10 Haziran 2015 Çarşamba

Sözün Gücü


Söz'ün Gücü

Hilmi Yavuz, bir kültür adamı. Şair kimliğinin en belirgin yanı şiirimize getirdiği sentezdir. Bunun yanı sıra, denemelerinde öne çıkan düşünce boyutu onun felsefeci yanının yansılarını getirir. Dil, düşün, yazın evrenindeki her bir olgu, konu, izlek onun bakışımının merceğine ilişir. Yavuz, oradan hareketle var olanın ötesinde bir gerçekliğin dilini kurmayı önceler. Soran, sorgulayan; bakıp gören biridir. Denemelerine yansıyan bu özelliği Hilmi Yavuz'un düzyasının rengini oluşturur. Söz'ün Gücü, usta bir denemecinin bugünden düne, yaşanan zamana ve geleceğe uzanan sözlerini içeriyor.
(Tanıtım Yazısı'ndan)

*





Sözün gücü üzerine

Hilmi Yavuz

Bundan bir süre önce ‘İdeolojinin Yüce Nesnesi’ adlı kitabı yayımlanan Slavoj Zizek, kendisiyle yapılan bir konuşmada, bence son derece kışkırtıcı bir tesbitte bulunuyor: ‘Çürümüş, kinik bir sistem olmasına rağmen, reel sosyalizmde bana böylesine çekici, böylesine sempatik gelen şey, konuşulan sözün gücüne olan inançtı.’ Zizek, reel sosyalizmde söz’ün gücünü kanıtlamak için, canalıcı bir örnek veriyor; –şöyle: ‘Yaklaşık yirmi yıl önce, sadece 34.000 satan küçük bir sanat teorisi dergisinin editörüydüm. Bir keresinde, nüfuz edilemeyecek ölçüde kapalı ve modern, ancak satır aralarında muhalif bir mesaj içeren küçücük bir şiir yayımlamıştık. İktidar (burada, komünist iktidar kastediliyor H.Y.) bu şiire eğer kayıtsız kalabilseydi, hiçbir şey olmayacaktı.’ Zizek, bu şiir üzerine Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin olağanüstü (evet, olağanüstü!) bir toplantı yaptığını belirttikten sonra, dikkate değer olan şu sözleri söylüyor: ‘Fakat, burada benim hoşuma giden şey, komünist iktidarın, konuşulan sözün potansiyel, yıkıcı gücünü aşırı biçimde ciddiye almasıydı.’Slavoj Zizek’in bu konuşmasını, Şükrü Argın’ın Birikim dergisi’nin eski sayılarından birinde yayımlanan, ‘Modern Zamanlarda Sözün Statüsü’ başlıklı, gerçekten değerli bilgiler ve kuşatıcı yorumlar içeren makalesinden aktardım. Argın, ‘Zizek’in sözünü ettiği komünist rejimler de dahil olmak üzere, tüm totaliter sistemler(in), muhalif söz’ün, daha doğrusu, kendi ‘mutlak’ iktidarlarının denetimi dışında kalan sözün potansiyel gücünden’ korktuklarını belirttikten sonra, totaliter siyasal rejimlerle liberal siyasal rejimler arasındaki radikal farkı, bu bağlamda ortaya koyan şu açıklamayı yapıyor:
‘Liberal demokratik rejimlerde (...) aslında, ‘mutlak’ bir iktidar, daha doğrusu, mutlak iktidar talep etmeyecek kadar kendine güvenen bir iktidar vardır: Foucault’nun da söylediği gibi, (iktidar, H.Y.) hiçbir yerde yoğunlaşmamış, ancak her yere nüfuz etmiştir. Gücünden öylesine emindir ki, kendisine yöneltilmiş hiçbir sözü ciddiye almaz. Hiçbir totaliter ya da baskıcı rejimin sahip olamayacağı bir ‘mülk’e, söz karşısında kayıtsız kalma lüksüne sahiptir. Kısacası, totaliter ya da baskıcı rejimler, söz karşısında tedirgindir; liberal demokratik rejimler ise, kibirli.’
Hiç şüphe yok: Zizek’in ve Argın’ın tesbitleri doğrudur. Ve elbette, Argın’ın da belirttiği gibi, totaliter toplumlarda söz’ün gücünün öne çıkarılması, bu toplumlara, nostaljik bir bakışla, özlem duyulduğu anlamına da gelmez! Ancak, burada üzerinde durulması gereken, totaliter iktidarların söz’ün gücü karşısında niçin korkuya kapıldıklarıdır. Gerçekten de, totaliter rejimler, kendilerine yöneltilmiş her sözü niçin ciddiye alırlar? Niçin, iktidarlarından ‘emin’ değillerdir?
Ben meseleyi, totaliter iktidarların ürettikleri (ve ‘yeniden–ürettikleri’) ‘anlam rejimleri’ bağlamında ele almak gibi bir varsayımdan yola çıkarak temellendirmek istiyorum. Hemen belirtmeliyim: Faşizmin ürettiği ‘anlam rejimi’, her söz veya edimin, verili ve konvansiyonel bağlamlarının ötesinde, bir başka anlama geldiğine gönderme yapar. Sıradan herhangi bir söz veya edim, bu ‘anlam rejimi’nde, neredeyse esoterik, gizemli bir söze veya edime dönüşür.
Bir örnekle anlatayım: Milan Kundera, ‘Gülüşün ve Unutuşun Kitabında, Mirek’in (romanın kahramanlarından biri), otomobilindeki bir arızayla ilgilenmesi için gittiği bir oto tamircisinin, kendisine şöyle dediğini aktarır: ‘Prag’-da, Saint–Venceslas alanında, adamın biri kusuyordu. Bir başkası, önünden geçerken, hüzünlü bir tavırla ona baktı, başını salladı ve ‘Sizi nasıl anladığımı bir bilseniz.’ dedi.’
Basit ve olağan koşullarda herhangi bir özel anlam atfedilmesi söz konusu olmayan, fevkalade sıradan bir olay: Saint–Venceslas Meydanı’nda bir adam, büyük olasılıkla, midesi bulandığı için, kusuyor ve oradan geçen biri, sanki bu alelade olayın, konvansiyonel olarak gösterdiğinin dışında ve ötesinde gizemli, esoterik bir başka anlamı varmışçasına, kusan adama, ‘sizi çok iyi anlıyorum!’ diyor! Şaşmamalı: Totaliter veya faşist yönetimlerin ‘anlam rejimi’, her işaretin bir muhalefeti imlediğine, her söz veya edimin arkasında, kaçınılmaz olarak, bir karşı koyma veya direnişin bulunduğuna ilişkin anlamlar üretir. Kundera’nın anlattığı olay, tastamam bunu gösteriyor. Terry Eagleton da bu örnekten yola çıkarak, totaliter rejimlerde, hiçbir anlam boşluğu bırakılmadan her şeyin (evet, her şeyin!) anlamlandırmasını, ‘paranoya’ olarak niteler ki, bence hiç de haksız değildir!
İşin bir de felsefi arka planı var. İris Murdoch’un ‘Ateş ve Güneş’te Derrida’nın ‘La Pharmacie de Platon’ başlıklı felsefi denemesine atıfta bulunarak belirttiği gibi, ‘(konuşulan) dilin kendisi zaten yeterince kötü’dür. Murdoch, şöyle der: ‘Gerçek, konuşmayı içerir ve düşünce de zihinsel bir konuşmadır, bu yüzden düşünce, bir algı olmaktan çok, bir sembolizmdir: Zorunlu bir kötülük (‘a necessary evil’). Platon’un dil için, ‘pharmakon’ (‘ilaç’) metaforunu kullanmış olmasına dikkati çeker Murdoch. Dil de ilaç gibidir: Öldürür ya da iyileştirir.
Yazıyı, Argın’dan bir alıntıyla tamamlamanın tam sırası: ‘Zizek, sözün gücüne inanılan günlere hem özlem duyar hem de korkar, tedirgin olur böylesi günlerden. Son derece haklı. Çünkü hiçbir güç, tekin değildir. Her güç gibi, sözün gücü de, yapıcı olabileceği gibi, yıkıcı da olabilir; zulme direnmeyi mümkün kıldığı gibi, zulme yol açmayı da mümkün kılabilir.’
Dil, bir Janus maskesi gibi taşıdığı bu iki yüzüyle, kendini, galiba, en çok, faşist rejimlerde görünür kılıyor: Öldürüyor ya da iyileştiriyor; yapıcı olabileceği gibi, yıkıcı da olabiliyor!
21.06.2002

http://arsiv.zaman.com.tr/2002/06/21/yorumlar/default.htm
*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder