12 Haziran 2015 Cuma

İnsanlar, Mekânlar, Yolculuklar


insanlar-mekanlar-yolculuklar-hilmi-yavuz

Farkında mıyız bilmiyorum, ama giderek birbirimize daha çok benzer olduk. Aşağı yukarı aynı sözcüklerle konuşuyor, aynı şeylerden haz duyuyor, aynı beğeniler ve aynı söylemlerle örgütlüyoruz. Giderek standartlaşan bir hayat tarzı hepimizi, sanki biz farkında olmadan, acımasızca kuşatıyor, içine alıyor. Bir 'sürü söylemi'nin sloganı sayılabilecek olan 'biz bize benzeriz' sözü, geçmişten daha çok bugün için geçerli! Belki de, gerçek anlamda Şeyleşme ('Reification') bundan öte bir şey değil! Aynı tezgahtan çıkmış melamin tabaklar gibi, birbirne tıpatıp benzeyen özneler... Kişilikleriyle değil de, sadece numaralanarak birbirinden ayrılabilen kimlikler. Nerdeyse bir toplam kampında adı, geçmişi, Tarih'i olmayan tututklular gibi yaşıyor olmamıza az mı kaldı dersiniz? Sartre'ın deyişiyle 'geçmişi olmayan birer gemi enkazı' gibi olmaya?


Sayfa Sayısı: 135

Baskı Yılı: 1999


Dili: Türkçe
Yayınevi: Boyut Yayın Grubu


http://www.dr.com.tr/kitap/%C4%B1nsanlar-mekanlar-yolculuklar/hilmi-yavuz/edebiyat/deneme-yazin/urunno=0000000064987



Yağmur Atsız’ın ‘Ömrü[n]ün İlk 65 Yılı’
Yağmur Atsız’ın, ‘Ömrümün İlk 65 Yılı’ başlığıyla kitaplaştırdığı ‘anılar’ı (o, ‘hatırat’ demeyi yeğliyor!), bir otobiyografi değil. Kendisi de bunu itiraf ediyor zaten:

‘Fakat bu kitap hayatımın kronolojik bir hikayesi değildir. Yani sırf meslek icabı beraber olduğum çok sayıda kalburüstü politikacı vs. benim için bu bağlamda bir ölçü değil.’ Yağmur Atsız, kitabının ‘kronolojik hayat hikayesi’ olmadığı gibi, bir o kadar da ‘bölük-pörçük anılar mecmuası’ olmadığını da bildiriyor. ‘İstedim ki’, diyor, ‘biraz olsun herkesin, bildiğini sandığı olaylara yahut tanıdığını sandığı kişilere değişik zaviyelerden ışık tutayım: O bakımdan [..] ilk bölümü okuduktan sonra öbürlerini canınız hangi sıraya göre isterse o sıraya göre de okuyabilirsiniz’. Kitapla ilgili bu açıklamayı ‘Bir Avuç İnsan’ bölümünde de tekrarlıyor Yağmur Atsız: “ ‘Hatırat’ kavramı altında kağıda döktüğüm bu metin benim ‘hayat hikayem’ değil. 65 yılı geride kalan bir ömür boyunca cereyan etmiş bazı hadiselerle, tanıştığım ve ilginç bulduğum bazı şahısların tasviri, anlatımı daha ziyade.”

Gerçekten de öyle: ‘Ömrümün İlk 65 Yılı’, bir otobiyografi olmaktan çok, bir ‘portre’ler kitabı;- belki de, daha doğru bir deyişle (ve sevgili Hasan Pulur’un izniyle), bir ‘Olaylar ve İnsanlar’ kitabı!.. Elbette bu ‘portre’lerin başında Yağmur Atsız’ın babası Nihal Atsız’ınki geliyor. ‘Kitapta eşyanın tabiatı gereği Atsız’a dair bölümler de hayli geniş yer tutuyor’, diyor Yağmur Atsız. ‘Eşyanın tabiatı gereği’, evet, zira, Nihal Atsız Yağmur’un babasıdır ve Atsız birçok bakımdan Türkiye’nin son yüzyıl entelektüel ve siyasal tarihinde önde gelen kimliklerden biridir. Dolayısıyla, kitabı Nihal Atsız, dost ve arkadaşları, onun çevresindeki bilim ve siyaset adamları ile Yağmur Atsız ve onun arkadaşlarının ‘tasviri, anlatımı’ olarak nitelendirmek, yanlış olmasa gerektir.

Yağmur Atsız’ın ‘Ömrü[n]ün İlk 65 Yılı’nın birkaç yılında, onun ilkgençlik arkadaşlarından biri olarak bu satırların yazarı da vardır. ‘İnsanlar, Mekanlar, Yolculuklar’ kitabımdaki ‘Yağmur Atsız İçin Küçük Akşam Müziği’ başlıklı yazımda da belirtmiştim: ‘Yağmur Atsız’ı tanıdığımda, 1950’li yılların ortalarıydı, o, bir şiirinde söylediği gibi ‘d’Artagnan’la Kür Şad arasında zorbela büyümeye uğraşan bir çocuk’ değildi artık. Yirmili yaşlarına yaklaşıyordu, ama gene de ‘Bir yandan içine kapanık, bir yandan etrafına taşan’ bir ‘genç irisi’ydi. Hukuk Fakültesi anfilerinden çok, Kantin’i yurt edinmiş aylaklardık o yıllarda ve Yağmur bizim aramıza kim bilir nasıl düşmüştü? Bilemiyorum, belki Demir Özlü getirmişti onu kantine, yaşça bizden küçük olmasına karşın onu yadırgamadığımızı, tersine, o muzip ve canayakın haliyle hemencecik benimsediğimizi anımsıyorum. Elbette daha ilk günden biliyorduk Nihal Atsız’ın oğlu olduğunu, ama bu bizi çok fazla tedirgin etmemişti. Arasıra, çocuklardan biriyle, Onat Kutlar’la belki, ‘Nihal Bey Kantin’i basacakmış, Yağmur’u elimizden kurtaracakmış!..’, diye şakalaştığımızı da hiç unutmuyorum.’

‘Ömrümün İlk 65 Yılı’nda Yağmur, ilkgençlik yılları arkadaşlarını iki öbekte toplar: Rahmetli Erol Güngör ve Mehmed Çavuşoğlu gibi Haydarpaşa Lisesi’nden arkadaşları (-ki Yağmur, bunları ‘Osmanlı Münevveranı’ olarak tasnif ediyor!) ve ‘Jöntürk’ ya ‘Tanzimat Takımı’ (Kitabın bir yerinde de bu ‘zevad’dan ‘Neuzübillah Takımı’ diye söz ediliyor): Demir Özlü, Hilmi Yavuz, Onat Kutlar ve Yılmaz Gruda.. gibi! Yağmur, kendi deyişiyle, “ ‘bu iki alem arasında hep biraz ‘iğreti’ “ durmaktadır o yıllarda.

Kitap, Nihal Atsız’la ilgili bazı safsataları da (bugünlerde bazı ‘meslek ahlakı’ndan nasipsiz muhabirler tarafından tekrar edilse de!) tümüyle bertaraf ediyor. Alpaslan Türkeş’le, Yaşar Kemal’le, Orhan Şaik Gökyay’la, Sabahattin Ali ile (Atsız’ın bir zamanlar en yakın arkadaşlarından biri olduğunu biliyor muydunuz?) ilgili anılar, ‘1944 Olayları’, ‘Eski Maltepe’ ve eski Maltepe’liler, Yağmur Atsız’ın o kendine özgü üslubu ve müstesna humour’u ile gerçekten benzersiz bir metne dönüşüyor. Hele, bir ‘Zülfü Livaneli’ portresi var ki, sadece bu ‘portre’ için bile bu kitap okunmaya değer...

T.S. Eliot, ‘J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı’ adlı şiirinin bir yerinde, ‘kahve kaşıklarıyla çıkarmışım ömrümün tutarını’, der. Yağmur Atsız da zarif, ince ve gümüş sözcüklerle çıkarıyor ‘ömrünün tutarını’...
Hilmi Yavuz, 9 Kasım 2005



Amerika’yı kim keşfetti?

Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 1. Latin Ülkeleri Müslüman Dinî Liderler Zirvesi’nde çok önemli bir tarihî hatayı düzeltti: ‘Amerika kıtasının 1492’de Kolomb tarafından keşfedildiği iddia edilir.
Oysa, Kolomb’dan 314 sene önce 1178’de Müslüman denizciler Amerika kıtasına ulaşmıştır. Hatta, Kolomb’un hatıralarında, Küba kıyılarında, dağın tepesinde bir camiin varlığından bahsedilmektedir,’ dedi.
Sayın Cumhurbaşkanı’na, Amerika kıtasının Müslümanlar tarafından değil, Türkler tarafından keşfedildiği [elbette ‘Müslüman’ Türkler, ama vurgu’nun ‘Müslümanlık’ta değil ‘Türklük’te olduğu] konusunda, Ankara Halkevi Dergisi ‘Ülkü’nün Temmuz 1934 tarihli 17. sayısında çıkan bir yazıyı hatırlatmak isteriz. Kemalist ideolojinin Türk tarihini yeniden yazmak ve Türk toplumunu yeniden dizayn etmekte herşeyi Türklüğe ircâ eden yaklaşımının tipik örneklerinden biri olan bu yazı ‘Amerika’nın Keşfinde Türklerin Hizmeti’ başlığıyla ve Miralay Abdurrahman imzasıyla yayımlanmıştır.
Dergi, Miralay Abdurrahman’ın yazısını okurlarına ‘Yalnız bizim elimizle değil, yabancı ellerle de yapılan tetkikler Türklerin medeniyete yaptıkları büyük hizmeti ve Türk ırkının eskiliğini, yaygınlığını gösterir yeni deliller meydana çıkarmaktadır’ diye takdim ediyor. Ülkü Dergisi editörlerinin ‘Coğrafya ve Heyet [Astronomi H.Y.] ilimlerinde derin ihtisası olan […] değerli âlimimiz’ sunuşuyla okuyucularına tanıttığı Miralay Abdurrahman Bey’e göre, Kolomb sefere çıkmadan önce Rodrigo adında biri ısrarla tayfa olarak gemiye alınmasını istemiştir. Bu ısrar üzerine gemiye alınan ‘esrarengiz’ Rodrigo, iki ayı aşkın bir süreden beri sefer hâlinde olan amiral gemisinde çıkan isyan sırasında Kolomb’la özel bir görüşme yapmış ‘üç gün sonra karanın görüneceği’ konusunda teminat vermiştir! Bir de ne görelim! Rodrigo’nun tahmini doğru çıkmış, kara görünmüştür!
Miralay Abdurrahman Bey’e göre, Rodrigo’nun gizli din taşıyan bir Müslüman ve Türk olduğunun anlaşılması üzerine, Kolomb, Amerika kıtasını [kara’yı] ilk keşfeden o olduğu halde, verilmesi gereken para ödülünü Rodrigo’ya ödememiştir. Niçin?
Miralay Abdurrahman Bey, bu sorunun cevabını Fransız kaptan Charcot’nun 1928 yılında yayımlanan ‘Christophe Colomb Vu par un Marin [‘Bir denizci gözüyle Kristof Kolomb’] adlı kitabında verildiğini bildiriyor bize. Charcot’ya göre, “Kolomb, Rodrigo için ‘bu zât âdi bir tayfa olmayıp Müslüman bahriyesine mensup idi[…] Binaenaleyh, Yeni Dünya keşfi şerefini resmen bir Müslüman’a vermek istemediğimden mev’ud [‘vaad edilmiş’ H.Y.] mükâfatı kendisine teslim etmedim’ demiştir”.
Tamam, peki Rodrigo Müslümandı ama Türk olduğu nerden bellidir? Bunun cevabı ‘Niyagara’ adının ‘ne yaygara!’dan geldiği ne kadar doğruysa, o kadar doğrudur. Miralay Abdurrahman Bey’in söylediğine göre, kara ilk görüldüğünde, direkte bulunan Yuvan adlı tayfa, ‘Kara kara!’ diye bağırdığında –muhtemelen- Rodrigo, Yuvan’a, Türkçe olarak, ‘Yuvan, [‘kara nerede’ anlamında H.Y.] hani?’ diye seslenmiştir. Bu adaya her ne kadar Kolomb, San Salvador adını vermiş ise de, Miralay Abdurrahman Bey, tarihçi J.Harisse’ye [?] istinaden, adanın yerlilerinin adalarına ‘Guvanhani’ dediklerini aktarmaktadır. Eh, Rodrigo’nun Türk olduğuna bundan daha güçlü ve sahih bir delil[!] bulunamaz elbette!
Kemalist ideoloji Amerika’nın Türkler tarafından, Sayın Cumhurbaşkanı da [Arap] Müslümanlar tarafından keşfedildiğini öne sürüyor! Peki de, İspanyollar bu işe ne diyorlar?
Bir küçük rica: Sayın Cumhurbaşkanı’ndan, mingayrihaddin, nâçizâne bir istirhâmım olacak: 1178 yılında Müslüman Arap gemicilerin Amerika kıtasına hangi vasıta-i nakliyye ile gittiklerini lütfedip açıklarlar mı acaba?
Bir ricam da Kültür Bakanlığımızdan: Miralay Abdurrahman Bey’in sözünü ettiği ve Paris’te Bibliotheque Nationale’de bulunan Kolomb’un anılarını da bi zahmet çevirtiverse de, biz Amerika’yı 1492’de Türk Müslüman Rodrigo mu, yoksa Sayın Cumhurbaşkanı’nın sözünü ettiği, 1178’de Arap Müslüman Abdurrahman [Bu ‘Abdurrahman’, miralay olan değil!] mı keşfetti, öğreniversek!
[Bu konuda geniş, ayrıntılı ve eğlenceli bir yazıyı, benim ‘İnsanlar, Mekânlar, Yolculuklar, Boyut Yayınları, 1999, adlı kitabımda bulabilirsiniz H.Y.] 19. 11. 2014
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/amerikayi-kim-kesfetti_2258629.html


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder