10 Haziran 2015 Çarşamba

Hüzün ve Ben


Hüzün ve Ben, Budalalığın Keşfi ’yle başlayan Hilmi Yavuz denemeleri serisinin ikinci kitabı.
Yazarın çocukluk ve ilk gençlik hatıralarını, Türk edebiyatının son elli yılından gazete ve dergi deneyimlerini içeren; yer yer geçmiş ramazanları, uçurtma, lokum, pastane, telefon günlerini anlatan Yavuz öz yaşamından çokça izler taşıyan denemeler bunlar…

Çoğu zaman lirik ve şiirsel, Hilmi Yavuz’un güzel hüznüyle bezeli ama sadece anılara ve duygulara değil analize de esaslı kapılar açan denemeler Hüzün ve Ben’de bir araya getirildi.
 
Hilmi Yavuz, denemelerinde ne sadece güzel söz söyleme ustasıdır ne de okurunu bir yığın kuru bilgiyle baş başa bırakır. Tartışır, kavgalara tutuşur, aydınlatır, tezler öne sürer ve okurunu yükseltir. Onun deneme yazarlığının bir ayrıcalığı da başkalarının bir kitapta anlatabildiği bir ‘mesele’yi, kısacık bir metnin sınırları içinde çözebilmesidir.”
Ali Çolak
http://www.timas.com.tr/kitaplar/edebiyat/hilmi-yavuz-kitapligi/huzun-ve-ben.aspx








Hüzün ve Ben: Hilmi Yavuz’un Zarif Tahayyülü

Usta şair ve yazar Hilmi Yavuz’un Hüzün ve Ben adlı denemelerden oluşan kitabı, Timaş yayınlarınca Nisan 2013’te yayımlandı. Yedi bölümden oluşan kitaba her bölüm için bir şiir dizesi başlık olarak verilmiş. Bu dizeler kitabın içeriği gibi hayal, hatıra ve hüzün dolayımında olan dizeler…

Okuyucu kitabı okurken yalnızca Hilmi Yavuz’la değil, şiir ve felsefe tarihinin öne çıkan isimleriyle sohbet etme şansını elde ediyor. Zamanla kendisinin -Hölderlin’in deyişiyle- bir söyleşiye döndüğünü söyleyen yazar (“Anlam ve Yolculuk” 12), bu söyleşiye okuru da dâhil ediyor. Okura zaman zaman sorular yöneltiyor, bu da okuru düşünmeye ve sorgulamaya yöneltiyor.

Düşüncenin olduğu kadar duygunun da bir bilgeliğinin olduğunu bize kitap boyunca duyumsatan yazar, şimdiden geleceğe gidilen bu anda, şimdiden geçmişe gitmenin insani sıcaklığını duyuruyor. Fakat bu herhangi bir geçmiş değil, Türk yazın tarihine ilişkin önemli anekdotların yer aldığı, genç şairlere değerli ipuçları verebilecek bir geçmiş… Proust gibi söylersek bir Kayıp Zamanın İzinde

Hilmi Yavuz’un hüzün şairi olduğu söylenir… Bunun nedeni bana kalırsa Proust’un şu sözlerinde saklıdır: “Mutluluk beden için faydalı olsa da akıl yetisini geliştiren kederdir.” Hüznün bir sorgulama ve muhalefet olduğunu yazar kendisi de dile getirir. Hilmi Yavuz ne yalnızca bir düşünce adamı ne de yalnızca bir şairdir. O hem duyguyu hem de düşünceyi dünyayı daha iyi anlamak ve anlatmak adına “temellük” etmiştir: “Ey hüzünlere reâyâ olan derviş" (“Sırası Gelince” Bakış Kuşu 43).

Hüznün Hilmi Yavuz şiirinde hatıralarla kuvvetli bir bağı vardır. Çünkü şairin yurdu, ya hatıraları yahut hayalleri olur. Geçen zamanı kendinin kılmanın en güzel yollarıdır bunlar, en güzel şiirsel araçlarıdır. Gerçekliğin kenara itilmişliğinde, görmezliğinde yaşayan şair belleğini yeni bir mekân olarak kullanır. Gerçeğin misafirperverliğinden çok hatıraların ve hayalerin misafirperverliğini yeğler. Çünkü onlarda, Eluard’ın chaleur humain (Aktaran Yavuz 11) dediği insan sıcaklığı mevcuttur: “Bir ırmakta ikinci kez anılarla yıkanılır.” (Yavuz “Anıları Yazmak” 56).

“Tekdüzelikte imgelemi kışkırtan bir şey” olduğunu düşünen yazar, “Yaz Düşümleri” adlı yazısında semper eadem (“her şey hep aynı kalsın” 123) tutkusundan bahseder. Çünkü bellekte her şey hep aynı kalır, hep ilk edinildiği hâliyle… Geçen zaman anlar değil, hatıralar bırakır. Hatıralar da yalnızca anımsanan, gerçeklikle nüfuzlarını bellek üzerinden gerçekleştiren yalnız resim parçacıklarıdır. Hüzün, geçmişin geçmiş olmasına değil, hatıraların geçmiş olmasına yöneliktir. Bundan ötürü her biri kişisel tarihten seçilmiş “zarif tahayyül[lerdir]” bunlar… “Varlık şiirde kendi evinde barınır” (“Rilke’yi Sevmek” 19) diyen yazar gibi, varlık hatırada ve hayalde de kendi evinde barınmaktadır. Bu yüzden “hep aynı kalsın”dır her şey…

“Yazıyorum çünkü içimde susturamadığım bir ses var...” diyen Sylvia Plathgibi zamanla yazar, kendisini bir söyleşi olarak kavramıştır: “Benim anlamım ne sorusunun yanıtını, kendimi bir söyleşi olarak kavradığım zaman buldum” (“Anlam ve Yolculuk” 13). Sözcüklerin, insana ulaşan sesleri arasında şair kendisini bir söyleşi olarak tanır. Çünkü şiir, tıpkı sözcükler gibi dünyayı yabancı bir yer olmaktan kurtarır. Hilmi Yavuz da, şiiri ile dünyayı yabancı bir yer olmaktan kurtarır. Yolculuk “dil evi[nde]” bilinen bir yere doğrudur: hatıralara…

Hilmi Yavuz, Proust-sever bir yazardır, tıpkı Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi. Kendisi de Tanpınar’ın “geçmiş medeniyeti” dediği bir yerde durur. Yazar, bir “gizem öğretmeni” olarak andığı annesinden (“Annemi Düşünmek” 10), gaz lambası ışığında hayal gücünü besleyen o gölgelerden, çoğunlukla yalnız çocuk olmanın, okuyan çocuk olmak anlamına geldiğinden, “bellek simge[lerinden]” (mnemic sembol), Raleigh bisikletinden, Tanpınar’ın deyişiyle “his tarihi[nden]” (“Hüzün ve Ben” 193), “belleğin ceviz sandığını süsleyen altın varakları[ndan]” (“Yaş Yetmiş Beş Yolun Neresi Eder” 201), a Dergisi serüvenlerine dair tüm anılarından dünya gözüyle değil, hayal gözüyle aktarımlarda bulunur. Yahya Kemal’in deyişiyle Hilmi Yavuz, “Hayalinden bakar puşide-i evrak olan havza” (“Bursa’da Çocuk Narkissos ve Yaşlı Dionysos” 58) bir imtidâd içinde…

Her şeyin bir geçmişe biriktiği zamanlarda, insanın sağlam bir belleği olsa gerektir. Çünkü yazara göre “Gerçeklik, artık, yaşandığı gibi değil, anımsandığı gibidir” (“Anıları Yazmak” 55). Hilmi Yavuz bu düşünceyi çarpıcı bir şekilde özetler: “Gerçeklik belleğimdi” (56). “Hayatını kasden daraltmak’tan sınırsız haz duyan biri” olarak yazar, Baudelaire gibi “mutlu zamanları yadetme sanatının bir ustası[dır]” (Je sais l'art d'évoquer les minutes heureuses). Ahmet Hâşim’in “Bize bir zevk-i tahattur kaldı / Bu sönen, gölgelenen dünyada!” dediği zamanların…

Hüzün ve Ben, Proust deyimiyle okuyucunun kendisinde birçok şeyi onsuz göremeyeceği bir çeşit “optik araç[tır]”. Bugünden geleceğe yapılan yolculuğun zorbalığına karşın, şairin zihni geçmişe doğru bir özgürlük alanı olarak belirir: “Aslında, anlam aramak da bir yolculuktur. Bu yolculuk hüznün, acının, merhametin konaklarından geçerek Anlam'a varır. Hüzünden, acıdan ve merhametten geçmeyen bir Zaman'ın Anlamı var mıdır;-yoktur!..” (“Anlam ve Yolculuk” 12)


Müesser Yeniay, 19. 02. 2014
Gerçekedebiyat.com






Şehr-i Firar Okumaları; Hilmi Yavuz "Hüzün ve Ben"


Bu yazıyı -çılgın kalabalıktan uzakta- yazıyorum. Nereye gözümü çevirsem ya yeşilin bir tonuna ya da karadenizin masmavi denizine rastlıyorum. Çılgın kalabalığa hiç mi hiç dönesim yok. Televizyon izlemiyorum, gazete okumuyorum dünyanın hiçbir derdine ilişmiyorum. (Cehalet mutluluktur'u yaşıyorum) Tomris Uyar'ın tabiriyle tepkisizlerdenim bir süre. Sanırım her şeyi bilmeye çalışmakta farketmeden yoruyor insanı.


Şu sıra sadece okuyorum. Kitaplığımdaki vakit ayıramadığım hazinelerimle tanışıyorum. Bu dönemde okuduğum kitaplardan birisi de "Hüzün ve Ben".  İlk çıktığı günlerde (nisan ayında) inkılap kitabevinden almıştım ve bir türlü okuma fırsatı bulamamıştım. İyi ki de o fırsatı bulamamışım. Çılgın kalabalığın ortasında okusaydım bu etkiyi yaşar mıydım muamma.  İçsel olarak gündemimde olan düşüncelerimde olan konuların, başladığım kitapta tesadüf olarak karşıma çıkması durumunu çok severim.Bence bir kitabı sevmemizdeki en büyük sebep o an o kitabın konusunun duygusunda, düşüncesinde olabilmemizde saklı. 

Kitabı genel itibariyle sevmiş olsam da sıkıldığım kısımları da oldu. Özellikle yazarın kendi hayatında önemi olan, anılarının bulunduğu şehir ve ilçeleri anlattığı "ah bellek acı bellek" bölümünü çok özümseyip hissedemedim. En çok "hüzün ki en çok yakışandır bize" bölümünü sevdim. O kadar çok cümlenin altını çizdim ki.


 Zaman gazetesinin kitap ekinde de tesadüf eseri bu yazıya rastladım. Ali Çolak yazmış. 

Aklınızın bir köşesinde olsun Hüzün ve Ben. Olur ya sonbaharın gelmek üzere olduğu bugünlerde, bir kitap ararsanız firar ettirecek hüznünüze.

http://hayatdegistiriciler.blogspot.com.tr/2013/08/sehr-i-firar-okumalar-hilmi-yavuz-huzun.html
*

18 Mayıs 2013 Cumartesi


Yaşamında hüzün eksik olmayanlara

"Hilmi Yavuz, denemelerinde ne sadece güzel söz söyleme ustasıdır ne de okurunu bir yığın kuru bilgiyle baş başa bırakır. Tartışır, kavgalara tutuşur, aydınlatır, tezler öne sürer ve okurunu yükseltir. Onun deneme yazarlığının bir ayrıcalığı da başkalarının bir kitapta anlatabildiği bir ‘mesele’yi, kısacık bir metnin sınırları içinde çözebilmesidir." - Ali Çolak

Hilmi Yavuz, Türk şiirinin "hüzün" şairidir. Buradaki hüzün kelimesi maalesef ki kimi okuyucuları korkutuyor. Oysa hüzünden korkuyor olmak, başlı başına korkulması gereken bir durumdur. Hüzünle melankoliyi karıştırmak, kitap çok satsın diye adına mutlaka "hüzün" serpiştirmek kadar yanlış bir yoldur. Önce biraz da olsa hüzün üzerine konuşmak daha doğru olacak gibi.

Kındî (öl. 886), hüznü tanımlarken "Hüzün, sevilen nesneleri kaybetmekten ve elde edilmesi taleb olunan nesnelere ise ulaşamamaktan kaynaklanan nefsanî acıdır" der. Asırlar sonra batıdanFreud da hemen hemen aynı şekilde, "Hüzün, daima, sevilen bir kişinin veya onun yerine geçmiş olan vatan, hürriyet, bir ideal gibi bir soyutlamanın kaybına gösterilen tepkidir" diyerek tanımlar. Hüzün, illa bir kayıp durumunda mı ortaya çıkar? Kesinlikle hayır. Kayıp, yasa ve mateme sebep olur. Hüzün ile bir alakası direkt olarak yoktur. Dücane Cündioğlu bu duruma "Ey talib, bil ki ârifler için, her zaman, hüzün zamanıdır. Lâkin onlar aslâ yas tutmazlar" diyerek karşı çıkar.

Turgut Uyar'a "Benim her duygum biraz hüzün gibidir"i , Cemal Süreya'ya "Çocuk / güzel anılar gibi hüzünlü / hüzünlü şarkılar gibi güzel"i, Pablo Neruda'ya "Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim"i, Gülten Akın'a "Hüzün çocuklar için arada bir / yaşlılar için sürekli"yi, Gustave Flaubert'e "Boş bir ev kadar hüzünlü hissetti kendini"yi yazdıran velinimettir hüzün. İşte o hüzün, Hilmi Yavuz'a da, o her fırsatta hatırladığımız "Hüzün ki en çok yakışandır bize"yi yazdırmıştır. Hüzün, ne dizelerle ne de belirli kalıplarla anlatılabilir. Bırakalım da anlatılmasın ve yaşayanların bile tanımlayamadığı bir nimet olarak kalsın. Ancak son olarak, kitaptan Hilmi Yavuz'un harikulade "hüzün görüşü"nü de paylaşmam gerekiyor:

"Biz, hüzünlü bir toplumuz. Hüznü, hüzünlenmeyi seviyoruz. Yaşamın tadını, hüzün duygusunda buluyoruz belki de! Bir tür mazohizm evet, ama ne yapalım, böyleyiz işte! Hep söylemişimdir: Şarkılarımıza, türkülerimize, şiirlerimize bakın hep hüzündür dilegetirilen. Bir şiirimde, hüzün ki en çok yakışandır bize, diye yazmıştım, adım o günden bu yana "hüzün şairi"ne çıktı. Yanlış anlaşılmak istemem, benimki sadece bir saptama... Bizim kültürümüz bir "hüzün kültürü"dür; hüzün sanki kimliğimizin "olmazsa olmaz" bir parçasıdır, demek istemiştim ben. Hüznün Türk insanının, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın deyişiyle söylersem, "his tarihi"nde yeri büyüktür. Kısaca, bizim insanımızı anlatabilmek için hüzün temel kavramlardan biridir, bana göre."

Hilmi Yavuz'un bu taptaze olan denemesi, çocukluğunu, gençliğini, gazetecilik-dergicilik anılarını, edebiyat deneyimlerini, elbette şiir yolculuğunu ve tüm bunlarla birlikte aileleri, arkadaşlıkları, vedaları, hatıraları, izleri, erguvanları, yazları da önümüze seriyor. Her sayfada Hilmi Yavuz'un o kusursuz lirik üslubunun şiirsellikle kaynaşmasıyla, okuyucunun içini kaynatan anekdotlar gizli. Bir de bu tip deneme okumalarının en keyifli tarafı, okuyucunun herhangi bir özelliğini yazarla kesişmesi oluyor. Mesela Hilmi Yavuz'un şu özelliğini -haddim olmadan- kendim yazmış gibi oldum:

"Benim, "hiçbir şey değişmesin, hep aynı kalsın!" tutkumu bilenler bilir. Aynı yerlere giderim, aynı otellerde kalırım, mümkünse aynı odayı isterim. Alışmadığım bir mekânda (bu mekân, önceden kalmadığım bir oda bile olabilir!) olmak daima tedirgin etmiştir beni. Tuhaf bulacağınızdan eminim ama söylemeden de edemeyeceğim: Yaz tatili dönüşlerinde, her yıl kaldığım odamdan ayrılmadan önce, oraya, sadece benim fark edeceğim küçük ve kalıcı bir işaret bırakırım. Bu, duvarlardan birine, kurşunkalemle karaladığım, minik ve belli belirsiz bir harf olabilir; -ya da başka bir işaret! Ertesi yıl, yine o odaya geldiğimde, ilk işim, o işaretin orada durup durmadığına bakmak olur."

Yazımı bitirmeden, Ali Çolak'ın işaretlerine de dikkat etmenizi öneririm. Gerek kendi kitapları, gerekse işaret ettiği kitapları her zaman alıp okurum. Tam "yerimden" vurur. Eğer siz de aynı yerlerdeyseniz, mutlaka buluşuruz kelimelerde. Mühim olan da gönül birliği değil midir?

Çok derin, çok hüzünlü bir yolculuk bu deneme. Mutlaka deneyin, mahcup olmayacağıma eminim.

Yağız Gönüler
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2013/05/yasamnda-huzun-eksik-olmayanlara.html
*

*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder