8 Haziran 2015 Pazartesi

Okuma Biçimleri


Zamanın ruhu’nun, edebî okumaları, ağırlıklı olarak romana ve düzyazı türlerine doğru yönlendirdiği bir dönemde Hilmi Yavuz; şiiri, teorik okumalarla yeniden gündeme taşıyor.
Geçmiş ve günümüz şiirinin biçim ve imgelem açısından ele alındığı metinlerin yanı sıra diğer sanat ve sosyal bilim dallarına ilişkin anekdotlar da Yavuz’un engin birikiminden süzülerek sayfalara yansıyor.
Şiir ve poetika, okuma biçimleri, dil felsefesi odaklı metinlerle birlikte sinema, heykel, müzik, fotoğraf ve resim, sanat temalı yazıların ana başlıklarını oluşturuyor.
Yahya Kemal, Sezai Karakoç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mevlânâ Celaleddin-i Rumî, Behçet Necatigil, Hölderlin gibi sayısız yazar, şair ve dünürün eserlerine dikkati çekerken; Yunus Emre, Mozart, Cinuçen Tanrıkorur, Kamil Fırat, Rahmi Aksungur gibi birçok sanatçının dünyasına açılan kapıları aralıyor.


 Kitaptan:

“ ‘Okuma Biçimleri’nden bir edebî metnin okunma, yorumlanma ve anlamlandırılma biçimlerini kastettiğimi belirtmeliyim. Şüphesiz bir metin, birbirinden çok farklı bağlamlarda okunabilir; ama galiba, en doğrusu, öncelikle, bu bağlamların neler olduğunu ortaya koymak olmalıdır. (…)
Edebiyat teorileri, bunu ya yazar merkezli olarak okuma, yani ‘yazarın niyeti’ni (intentio auctoris) açığa çıkaracak bir okuma; ya metin merkezli okuma, yani ‘metnin niyeti’ni (intentio operis) açığa çıkaracak bir okuma; yahut da okur merkezli okuma, yani ‘okurun niyeti’ni (intentio lectoris) açığa çıkaracak bir okuma biçiminde öbeklendirirler. Oysa eleştiri pratiği, edebiyat teorilerinin bu kesin sınırkoyucu öbeklendirmelerini aşan, teoriyle pratiğin örtüşmediği durumlarla karşı karşıya bırakır bizi.”

http://www.timas.com.tr/kitaplar/edebiyat/hilmi-yavuz-kitapligi/okuma-bicimleri.aspx







Okuma Biçimleri - Hilmi Yavuz paylaşan: okudumyazdim
http://www.dailymotion.com/video/xddvlz_okuma-bicimleri-hilmi-yavuz_shortfilms





Usta sair Hilmi Yavuz'un son kitabı Okuma Biçimleri, "bir edebî metnin okunma, yorumlanma ve anlamlandırılma biçimlerini öğrenmek için bir kılavuz niteliğinde.

çine o kadar çok bilmecebulmaca ve zekâ oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar; insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur." James Joyce'un başyapıtı Ulysses hakkındaki bu samimi itirafı, 19. yüzyıl sonrası modernist edebiyat üretimine dair önemli bir bilgi barındırıyor: Yazarın/şairin, eleştiri/kuramla girdiği yazı merkezli yaratıcı diyalogun, nitelikli edebiyat üretiminin temel koyucu bir vasfı haline gelmesi. Nitekim Hilmi Yavuz'un ve onun sahih şair olarak nitelediği Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Nâzım Hikmet, Asaf Halet Çelebi gibi isimlerin bir diğer ortak özelliği de bu vasfa sahip olmaları.

Ancak Türkçenin bu önemli seslerinin edebiyat eleştirisi bağlamında Yavuz ile aynı üretkenliğe ve yetkinliğe sahip olduğunu söylemek çok zor. Hilmi Yavuz'un Cumhuriyet sonrası şiir eleştirisinde, en az şairliği kadar önemli bir yeri var.

Şiire ilişkin okumalar
Okuma Biçimleri ikinci bölümdeki güncel sanat yazılannı saymazsak bütünüyle "şiire ilişkin okumalardan oluşmakta ve kitabı önemli kılan da ziyadesiyle bu yazılar. Çok konuşulan, çok tartışılan ama az iş yapılan şiir izlerçevresindeki farklı bir edimselliği temsil ediyor bu durum. Meselelerini yazı üzerinden değerlendiren, deneme kılıfına bürünüp şiir hakkında edebiyat yapmayan; eleştirelliğini, kuramsal soğukluğunu muhafaza eden, bilgi üreten "okuma biçimleri". Yavuz'un, John Berger'in Görme Biçimleri'nden "özenerek" ürettiğini söylediği bu başlık, "bir edebî metnin okunma, yorumlanma ve anlamlandırılma biçimlerini" kastediyor. Temel olarak dört okuma biçimi üzerinde duruyor Yavuz: yazar merkezli, okur merkezli, metin merkezli ve psikanalitik okuma. Bir beşinci okuma biçimi olarak toplum merkezli Marksist okumayı da buraya eklemeliyiz belki. Zira Yavuz'un 40 yılı aşan yazı hayatında Marksizm'in önemli bir başlangıç değeri var ve onun eleştirelliğini tarihselleştirmek için Marksizm bağlamında yazdıkları önemli bir araç sunuyor.

70li yıllarda tüm entelektüel faaliyetlerini bir dünya görüşü olarak temellük ettiği Marksizm içinden üreten Yavuz. 90Tı yıllardan sonra ise Marksizm'i, özellikle de edebiyat eleştirisi bağlamında epistemolojik bir "seçenek" olarak kullanmaya başlıyor. Okuma Biçimleri'nde de gördüğümüz bu çok seçenekli genel manzarada ise Yavuz'un, "metin merkezli" metodolojiden yana bir tutum sergilediğini söyleyebiliriz. Bu durumun şair Hilmi Yavuz'daki karşılığına daha sonra geleceğim, ama önce bahsettiğim çok seçenekli manzaranın tek bir modelde somutlaştığı "Genel Bir Okuma Modeline Doğru" başlıklı yazıya değinmek istiyorum.

Yavuz bu yazısında Barthes'ın Saussurecü dilbilim yaklaşımından yola çıkarak, metafor (eğretileme/ istiare) ve metonomi (düzdeğişmece /mecaz-ı mürsel) merkezli bir genel okuma modeli öne sürüyor. Barthes'ın "metafor ve metonominin 'her söylem için zorunlu' olduğunu" söylemesinden hareketle Yavuz, Levi-Strauss'a dayanarak "Kültür, dil gibi yapılanmıştır"; Lacan'a dayanarak "Bilinçdışı, dil gibi yapılanmıştır" ve Maurice Godelier'nin Marks okumalarına dayanarak "Tarih, dil gibi yapılanmıştır" önermelerinde bulunuyor. "'Kenara Çekilmek'ten Yola Çıkarak Sezai Karakoç'u Marksist Kuram Bağlamında YenidenOkuma Denemesi"nde de bu genel okuma modelini çok kısa da olsa tatbik etmeye çalışıyor.


Şairin eleştirmen kimliği
Şair Hilmi Yavuz'un metin merkezli okuma modelleriyle olan doğrudan bağına gelecek olursak; Yavuz'un şiiri hakkındaki söyleşilerinin toplandığı Şiir Henüz'ü okumuş olanlar, şairin eleştirmen kimliğini bir tarafa koymadığını, şiiri üzerine yapılabilecek metin merkezli okumaları önemli ölçüde yine kendisinin gerçekleştirdiğini göreceklerdir. Bu bir bakıma, Hilmi Yavuz'un eleştirmeni "öncelikle" Hilmi Yavuz'dur, anlamına gelmekte ve kendisini, şiiri hakkındaki her türlü okumanın en önemli kaynağı haline getirmektedir.
Peki biz şimdi yazarın niyetinden ne kadar uzağız?





Okumak deyip geçmeyin!


Okumak deyip geçmeyin!

Hilmi Yavuz, yeni kitabı “Okuma Biçimleri”nde okumanın yöntemlerini ve gizlerini araştırıyor.

Bülent Usta
 Kitapçı raflarındaki binlerce kitap, birbirinden alımlı kapaklarıyla okurlarını çağırır. Yine binlerce okur, kendi beklentileri, ilgi alanları ya da haklarında okuduklarının etkisiyle o kitaplarla buluşur. Peki ya, alınan o kitapların ne kadarının hakkı verilir okunurken? Okumak dediğimiz şey, sadece sayfalardaki işaretlerin anlaşılmasından mı ibaretttir? Yoksa, tıpkı yazmak gibi, okumanın da belli kuralları, yöntemleri, gizleri mi vardır?
Şair ve yazar olarak tanıdığımız, üniversitede verdiği dersler ve köşe yazılarıyla edebiyat eleştirisine önemli katkılarda bulunan Hilmi Yavuz, “Okuma Biçimleri” adlı, okumanın yöntemlerini ve gizlerini araştıran bir kitap yayımladı bugünlerde.

Şiir eleştirisi
Akşit Göktürk’ün “Okuma Uğraşı” adlı kitabı gibi, doğrudan okumanın kendisine odaklanan az sayıdaki çalışmadan birisi “Okuma Biçimleri”... Kitap, “Şiire ilişkin okumalar” ile “Sinemadan... heykele okumalar” olarak iki bölümden oluşuyor.
Edebiyat okumalarında, romana ve düzyazıya göre şiire daha çok yer vermesini ise, “Türkiye’de şiirin teorik bir bağlamda okunması konusundaki yetersizliklere” bağlıyor yazar. “Zamanın ruhuna uygun bir biçimde, ilginin daha çok romana ve düzyazı türlerine yönelmesi” gerçeğinden yola çıkarak, şiirin hak ettiği yere ancak teorik yeniden okumalarla ulaşabileceğini iddia ediyor. Hatta, kitabın daha ilk yazısında, geçmişten günümüze şiir eleştirisinin kısa bir özetini vererek “Şiir eleştirisi alanında her şey, asıl şimdi başlıyor” bile diyebiliyor ki; 1990’lardan sonra, şiir eleştirisinin aldığı seyir de bu tespitin dayanağını oluşturuyor.
“Okuma Biçimleri” adı, yazarın da belirttiği üzere, John Berger’ın “Görme Biçimleri”nden esinlenerek konulmuş. Ama elbette, bu iki kitabın söylediği şeyler arasında ortak bir nokta yok. Yazar, “Okuma Biçimleri”yle edebi bir metnin okunma, yorumlanma ve anlamlandırılma biçimlerini kast ediyor. Hirsch, Gadamer gibi eleştirmen ve kuramcıların tespitlerinden yola çıkarak tartıştığı bu biçimleri de, üç kategori altında topluyor: ‘Yazar merkezli okuma’, ‘metin merkezli okuma’, ‘okur merkezli okuma’.

Felsefi boyut
Aslında kitaptaki bütün metinler, çeşitli filozof ve eleştirmenlerle girilen tartışma ve diyaloglar üzerine kurulu. Zaman zaman Nurdan Gürbilek gibi yerli eleştirmenler de konuk oluyor yazılara, Heidegger gibi filozoflar da... Hilmi Yavuz’un güçlü olduğu alanlardan birinin de felsefe olmasının etkisi var bu durumda. Felsefeci yanı, şair ve eleştirmen yanıyla birleşince, ister istermez edebi metinlerin felsefi bir okumasına da yöneltiyor yazarı. Bu da, ele aldığı edebi meseleleri, kolayca felsefenin içinde tartışabilmesine ya da felsefi bir meseleyi edebiyatın içinde keşfedebilmesine neden oluyor ki, günümüz edebiyat eleştirisinde, çağdaş eleştirel felsefenin gücü inkâr edilemez.
Kitapta, yazarın ‘yorumlama cemaatleri’ gibi meseleleri ele aldığı felsefe ağırlıklı yazılara göre, yazarın okuma örnekleri daha fazla yer tutuyor. Örneğin, “Bir Metin Merkezli Okuma Denemesi” başlığı altında, Oktay Rifat’ın “1509 Depremi” adlı şiirini, tarihle şiir arasında kurulabilecek ilişkinin yetkin bir örneği olarak ele aldığı yazısı...
Ya da Tanpınar’ın Yahya Kemal ile olan ilişkisini, Harold Bloom, Kristeva ve Freud gibi düşünürlerle tartışarak, Tanpınar’ın şiirden romana kaymasının nedenlerini araştırdığı yazısı gibi bir dizi ‘örnek okuma’ eşlik ediyor kitaba.
Aslında tüm bu okumalar, ‘okuma’ dediğimiz edimin çok boyutlu yapısını ve metnin kendisinden çok, nasıl okunduğu ya da yorumlandığının önemli olduğu gerçeğini gösteriyor. Bu yüzden bir metni nasıl okuduğunuz, en az o metnin kendisi kadar önemli; belki de daha önemli...

Tüm evreni bir metin olarak görmek mümkün
Kitabın ikinci bölümünü oluşturan “Sinemadan... heykele okumalar” bölümü; resim, heykel gibi somut metinlerin okunmasına dair örneklerden oluşuyor. Metin denilince, çoğunlukla yazılı metinler anlaşılır. Ama bir müzik parçası da, bir film ya da resim de, okunan ve yorumlanan, kendilerine özgü dilleri olan metinlerdir. Hatta tüm evreni bir metin olarak bile görmek mümkün. Dinleri, sanatları ve felsefeyi de, o metni okumaya çalışmanın bir sonucu olarak düşünebiliriz. Astroloji denilen şey, yıldızların okunma çabasından başka bir şey değildir...
http://www.milliyet.com.tr/okumak-deyip-gecmeyin--kitap-1212863/


‘Okuma Biçimleri’
‘Okuma Biçimleri’! Bu adı, John Berger’in ‘Görme Biçimleri’ne özenerek koydum yazımın başlığına;– her ne kadar benim anlatacaklarımla Berger’inkiler arasında bir benzerlik söz konusu olmasa da!

‘Okuma Biçimleri’nden bir edebi metnin okunma, yorumlanma ve anlamlandırılma biçimlerini kastettiğimi belirtmeliyim. Şüphesiz, bir metin, birbirinden çok farklı bağlamlarda okunabilir; ama galiba, en doğrusu, öncelikle, bu bağlamların neler olduğunu ortaya koymak olmalıdır. Bunun için de, bir edebi metnin, üretilme sürecini inşa eden ‘olmazsa olmaz’ unsurları, kriter olarak almak gerekiyor.


Önce malumu ilam: Bir edebi metnin üretim sürecinin üç temel unsuru vardır: Yazar (üretici), Eser (Ürün) ve Okur (tüketici). Bunlardan herhangi biri olmazsa, üretim süreci tamamlanmış olmaz. Bu unsurlar da, ‘okuma biçimleri’nin bağlamını oluştururlar. Dolayısıyla, birbirinden farklı üç ‘okuma biçimi’ni ayırdetmemiz mümkün hale gelir: 

Yazar merkezli okuma; metin merkezli okuma ve okur merkezli okuma! Ortaçağ belagatinin kullandığı terimlerle söylersek ‘intentio autoris’ (‘yazarın niyeti’ veya yazar merkezli okuma), ‘intentio operis’ (‘metnin niyeti’ veya metin merkezli okuma), ‘intentio lectoris’ (‘okurun niyeti’ veya okur merkezli okuma’)... Kısaca, okuma, yorumlama ve anlamlandırma uğraşı, ya o metnin yazarının metne verdiği anlamın ne olduğunu (yazarın niyetini) bulmaya, ya yazarından bağımsız olarak metnin kendisinin anlamını (metnin niyetini) ortaya koymaya, ya da okurun o metni nasıl yorumladığına (okurun niyetine) bakılarak gerçekleştirilebilir.

‘Yazar merkezli okuma’ özellikle, ‘doğru yorum’un ne olduğu sorusuyla yakından ilişkilidir. 

E.D.Hirsch, ilki 1967’de, ikincisi 1976’da yayımlanan Validity in Interpretation (‘Yorumda Geçerlilik’) ve The Aims of Interpretation (‘Yorumun Amaçları’) adlı çalışmalarında, metnin yorumunda her zaman problemler çıkabileceğini kabul etmekle birlikte, yine de ‘doğru yorum’un olduğunda ısrar eder. Hirsch’e göre, ‘doğru yorum’ vardır ve edebiyat araştırmalarının amacı, bu yorumu bulmak olmalıdır. 

‘Doğru Yorum’ ise, ‘metne, yazarın kendi yüklediği anlamın bulunması demektir.’ Janet Wolff’un Sanatın Toplumsal Üretimi adıyla dilimize çevrilen kitabında da belirttiği gibi, Hirsch, ‘yeni okurlar[ın], metinden her zaman yeni, arzu edilmeyen sonuçlar çıkarabil[diklerini],’ ancak bunun, yazarın ‘özgün’ niyetiyle, ya da metne yazarca ‘yüklenen, istenen anlamın araştırılmasıyla aynı şey’ olmadığını iddia eder.

E.D.Hirsch’in ‘doğru yorum’un yazarın niyetini ortaya çıkarmak olduğu konusundaki iddiası, genelde, bizzat kendisinin de kabul ettiği gibi, bu yorumdan emin olamayacağımıza ilişkin, ciddi bir eleştiriyle karşılanmıştır. 

Hirsch, şöyle der: 

‘Bir yoruma dair kendi tahminlerimizin doğru olduğundan hiçbir zaman emin olmasak da, doğru olmaları olasılığının olduğunu biliriz ve bir disiplin olarak yorumculuğun asıl amacı da budur: 

Doğru yoruma varma ihtimalini sürekli arttırmak.’ Hirsch, yorumcunun şu soruyu sorması gerektiğini bildirir: ‘Tüm olasılıklar gözönüne alınarak: ‘Yazar, ne anlatmak istemiş olabilir?’

Hirsch, yazar merkezli okuma biçimi’nin dışında, metin ve okur merkezli okuma biçimlerini, ‘yazarın anlamı[nın] yok sayıl[dığı]; ve ‘yazar[ın] acımasızca sürgüne gönderil[diği] gerekçesiyle reddeder.

Şüphe yok: Hirsch’in savunduğu ‘yazar merkezli okuma’nın, yorumun ‘yazarın niyeti’ ile örtüşüp örtüşmediğinden, kısaca ‘doğru yorum’ olup olmadığından hiçbir zaman emin olunamaması bir yana, metnin anlamını tek’e indirgemek gibi bir başka maluliyeti de vardır. 

‘Doğru yorum’ her zaman, tek yorum olacağından, metin bu anlamda ‘çoğul okuma’ya kapatılmış olmaktadır. Dahası, mesela Gadamer gibi bazı kuramcılar, ‘yazarın anlamının, ilkesel olarak bile anlaşılamayacağı’ kanaatindedirler.



19.02.2003
http://arsiv.zaman.com.tr/2003/02/19/yazarlar/hilmiyavuz.htm



Okuma biçimleri (2)
Bir edebi metnin anlamı, o metnin yazarının niyeti (“intentio autoris”) ile bir ve aynı şey midir? Metnin anlamı ile yazarın niyeti arasında bir özdeşlik ilişkisinden söz edilebilir mi?

Geçen haftaki yazımda, E.D.Hirsch’in, özellikle “The Aims of Interpretation (“Yorumun Amaçları”) ve “Validity in Interpretation” (“Yorumun Geçerliliği”) adlı kitaplarında bu tezi savunduğunu bildirmiş ve görüşlerini özetlemiştim... Başta Gadamer olmak üzere birçokları, içinde cevaplandırılması mümkün olmayan birtakım soruları barındırdığı gerekçesiyle Hirsch’in teorisini reddetmiş olsalar da, yorum tarihi bakımından önemli bulduğum için, “yazarın niyeti” konusunu irdelemeye devam ediyorum.

Hemen şunu belirteyim: Yorum tarihi üzerine Türkçe’de dört başı mamur bir ya da birkaç metin bulmak zordur. Geçen hafta Janet Wolff’un “Sanatın Toplumsal Üretimi” (Özne Yayınları, 2000) adlı kitabını anmıştım, ama bereket, elimizde Hirsch’in yazarın niyetini metnin anlamı ile özdeşleştiren yaklaşımını kuşatıcı bir biçimde irdeleyen, çok başarılı bir çalışma var: Dr. Burhanettin Tatar’ın “Felsefi Hermenötik ve Yazarın Niyeti” (Vadi Yayınları 1999).

Dr. Tatar’ın kitabının altbaşlığı, “Gadamer versus Hirsch” (“Gadamer Hirsch’e Karşı”). Dolayısıyla, kitapta ağırlıklı olarak Gadamer’in yönelttiği eleştiriler öne çıkıyor.

Nedir bu eleştiriler? Dr. Tatar’ın belirttiğine göre, “Hakikat ve Yöntem” adlı eserinde Gadamer, yazarın niyeti ile metnin anlamının, özleri itibariyle farklı şeyler oldukları varsayımından hareketle, anlam ve yazarın niyetinin özdeşleştirilmesini açıkça reddet[mektedir]. Bu bağlamda Gadamer, şunu ileri sürer: “Sadece arasıra değil, fakat daima metnin anlamı yazarının [niyetini] aşar.”

Peki Gadamer ne düşünüyor bu konuda? Şunu: [M]etnin anlamı, herhangi bir tarihsel bireyin bilincini aşan hakikat iddiasında bulunduğu için kendisini tecrübe eden şahsı değiştiren bir tecrübe haline gelir. [M]etin, yazarın niyetine ya da O’nun bilincine doğru geriye değil, fakat aksine yorum ortamınca açılan açık alana doğru ileriye işaret eder. Ona göre, metnin anlamının yazarın öznelliğine doğru geriye gitmek için hiçbir nedeni [yoktur]. (Alıntılar, Dr. Tatar’dan)
Janet Wolff da, Gadamer’in Heidegger’i izleyerek, bireyi (İngilizce metinde Self), yorumlama eyleminin dışında tutmanın olanaksız olduğunu, [şimdi’nin bakışaçısından yapılacak yorumun] her zaman bir yeniden yorumlama olduğu kanaatini taşıdığını bildiriyor. Yorumlama, Gadamer’e göre ufukların kesişmesi’dir. (a fusion of horizons) Geçmişle bugünün, yazarla okurun ufuklarının kesişmesi!

Gadamer, aydınlanma’nın kötülediği önyargı kavramını, aklamakla kalmaz, onu kendi hermenötiğinin temel koyucu kavramlarından birine dönüştürür. Eğer önyargılarımız yoksa, yani taraflı değilsek bir metinden ne elde etmek istediğimizi bilmiyorsak başlangıçta metne nasıl yaklaşacağımıza ilişkin bir yönteme sahip değiliz demektir. Önyargılar, anlamanın ön koşullarıdır.

Hirsch’in teorisi için yorum tarihi bakımından önemli dedim. Evet öyle! Her şeyden önce, bu teorinin bir felsefi arkaplan üzerine inşa edilmeye çalışıldığını, Dr. Tatar’ın kitabından öğreniyoruz. Bu arkaplanda Husserl’in Fenomenolojisi duruyor. Husserl, bütün zihinsel edimlerin (var olan ya da var olmayan) bir objeye yönelmesinin (intentionality) zorunlu olduğunu önesüren Brentano’yu onaylar ve sistemini bu önesürüşten yola çıkarak inşa eder. Hirsch de, metnin anlamının yazarın niyetiyle olan özdeşliğini, objenin (metnin) kimliğinin (identity) bilinçle (yazarın bilinci) bir ve aynı şey olduğuna ilişkin Husserl’ci argümana dayandırıyor.

Dr. Tatar, Hirsch’e yönelttiği ve yöneltilen eleştirileri de dilegetirdiği bu başarılı çalışmasında, Türkçe felsefe terminolojisiyle bağdaşmayan bazı kavramları kullanmasaydı çok daha iyi olurdu, diye düşünmeden edemiyor insan. Mesela, iki şey arasındaki ayniyet için de, bir objenin kimliği (ya da ne’liği) için de, “özdeşlik” kavramını kullanıyor. Frege’nin “Bedeutung” kavramını “önem” diye çeviriyor. Bu ufak terminoloji hataları bir yana, kitabın yorum tarihine azımsanamayacak bir katkı oluşturduğunu da belirtmek gerekiyor.

26.02.2003
http://arsiv.zaman.com.tr/2003/02/26/yazarlar/hilmiyavuz.htm



Okuma Biçimleri (3)

Bundan önceki iki yazımda, bir edebiyat eserinde anlamın, yazarın niyeti (‘intentio autoris’) ile özdeş olduğuna ilişkin yazar–merkezli okumalardan özellikle E.J.Hirsch bağlamında söz etmiştim.

Bugünkü yazımda, metnin niyeti’ni (‘intentio operis’) referans olarak alan ve anlamı, yazarın ya da okurun değil de, metnin niyetinin temellendirilmesi olarak okuyan teorik yaklaşımları konu edinmek istiyorum.

Bu yaklaşım 20. yüzyılın başında Rus Formalistleri (‘Biçimcileri’) ile başlayıp Amerikan–İngiliz ‘New Criticism’i (‘Yeni Eleştiri’) ile ve 1960’ların başından itibaren de Fransız Strüktüralistleri (‘Yapısalcılar’ı) ile devam eden tarihsel süreçte teorik bağlamını inşa eder. Formalizm, ‘New Criticism’ ve Strüktüralizm! Bunlar birbirlerine temelde yakın, ama farkları da gözeten yaklaşımlar. Frederic Jameson’un ‘Dil Hapishanesi’nde, Şklovski’nin deyişiyle ifade ettiği gibi, Fransız Strüktüralizmi ile Rus Formalizmi, ‘yeğenin amcayla ilişkisi kadar değil[se bile] [...], karşıt kuzenler kadar yakındır birbirlerine.’ Yakınlık, evet;– bu akrabalık, her ikisinin de Saussurke’ün dilbilimine ve bu dilbilimin ikili karşıolumlar (‘binary oppositions’) üzerine kurduğu ilişkilere dayanıyor çünkü: Dil/Söz; Eşzamanlılık/Ardzamanlılık gibi ikili karşıolumlara!

Rus Formalistlerinden başlayalım. Onlar, edebi metinleri, ‘yabancılaştırma (İngilizcesi: ‘defamiliarisation’) aracılığıyla ortaya çıkan ‘edebilik’ (Rusçası: ‘ostranenie’; İngilizcesi: ‘literariness’) bağlamında ele alırlar. Rus Formalistlerinin önde gelen teorisyenlerinden biri olan Roman Jakobson’a göre (ötekiler: Viktor Şklovski, Boris Eyhenbaum, Yuri Tinyanov) ‘Edebiyat biliminin gerçek alanı, edebiyat değil, edebilik’tir;– ‘edebilik’, yani bir metni ‘edebi’ kılan şey!’ Bu durumda, edebiyat eleştirisinin görevi, ‘yabancılaştırma’yı, dolayısıyla da ‘edebilik’i mümkün kılan ‘form’ (ve ‘yapı’) ögelerini analiz etmektir. Bu ögeler, metne aittirler ve Nazan Aksoy ile Bülent Aksoy’un, ‘Toplum ve Bilim’ dergisi’nin 31/39: sayısında yayımlanan ‘Rus Biçimciliği Üstüne Bir Ön Çalışmanın Notları’ başlıklı yazılarında belirttikleri gibi, Formalistler açısından ‘metnin kuruluşuna, metnin kendine özgü bir söylem olarak gerçekleşmesini sağlayan’ ne ise, onun (‘edebilik’in) öneçıkarılması gerekir. Dolayısıyla, edebi metinlerin formel nitelikleri, ya da metnin edebi bir metin olarak örgütlenmesini mümkün kılan ilişkiler, metin dışına, mesela tarihsel, toplumsal ve ekonomik gerçekliklere indirgenemezler.

‘Form’ ve ‘Yapı’dan sözetmem boşuna değil. Nazan ve Bülent Aksoy, Formalizm Strüktüralizme doğru yöneldikçe, ‘[s]adece başka edebiyat metinleriyle bağlantısı dolayısıyla kendi dışına taşan ‘biçim’[in], topluma ait bütün bir göstergeler sisteminin bir parçası, bir ‘yapı’ olarak incelen[meye]’ başlandığını belirtirler. Strüktüralizmi, metin–merkezli bir okuma yöntemi olarak ayrıca ele almayı düşündüğüm için, ‘form’ ve ‘yapı’ kavramları arasındaki farkın üzerinde, şimdilik durmayacağım. Ancak Rus Formalistlerinin ‘edebiyat[ı], edebi olmayan kategorilerle arasındaki farkla tanımla[dıklarını], edebiyat metninin incelenmesi[ni] de metnin içerdiği edebi malzemenin ayırt edilmesine dayandır[dıklarını] belirtmek gerekiyor. Bu da, Formalistleri, meseleyi Dil ile ilişkilendirmeye götürecektir. Zira, metnin içerdiği edebi malzeme, ancak bir edebi dil’le gerçekleşebilir.

‘Yabancılaştırma’, Rus Formalistlerine göre, edebi dil’in yadırgatıcılığı anlamına geliyor. Bu da Tony Bennet’in ‘Formalism and Marxism’de belirttiği gibi, ‘içinde gerçekliğin yaşandığı ideolojik ve kültürel formları dönüştürecek’ bir yadırgatma anlamına gelir.’ dilin bu yeni düzeni, verilmiş olanı yadırgatır.’;– Rus Formalistleri’nin ‘otomatikleşmeyi kırma’ adını verdikleri durum!
Bu konuda yazmayı sürdüreceğim.

05.03.2003





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder