14 Haziran 2015 Pazar

Yara Şiirleri



akrep izleri var hüznün altında,
yaramız? Yarası sığ, öyle derin;
ne zamandı kuşatıldık kusmukla
utançtır, vuruyor yüzüne gölgelerin

İnsan yaranın ta kendisidir

Hilmi Yavuz ‘Yara Şiirleri’nde ihtiyarlık mertebesinden ‘yaralara’ bakıyor. “Yaşam bir bahanedir” diyor; “varoluşun olmazsa olmazıdır yara, sağalmaz.”

12.12.2012 00:20

BERRİN KARAKAŞ 

İnsan yaranın ta kendisidir

Yara  Şiirleri üç bölüm. Kitabın kırmızı kapağı altından, akıyor ‘her şey’, ‘kalbim’ ve ‘ve kangren’. Söyleşinin sonunda vardığımız “Bir Sysphos çabasıysa yaşam”, Hilmi Yavuz sırtlamış şiir ve  felsefeyi, inip çıkıyor dağı… 
Yurdundan, rabbinden, kalbinden, varlıktan, yokluktan, geçmiş şiirlerinden, yurdunun geçmişinden… bir yaranın etrafına ağ örüyor yaralardan; anadan doğma olandan, kabuk bağlayandan, açık yaradan, çiçek yaradan, kara yaradan, şark çıbanından… 
Şiirlerin hangi yaranın etrafına örüldükleri, merkezdeki yaranın ne olduğunu sorduğumda ‘Ben’ diyor Hilmi Yavuz kısaca. Uzunca; “İnsan, yaranın ta kendisidir; - bir yara olarak var olur: 
Kitabın son şiirinin nasıl başladığını ve nasıl bittiğini anımsayın: 

‘bendim kendimde bir yara/ büyüdüm kanaya kanaya…’
 Sadece ben değil: ‘açık bir yara gibiyiz’ hepimiz…”

Yunan filozofların ilk kuşağının ‘öz’ünü bilimden ziyade sezgi ile, şiirsel imgelerle geleneğe ekleyen Heraclitus’la açılıyor ‘Her Şey’in ilk şiiri; ‘Her şey akıyor, panta rei..”
 “Ontolojik yaranın sağaltılmasıdır akan. Akan bahanelerdir; icat edilmiş umutlar” diyor Hilmi Yavuz.  “Her şey bir değişim ve akış halindeyse şayet, ‘Yara Şiirleri’ndeki karanlık neden?” sorumun cevabıysa bir Heraclitus sözü kadar ‘net’ ve kısa:

“Her şey karanlıkta akıyor da ondan!”
‘Ülkemden cerahat akıyor!’

Zaman zaman bir manifesto Yara Şiirleri’nin ‘politik mesajını’ sorduğumda “Bu mesaj sadece  Türkiye’ye ilişkin değil” uyarısıyla başlayıp devam ediyor Yavuz: “‘senin perde perde açarak’ şiirinde, Dünya,’kanamalı bir hasta’ olarak betimlenir;  ve eğer öyleyse, ‘ömre biçilen varidat’ın ne olduğu sorulur. İnsanın özü’nün kötücül olduğunu;  varoluşun irin ve cerahatten oluştuğunu bildiriyor bu şiirler… 

Yurduma gelince, o da kanamaktadır  ve ‘ülkemden cerahat akıyor!’”
“Varoluşu bir yara Kafka için yara ağrır çünkü eskidir. Ne derinliğindendir ağrısı, ne genişliğinden. Tedavi ettikçe kötüler.  Bu ülkenin ‘cerahat tarihi’ için de tedavi etmeye çalıştıkça kötüleşiyor diyebilir miyiz?” soruma Necatigil’le cevap veriyor şair: 
“İnsan bir yara olarak doğar ve bu yara ölümle sağalır ancak. Yaşarken bir sağaltma olanaksızdır: Şiir, aşklar, yaz günleri, mâzi… hatta hüzün bile, beyhude çabalardır; -sağaltma bağlamında bir işe yaramazlar! Necatigil’in bir şiirinde dediği gibi: Bunlar ’sürdürür hastalığı, iyi etmez’ler…”
“Peki ya Platon, içinde devâsını da saklayan yazı?” dediğimde; “Hills or kills” diyor  gülümseyerek Yavuz. Sonra;
 “Sadece kills. İyileşme, sağalma diye bir şey yoktur.”
Anadan yara: Doğuş / Babadan yara: İğdiş!

‘Politik bir şiir’ diyerek yorumu okuyucuya bıraktığı, Tuzla Piyade Okulu’nda yedek subay öğrencisiyken söylediği ‘Piyade Marşı’nın ‘her yaram bir çiçek gibi…’ sözüyle başlayan ‘Bir Marş’ şiirinde altını çizdiğim “anadan doğma yaradan” dizesini Hıristiyanlıktaki ilk günah doktriniyle açıyor Yavuz. “Her biri bir hafakan!” kopuşlardan ilki doğumla, hem anne, hem çocuk yaralanıyor. Bir de babaların çocuklarda açtığı yaralar var. 

Kafka’ya geri dönersek, babanın fırlattığı ilk günah meyvasıyla iyice kötüleşen Gregor Samsa’nın yarası örneğin.
Yara Şiirleri’nde de bir çocuk var, dizinden yaralı. “Çocuk dizinden yaralı/ baba yüzünden” diye başlıyor şiir. “Peki” diyorum, “babalar nasıl yaralıyorlar çocuklarını?”
“Anadan doğma yara’dan, literal anlamda doğumun bir kanamayla gerçekleştiğini anlıyoruz, ama bu kanama, tıpkı aslî günah gibi, sağalması sözkonusu olmayan bir yara olarak, varoluşumuzun özünü inşa eder.  Babalarsa, oğullarını iğdiş ederek yaralarlar:  Anadan yara: Doğuş/ Babadan yara: İğdiş!” diyor Yavuz. ‘Sese karşı ses
‘kalbim’de, ’açık bir yara gibiyiz’ şiirinde “kara sinekler üşüştü, pis, / üstümüze… trahom muyuz,/ yoksa şark çıbanı mıyız hepimiz?” diye soruyor Yavuz. Sorusunu cevaplamasını istediğimde “Evet öyleyiz” diyor, “ve öyle de kalacağız”. 
‘ve kangren’de  yine şarka dair bir ‘kara yara’ şairin sevgilisi yurdu ‘yurdum, yalnızlığım benim…’ şiirinde.  Nereye giderse oraya, siyah bir gül düşüyor.
Yine ‘ve kangren’de, arka arkaya “Fransızcanın züppece ünlemleri”  sıralanıyorlar ‘trop blessé pour mourir’  ve ‘yaralısın’ şiirlerinin sonunda: ‘voilà!’, ‘oh là là!”, ‘tralalla’. ‘trop blessé pour mourir’ şiirinde “tek bir ses duymak için tek bir, beklerken işittiğim sesler/ boğuyor beni, boğuyor…” diye yazıyor Yavuz. Boğan sesleri sorduğumda; “Duyulması istenen bir sese, duyulmaması istenen bir ses karşılık veriyor: Ses, sese karşı!” diyor.
Yurt yaralarının arasına, aslının kopyası camiler, gökdelenler arasında ‘İslam’ diyen AK Parti iktidarına dair sorduğumda; “Müslümanca hassasiyetleri olan bir partinin, İslam’ın bir estetik Medeniyet  inşâ etmiş olduğu gerçeğini göz ardı etmesini anlamıyorum. Duyulmaması gereken seslere kulak veriliyor, sanki!” diyor Yavuz.
Ve sonlanırken sohbet, “Bütün bir yaşam yaranın sağaltılmasıysa ve o yara sağalmayacaksa, bütün bir hayat bir Sisyphos çabasıysa, intihara nasıl bakmalı?” diye soruyorum. “Doğrudur” diyor şair; “Yaşam bir Sysphos çabasıdır; yaranın sağalmayacağını bile bile şiirlere, aşklara, mâziye, yaz günlerine sığınmamızın saçmalığı! İntiharlar bile,‘kayboluş şiirleri’nde söylediğim gibi,’intihar süsü verilmiş intiharlar’dır ve onlar bile özlenir oldu artık…

Hilmi Yavuz, Yara Şiirleri’ni anlattı

Hilmi Yavuz, Yara Şiirleri’ni anlattı


17 Kasım 2012, Cumartesi


Beş yıl aradan sonra ilk şiir kitabı… Uzun bir ara değil mi bu? Bildiğim kadarıyla ilk kez bu kadar ara verdiniz şiir yayımlamaya…

Evet. Son şiir kitabım Kayboluş Şiirleri 2007 yılında yayımlanmıştı. Tespitin doğru: İki şiir kitabım arasında ilk defa bu kadar uzun bir süre söz konusu. Bakıyorum da, geçmişte en fazla üç yıl arayla yayımlamışım şiir kitaplarımı. Yaşlanınca şiir yayımlama konusunda daha mı titiz oldum; -herhalde öyle!  Her yeni şiir kitabının bir öncekini aşması, şairin kendisini bir önceki kitabında tutturduğuna inandığı düzeyin üzerinde bir performans gösterdiği konusunda ikna etmesi gerekir. Bu ‘ikna’ işinin, yaşlı bir şair olarak bende giderek daha da müşkülpesent bir tavra dönüştüğünü söyleyebilirim. Şunu demek istiyorum: İnsan, yaşı ilerledikçe, Yahya Kemal’in “Mısra, haysiyetimdir!” sözünün anlamını daha iyi kavrıyor…

Bence ‘güncel olan’a ilk kez bu kadar çok sayıda açık gönderme var bir Hilmi Yavuz kitabında. Bunun sebebi ne?

Pek de ilk kez değil! Biliyorsun, Ayna Şiirleri’nde de, senin deyişinle ‘güncel olan’a açık göndermeler vardı. Hatta belki de, bu konuda Söylen Şiirleri’ndeki “Orpheus’a Şiirler” bir milat bile sayılabilir. Hatırlayacaksın, “Orpheus’a Şiirler”,  “her şey kanser! bu sayrılı ve çorak kentten/ pis, murdar/ hüzünler bile kurtar-/ amaz olduk… çok gördüler…” diye başlar. Nedenine gelince: Varoluşuma ya da, haydi Galib gibi söyleyeyim, zâtıma hoşça bakamıyorum artık!

“Bir Marş:” adlı şiirde gönderme yaptığınız Piyade Marşı’nın sizde bir anısı var mı, merak ettim. Varsa askerlikle ilgili bir anı mı bu?

Piyade Marşı’nın bende hatırası yok! Sadece Tuzla Piyade Okulu’nda yedek subay öğrencisiyken yürüyüşlerde söylediğimiz marşlardan biriydi. Bu marştaki “her yaram bir çiçek gibi” sözü, ‘yara’nın olumsuz göndermeleriyle, ‘çiçek’in olumlu göndermeleri arasındaki karşıtlık bağlamında ilgimi çekmişti; -Mahir’in “ağlarım hâtıra geldikçe gülüştüklerimiz” mısrasındaki karşıtlık gibi; dahası, Apollinaire’in Paris sokaklarında yürürken, çocukların, adı ‘Rose’ olan yaşlı bir acuzeye, “merde à R[r]ose!” diye bağırdıklarını işittiğinde düşündüğü neyse, onun gibi…

Eski şiirlerinize atıflar var kitapta. Dönüp şiir yolculuğunuza bir tür selam vermek gibi de düşünmüşsünüz sanki Yara Şiirleri’ni…

Doğrudur. Ben Behçet Hoca’nın “Şiir, geçmişe atıflarla ilerler.” sözünü, şiirimin sadece benden önce başka şairlerin yazdıklarına atıflarla değil, kendi şiirime de atıflarla ilerleyeceği şeklinde düşünürüm. Bir metaforun kendi şiirimde nasıl bir semantik dönüşüme uğradığını göstermek için…

Dikkatimi çeken bir şey de, kitapta daha önce kullandığınız (sone hariç) farklı şiir biçimlerinin yer alması. Ama bu kez dizeler daha arınmış, daha kısa. Dizelerin kısalmasının yaşla bir ilgisi mi var?
Hayır Bahadır, dizelerin kısalmasının yaşlanmakla bir ilgisi yok! Bu, belki İlhan Berk şiiri için söylenebilir. Mesela, İlhan Berk’in ilk şiir kitaplarından biri olan İstanbul’da “Erken yatanlarla geç yatanlar hep aynı uykuda buluşmuşlar beraber olmuşlar” gibi uzun dizeler çoğunluktadır. İlhan yaşlandıkça dizeleri giderek daha da kısaltarak yazdı şiirlerini. Bende böyle bir değişim olduğunu sanmıyorum. Çünkü İlhan Berk’inkiler gibi uzun, upuzun dizelerle başlamadım şiire…
Şair Hilmi Yavuz, bir kitabında uhrevi olana, “O’na” ilk kez bu kadar yakın dersek yanılmış olmayız sanırım. Ne dersiniz?
Hayır, yanılmıyorsun. Varoluşuma “hoşça” bakamamanın getirdiği büyük sıkıntı, Yara Şiirleri’ndeki bir şiirimde söylediğim gibi, “mâsivâya atılan o dikişler”in bir işe yaramadığını görmeme yol açtı. O büyük Terzi bize nasıl bir giysi biçtiyse onu giyiyoruz; “mâsivâya atılan dikişler”in, giysideki yırtıkları onardığını sanmak bir tür sysphos çabası!  Aslolan Terzi’dir, dikişler ârâz… Bunu, o varoluş sıkıntısından sonra daha iyi anladım…
Kitaptaki “uhrevi” havanın yanında, kullandığınız yara imgeleri çok sert ve bedensel: Etin dökülmesi, cüzam, kezzap, irin, dikilen morluklar, beyaz kurtçuklar… Huzur ruhtayken acı hep bedende mi?
Bunlar o varoluş sıkıntısının metaforları… Her şeyi, tarih de dahil olmak üzere, bozulmanın, kirlenmenin, yozlaşmanın  çürümenin, hastalığın.. bir semptomu olarak görmenin şiirsel söyleme ancak, belirttiğin gibi, ‘çok sert ve bedensel’ metaforlarla dönüştürülebileceğini düşündüm. En çok sevdiğim metaforlardan ‘Gül’ü bile ‘çiçek bozuğu’ olarak görmek; ya da Tarih’i, bir ‘cerahat tarihi’ olarak okumak! Başka nasıl yapılabilirdi ki?
Sizin ünlü ayrımınızı hatırladım: Şiirini sürekli geliştiren şairleri (Necatigil, Oktay Rifat gibi) bir tarafa, yerinde sayan, şiiri düz bir seyir izleyen şairleri bir tarafa koyuyorsunuz. Yara Şiirleri’yle hangi grup içinde görüyorsunuz kendinizi?
Şiirde biçimsel değişiklikler ya da yenilikler değildir bana göre önemli olan. Değişme ya da ‘poetik kopma’yı, şiirde bir metaforun ya da metaforların tarihine bakınca görebiliriz ancak. Oktay Rifat, anlamın birimini [gerçek’ten, imge’ye, imge’den söz’e] değiştirerek; Necatigil ise anlamı çoğaltarak [bkz. önce Yaz Dönemi, sonra Kareler Aklar] şiirlerini değiştirdiler. Bense metaforların gösterilenlerini, bazen bir süreklilik ve devamlılıkla [“geçmişe atıflarla”], ama çoğu kez  ‘kopma’larla değiştirerek yeniliyorum şiirimi… Dolayısıyla ne Necatigil ne de Oktay Rifat gibi…
“Hüznü yaralı, zamanı kirlenmiş/ olan nedir?” dizelerinden sonra gelen dize şu: “-hayattır!” Eskiden, Hilmi Yavuz bu dizelerde sorduğu soruya cevap vermezdi gibi geliyor bana. Nedir size “-hayattır!” dedirten; karamsarlık, yaşanmışlık, hikmet burcunda olmak?
Senin de söylediğin gibi, ‘Hikmet Burcu’nda olmak buysa eğer, bu burçta olmak, artık sorulara cevap vermenin zamanının gelmiş olması demektir. ‘Gurbet Burcu’ soru sorma burcudur bana göre, ‘Hikmet Burcu’ysa cevap verme burcu…
İlk kez bu kadar karamsar Hilmi Yavuz şiirleri okuduk. Hocam, fazla karamsar değil misiniz? Tamam, Türkiye bir kısır döngünün içine hapsolmuşsa da dünyada güzel şeyler de oluyor…
Güzel şeyler olmuyor mu?- oluyor elbette! Ama Yara Şiirleri o ‘güzel şeyler’in şiirini yazmak için yazılmadı…
Kitap, torununuz Yunus Ali Yavuz’a ithaf edilmiş. Bundan konuşalım biraz da… Mesela dedelik bir imge olarak (“nene” imgesinin Gülten Akın şiirinde var olması gibi) şiirinize girmiyor… Nasıl gidiyor torunlarla ilişkiniz, onlar da mı gidermiyor karamsarlığınızı?
Bir düzeltme Bahadır, ben ‘dede’ değil, ‘büyükbaba’yım. Mercan da Yunus Ali de, benim oğullarımın, Ömer’le Ali’nin çocukları. Büyükbabalık, “mâsivâya atılan son dikiş!”
Yara Şiirleri’nden bir soruyla bitireyim: “uzak kalmak ne demekti, / Rabb’inden ve masivadan?”
Dünya’da, ‘Araf’ta olmaktı…
http://www.zaman.com.tr/kitap_hilmi-yavuz-yara-siirlerini-anlatti_2017012.html

Kuşandı yurdum yaralarla
“Her şey akıyor, panta rei ve irin / akıyor kalbimize, senin ve benim;” diye başlayan kitap, “bendim kendimde bir yara / büyüdüm kanaya kanaya” dizeleriyle son buluyor.
07.10.2012
Hilmi Yavuz, Zaman Şiirleri çıktığında (1987) verdiği bir söyleşide, rastgele yazılmış hiçbir 
şiirinin olmadığını, bütün şiirlerini bir disiplin çerçevesinde yazdığını söylemişti.
 Bu, onun poetik anlayışının gereğiydi şüphesiz. 1969'dan bu yana süregelen şiir yolculuğunda, 
her kitabı  bir kavram, daha doğrusu bir ‘mesele' etrafında oluşup biçimlendi. Doğu, zaman, 
gizem, ayna, yaz, akşam, yolculuk... Şimdi, ömrünün ‘hikmet' durağında durup, ‘yara'lara 
bakıyor şair. İçindeki ‘yara'dan kalkıp, yurdunun ‘yara'sına bakıyor... Şairin 2007'de yayımladığı Kayboluş Şiirleri'nden beş yıl sonra okura ulaşan Yara Şiirleri, Hilmi Yavuz şiirinde yepyeni ve çok 
önemli bir durak. Kitapta, üzerinde çokça durulmaya değer, çok şey söyleyen şiirler var.

On dokuz şiirin yer aldığı Yara Şiirleri, ‘Her Şey', ‘Kalbim', ‘Ve Kangren' başlıklı üç bölümden
 oluşuyor. 
Kitaptaki şiirler, birtakım biçimsel yeniliklerle beraber, Hilmi Yavuz okurlarının aşina olduğu ve
 artık Hilmi Yavuz şiirinin ‘alâmet-i farikası' denebilecek ‘hüzün', ‘gül' gibi imgelerle, şairin
 uzun poetik yolculuğuna  da bir selam niteliğinde. ‘Yara' imgesi üzerine kurulu Yara 
Şiirleri, ‘uhrevî' esintilerle ve tasavvufî göndermeleriyle  öne çıkıyor. Bu bakımdan yer yer 
Söylen Şiirleri'nin “Söylen'meyenler” bölümünü, yer yer Çöl Şiirleri'ni hatırlatan dizelerdeki 
göndermeler bu kez daha güçlü. İşte birkaç örnek: 
“Sen olmasaydın, güneş paçavra;
 / levlake dendi, levlake, bir nur / 
vurdu güneşe, anla, anla Zaman'la; / 
bil ki etimiz dökülür,
 O'nsuzdur...”,
 “uzak kalmak ne demekti, / 
Rabb'inden ve mâsivâdan?”, 
“nerdesin, zeytinin ve tinin cihangiri / 
bana belki benden daha yakınken?”.     
Hilmi Yavuz, şiir kitaplarını aile bireylerine ithaf etme geleneğini bu eserinde de sürdürüyor.
 Yara Şiirleri, torun Yunus Ali Yavuz'a adanmış. “Her şey akıyor, panta rei ve irin / akıyor 
kalbimize, senin ve benim;” diye başlayan kitap, “bendim kendimde bir yara / büyüdüm 
kanaya kanaya” dizeleriyle son buluyor. Yara Şiirleri 
hüznüyle, sesiyle ve biçemiyle Hilmi Yavuz şiirinin ana çizgilerini taşıyan bir kitap.
http://www.hayalkalpler.com/?baslik=kusandi-yurdum-yaralarla&id=12072&cat=48
*
Hilmi Yavuz: Düzyazılarımda hekim, şiirlerimde hastayım
Murat Tokay 03 Aralık 2012939
Beş yıl aradan sonra Yara Şiirleri’ni yayımlayan Hilmi Yavuz “Dünyada yaraların sağalması ancak bir şeye sığınmakla mümkün olabilir. Bu sığınma da imandır.” diyor.

Türk şiirinin yaşayan büyük ustalarından Hilmi Yavuz, şairliği kadar denemeci, felsefeci ve ‘hoca’ kimlikleriyle de edebiyat ve düşünce hayatımıza yön veren bir entelektüel, bir sanatkâr. 76 yaşında. Ama her daim genç. Eserleriyle de, dimağıyla da... Kırka yakın kitapta imzası var. Halen Zaman gazetesinde köşe yazıları kaleme alıyor ve Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde derslere giriyor. 5 yıl aradan sonra Yara Şiirleri’ni yayımladı. Hocayla şiirden ve hayattan konuştuk.

-Yara Şiirleri’nde Hilmi Yavuz dünyaya, eşyaya karamsar bakıyor. Buraya nasıl gelindi?

İnsan belli bir yaşa gelince o güne kadar dünyayı anlamada ve anlamlandırmada kullandığı ölçütlerden daha farklı birtakım kriterleri kullanmaya başlıyor. Dünyaya iyimserlikle bakmanın ötesinde bir durum bu. Galib gibi söyleyeyim, zâtıma hoşça bakamıyorum artık! Bu kötümserlik ya da iyimser olmayışın önce kendimden başladığını söylemeliyim. Bugüne kadar sürdürdüğüm hayatın bana çok büyük bahtiyarlıklar getirmediğini ifade etmeliyim. Dışarıdan bakılınca belli birtakım başarılarla geçirilmiş bir hayat görülüyor ve dolayısıyla o hayatın çok fazla kötümserlikle değerlendirilmemesi gerektiği düşünülür. Oysa öyle değil. Ben önce kendi varoluşum ile hesaplaşmak ondan sonra bu hesaplaşmayı kendimden yola çıkarak çeşitli insanlara ve Türkiye’ye yaymak istedim. Yara Şiirleri de böyle ortaya çıktı. Önce kendimle, kendi varoluş sıkıntımla hesaplaştım ve bunun bir yaralanma olduğunu gördüm.

-Bu durumu  -Mahir’in “Ağlarım hâtıra geldikçe gülüştüklerimiz” mısrasındaki karşıtlıkla açıklıyordunuz…

İnsanın gülüştüklerini hatırlayarak ağlamasına benzer bir durum var. Ben de kendi gülüştüklerimize şaşarak ağlıyorum demeyeyim ama yaralanıyorum. Her gülüş bir yara.

-Artık, niçin zatınıza hoşça bakamıyorsunuz? Bu, yaşla mı ilgili?

Bir ölçüde öyle ama belki bir yaşa gelmeden de edinilebilecek bir durumdan söz ediyoruz. Bazı insanlar için böyle bir problem, belli bir yaşa gelmeden de mümkün olabilir. Ama bende yaşlılıkla eş zamanlı göründü. Erken yaşta farkına varılabilir, bende öyle olmadı.

-Bu şiirlerde dikkatimi en çok çeken şey gülün ölümü oldu. Yara Şiirleri’nde “hiçbir şey özlenmiyor, gül öldü” diyorsunuz. Daha evvel “ölüm gider, gül kalır” diyen, şiirlerinde hep gülü yücelten bir şairden bunları duymak şaşırttı. Güle ne oldu?

Ayrıca dikkat edersen gül için başka şeyler de söyleniyor. ‘Şairlerin işine yaraya yaraya gülün tükendiği’ni ifade ediyorum. Bir başka dizede de gülün ‘çiçek bozuğu’ olduğu söyleniyor. Benim şimdiye kadar kullandığım metaforları, istiareleri bu kez belki de radikal bir kopmayı işaret edecek kertede farklı bir biçimde kullanma çabam var. Gül yüceltilmiyor artık, hastalıklı bir gül var. Yara Şiirleri’nin mesajı gül metaforundaki değişimlerle okunabilir.

-Varoluşsal hesaplaşmalarınız sizi nereye çıkardı?

76 yaş aynı zamanda insanın kendi kendisiyle hesaplaşma yaşı olmalı. İnsanın belli bir yaşa gelince “Ben neyim? Neleri gerçekleştirdim? Gerçekleştirdiklerim gerçekten işe yarar şeyler miydi?” gibi varoluşsal sorularla karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz oluyor. Ben bu sorulara olumlu cevaplar veremedim. Kendimden çok memnun olmadığımı, çok yaralanmış olduğumu gördüm. Tabii bu beni başkaları yaraladı anlamına gelmiyor.

-Kitaba baktığımızda ülkeyi, şehri de yaralı görüyoruz

Evet. Bu yaralanmanın sadece benim yaralarımla ilgili olmadığını da görüyoruz. Dışarıdan gördüğüm yaralar benim yaralarım değil aslında. Ya da başka türlü ifade edersem sadece beni ilgilendiren, benimle sınırlı olan yaralar değil.

-Bu şiirleri ellili yaşlarda yazabilir miydiniz?

Behçet Necatigil’in dizesini hatırlayalım, “Şiirler bekler bazı yaşları.” Bu dizeyi “bazı şiirler bekler bazı yaşları” diye uyarlayabilirsiniz. İnsanın kendi kendisiyle, içinde yaşadığı toplumla, çevresindeki insanlarla onların haberi olmadan hesaplaşması… Benim, çevremdeki insanlarla, ülkemle ve kendimle hesaplaşmamda iki taraf yok. Onlar benim yaralandığımı; kendi yaralarının benim tarafımdan dile getirildiğini bilmiyorlar. Böyle olmasını da istiyorum aslında. Bu yaraların çok fazla umursanmadığını da düşünüyorum. İnsanlar ve toplum kendi yaralarının farkında da değiller.

-Bu hesaplaşma sancılı mı geçti?

Çok uzun süre yapılan bir şey bu.  Açıkça söylemek gerekirse belli etmemeye de çalıştım. Makalelerde, düzyazılarımda kendi yaralanmışlıklarıma dair, toplumda olup bitenlerin beni yaralamışlığına dair çok fazla ipucu vermiyorum. Veriyorsam bile serinkanlı bir entelektüel bakışla irdeliyorum olan biteni. Bu problemler düzyazılarımda bir entelektüel mesele olarak alımlanmış, öyle gösterilmeye çalışılmıştır. İçten içe kanayan bir hasta var ve gözlemleri yapan hasta dünyaya bir hekim gibi bakıyor. Düzyazılarımda dünyaya ve kendime deyim yerindeyse bir hekim gibi, şiirlerimde ise bir hasta gibi bakıyorum.

-Kitabın çok sevdiğim dizelerinde diyorsunuz ki “kalbini o kadar uzak tuttun ki/yaralandın… ey!/yaradan/uzak kalmak ne demekti,/Rabb’inden ve mâsivâdan”. Yaraların özünde Rabbi’nden uzak kalmak mı var?

Dünyada bu yaraların sağalması ancak bir şeye sığınmakla mümkün olabilir. Bu sığınma da imandır. Yaraların belki böyle bir sığınmayla sağaltılabileceğini anlatıyorum. Başka bir çözüm üretemedim. Bütün hayatım boyuncu başka çözümler aradım. Zaman zaman Kuran’la mukayese edilmeyecek başka kitapları belki bir sağalma aracı olur diye okudum. Ama olmuyor. Sağalma ancak imanla olur. Ama nasıl bir iman? Son zamanlarda özellikle Yahya Kemal’i okurken yeniden keşfettiğim bir şey bu: “İmanın şevk olduğu zamanlar geçti” diyor Yahya Kemal.

-Bu ne demek?

Başka bir yazısında imanın şevk oluşunu şöyle anlatıyor: Ben, diyor, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildiği günü tahayyül ediyorum. Fatih geliyor ama önde yaşlı Akşemseddin var. Akşemseddin kollarını bir kartal gibi açıyor “Ya Müfettiha’l-ebvab!” diye ünlüyor. Sıradan okunuşla bu “Ey kapıların açıcısı” demek. Ama onu öyle bir şevkle söylüyor ki… Kapıların nasıl olsa açılacağına öyle iman etmiş ki (…) İmanı bir şevk olarak yaşıyor. İmanı bir şevk olarak yaşamak, onu sadece akaid çerçevesi içinde görmemek demek. Akaid elbette önemli. Onun da ötesinde insanların Allah’ın adını zikrederken duyulabileceği heyecanın, şevkin, hazzın aslında gerçek anlamda iman olduğunu görebilmek aslolan. Hazla, coşkuyla, şevkle yaşanacak bir iman ancak imandır demeye getiriyor. 

-Siz daha önce “enel masiva” diyordunuz. Bu kitapta da “masivaya atılan dikişler”den söz ediyorsunuz…

Masivayı bir anlamda çok fazla önemsemek, bir anlamda da önemsememek gerekiyor. Bir karşıtlık var.  Dünyaya pamuk ipliği ile bağlıyız ama o ipliği koparmak o kadar kolay değil. Pamuk ipliğini daha da sağlamlaştırmak istiyoruz sanki; masivaya bizi bağlayan şeyler olsun istiyoruz. Masivaya atılan son dikişler, son yıllarımda yaşama sevinci veren torunlarım.

-Yolculuklardan geriye ne kaldı. Geçmişi bir yara olarak mı görüyorsunuz?

Evet, öyle. Zaten Akşam Şiirleri’nde söylüyorum. “Yaralı yolculuklar” diyorum. Şiirlerimde yara ve yol metaforunun bir arkeolojik kazısı yapılırsa şu görülecektir ki bunlar daha önce de söylenmiş. Yolculuğun sonuna gelinen noktada yani yaralanmanın sonucunda varılan yerde onun iyileştirilmesinin mümkün olduğu bu kitapta var.

-“Sen nerdeysen orda yoksun/aşk varsa o bir yaradır” diyorsunuz yine. Aşklardan geriye ne kaldı?

Behçet hoca “her aşktan geriye kaç şiir kaldı ona bakalım” derdi. Ama bu insanı yanıltabilir. Aşk insana şiir yazdırır gibi bir zehaba kapılmaya neden olabilir. Bana, aşkların şiir yazdırdığını söyleyemem, belki bir şiir hariç.

-Şimdi nerede duruyorlar?

Galiba en güzel şeyi Ahmet Muhip söylemiş. “Aşklar geçip gitmiş olmalı bir yazla/Halay çeken kızlar misali kol kola.” Aslında birçok şeyi benden önceki şairler söylemişler. Mesela Ahmet Muhip’in “Olvido” şiiri aşkların nereye gittiğini harikulade bir şekilde anlatır.

-Siz kabuk tutmuş yaralarınızı da kazımışsınız

Geçmişle bir hesaplaşma var. Ne diye kabuk tutmuş yaraları kazıyayım, o durumda bırakayım diye düşünmek de mümkün. Ben onu yapamadım. Hâlbuki ne güzel unutulmuş, kabuk bağlamış birtakım yaralardı onlar.

-Şiirler beş yılda mı yazıldı?

Beş yıl. Ama her gün onlar üzerinde çalışmış değilim. Hem gündelik hayatın hır gürü arasında, gürültüsü patırtısı arasında şiir yazmak kolay değil. Orhan Veli döneminde bunu yazmak mümkünmüş. Ne diyor adam “İstanbul’u dinliyorum” şiirinde -1940’larda yazılmış şiir- “Uzaklardan çok uzaklardan sucuların çıngırakları...” Sucuların çıngıraklarının çok uzaklardan duyulduğu bir İstanbul. Bugün birbirimizin sesini zor duyabiliyoruz. Şiirin de sesi az duyuluyor hâliyle.

-Yaralı ama bir taraftan da neşeli bir Hilmi Yavuz var. Hem de taklit yeteneğiyle insanları güldüren bir adam?

Bizim toplumumuzda insanları güldürenler, komikler hafife alınırlar. Komik, soytarı gibi ifadeler değersizleştirici sıfatlardır. Belki de gerçek bilgelik insanın acı gülüşlerinde gizlidir. Ya da yaralı gülüşlerinde. Şekspir’in oyunlarındaki, trajedilerindeki soytarılar hakkında Tolstoy’un bir sözü vardır, “Hakikate en yakın şeyleri onlar söylüyor.” diyor. Bizim alaya aldığımız, gülünç bulduğumuz şeyleri insanlar söylüyorlar. Ayrıca ben insanların gülümsemesini de isterim.

-“Hüzün ki en çok yakışandır bize” dizesi de size ait.

Hilmi Yavuz, belki doğuştan mutsuz ama bunu göstermek istemiyor. Bunun bir tür ağırbaşlılık olarak algılanmasını istemem. Ağırbaşlılık, yapay bir ciddiyet bizim toplumumuzda ve büyük bir saygıyla karşılanıyor gibi görünüyor. Kimi zaman insanların beni ciddiye almadıklarını düşünüyorum. Taklit yeteneğim dolayısıyla insanları eğlendirmemin yaptığım başka birtakım işlerin de hafife alınmasına sebep olduğunu fark ediyorum. Hilmi Yavuz komik bir adam diyorlar. Bu ayrıca benim gerçekten bir hekim serinkanlılığı ile kendime ve dünyaya baktığım yazıların da hafife alınmasına sebep oluyor.

-Son yıllarda ölümle daha sık mı meşgulsünüz?

Tabii daha sık oluyor. Benim hayatımla ilişkimin kesilmesi o kadar uzak değil. Ölümün kendisini değil, ölümden sonra ne olacak bazı şeyler, onları düşünüyorum.

-Mesela?

Benim küçük oğlum heykeltıraş, Mimar Sinan’da yardımcı doçent. Kendisinden senelerdir şunu rica ediyorum: Annemin ve babamın kabri Edirnakapı Şehitliği’nde. Onların kabrine gömülmek istiyorum. Bir proje hazırla, ben ölmeden evvel nereye yatacağımı görmek istiyorum diyorum. Bir türlü yapmadı. Anlıyorum onu da. Babasının ölümünü düşünmek istemiyor. Öyle bir direnci var. Yine bir hayli kitabım var, onlar ne olacak diye düşünüyorum. Bir üniversiteye mi bağışlayayım gibi… Bunlar aslında ölümün kendisine değil, ölümden sonra ne olacağının düzenlenmesine ilişkin şeyler.

-Peki yazar ölür mü hocam? Bir yazınızı bu soruyla bitiriyordunuz?

Kendime daha şimdiden ölümsüzlük biçmek istemiyorum doğrusunu söylemek gerekirse. Bugüne kadar on dört şiir kitabı çıkardım. Allah ömür verirse başka kitaplar da yayımlarım diye düşünüyorum. Bunlar bir ölçüde edebiyat tarihinde Hilmi Yavuz diye birinin de dünyadan geçtiğine dair kayıt düşülmesini sağlayabilir. Bu yüzden ölmüyorsun ama aslolan bu değil. Çok somut birtakım meseleler. Mesela bana yazılmış özel mektuplar var. Onları ne zaman yakayım diye düşünüyorum.

-Niye yakmayı düşünüyorsunuz ki?

O mektuplar bana yazılmış şeyler. Üçüncü kişiler duyarsa o insanlar için iyi olmaz. Onları ne zaman yok edeyim diye düşünüyorum.

-Bizde genelde yazarın kıymeti öldükten sonra anlaşılmıştır. Hilmi Yavuz eserleri üzerine tezler hazırlanan, sanat günleri kutlanan bir şair, yazar. Bu anlamda mutmain misiniz?

Allah’a şükür beni seven, yazdıklarıma değer veren sevgili dostlarım, tanımadığım, görmediğim okurlarım var.  Elbette bunlardan dolayı mutmainim. Anlaşılmaktan, anlaşılmamaktan bir endişe duymuyorum. Benim şikâyetim anlaşılmaktan değil, yanlış anlaşılmaktan.




 


HİLMİ YAVUZ’DAN LİRİK BİR AĞIT: YARA ŞİİRLERİ

Ara 1, 2012 

Serhat Demirel
            Türk şiir tarihinin yaşayan en önemli şairlerinden biri, Hilmi Yavuz, geçtiğimiz Eylül ayında taptaze bir kitapla çıkageldi: Yara Şiirleri.
Bakış Kuşu (1969) ile başladığı şiir yolculuğunda bugüne dek 12 şiir kitabı yayımlayan Hilmi Yavuz, yazdığı şiirlerde okurlarını her zaman çetin bir uğraşa davet etse de bu uğraşın içinde eşine az rastlanır bir şiir zevki saklıdır daima.
Ünlü Fransız şair Baudelaire, “Elem Çiçekleri”nde şöyle söyler: “Hem bıçağım hem de yara!”. Bir başka Fransız, Jean Cocteau, “Yaralarımdan başka bir şey sergilemedim” diyerek sanatının kaynağını cömertçe sergiler. Türk şiirinde yara, gerçek anlamıyla bir metafor olarak da fazla kullanılmış değil. Söz yaraya gelince bir sükût sarıyor şairlerimizi. Tabii istisnaları görmezden gelmek olmaz. Modern Türk şiirinin yol açıcılarından Ahmet Haşim’in o enfes “Parıltı” şiiri bu konuda akla ilk gelen örneklerden biri: “Âteş gibi bir nehr akıyordu / Ruhumla o ruhun arasından / Bahsetti derinden ona halim / Aşkın bu onulmaz yarasından”. Haşim’den günümüze uzanan lirik şiir geleneğinin önemli halkalarından Hilmi Yavuz ise son kitabı ile ilk kez bu kadar açık bir şekilde “yara”sından söz ediyor; hem kendi bireysel yarasından hem de toplumsal yaramızdan.
Yara Şiirleri, pek çok karşıtlıktan oluşan bir bütün aslında: Unutma ve hatırlama, hayıflanma ve şükür, mutluluk ve gözyaşı, kaybolma ve kavuşma, çocukluk ve yaşlılık… Bunların yanına bir de hesaplaşmayı eklemek gerek, şairin kendisiyle ve ülkesiyle hesaplaşmasını.
Kitapta, “Her Şey” başlıklı ilk şiirden itibaren kötümser, boğucu, umutsuz bir atmosfer sarıyor okuru. Neredeyse Tevfik Fikret’in “Sis”i kadar bedbin bir tavır bu:
kimler nasıl bir bozbulanık edindi?
hiçbir şey özlenmiyor! gül öldü…
pis bir şafak, çamur gibi tan yeri;
güneş lağımdan doğuyor, şimdi…
Şairin ülkesi, üzerinde yaşayan insanlarıyla açık bir yara gibidir adeta. Terör şehitlerinden faili meçhul cinayetlere, trafik kazalarında kaybettiğimiz canlara kadar ülkemizi boğan felaketler, adı anılmadan, çok ince dokunmalarla gözler önüne seriliyor ve sonuçta ortaya şu manzara çıkıyor:
yurdum ne kadar benzedin,
giderek büyüyen yaraya…
Bu arada, lambanın ışığını kendine çeviriyor şair ve orada kendi kanayan yarasını görüyor. Miladı ta bezm-i elest’e kadar giden ve kapatılması mümkün olmayan, “anadan doğma” bir yaradır bu, insanlık tarihi kadar eski. Çocukluk, aşklar, yitip giden zaman ve aslında hayatın kendisi bir “mâsivâ” olarak bu yaranın bileşenleridir. Unutmak, insanoğluna bahşedilmiş bir nimet olarak bu yaraları sağaltsa da şair bu imkânın dışındadır:
her şey kabuk bağladı ve ben
yara içinde yara…
Kitaptaki şiirler, Hilmi Yavuz okurlarının artık alıştığı ve beklediği üzere, derin tasavvufi izlekler ve metinlerarası göndermelerle örülü bir zenginliğe sahip. Açılış şiirinin adı ve ilk dizesi olan “her şey akıyor”, hem tasavvuftaki “her şey aslına döner” cümlesiyle ifade edilen devir telakkisine hem de Herakleitos’un akış öğretisine gönderme taşıyor. Necip Fazıl Kısakürek’in ünlü “Sakarya” türküsünün  “her şey akar” cümlesiyle başladığını da unutmamak gerekir. Levlake adıyla bilinen hadis-i kutsiye atıflarla kurulan “her şey cüzzamlı, döküntü” ve yaradılışa göndermede bulunan “her şey bir kün’e”, kitapta İslami ve tasavvufi literatürle metinlerarası bağlantıları olan şiirler arasında en dikkat çekici olanları.
Yavuz, her zamanki bilgeliği ve ince duyarlığıyla bu kez de çok geniş bir alandan şiir ilhamları devşirmiş gözüküyor. Öyle ki, bazen bir marş dâhil oluyor şiirine, “her yaram bir çiçek gibi”, bazen Sezen Aksu’dan bir şarkı sözü: “Açık bir yara gibiyiz!”.
Ve elbette şiirler… Büyük şairlerin gizli veya açık, birbirlerinden beslenmeleri sık rastlanan bir durumdur. Bu tip esinlenmelerin sonucunda ortaya çıkan eserin güzelliğine ve özgünlüğüne dikkat kesilmekse okurun görevidir. Hilmi Yavuz, Yara Şiirleri ile de pek çok kaliteli şairi bize hatırlatan veya kimi zaman kendisi de farkına varmadan -“Tevarüd bu, evlat!” deyişini duyar gibiyim-onlarla duygu ve söyleyiş ortaklığı taşıyan mısralara imza atıyor.  Şairin, “Nerdesin, zeytinin ve tinin cihangiri / bana belki benden daha yakınken” diye seslenişinde Mehmet Akif’in “Ağzım kurusun yok musun ey adl-i İlahi”deki çaresiz ve samimi yakarışını duyumsuyoruz. Ziya Osman’ın “açılın açılın tekrar / Çocuk dizlerimdeki yaralar” dizelerindeki katıksız geçmiş özlemi, Yavuz’un şu sözleriyle bu kez bir film sahnesi gibi hayatiyet buluyor: “çocuk dizinden yaralı / baba yüzünden”.
Yara Şiirleri, baştan sona lirik bir ağıt; hem “her şey[in] nedense kaba saba” olduğu bu artık çivisi çıkmış dünyaya hem de şairin kendi yaşamına.
http://sakaryaedebiyat.com/?p=493


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder