14 Haziran 2015 Pazar

Kayboluş Şiirleri


Kayboluş Şiirleri

bir insana bırakılmış olan keder ve kelimelerin kalbi...

kimleri sordumdu, ordalar mıydı?
varlar!

yok'lar nerede? ben ki
senden özge âşinâlar
aradım, her yanı sırlar
ve kederlerle kaplı bir oda
gibi ve orda
aynalara bata bata yaşadım
ve hiç âşinâ olmadım hayata...
(Arka Kapak)




Bütün hüzünlerin vekili' konuştu!
Ünlü şair Hilmi Yavuz, önceki şiirlerinde kendini 'aidiyet' olarak gösteren 'hüznün' artık 'temsiliyet'e dönüştüğünü söyledi.

Kendi ifadesiyle söylersek Türk şiirinin 'en sahih'şairlerinden Hilmi Yavuz, geçtiğimiz günlerde çıkan yeni şiir kitabı üzerine konuştu: Hüzün benden sorulur....
Aslında kendi şiiri hakkında konuşmayı pek sevmeyen Hilmi Yavuz, Behçet Necatigil'den 'Şiir geçmişe atıflarla ilerler' sözünü sık sık vurguladı ve 'Kayboluş Şiirleri'nde önceki şiirlerinde kendini aidiyet olarak gösteren hüznün artık bir temsiliyete dönüştüğünü söyledi; hatta sahiplendi!

Hilmi Yavuz, bir başka Şair Vural Bahadır Bayrıl'ın sorularını yanıtladı

-Daha "Hurufi Şiirler"i sindiremeden "Kayboluş Şiirleri" çıktı geldi sizden. Hem "Kayboluş"u hem de "Gayb-oluş"u bir arada söyleyen... Ortega y Gasset'in sevgdiğim bir t anımı var; "
Şiir; eğretilemelerin yüksek cebiridir" diye... Sizin şiirinizi düşüdüğümde, bu tanımı "başka şairlere/şiirlere yapılan göndermelerin yüksek cebiri" diye dönüştürmek mümkün... Yine gerek doğu şiirinden gerek batı şiirinden birçok şairi/dizeyi/temayı buluşturmuşsunuz... Neden böyle yapıyorsunuz, okura yazık değil mi? Herkes "derin bir şiir kültürüne" sahip olmak zorunda mı sizi okumak için
-Hilmi YAVUZ: Biliyorsun Behçet Hoca'nın (Necatigil) bir sözünü hep tekrarlar dururum: "
Şiir, geçmişe atıflarla elirler" Ben bu sözün metinlerarasılık ilişkilerinin, bir şiirin "yazınsallığı"nı gerçekleştirmektedi birinci işlevini vurguladığı anlamına geldiğini düşünürüm. Kristeva'dan Genet'ye, Riffaterre'e kadar, bir metnin 'yazınsal' bir metin olup olmadığının, ilişki kurduğu öteki metinler bağlamında belirlendiği biliniyor. Benim şiirimde, daha önce yazılmış metinlere yapılan atıflar; bazen Kristeva'nın "Semeioteke" de belirttiği gibi bütünüyle olumsuzlama (negation totale) biçiminde de olabiliyor. Yaha Kemal'in "Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç" dizesi, bende "Nasılsa geçmiyor bu son fasıl"a, olumsuzlanarak dönüştürülür. "Kayboluş Şiirleri"nden çok önce de bu tür olumsuzlayıcı dönüştürmeler yapmışımdır. Örneğin, Haşim'in "ateş doludur tutma yanarsın" dizesi, "Doğu Şiirleri"nde (1978), "Tut ve yan tut ve yan, kül ol..."a dönüşür; benim, aynı zamanda, entelektüel tarihimize "sahih" bir şair olarak eklemlenmemi olanaklı kılıyor: "Sahih"lik, senin de çok iyi bildiğin gibi, Türk şairinin entelektüel tarihinin bir gereği olarak, kendini hem Geleneksel'e hem de Modern'e (hem Doğu'ya, hem Batı'ya) eklemlenmesi demektir. Dolayısıyla, Doğu'dan ve Batı'dan birçok şiire ya da daha başka metinlere yaptığım atıflar, hem yazınsallığın hem de entelektüel tarihimizle mutabık olmak anlamında, sahihliğin bir gereğidir....

HÜZNÜN TEMSİLİ
-Necatigil ilk şiirlerinden birinde "yaşamak azaptır" der. Sizin de ayrıcalıklı sözcüğünüzdür "hüzün"... "Kayboluş Şiirleri"ndeki "bütün hüzünlere vekilim" dizesi, bir başka şiirinizdeki "hüznümüzün artık"tan başka bir yere bakıyor sanki... Nedir aralarındaki fark? Bir tamamlayıcılık mı yoksa başkalık ilişkisi mi kurmalıyız burada? 

-Hilmi YAVUZ: Aslında, ikisi arasında bir karşıtlık yok bana göre. "Hüznümüzün" olmak, bir 'aidiyet'i dile getiriyor; "hüzünlere vekil" olmak da, aynı zamanda, bir 'temsiliyet'i... 
Hem hüzne ait olmak hem de hüzünleri temsil etmek arasında bir karşıtlıktan değil, olsa olsa bir 'tamamlayıcılık'tan söz edilebilir. Bu hüzünle olan ilişkimde, "aidiyet"ten "temsiliyet"e geçtiğimi gösterir. Ait olduğum bu kategoriyi, daha da ileri giderek temsil etmeye başladığımı iddia ediyorum "Kayboluş Şiirleri"nde; -"hüzün, benden sorulur" diyorum...

-Her kitabınızı birine/birilerine adarsınız. Bu kez, kendinize, 70. yaşınıza adadığınız bir kitapla okurun karşısına çıktınız. Bir önceki yani "Hurufi Şiirler", torun Mercan'a adandı, bu ise dede Hilmi Yavuz'a... Sizin şiirde "tesadüf"e inanmadığınızı bilirim... Bu "şahsi" durum neyi işaret etmeli bize?
-Hilmi YAVUZ: Bu "şahsi durum" bundan sonra (eğer yaşarsam) her on yılda bir yazacağım şiir kitaplarını kendime adayacağım anlamına geliyor. Belki unutulmuştur, anımsatayım: 1996'da yayımlanan "Çöl Şiirleri"ni de "Bir Doğum Günü Armağanı" olarak Hilmi Yavuz'a adamıştım; - "Ayna Şiirleri"nin bir bölümünü de! Dolayısıyla "Kayboluş Şiirleri", üçüncü kez, şaire adanmış oluyor. 
Bana, bu şiirleri kendime adamış olmaklığım, bir samimiliğin bir şeyi, kendime adama yoluyla daha da kendim kılmam gibi...

KEDER VE HÜZÜN AYNI MIDIR?

-"Keder" ile "hüzün" sözlükte eşanlamlıdır. Ama bir şair için durum böyle değildir; bilirim. Hele de sizin şiirinizde... Bunları yan yana kullanmanız ilk defa gerçekleşiyor... Dahası şöyle bir dize bile var: "Ben hep kederdim kendimi bildim bileli"... Bununla bakışan bir başka dize ise "üzerinde 'hüzün' yazılı her şey/silindi..." Hayırdır?

-Hilmi YAVUZ: "Kayboluş Şiirleri"nin temel sorunsalına ilişkin bir soru bu: Dikkat edildiyse, bir sözcüğün Türkçe, Arapça ve Farsçalarını bir arada k ullanıyorum: "Ay'dı, kamer'di ve mah gibi, unutmak, nisyan, feramuş... gibi" Bununla yapmak istediğim ne dilsel, ne de felsefi bir yaklaşımla ilgili. Daha çok, psikolojik. Belki (zihinsel veya maddi) aynı objeye gönderme yapıyorlar - yani Frege'nin kavramsallaştırmasıyla 'bedeutung'ları (atıfta bulunduğu şeyler; imlemler) aynı, hatta belki anlamları da ('sinn') aynı... 
Benim meselem, bu sözcüklerinin her birinin kullanıldığı dizelerin çağrışımlarının, bana göre elbet farklı olması. Üstelik bu üç dil, benim entelektüel tarihimi inşa eden diller: Üçünün biraradalığı, bu entelektüel tarihe ve medeniyete atıfta bulunma imkanını da veriyor.
-"Yolculuk Şiirleri"nden bir şiiri hatırlatayım; adı "Yolculuk ve Şiir...": "her şiir bir sözcüğü örter ve gizler;/görülsün istemez 'gül' veya hüzün" diye başlıyor, sonrasında bir dizesi şöyle sürüyor: "ah o kumaş ki, tene dokunur/dokunmaz farkedilen kayboluş"... Ve şiir "yolcu! öteki'm benim! Eğer bulursan,/hemen o sözcüğü at bu şiirden..." diye tamamlanıyor. "Kayboluş Şiirleri"ndeki on beş şiir aynı dizelerle açılıyor: "bir insana bırakılmış olan keder/ve kelimelerin kalbi..." Sanıyorum sadece okur'a bırakmıyorsunuz bu 'atma' işlemini? 

-Hilmi YAVUZ: Hayır! Elbette okura bırakmıyorum. 
Benim yazarken dışta bıraktığımı, okur bulsun da yerine koysun istiyorum; -benim kasten şiirin dışına attıklarımı, arayıp bulsun... Okura öteki'm diye bakıyor olmam, "atma-bulma işlemi"ni, tıpka Zweig'in satranç oyuncusu gibi, kendine karşı oynama, yani hem atan hem de bulan olma biçiminde okumak gerekir... 
http://www.hurhaber.com/butun-huzunlerin-vekili-konustu/haber-90441


 


Kayboluş Şiirleri - Hilmi Yavuz


Bilal Can


Her ne kadar İsmet Özel okuyan beni okumasın. Kitaplarım aynı kitaplıkta yer almasın demişse bile. Ben İsmet Özel ile Hilmi Yavuz’a kitaplığımda yer verdim. Benim için şair söz bileyen, söylediği sözün tesirini okuyucuda ölçüp ona kelimeler dünyasında değişik dünyalara yollayan kişidir. İsmet Özel’ de bir şairdir Hilmi yavuz da.

Bu meseleyi geçip Hilmi Yavuz’un yazdığı ”kayboluş şiirleri” kitabına yöneliyorum. Kitap ”kayboluş, Gayb-oluş ve üç yarım sonnet” diye üç başlık altında toplanmış şiirlerden oluşmuş. Dilindeki entelektüel birikimi şiirlerine işlemiştir.

Kayboluş ve keder
”bir insana bırakılmış olan keder
ve kelimelerin kalbi…” ibn arabi.

Şifreli kelime kayboluş. Hilmi Yavuz kayboluş üzerine yazdığı şiirlerini kaybolmanın bir sır olduğunu ve bu sırrın ancak gayb’a inanların ereceğini söylemek mümkün. Kitap bir başlık dahilinde yazılmış denilebilir.

Kitaptaki tasavufi öğeler doğu. Hilmi yavuz diğer kitaplarında olduğu giib ”kayboluş şiirleri”nde de bu sefer kayboluş üzerine yazdığı şiirleri ibni Arabi sözüyle başlıyor. Söz her şiirin başı. Her şiirin başı olması şairin buraya bir şeyler mimlediğinin de kanıtı.

”beni bekledi şiirde, yalnızlıkta
her yazdığım ile
yaz olduğundan beri
ne aşklar topladım, ne kederler tükettim;
hepsini birden bir veri
olarak kullandım, kimdim sen!
-clochard, ya derviş,
yahut ki, serseri!

Ben hep kederdim kendimi bildim bileli.”

Geleneksel şiiri modern şiire dönüştürme, buradaki çok sesliliği ustaca işlemesi es geçilecek gibi değildir. Bir eğitmen olduğu da unutulmamalıdır. Kayboluş sırlı kelime ve bu kayboluş yolculuğunda arayış da belirgin bir biçimde kendini göstermektedir. Kederden vazgeçmemesi ve şiirlerindeki kederi onun sembolleşen sözleridir. Keder, hüzün, erguvan gibi kelimeler yine çağrışımsal bir anlamla şiirlerinde sürekli tekrarlanan sembollerdir.
İmge dünyasında bir ”hilm” ile yüzümüze su serpen yazana teşekkürler.






Kayboluş Şiirleri

                                                                                                       
  “aynalara bata bata yaşadım
   ve hiç aşina olmadım hayata…”
                                   Hilmi Yavuz
Yazının bin türlü hali var. Şiir, en son öğrendiğim hali... (Lisede çoğunun denediği gibi şair olmayı denedim. O yıllar şiir gibiydi, yazdıklarım değil.) Kurguyu şiirden önde tuttum hep; daha büyük zamanlar ayırdım ona. Bir yere varmaktan öte yolculuğun kendisini seviyor oluşumdu beni kurguda tutan. Sayfalar boyu yolun kıvrılışı, düze çıkışı, sonra yine kıvrılışı, bükülüşü… Saman rengi kağıda odaklı gözlerimin kenarlarından geçen ağaçlar, evler, denizler, boz dağların heybeti, bulutlar, adamlar, kadınlar. Kurgunun son sayfası kabusum, hiç gelmesin olmaz mı? İşte bu yüzden ben en çok kalın romanların okuruyum.
Şiir kitapları, kısacık. Yolculuğa değil bir bahçede oturup dinlenmeye davet ediyor okuru.
 Hemen buyur ediyor, fakat hemen de uğurluyor kendi sınırlarından.  Bir çay içimlik, bir soluk almalık kalabiliyor okur şiir kitabının görkemli ağaçlarının gölgesinde ve hep bir gün yeniden gelmeyi umuyor. Belki yıllar alıyor aynı bahçeye dönüş; belki aylar, belki yalnız haftalar, günler…
Hilmi Yavuz’un "Kayboluş Şiirleri", “kaybolmak", saklanmak istediğim, kimselerden haber sormayıp kimselere haber vermek istemediğim  zamanlarda uğradığım bir şiir kitabıdır. Şu sıra o bahçedeyim. İşte bu bahçenin en sevdiğim meyve ağacı:
kayboluş
ve 

özlem

bir insana bırakılmış olan keder
ve kelimelerin kalbi…

insan, kendini özler mi?

özler! bizler ilinekleriz,
                      bizler,
yol sefilleriyiz…
uzakta, kendimin hayali,
bölük pörçük ve paramparça;
bir daha görse miydim?
             kendine akıyor denizler…
insan kendini özler mi?

özler! Nerdesin ben?
bulsam da bir mühür gibi
hayatımın eski defterinin
soluk, lekeli, özürlü,
çizgili ve saman
          kağıdına geçirsem…

‘benim sanki ben şimdi ne değilsem…’

                                         Hilmi Yavuz, Kayboluş Şiirleri, s.40-41

Wittgenstein’in söylediği gibi “Bir şey önermiyor, susmayı yeğliyor”bu şiir. Susturuyor, bana söyleyecek yeni bir şey bırakmıyor. Bir tekerleme, bir büyü gibi tekrar ediyorum dizeleri.Yan yana yazarak, onları hal tercümesi tümcelerime çeviriyorum:
“İnsan kendini özler mi.Özler! Nerdesin ben?” Bulsam da bir mühür gibi hayatımın eski defterinin soluk, lekeli, özürlü, çizgili ve saman kağıdına geçirsem…”
Şu sıralar susmayı seçiyorum, umutlu sözler edemediğimden... Bu yüzden şair sözünden destek alıyorum.
Belki uzun bir yolculuğa çıkmalı, esrarlı ve girift bir kurguya dalmalıyım. Kurgu beni yeniden söyletir nasılsa! Biraz susan biraz söyleyen insan güzeldir. Biraz şiir biraz kurgu. Değil mi ya?
Tuğba Çelik, 22. 04. 2010
http://dusodasi.blogspot.com.tr/2010/04/hilmi-yavuz-kaybolus-siirleri.html




HİLMİ YAVUZ İLE...


HİLMİ YAVUZ'un yeni kitabı Kayboluş Şiirleri (YKY) yayımlandı. Yavuz, bu kitabında hem Doğu'nun hem Batı'nın seçkin şairlerine yaptığı atıflarla, şiirine nüfuz etmek isteyen okurdan daha çok 'çaba' bekliyor. 

Son üç şiir kitabınızda (Yolculuk Şiirleri, Hurufî Şiirler ve Kayboluş Şiirleri) temalar farklı olsa da 'vedâ'yı imâ eden bir söylem kurduğunuzu düşünüyorum. Kayboluş Şiirleri'nde bu söylem iyice su yüzüne çıkıyor. Ne dersiniz? 



Doğrudur. Hatta 'veda' teması, Yolculuk Şiirleri'nden de önceye, Akşam Şiirleri'ne kadar gider. Akşam Şiirleri'nde, "Akşam ve Veda" şiirini anımsıyorsundur: Bu şiir, "işte ben gittim, her şeyi söyledim gittim / işte benden herkese / herkese bir sonbahar" dizeleriyle biter. Bulanık Defterler'in bitiş bölümü de, dolaylı olsa da 'veda'ya işaret eder: "Güzün defteri! Kaç sayfa kaldı? İnceliyor defter; sayfalar azaldı ve daha da bulanıklaşıyorlar azaldıkça." Evet, -sayfalar azalıyor defterde... 

Şiirin geleneğe ve başka metinlere atıflarla ilerlediğini hep söylediniz. Şiirinizdeki metinlerarasılık Kayboluş Şiirleri'nde biraz daha ileri boyutlarda denilebilir mi? 
Metinlerarasılığın, bir metni 'edebi' bir metne dönüştürmedeki işlevini tekrarlamama gerek yok, sanırım. Elbette, ne kadar çok metinlerarası gönderme yapılırsa, metin o kadar çok 'edebi' olur diye bir şey yok! Metinlerarasılıkları, şiirin kendisi belirliyor; -en azından bende bu böyle! Salt bir metne atıfta bulunmuş olmak için metinlerarasılığa kasten başvurmak başka, metnin kendiliğinden ve deyiş yerindeyse, istençsiz (gayri iradi) bir biçimde bir metinlerarasılık üretmesi başkadır. Kayboluş Şiirleri'nde de böyle oldu: Atıflar, kendiliğinden geldi ve belki inanmayacaksın ama, bazılarının metinlerarası ilişki kurduğunu sonradan (evet, sonradan!) fark ettim. 

Bu kitapta aynı sözcüğün hem Arapçasını hem Farsçasını hem de Türkçesini kullanıyorsunuz, ki okurlarınızın alışık olduğu bir şey değil bu. Sebebi nedir? 

Evet, bir kelimenin hem Türkçesini, hem Farsçasını hem de Arapçasını kullanıyorum: "Ay, mah, kamer" ya da "unutmak, nisyan, feramuş" gibi... Nedeni şu: Bu kelimeler, aynı nesneye (Ay'a) ya da aynı zihinsel duruma ('unutma'ya) gönderme yapıyor olabilirler;- anlamları da aynıdır kuşkusuz. Ama kelimeler, bende, içinde yer aldıkları şiirlere göre, birbirinden çok farklı çağrışımlar uyandırıyorlar. Bu çağrışımların bütününü, ancak böyle verebileceğimi düşündüm. Benim o hep bildiğiniz 'Doluluk' tutkum işte! Bir de şu: Benim medeniyetimi inşa eden üç dil var: Türkçe, Arapça, Farsça. Bu üç dile atıfta bulunmakla, Türk-İslam medeniyetine de gönderme yapmış olduğumu düşünüyorum. 

Kayboluş Şiirleri'nde Fransız sembolizmine, Baudelaire'in doruk şiirlerinden olan "Tristesse de la lune" yani "Ayın Hüznü"ne gönderme var. Bu şiirinde Baudelaire, ay'ı dindar bir şaire benzetir, uykunun düşmanı dindar bir şaire... Bu, Kayboluş Şiirleri'nin nihayet O'nda kaybolmakla bitecek son dizesini de hatırlatıyor. Ay'ın hüznü, şairin de resmi midir? 

Şu kadarını söyleyebilirim: Anatole France, "Lanetli şairler" ('Poetes Maudits') kuşağından Verlaine'ı, alışılmadık, dolayısıyla da aykırı bir değerlendirmeyle, Fransız şiirinin 'en Katolik şairi' sayar. Bence, dindar bir şair, nutuk ve retorikten değil, dinin ruhaniyetini lirizme dönüştüren bir şiirden yana olmalıdır. O nedenle de, mesela Ziya Osman Saba'nın, Akif'ten daha 'Müslüman' değil ama, daha 'Müslüman şair' olduğunu düşünürüm. Baudelaire'e gelince o, bana göre elbet, ay'da kendini gören'dir: Ay'ın hüznü, Baudelaire'in hüznüdür. 

Yanılmıyorsam İbn Arabi adı şiirinizde ilk kez geçiyor. Bir dönem roman ve öyküde İbn Arabi'ye yapılan atıflara çok sık rastlıyorduk. Şimdi de Kayboluş Şiirleri'nde İbn Arabi var... Nedir İbn Arabi'de sizi çeken? 

İslam tasavvufunun en özgün, en nevi şahsına münhasır kimliğinin İbn Arabi olduğunu düşünüyorum. 'Kelimelerin kalbi'nden söz eden O'dur; -İbn Arabi! 

Batı'dan da Hölderlin var kitapta. Hurufi Şiirler'de adı geçiyordu, bu kitapta da ondan alıntı var. Hölderlin delirmişti, görkemli yeteneğini de trajedisini de biliyoruz. Size hangi yönü çekici geliyor onun? 

Hölderlin, öncüdür: Scardanelli, daha sonra Fernando Pessoa'da bir kez daha kimlik değiştirecektir; delilik, daha sonra Nietzsche'de şiire dönüşür; - şiirse, daha sonra Heidegger'de felsefeye! 

Hocam, Hilmi Yavuz şiiri çözümlenirken çok başvurulacak bir dize var kitapta: "Ben hep birlikte edinirim spleen ve melali". Bu bir 'çatışma'nın değil, şüphesiz bir 'ittifak'ın vurgusu... Hilmi Yavuz şiiri, bir ittifakın şiiri mi? 

Buna, biliyorsun ben 'ittifak' değil, 'Sahihlik' diyorum. Bir şairin kendi entelektüel tarihiyle birebir mütekabiliyet içinde olması anlamında 'Sahihlik'! Hem Batılı hem Doğulu, hem modern hem de geleneksel olanı birlikte 'edinmek' ya da 'temellük etmek'! Poetikam, budur! 


Dil devrimine eleştiri mi? 

Kitapta yer alan "Kayboluş ve Dil" şiirinde, "kelimelerin kalbi"ne "cebren ve hile" ile girildiği ifadesi yer alıyor. Peki, bu ifade dil devriminin bir eleştirisi olarak okunabilir mi? Hilmi Yavuz şöyle diyor: 

Bu dizelerin nasıl okunacağına metin (text) karar verir;- ben değil! Ben, yazar merkezli bir okuma'dan, "şair, bu şiirde ne demek istemiş" türünden bir okumadan yana değilim. Bana göre, doğru olan 'metin merkezli' ya da 'metnin niyeti'ni (intentio operis) ortaya çıkarmaya çalışan bir okuma'dır. Elbette, okur merkezli ya da, 'okurun niyeti'ni (intentio lectoris) öne çıkaran bir hermenötik okuma da yapılabilir. Buna da karışamam. Ama, yazar merkezli ya da 'yazarın niyeti'nin (intentio autoris) ortaya çıkarılmasını öneren bir okumadan yana olmadığımı söylemeliyim. 

Can Bahadır Yüce / İstanbul 
Zaman, 24 Aralık 2007

http://mehmetsolak.blogcu.com/hilmi-yavuz-ile/2800000




Bir şiirin hakikiliği

O, en azından, bir gelenekle dolayımlı köprüler kurma, sözcüğü ve dili kullanmadaki ustalığı noktasında son derece ayrıcalıklıdır. Şiirin büyük bir ustası mıdır? Hayır. Ama, ustalıkla şiir yazmayı bilen, başaran biridir

ORHAN KAHYAOĞLU 

Hilmi Yavuz'un baştan beri 'süslemeci' bir şiir yazdığını savlayanlar olmuştur. Şiiri, yazmaktan çok yapan, hem de bunu çok özenle becermiş bir şairdir. Bu tespitleri topyekün bir olumsuzlama olarak düşünmek haksızlık olur. Çünkü, şairin, tematik kitaplarında, benzerine az rastlanan bir şiirsel mimariden bile söz edilebilir. 

Sözcüğün büyüsü ve çarpıcılığı hemen her kitabında öne çıkar. Geleneksel şiir formlarını, moderne dönüştürme; buradan yepyeni duygusal çağrışımları şiirine taşıma ve yakıştırmasındaki sanatkâraneliğini es geçmek olası değildir. Tek sorun, özellikle 1980 sonrası yazdığı, dönüştürdüğü şiir sorunsalına, önceki dönemi, bu dönemin dört kitabını yapısal olarak taşımaması, onun ilk kitaplarındaki hakikilikten, sözcük seçimi ve dil anlayışındaki yoğunluktan uzaklaşması anlamına gelmiştir. Geleneksel olanı kaynak alıp, onu kendisinin asıl itici gücü olarak kullanır. 

Bunu modern bir şiir vücuduna dönüştürür. Sözcüklerin büyüsü bu şiir serüveninde belirleyicidir.. Cumhuriyet döneminin modern şairleri; özellikle de Yavuz'un ustaları olarak düşündüğü Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Asaf Halet Çelebi ve Behçet Necatigil; geleneğin izlerini, şiirlerinde ne sözcüksel ne de form arayışı açısından ön plana çıkarırlar. Sadece kurdukları dilin bir harcı olarak kullanırlar. Şiirlerin büyüsü sözcüklere değil, topyekün şiirlerin kendisine yedirilmiştir.


 Şiirlerini, yapısalcı arayışlarla, teorize ederek yazmazlar. Kurgu, has şiiri hep dışlamıştır. Kurgunun, şiirde, önceden devrede olduğu hissedildiği taktirde o şiirde bir eksiklik olduğu anlaşılır. Artık Türkiye'de ve dünya'da öyle bir iletişim çağı ve ilginç bir duyargalar dünyası yaşanmaktadır ki, şiir de bu hızlı dönüşüm içinde eskisi gibi geleneğe bu kadar direkt bir biçimde yaslanamaz. 

Yalnız dolayımlı esinler, etkiler yeni bir şiirin içine yedirilebilir. Gelenek, dipte derinlerde kalmak zorundadır. Su yüzünde değil. Hilmi Yavuz şiiri, 1980'lerden sonra bu ayracın pek farkına varılmadan yazılmıştır. Önceki on yılın Bedrettin Üzerine Şiirler ve Doğu Şiirleri adlı kitaplarında, şairin sorunsalının inanılmaz bir hakikiliği vardır. Çünkü, dilsel, sözel ve çağrışımsal olarak ve en önemlisi de form açısından geleneği dönüştüren, çağdaş kılan bir şiir tutumuyla baş başa kalınır. Bu özellik, 1980 sonrası yayımlanan şiir kitaplarında yer yer su yüzüne çıksa da, çoğu kez bir tekrarın şiirini beraberinde getirir. Divan ve Tasavvuf şiirine göndermelerde, sözcüğün çok anlamlılığına güvenerek, eski dilden, Osmanlıca'dan büyülü sözcük ve dizelerle, kitapların felsefesi, hatta poetikası günışığına çıkartılmaya çalışılır. Ancak, Yavuz, aslında o kadar yetenekli ve entelektüel bir şairdir ki, süslemeleriyle bile son derece güzel şiirler yazabilmektedir. İlk okuyuşta heyecanlanır okur, ama okumalarını tekrarladıkça, bu şiirde hem düşünsel, hem de formal olarak bir duygusal aynılaşmanın yaşandığının farkına varır. 


Gizemli Şiirler, Ayna Şiirleri ve Yolculuk Şiirleri gibi; şairin sorunsalını da kuşatan, dilsel ve sözel büyüsü yapıtlarının tamamını saran kitapları da olmuştur. Ancak bu bağlamda, tüm kitaplar arasında ustaca bağlar, sorunsal ilişkisi fazla kurulamaz. Durum, bizce böyle olduğu halde, Hilmi Yavuz'u yine de Türkçe yazılan şiirin önemli şairleri arasında düşünmek gerekir. O, en azından, bir gelenekle dolayımlı köprüler kurma, sözcüğü ve dili kullanmadaki ustalığı noktasında son derece ayrıcalıklıdır. 


Şiirin büyük bir ustası mıdır? Hayır. Ama, ustalıkla şiir yazmayı bilen, başaran biridir. Hatta, en iyilerinden. Teknik, yapı ve form açısından mükemmeliyete ulaşan kitapları vardır. Şiiri şiir yapan ruhanilikten çoğu kez uzak, kendi şiirindeki aynılaşmanın ısrarla farkında olmayan bir şairden söz ediyoruz bugün. Sözkonusu değerlendirmelerimiz, bu şiirin analize değer olduğunu da gösteriyor. Özellikle de felsefeyle olan ilişkisi noktasında. Ama, şu anki asıl konumuza, yani şairin yeni kitabı Kayboluş Şiirleri için de birkaç değerlendirme yapmak gerekiyor. 


Sembol olarak keder 

Hilmi Yavuz, eğitmen kimliği de düşünülürse, Batı ve Doğu felsefelerini yakından tanıyan, bilen bir şair. Kitaplarının hemen tümünde, bu felsefelerin düşünsel kanallarının, şiirinin içine yedirilmesi çabasına sıkça rastlanır. Bu iki temel felsefi düşünce, akım ve geleneğin yoğun izdüşümleriyle karşılaşılır. Şair, çoğu şiir kitabının yalnızca adlarıylayla Doğulu gibi durur. Ama, aslında, Batılı bir şiir ve modernizminin takipçisi olduğu, yapısal açıdan belirgindir. Elimizdeki yeni kitap gibi, her kitabında aslında bir 'gizemcilik' ön plana çıkar. Ama, has bir Ortadoğulu duyarlılığa, söyleme nadir rastlanır. Doğruyu söylemek gerekirse, bir 'yolculuk' özellikle de gizemli bir sözel-dilsel yolculuk her şeyin önündedir. 

Kayboluş Şiirleri'nin Kayboluş adlı ilk bölümünün birinci şiiri 'kayboluş ve keder'de, 'yolculuk' yine temel bir izlektir. 'Kayboluş'un felsefesi arayışları belirgindir. Ama, durmadan süren bu yolculukta değindiğimiz birçok sorun bu kitabın ilk bölümü Kayboluş'taki şiirler için de geçerlidir. 'Keder', Hilmi Yavuz şiirinde duygudan çok bir 'sembol'e dönüşmüştür neredeyse. Zaten, bu kitaptaki çoğu şiirde de görebileceğimiz gibi; keder, hüzün, kalp, erguvan gibi sözcükler yine çağrışımsal ve bir anlamda da bu şiirin tekrarını imleyen sözcüklerdir. Şair, bunu, baştan beri kitaplar boyu bir anlam dünyasının varoluşsal simgeleri olarak düşünebilir. Ama, bunlar kullanıldıkça, yarattığı çağrışımların hiç de doyurucu öğeler olmadığı bir kez daha kitapta anlaşılmaktadır. Örneğin 'kayboluş ve unutmak' adlı şiirdeki 'keder' gibi. 'kayboluş ve altın vuruş'ta ise 'erguvan'a rastlanır. Hilmi Yavuz'un uzun yıllardır kurguladığı ve tartıştığımız 'modern'le geleneğin bu şiirdeki içiçeliğinin tipik bir örneği. Değindiğimiz temel eleştirimizin de karşılığı oluyor. İnsan, bu şiirde artık bir başkalaşım aradığının tekrar farkına varıyor. 'Keder'in diyoruz ama, daha çok 'keder' sözcüğünün bu kitabın, yani 'kayboluş'un temel izleği olarak parıltılı bir biçimde belirdiği açık. Hem de tüm şiirlerdeki, girişteki iki dizeyle.
Yavuz'un 'kayboluş ve dil' adını verdiği şiirinin adı kadar çağrışımı olmadığı açık. Bu ilk bölümün bizi en çok kuşatan; değindiğimiz, aradığımız hakikiliği bir nebze de olsa yansıtan şiirinin 'kayboluş ve kalbimgiller' olduğu söylenebilir. Ve özellikle de şiirin son dizesi: ben hep kederdim kendimi bildim bileli... 

Kitabın ikinci bölümü Gayb-Oluş adını taşıyor. 'Gayb', insanın beş duyusuyla hissedemediği, algılayamadığı bir âlemi işaretliyor. Dolayısıyla Gayb-Oluş bu alemdeki kayboluşun ötesinde, bilinmeyende yapılan bir bilinmezlik yolculuğu. Bölümün ilk şiiri 'kayboluş ve Gayb-Oluş' şairin kendi ben'ini arayışı, sorgulayışı noktasında, garip çokanlamlılıklar taşıyan, gizin kutsandığı ve bir anlamda insan ben'inin bir boyutta çaresizliğini imliyor. 

Kitabın varlık'ın sorgulanması noktasında en çarpıcı imge ve çağrışımlarıyla dolu bir şiir bu. Gerçekten usta işi. Yaptığımız eleştirilerin bir adım ötesinde bir şiir. Ancak, ardından gelen 'kayboluş ve varoluş' için aynı şiirsel hakikiliği yakalamak zor. Kurgucu yan, şiirdeki ruhaniliğin önüne geçiyor. 'kayboluş ve hilm' şiiri için de aynı şey sözkonusu. İmge dünyasında, kayboluş felsefesiyle kendi ben'ini sarih biçimde şiirin adında özdeşleştiren, ama bize göre, şiirin kendisine bunu incelikli biçimde yediremeyen bir şairle baş başa kalınıyor. Yavuz'un kendine ve kendi şiirine yıllardır yüklediği büyülü anlamın bir sembolü bu şiir. Ama yapı ve ruh olarak hiç de yeni olmayan. İzlekler, şiirin hep çarpıcı kaynaklarıdır. Yavuz bu bölümde çoğu şiirde izlekler ve hatta imge avcılığından bile vazgeçip, kendi sözcükleriyle büyük 'felsefi' sözler söylemenin izini sürmüş. Hepsi olmasa da, çoğu şiirde bir ruhani hakikilikten uzak durmuş. 

Yavuz'u, Ayna Şiirleri kitabından sonra, Türkçede en başarılı sonnet yazan şairlerden biri olarak düşünmüşüzdür. Sorunsalı açısından da ayırıcı bir kitaptı bu. Elimizdeki yeni kitabın son bölümü Üç Yarım Sonnet adını taşıyınca, merakla eğildik bu küçücük bölüme. Ve doğruyu söylemek gerekirse, kitabın en hakiki ve çarpıcı bölümü bu. Şairin söz ve dil konusundaki ustalığını, poetikasını asıl bu küçücük yarım 'sonnet'lerde yine keşfediyoruz. Şairin aradığı dil ve anlam dünyasının has karşılıklarıyla baş başa kalıyoruz. Okur, bu bölümün hiç bitmemesini istiyor. 

Evet, Hilmi Yavuz'un yeni bir şiir kitabı gündemde. Aklımıza da, hemen, Yücel Kayıran'ın bir kitabının başında, poetikasını sunarken yazdığı "kaybolma halinde göstermek"i bir felsefi seçim olarak yazdığını hatırlıyoruz. Şimdi de Yavuz'un Kayboluş Şiirleri'ne rastladık. Merakla okuduğumuz bu yeni kitabı, şairin şiirinin geçmişinden söz etmeden tanıtamazdık. Biz de bu yolu seçtik.





  • KAYBOLUŞ ŞİİRLERİ
    Hilmi Yavuz, Yapı Kredi Yayınları, 2007, 55 sayfa,

  • http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=7129&tarih=15/07/2009&ek_tarihi=yok



  • Aşktır, en ağır yüküm!


    Aşktır, en ağır yüküm!


    ‘Aynalara bata bata yaşadım / ve hiç âşinâ olmadım hayata...’ diyen Hilmi Yavuz’un son şiir kitabı yetmişinci yaş günü sebebiyle şaire ithaf edilmiş. Söylen Şiirleri, Ayna Şiirleri, Zaman Şiirleri, Hurufi Şiirler ve Kayboluş Şiirleri… Şiirlerini bile belli bir düzen içinde takdim ediyor okurlarına Hilmi Yavuz. Şiirin o alışıldık sarıp sarmalayan havasından uzak, yoğun, karmaşık bir dil Yavuz’un kullandığı. Şairine 70’inci yaş armağanı olarak hazırlanan bu yeni kitabın teması, kayboluş. Aşkın karmaşık, tenha ve hüzün dolu koridorlarında kayboluşu anlatıyor şair. “Bir insana bırakılmış olan keder, ve kelimelerin kalbi…” şaire göre. Ve o ‘hep kederdi kendini bildi bileli…’ “Aşktır, en ağır yüküm! / bir kayboluş benim mülküm…” diyordu. Kayboluş, Gayb-Oluş ve Üç Yarım Sonnet başlıklı üç bölümde yer alan şiirlerde şairin o meraklılarının bildiği kuramsal dili ve kayboluş çevresinde örülmüş şiirleri yer alıyor. Şairin kendi şiiriyle nokta koyalım: “ben annemin hüznüyle büyüdüm; / ve onun mendilinde öldüm; / işte bak oraya gömüldüm; / oraya, Ölüm’ün yanına ve mendilin...” Nice mutlu yıllara Hilmi Yavuz…

    KAYBOLUŞ ŞİİRLERİ
    Hilmi Yavuz
    Yapı Kredi Yayınları
    55 sayfa


    http://www.aksiyon.com.tr/kitaplik/asktir-en-agir-yukum_516593



    *

    Hiç yorum yok:

    Yorum Gönder