6 Haziran 2015 Cumartesi

Kendime, İstanbul'a, Kadınlara Dair






Fötr Şapka Kültürü... Başka?... Kaldırımlar... Beşiktaş'taki Venedik... Yüksek ve Alçak Mimarlar... Bir Ütopya da Benden... Feminizm... Oryantalizm... İktidar... Felsefeciler... Sarışın Kötü Ruh... Aidiyet... 
Hilmi Yavuz'un kendisine, İstanbul'una ve kadınlara dair denemelerinden oluşan bu kitapta Hilmi Yavuz'u bulacaksınız.

http://www.boyutstore.com/kendime-istanbula-kadinlara-dair-kitabi




Rainer Maria Rilke, o koca Alman şairi, Malte Laurids Brigge'nin Notları'nın bir yerinde, bir yakınmayı dile getirir: 'Ama Allah bilir niçin böyle olmadı? Eski mobilyalarım koymama müsaade ettikleri bir samanlıkta çürüyor. Benimse ah ey Tanrım, benimse üzerimde çatı yok ve yağmur gözlerimin içine yağıyor.'

Eski mobilyalar! Onlar bizi elimizden tutar ve belleğimizin lavanta çiçeği kokan anılarıyla dopdolu ceviz sandığına, annemin o her zaman perdeleri inik sandık odasındaki ceviz sandığına götürür... Belleğim o ceviz sandıkla yer değiştirir ve sandıktan çıkarılan eski zaman giysileri gibi, tıpkı onlara benzeyen güleç yüzlü anılar çıkarılır bir bir...

http://www.kabalci.com.tr/boyut-yayin-grubu/hilmi-yavuz/kendime-istanbul-a-kadinlara-dair-9789755210575.htm



Bir Bellek Mekânı: Fatih, Kız Taşı



Hilmi Yavuz'un Kıztaşı ile tanışması.Kıztaşının 1500 yaşına bastığı yıldır.Kıztaşı'nın kaidesinde çelenk taşıyan iki Zafer Tanrıçası,1952 yılından başlayarak her sabah okula gitmek üzere evden çıkan Hilmi Yavuz'a o çelenklerden menekşe koparıp atmışlardı.

Bir Bellek Mekânı: Fatih, Kız Taşı
Benim ilk gençliğim İstanbul’da, fatih’te, Kıztaşı’nda geçti. Çocukluğun o masum aşkları dışında, ilk ergenlik ya da yeni yetmelik aşkımı orada, Fatih’in arka mahallelerinde, geceleri evlerinin pencerelerinden sarı ışıkların doğduğu dar ve kapanık sokaklarında yaşadım.
Kıztaşı’nda, taşın tam karşısında oturuyorduk; Çiner apartmanı’nda… Kıztaşı’nın önünden bir yol, Ali Emiri Efendi Kitaplığının(Millet Kütüphanesi) yanından aşağıya sapan sokakla birleşerek Sarıgüzel Mahallesi’ne iner. Sarıgüzel Mahallesi’nde bir sevgilim vardı. “Sevgilim” diyorsam sözün gelişi elbet! Onun bendeki Mecnun’da fuzun âşıklık istidadı’ndan haberi bile yoktu kuşkusuz. Her defasında okul dönüşü tramvaydan inip(Fatih tramvay durağı, Ali Emiri Efendi Kitaplığı’nın tam karşısındaydı), Sarıgüzel Mahallesi’ne yöneldiğinde, ardı sıra gelen o çelimsiz, sivilceli, kalın gözlüklü delikanlıyı (o, bendim!) fark etmesine imkan yoktu.: En az on metre arkasından yürüyordum çünkü! Çok sonraları, neredeyse kırk yıl sonra “ Taormina” adındaki anlatı kitabımda, “Sidonia” Adını verdiğim bu ilk sevgiliyi, Sarıgüzel’in arka sokaklarında (ara sıra bir arkadaşım Erkut Aybar da katılıyordu) izleyişimi anlatmıştım; şöyle,
“Fatih PTT Binasının önünde seyyar gazete tezgâhı biz, Erkut ile ikimize çok şey öğretmiştir. Tezgâhın tam karşısından Kıztaşı görünüyordu. Sıcak yaz ikindilerinde tezgâha vuran güneş çoktan çekip gitmişken, uzaktan Kıztaşı’nı bir beyaz yelkenliymiş gibi düşünmek, (…) müthiş hoşuma gidiyordu. Yolculuk tutkularım belki de PTT’nin önünde kaldırımdan gelip geçeni, yolun iki yanından akan yeşilli kırmızılı tramvayları, amaçsızca ve tembelce, çoğu kez yarı uykulu seyrederken değil de, tam tersine gözünün sanki bir beyaz yelkenliye takılıyormuşçasına Kıztaşı’na takılıvermesi dolayısıyla başlamıştır. Kim bilir?
Olabilir. Yolculuk, çoğu kez böylesine önemsiz bir ayrıntıyla tutkuya dönüşebiliyor. Sidonia’yı Ali Emiri Efendi Kitaplığından aşağıya, Sarıgüzel’in oralara inerken izlediğimde, Erkut ile ikimizin kendimizi bir gezginmiş gibi duyumsadığımızı biliyorum. Sidonia’yı Macar Kardeşler Caddesi’nden Millet Kitaplığı’nın yanındaki sokağa sapar sapmaz izlemeye başlamak, sonu belli olmayan bir cengel yolculuğuna çıkmak gibiydi. Sarıgüzel’in kabadayılarını, Borges’in sık sık sözünü ettiği eli bıçaklı compatrido’larıyla karıştırıyor olamzdık o yıllarda ama gene de o yolculuk bizi ürkütüyordu! Gülmeyin, ciddiyim: Çocukluğumdan genellikle evinden çıkmasına izin verilmemiş bir yeniyetme için, Macar Kardeşler Caddesi’nden Sarıgüzel dolaylarına gidebilmek bile büyük bir yolculuktur…”
Evet, Kıztaşı, Dünyadaki varoluşu Sarıgüzel ve Macar Kardeşler Caddesi ile sınırlanmış bir yeniyetme için,  şimdi bir bellek mekânına dönüşmüş olan bir varoluş mekânı idi o zaman. Dünyanın daha fazlasını istemiyorduk ki biz: İnanın, öyleydik!
Kıztaşı, hepimizin bildiği Kıztaşı. Ama o yıllarda bilmediğimiz, Kıztaşı’nın İmparator Markianos adına dikilmişbir anıt olduğuydu. 452’den 1453’e kadar tam 1001 yıl, Bizans’ın göklerine doğru yükselmiş, tastamam 1001’nci yaşında artık bir Müslüman şehri olan İstanbul’da “yerleşik yabancı” olarak yaşamaya başlamıştı.
Hilmi Yavuz’un Kıztaşı ile tanışması, Kıztaşı’nın 1500. yaşına bastığı yıldır. Kıztaşı’nın kaidesinde çelenk taşıyan iki Zafer Tanrıçası, 1952 yılından başlayarak her sabah, okula gitmek üzere evden çıkan Hilmi Yavuz’a, o çelenklerden menekşe koparıp atmışlardır…
Bizans’ın erguvani gökyüzünde (çünkü erguvan, Bizans İmparatorluğu’nun resmi rengidir!)uzanan Markianos Anıtı, ne yazık ki, İstanbul’a gelen yabancı seyyahların hiç biri fark etmemiştir. Jean Ebersolt’un “Bizans İstanbul’u ve Doğu Seyyahları”nda (Pera Yayıncılık,1996) belirttiği gibi, Kıztaşı’nın ilk kez farkına varan, bizim hakir Evliya Çelebi’miz olmuştur: O (Evliya Çelebi), daha önce bilinmekte olan anıtların yanında, diğer seyyahların gözünden kaçmış bulunan Markianos Sütunun varlığını ortaya koymuştur.”
Evliya Çelebi’miz Seyahatnamesi’nin birinci cildinde, İstanbul’u doğal afetlere karşı korumak üzere, yirmi yedi ayrı yere tılsım konulduğunu bildirir. Bu garip tılsımlardan (tılsımat-ı garibe) üçüncüsü, Markianos Anıtı’na konulmuştur. Evliya’nın yazdığına göre, bu anıt “Sarachanebaşı’nda evce ser çekmiş yekpare bir amud-i zenburi üzre bir beyaz sanduka mermer-i ham üzre Pozantin Kral’ın duhter-ibed-ahter’i medfundur kim mur(u) mar’dan masun olmadığuiçün mutalsam bir”amud-ı azamdır” Yani, tek bir yüksek taş üzerinde beyaz mermerden yapılmış Büyük Pozantin’in kızının lahdi bulunan taş! Ölünün karınca ve yılandanzarar görmemesi için tılsım yapılmış! Evliya Çelebi böyle diyor.
Zururi Danışman, bugünkü dile çevirdiği bu bölümün altına N.A inisialli bir dipnot düşmüştür. Bu dipnot, Evliya’nın “evce ser çekmiş” dediği Markianos Anıtı’nın yüksekliğinin sadece 10 metre olduğunu belirtiyor ve anıta ilişkin mitolojik bir öykü anlatıyor: “Bu taşın oradan geçen genç kızlardan bekâretlerini koruyamayanları haber verirmiş; hatta II. Iustinianos’un (565-578) baldızının bakire olmadığını duyurduğunda da imparatorun gazabına uğramış!...”
“Kıztaşı” adı ister kaidesindeki Zafer Tanrıçalarından dolayı iter, oradan geçen bekâretlerini yitirmiş genç kızları ihbar ettiği için verilmiş olsun, o yıllarda Hilmi Yavuz’u başka bir açıdan, derinden etkilemiştir. Çünkü Hilmi Yavuz da kendine göre bir mitoloji uydurmuştur. KIztaşı için: Her sabah okula gitmek üzere evden çıktığında yüzüne menekşeler atan Zafer Tanrıçalarına bakarak “ Ey Kıztaşı, ne olur, o kızın, “Sarıgüzel’li” Sidonia’nın  beni sevmesini sağla!...” diye içinden, sessizce, yakarıda bulunacaktır…
Kıztaşı yakarılarımın bir işe yaramadığını söylemeliyim. Sidonia, Zafer Tanrıçalarının ellerindeki çelenklerden yüzüme menekşeler atıldığını bile fark etmedi! Kıztaşı’nın önünden geçer miydi, bilmiyorum. Ama geçtiyse, Taş’ın hiçbir duyuruda bulunmadığına yemin edebilirdim. Sidonia, yaban bir dağ gölünün nilüferleri kadar beyaz, el değmemiş ve ulaşılmazdı elbet…
“Kendime, İstanbul’a ve Kadınlara Dair”(Boyut Yayınları,1997) adlı kitabımda (sayfa: 19) o günleri, bana her okuyuşumda hüzün veren şu sözlerle anlatmıştım:
“O yıllarda Fatih’in, akşamları tuhaf ve anlatılmaz bir tutkuyla dolaşmaktan haz duyduğumuz sokaklarında, her sokak başını büyük bir serüvenin coşkusuyla dönmenin, “gençlik” anlamına geldiğini nereden bilecektik! Gençlik, daha sokağa çıkarken yüzümüze menekşelerin atıldığını(sanki) duyumsamaktı ve Kıztaşı’ndan Sarıgüzel’e doğru yürürken, ağaçlarla ve yalnızlıkla tanışmanın henüz ne demeye geldiğini bilmeden, kendimizi bir gizem gibi duyumsuyorduk. Ah, evet, gizemdik, biz gençliğimizde: bilinmek isteyen bir gizem. Bir kenz-i mahfi! Ve bu, hep tenhalara doğru ürpererek yürümemizden anlaşılsın istiyorduk…
Yaşamımızın, daha sonra, o sokaklardan arta kalan bir süprüntü gibi savrulacağını nerden bilebilirdik?”
Evet, bir süprüntü! Kıztaşı’ndan Sarıgüzel’e doğru savrulan bir süprüntü…

http://www.fatih.bel.tr/icerik/5140/bir-bellek-mekani-fatih-kiz-tasi/


Hilmi Yavuz'a, İstanbul'a, kadınlara dair

"Eski mobilyalar! Onlar bizi elimizden tutar ve belleğimizin lavanta çiçeği kokan anılarıyla dopdolu ceviz sandığına, annemin o her zamanki perdeleri inik sandık odasındaki ceviz sandığına götürür. Belleğim o ceviz sandıkla yer değiştirir ve sandıktan çıkarılan eski zaman giysileri gibi, tıpkı onlara benzeyen güleç yüzlü anılar çıkarılır bir bir."
Hilmi Yavuz deyince aklımıza çoğu zaman bu ceviz sandığın gelmesi boşuna değildir. O, anılardan söz ettiğinde, zamanın başka bir akış kazandığı, okurun başka bir dünyada yaşamaya durduğu gerçektir. İyi okurları, Yavuz'un kaleminden çıkan her metni heyecanla karşılar; ama anılara, çocukluğuna, Rilke'ye ve kadınlara dair yazdıkları apayrı bir yerde durur. "Kendime, İstanbul'a, Kadınlara Dair", yazarın iyi okurlarının her zaman eline aldığı, zevkle okuduğu kitaplardan biridir. Uzun zamandır baskısı yoktu bu kitabın. Yakınlarda, Karar Yayıncılık'tan özenli bir baskıyla yayımlandı. Bu kitaptaki denemelerin, o 'ceviz sandık'ın kapağını kaldırdığını söylemek doğru olacaktır. Sonra o sandıktan ne parıltılı, işlemeli kumaşlar, ne kıymetli, tarifsiz elişleri, ne paha biçilmez hatıralar çıktı! Daha göremediğimiz, okuyamadığımız ne çok hazine var kim bilir derinlerinde...

Hilmi Yavuz denemeciliğinin çok yönlü, çok üsluplu atlasında önemli bir köşedir 'Kendime, İstanbul'a, Kadınlara Dair'. Hem onun şiirine, diğer metinlerine dair arkaplanlar verir hem de anılara, dostluklara, İstanbul'a, yazlara (Hilmi Yavuz'dan söz etmek, biraz da yazlara gitmektir) bahçelere, Behçet Hoca'ya, kitaplara şöyle bir dokunup geçer. Ve bu yazılar, hep bir bitmemişlik hissi uyandırıyor insanda. Daha deşilmeye, anlatılmaya, genişletilmeye ihtiyaç duyuyorlar.

Yıllar önce yazılmış bu denemeler neden hep yenidir ve daima severek, gıptayla okunur? Derin bir gözlem, süzülmüş bir kültür, bir ârifanelik ve benzersiz bir üslubu olduğu için mi? Yaklaşık yirmi yıl önce yazılan metinlerden oluşmasına rağmen bugün de güncelliğini korumaktadır "Kendime, İstanbul'a, Kadınlara Dair". Her okuyuşta, 'Hilmi Yavuz ne zaman kadınlara dair müstakil bir kitap yazacak?' dedirtir bana.

"sabret kalbim, sabret kalbim, sabret /
var zamanı, var Zaman'a henüz"

Cihad Baban'ın Politika Galerisi

Yakın tarihle ve politikayla biraz ilgili olanlar, şu son iki üç yılda yaşadığımız siyasi çalkantıların, aslında çok da yeni meseleler değil, pek çoğunun İttihat ve Terakki'den, II. Meşrutiyet'ten bu yana süregelen boyun ağrıları olduğunun farkındadır. Mesela Prof. Ali Fuat Başgil'in cumhurbaşkanlığının engellenmesi hadisesini bilenler, iki yıl önce cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşadığımız krizin hiç de sürpriz olmadığının farkındaydı. Öyleyse, yakın tarihi ve politik dönemeçleri bilmek, bize, yaşadığımız günü ve olayları doğru okuyabilmek gibi bir imkân sağlar. Bir dönemin ünlü gazetecisi ve siyasetin iki cenahında da yer almış politikacısı Cihad Baban'ın uzun yıllar evvel yayımlanmış "Politika Galerisi" adlı kitabı, Timaş Yayınları'nın Hatırat Kitaplığı'ndan çıktı. 1984'te ölen Baban, devrin muktedir isimlerinin yanıbaşında bulunarak kimiyle dost, kimiyle mesai arkadaşı bazısıyla da meslek itibarıyla ilgili olmanın verdiği avantajla, kıskanılacak derecede bir bilgi ve hatıra birikimine sahipti. Geriye bir tek şey kalıyordu, bunları yazabilmek...

Baban, her ne kadar bir kıymetbilirlik düşüncesiyle, memlekete hizmet ettiğine inandığı kişilikleri bir 'galeri'de sergilemek istemiş olsa da bu, okurlar için sonsuz bir malzeme ve yakın tarihten çıkarılacak hadsiz 'ibret' dersi anlamına geliyor. Kitapta, Cumhuriyet'ten demokrasiye geçiş döneminde önemli roller üstlenmiş Celal Bayar, Mareşal Fevzi Çakmak, Adnan Menderes, İsmet İnönü, Cemal Gürsel, Fuat Köprülü, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Ekrem Hayri Üstündağ, Samet Ağaoğlu, Ahmet Tahtakılıç ve Osman Bölükbaşı gibi 'aktör'lerin portreleri, hayatlarından ilginç ayrıntılar yer alıyor. Yakın tarihin kimi gölgede kalmış olayları, yakın bir tanığın gözünden, bazen bir roman diliyle ve daima sürükleyici bir üslupla anlatılıyor.

Yakın tarihi anlatan kitaplarda, olayları ve dönemin aktörlerini kaba hatlarıyla bulabiliriz; ancak öyle küçük ayrıntılar vardır ki onları yalnız hatıralarda buluruz. Mesela, anlı şanlı Fahrettin Altay'ın bir kır yemeğinde yerinden kalkıp karşısında oturan Mareşal Fevzi Çakmak'ın çözülmüş yaka düğmesini iliklemesini, ancak bir hatıra kitabında okuyabiliriz. Ya da Menderes'in çocukluğundan kalma 'Top benim, kaptan ben olacağım' anlayışının politikada da süregittiğini, pek kızdığı Ahmet Emin Yalman'ı çekiştirmek bahanesiyle yan odada toplanmış bakanlar kurulunu üç çeyrek saat beklettiğini...
"Portreler Galerisi", kimi subjektif değerlendirmeler, mantık boşlukları ve tekrarlar içerse de o zengin insan ve tarih malzemesi ve zevkli üslubuyla türünün önemli eserlerinden biri. Yakın tarihe meraklı her okurun ilgisini esirgemeyeceği bir kitap, hele genç gazeteciler bu galeriyi mutlaka ziyaret etmeli.
Ali Çolak, 08. 05. 2009
http://www.zaman.com.tr/ali-colak/hilmi-yavuza-istanbula-kadinlara-dair_845746.html


İstanbul mu? O nerde?

Bu şehirde, İstanbul’da yaşamanın ne anlama geldiğinin sorgulanması gerekiyor: Niçin bu şehirde yaşıyorum? Nereye gidersem gideyim, Kavafis gibi söylersem, bu şehir beni takip ediyor mu gerçekten? Bir ‘imtidâd’ın mekânı mı İstanbul? Değişerek devam eden ya da devam ederek de değişen bir mekân mı bu şehir?
Bu soruların hiçbirine olumlu bir cevap veremiyorum ve tastamam bu nedenle de benim için İstanbul’da yaşamanın hiçbir anlamı yok artık… Anlamsızlığın, ayrıca bu şehirde yaşamaya değil, doğrudan doğruya İstanbul’un kendisine ilişkin olduğunu biliyorum: Anlam yoksunu bir şehir burası! Ne tarihiyle, ne doğasıyla ne de insanıyla bir süreklilik ve devamlılık göstermeyen bir şehrin, o şehre bir anlam atfetmeyi mümkün kıldığını öne sürmek, düpedüz safdilliktir:-başka bir şey değil!
     Bunları niçin anlatıyorum, söyleyeyim: Çamlıca’da cami yapılmasına, Taksim’de Topçu Kışlası’nın yeniden inşasına itiraz etmeyi, fevkalâde anlamsız buluyorum da ondan! Kimliğini inşa eden ne varsa neredeyse tümüyle hâk ile yeksan edilmiş olan bir şehrin tepelerinden birine cami veya en büyük meydanına Topçu Kışlası yapılmış veya yapılmamış, ne fark eder? Söyler misiniz, lütfen, ne fark eder?
    Ne kurtarırsak kârdır, diye düşünen iyiniyetli arkadaşlarımızı anlıyorum, onların çabalarını değerli, fakat anlamsız buluyorum. Sivil toplum girişimlerinin bugüne kadar, politik toplumun dayatmaları karşısında hiçbir etkisi olmadığını da biliyorum elbet! Osmanlı payitahtından kalan camileri ve saraylarının, yıkılıp yok edilmeleri sözkonusu olmasa da, geleneksel ve zarif silüetleriyle İstanbul’a bağışladıkları geleneksel dantelsi görünüm bile yaşanmıyor artık…
    Bu, Yahya Kemal’in deyişiyle, ‘kör kazma’nın İstanbul’un harîm-i ismetine  ne ilk tecavüzüdür, ne de, hiç şüphesiz, sonuncusu olacaktır. Tıpkı, Antik Grek mitolojisindeki Theseus’un gemisinin değişen tahtalarının, gemiyi Theseus’un gemisi olmaktan çıkarması gibi, İstanbul’un değişen değil,  kör kazmayla değiştirilen yapısı da, İstanbul’u İstanbul olmaktan çıkarıp bir ‘ucube’ye dönüştürdü. Burası başka bir şehir sanki, İstanbul değil!
    İhmal, ihmal, ihmal! Bakınız,  gelişigüzel ve özensizce döşenmiş yaya kaldırımlarında yürürken bile, birdenbire ötekilere göre daha yüksek, taş mı parke mi ne idüğü belirsiz, ince tuğla görünümlü o garip nesnelerden birine, ayağınızın takılmasıyla düşüp bir yerinizi kırma ihtimalini [-ki, fevkalâde yüksek bir ihtimaldir!] bir yana bırakalım, ansızın çıkıp süratle üzerinize gelen bir kurye motosikletinden de, can havliyle kenara çekilip kurtuldunuz diyelim, köşebaşında pusuya yatmış tinercinin saldırısına uğramadan evinize sağ salim varmış olmanız bir mucizedir! Evet, abartmıyorum, bir mucize!
    Otomobilini yıkayıp kirli suyunu ana yola dökenlere içerleseniz bile, bir maganda yumruğuyla çenenizin dağılmasını istemediğiniz için sessizce geçerken, ya da kalabalık bir caddede bir sırt çantasının veya bir omuzun ‘darbe-i ma’kûs’una maruz kalarak kenara savrulmanız işten bile değilken; veya dar bir kaldırımda, mesela Taksim’den Cihangir’e yürümek cesaretini gösterip mecburen caddeye inmek durumunda kaldığınız anda, bir taksinin altında ezilmediyseniz, kendinizi talihli sayabilirsiniz…
    İstanbul bir taşra şehrine dönüşüyor ve bu taşra şehrinde Süleymaniye Camii veya Topkapı Sarayı bir anakronizma olarak duruyorlar. Onlar bu şehrin yerlileri değildirler uzun bir süredir; -bu şehirde gurbettedirler… Evet, gurbette!


Muhafazakar bir iktidar ve bir belediye, kendi medeniyetinin başkentine sahip çıkma bilincinden geçtik, hassasiyetine bile sahip değilse, rahmetli validemin deyişiyle, çekiver kuyruğunu gitsin!
Hilmi Yavuz, 20. 03. 2013
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/istanbul-mu-o-nerde_2067376.html



Benim ‘İl Postino’m: Müvezzi Canip!

İlkgençliğimde benim de bir postacım vardı;- tıpkı Neruda’nınki gibi! Antonio Skarmeta’nın ‘Ateşli Sabır’ romanındaki ‘Il Postino’ [Postacı] Mario gibi!
Hani o romanda, ki, daha sonra ondan ‘Il Postino’ adıyla bir film de yapılmıştır, Pablo Neruda, siyasal nedenlerle bir küçük İtalyan balıkçı adasına sürgün edilir. Adanın posta dağıtıcısı Mario, şairin adaya gelişiyle birlikte, ona gönderilen kolilerin ve mektupların sayısı artınca, Neruda ile arkadaş olacak ve şair, Mario’ya, âşık olduğu ama bir türlü yaklaşamadığı Beatrice’yi nasıl sevmesi gerektiğini öğretecektir: Büyülü söz’dür şiir;- Mario bunu anlayacaktır!

Benim ilkgençliğimin Il Postino’su, 1950 yılının ilk yarısında Fatih’te, Macar Kardeşler Caddesi üzerinde ve Kıztaşı’nın tam karşısında, şimdi bir bankanın bulunduğu köşedeki Fatih Postahanesi’nde dağıtıcılık [o zamanlar ‘müvezzi’ deniyordu!] yapıyordu: Canip Güldüren!

“Kendime, İstanbul’a, Kadınlara Dair” kitabımda Canip’i, benim ‘İl Postino’mu şöyle anlatmıştım;- nasıl tanıdığımı da!

“Canip Güldüren’i, o zarif İstanbul çocuğunu anlatmalıyım size. Ortaokuldan ayrılmış, PTT’ye müvezzi olarak girmişti. Fatih Postanesi’nde görevliydi ve bir rastlantı sonucunda tanışmıştık. Bu ilginçtir: Çünkü evde kimse bulunmadığı için bırakılmış bir ihbarnameyi alıp postaneye gittiğimde, arka taraftaki müvezziler odasında gördümdü onu: Dostoyevski okuyordu!”

Bir de şunu yazmıştım: “Gece geç saatlerde Fatih’te evlerimize dönerken, Saraçhanebaşı’ndaki parkta çimenlerin üzerine uzanmış, gökyüzünü ve parka bakan ahşap evin en üst katındaki ışığı izlemiştik. Demir Özlü de bizimle birlikteydi o gece. Ve Canip, sevgili Canip, “Malte Laurids Brigge’nin Notları”ndan, Francis Jammes’in odasını, ‘tavanarasındaki aydınlık odayı’ anlatan bölümü okumuştu;-belleğinden!

Canip Güldüren, benim tanıdığım ilk ve tek entelektüel müvezzii idi;- onunla Dostoyevski’yi de tartışabilirdiniz, Utrillo’yu da!’

Benim ‘Il Postino’ma, yeniyetme bir şair adayı olarak ‘büyülü söz’ün, Valéry’nin Baudelaire şiiri için söylediği gibi, ‘büyü üretimi’ne nasıl dönüştüğünü öğretebilmem sözkonusu olamazdı elbette! Tam tersine, [evet, tam tersine!] şiirin ve resmin büyüsünü anlatırken, izlenimci bir eleştirel hassasiyeti, baktığı ya da okuduğu nesneyi kuşatıcı bir hermenötik ufka dönüştürerek gösterebiliyor oluşuna şaşkınlıkla şahit olurdunuz. Şunu da söylemeliyim: Maurice Utrillo’nun bir albümünü, Beyoğlu’ndaki Hachette Kitabevi’nden satın aldığında, onun yanındaydım,- 1955 ya da 1956 kışı olmalı! Üçotuz paralık müvezzi maaşıyla satın aldığı bu yabancı baskı albümle, Baylan Pastanesi’ne gitmiş, orada, Utrillo’nun bir Paris sokağı resmini ‘okumuştu’ Canip! Sanki ‘Algının Kapıları’ meskalinsiz açılmış, o sokakta çıplak gözle görülmeyen her şey birer mecazî kimlik edinerek görünür olmaya başlamıştı!

Canip, 1965’te, daha 40 yaşında bile değilken, bir trafik kazasında öldü. Öldüğünde ben yurtdışındaydım ve ölümünü, tesadüfen, bir gazete haberinden öğrenecektim…

‘Il Postino’ filminin Il Postino’su Mario’yu oynayan genç ve yetenekli aktör Massimo Troisi’nin ölümü, bana, benim Il Postino’mun, Canip Gülderen’in ölümünü çağrıştırır. Biri gerçek, öteki film kahramanı iki ‘Il Postino’nun, iki derin hassasiyetin, genç ölümleri! ‘Gök ekin biçmiş gibi!’
Hilmi Yavuz, 25 Mart 2015


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder