü bir an’a dönüşüyor sanki. Siirt’in, o beyaz kent’in tuhafiye dükkânı, babayla gidilen Sümbül Sinan Dergâhı, yaz sinemaları, gizem öğretmeni anne, düzyazı baba ve daha birçok şey…
 
4 Temmuz 2011 


http://www.yenisakarya.com/m-8216-duru-bir-gunde-bulanik-defterler-327.html



*


Geçmiş Yaz Defterleri

Geçmiş Yaz Defterleri, şair Hilmi Yavuz'un son çalışması. Ege ile Akdeniz arasındaki bir sahil kasabasında, iki yaz mevsimi boyunca yazdıklarını içeriyor bu çalışma. Bu metinleri bir tek türün içine oturtmak güç. Günce de denebilir, anı da, deneme de, felsefi metinler de, hatta şiir de. İşin doğrusu türler arasındaki klasik ayırımları ortadan kaldıran metinler var karşımızda. 
Geçmiş Yaz Defterleri, bir yazarın, bir düşünürün kendi kendisiyle hesaplaşması, dünyadaki duruşuyla yüzleşmesi. Dünyanın insanlara eksik sunulduğuna ve bu eksikliğin, bu boşluğun ancak şiirle doldurabileceğine inanan bir yazarın, Doluluk'u şiir'i, dünyada da olmak'ta, yaz güneşi'nde, gençlikte bulması. Hayatı ve ölümü irdeleyen, erotizmin ve cinselliğin felsefesini yapan Hilmi Yavuz, şiirsel bir anlatımla yaklaşıyor bu konuya: 
'Benim tanıdığım kadınların dudaklarında hep fırtınaların tadı vardı. Sevişmek o kadınlarla, fırtınalarla sevişmekti.' Geçmişe özlem duymadan, geçmişini yeniden yaşarken, 'kapalı hayatların derinliğindeki kehribar günleri' anlatırken, eskiye ilişkin her şeyden arınıyor belki de. Ancak belli bir yaşa ve olgunluğa ulaşıldığında yapılabilecek böylesi bir yüzleşme, geçmişin ve şimdinin yollarında şiirsel bir yolculuğa dönüşüyor.

http://www.hermeskitap.com/catalog/product_info.php?products_id=8377&osCsid=nuceip3asb77qj2i75s98p2871

*
Bulanık Defterler

Geçtiğimiz günlerde Hurufî Şiirler adlı kitabıyla YKY'ye merhaba diyen Hilmi Yavuz'un son kitabı Bulanık Defterler de yayımlandı. 

Yazar, Bulanık Defterler'de gençlik, yaşlılık, sesler, dokunmak, anımsama, beden ve tin üzerine düşünürken bunların izdüşümlerini içsel deneyimleriyle bütünleştirip okurla paylaşıyor.

Mevlut Akyıldız'ın bu kitaba özel çizimleriyle zenginleşen kitap, İzdüşümler serisinden çıktı.

TADIMLIK

Hilmi Yavuz'un Ocak 2005'te çıkacak olan denemeleri,
Bulanık Defterler'den bir alıntı:

Evet, lirik! Onu kesinliyorum şimdi. Derûni ve mistik olanı annemle yaşadım. Babam konuşarak, annem susarak dönüştürdüler tinimi. Bir eldiven gibi, hem içiyle hem dışıyla (ve elbette, hangisinin iç, hangisinin dış olduğunu bilmeden) iki taraflı dokunan, iki yüzüyle de kullanılabilen bir tin...

Hâşim gibi söyleyeyim: Annemle karanlık geceler bazı çıkardık. Başları beyaz tülbentli kadınları, güzel yüzlü, ıtırlı kadınlardı, birbirlerini bakarak, söze gerek yoktu, anlamayı bilen kadınlar. Bir dokunuşa dönüştürmüşlerdi sözleri, öyle onaylıyorlardı birbirlerini, derin ve gizemli bakışlıydılar. Bembeyaz tülbentler, ıtırlıydılar ve onlar, o kadar ferah ve aydınlıktılar ki, o odalarda çiçek işlemeli gaz lambasının ışığından daha fazlası, çok daha fazlası vardı: -tülbentlerin aydınlığı...


Âh, aşklar ikindi güneşiyle kamaşmış yüzlerde gizlidir. O el değmemiş çocuk yüzlerdeki şimşir ve taflandan edinilmiş yeşilliğin göz alıcı aydınlığı gitmiş, yerini Halikarnassos'ta, şimdi, yaz akşamının yeşil gölgesi almıştır...

İşte burada, Halikarnassos'ta yaşadığım budur. Çocukluğum? Nedense dönüp dönüp ve çocukluğa ilişkin, hep aynı şeyleri anımsamak mıdır yaşlılık? O ceviz sandığın içindekiler artık şaşırtmıyor beni. Annem-den kalma ve o güne değin görmediğim ya da gördümse eğer, ayırtına varamadığım birşeyler? Sandığın gizli bölmeleri var mıydı, belki oradan birşeyler, beni şaşırtacak bir şeyler bulup çıkarmak?


(Tanıtım bülteninden)


*
Bulanıktım, o günlerde. Bulanıklık, akrep sürüleriydi; 
-birbirine dolanmış gibi, üst üste, öylece kımıldayan 
akrepler... 'Tinimde akrepler dolaşıyor', demiştim. 
Tinde her şey gerçekten o kadar bulanıktı ki!.

'Şimdi hiçbir şey seçilmiyor' diye yazdımdı, teni, yaz 
göğünü andıran sevgilimin arkasından. Gitmedim onunla, o 
bulanıklıkta, onunla birlikte olamazdım ki; -öyle 
düşünüyordum!

Hilmi Yavuz, gençlik ve yaşlılık, doluluk ve eksik-oluş, 
kokular ve sesler, dokunmak ve anımsamak, beden ve tin 
üzerine düşünürken, gençlikten uzaklaşırken kaçınılmaz 
olarak kişiyi esir alan bulanıklığı, çoğalan 
çelişkileri, diretilen etik sınırlamaları, 
başkaldırıları ve teslimiyetlerin tindeki izdüşümlerini 
içsel deneyimleriyle bütünleştirip okuruyla paylaşıyor. 
Kitabın her satırında kendini saklı tutan bir 
felsefecinin bakışını hissettirerek, ve elbette hüznü 
de. Her zamanki gibi...
*

Evet, lirik! Onu kesinliyorum şimdi. Derûni ve mistik olanı annemle yaşadım. Babam konuşarak, annem susarak dönüştürdüler tinimi. Bir eldiven gibi, hem içiyle hem dışıyla (ve elbette, hangisinin iç, hangisinin dış olduğunu bilmeden) iki taraflı dokunan, iki yüzüyle de kullanılabilen bir tin...



Hâşim gibi söyleyeyim: Annemle karanlık geceler bazı çıkardık. Başları beyaz tülbentli kadınları, güzel yüzlü, ıtırlı kadınlardı, birbirlerini bakarak, söze gerek yoktu, anlamayı bilen kadınlar. Bir dokunuşa dönüştürmüşlerdi sözleri, öyle onaylıyorlardı birbirlerini, derin ve gizemli bakışlıydılar. Bembeyaz tülbentler, ıtırlıydılar ve onlar, o kadar ferah ve aydınlıktılar ki, o odalarda çiçek işlemeli gaz lambasının ışığından daha fazlası, çok daha fazlası vardı: -tülbentlerin aydınlığı…





Âh, aşklar ikindi güneşiyle kamaşmış yüzlerde gizlidir. O el değmemiş çocuk yüzlerdeki şimşir ve taflandan edinilmiş yeşilliğin göz alıcı aydınlığı gitmiş, yerini Halikarnassos’ta, şimdi, yaz akşamının yeşil gölgesi almıştır...


İşte burada, Halikarnassos’ta yaşadığım budur. Çocukluğum? Nedense dönüp dönüp ve çocukluğa ilişkin, hep aynı şeyleri anımsamak mıdır yaşlılık? O ceviz sandığın içindekiler artık şaşırtmıyor beni. Annem-den kalma ve o güne değin görmediğim ya da gördümse eğer, ayırtına varamadığım birşeyler? Sandığın gizli bölmeleri var mıydı, belki oradan birşeyler, beni şaşırtacak birşeyler bulup çıkarmak?

"Bulanıktım, o günlerde. Bulanıklık, akrep sürüleriydi; birbirine dolanmış gibi, üst üste, öylece kımıldayan akrepler... ´Tinimde akrepler dolaşıyor´, demiştim. Tinde her şey gerçekten o kadar bulanıktı ki!.´Şimdi hiçbir şey seçilmiyor´ diye yazdımdı, teni, yaz göğünü andıran sevgilimin arkasından. Gitmedim onunla, o bulanıklıkta, onunla birlikte olamazdım ki; öyle düşünüyordum!"

"Baba düz yazıdır; anne şiir!"

"Gençlik görselliktir, yaşlılıksa dokunsallık..."

Hilmi Yavuz
  Bulanık Defterler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder