1 Temmuz 2015 Çarşamba

Ayna Şiirleri

ayna şiirleri hilmi yavuz -i94

Aynalar ve Zaman

Şair: Hilmi Yavuz


erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
geriye sadece erguvanlar kaldı

şair! bahçelere özenecek ne vardı?
işte tenhâ her yanımız, hep tenhâ
ne aradık sözcüklerin kuytularında
ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde?
Zaman'ın sırı hala duruyor olmalı ki üzerimizde
biz bakınca görünen aynalardı

nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı
bir yazın tiniyle bir güzün bedeni
hem birleşti hem de ayrıldı sizde
şair! gördünüz kimbilir kaç aşkın battığını
o derin sulara kapılmış şiirlerinizde...
nedeni, ne kayalar ne fırtınalardı:

kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden
geriye sadece kuytular kaldı
*


İki ‘Ayna’: Kimlik ve Oyun (1)
Büyük Alman şairi Rainer Maria Rilke, 'Orpheus'a Sonnetler'in üçüncüsünde,
'Aynalar, kimse bilerek anlatamadı sizi
Anlayamadık gerçekte ne olduğunuzu' diye yazmıştır.
Gerçekten öyle midir? 'Gerçekte ne olduklarını' bilemez miyiz aynaların?
Rilke'nin bu dizelerini The Poem Itself'de yorumlayan Gregor Sebba, aynaların 'girilemez' ya da 'nüfuz edilemez' ('unbetretbarkeit') olduklarını bildirir. Aynalar, nesnelerin görüntüleriyle doludur; ama girilemez o görüntülerin arasına. Başka türlü söylemek gerekirse, görüntülerin aynadaki uzamına girilemez;–şeylerin kendilerinin değil, görüntülerinin ya da imgelerinin girmesi söz konusudur. Aynaların yüzeyi, aynaların uzamının sınırıdır.
Bu 'girilemezlik' aynalardaki görüntünüzü 'öteki' kılar. Bir uzama siz giremiyorsunuz da, görüntünüz ya da imgeniz girebiliyorsa eğer, imgeniz, ya da görüntünüzle yollarınız ayrılmış demektir. Aynadaki, ikizinizdir sizin; –'siz' değilsinizdir! Orhan Veli'nin 'Yalnızlık' şiirinde yalnız insanlar, bu yüzden aynalara koşarlar: Orada, 'öteki' olan 'ikiz'lerini bulmak için...
Aynaya ilk defa bakan kimdi? Narkissos mu? Eğer öyleyse, ilk ayna, su olmalıdır. Ovidius, suda kendi görüntüsünü görüp ona aşık olan yakışıklı ve güzel Narkissos'un öyküsünü anlatmıştır. Narkissos'un aşık olduğu görüntü, onun 'imgesel' ('hayali') ikizi'dir. Ama orada, suda, kendini değil de 'öteki'ni görür Narkissos; –kendine değil, 'öteki' olan ikizine aşık olur.
Ovidius'un Narkissos'u, suyu ayna yerine koymuştur. İlhan Berk'in 'Bel Canto' şiirinde ise, İlya Avgiri'nin karısı, gökyüzünü ayna yerine koyar.
Peki, ya Oscar Wilde'in Narkissos'u? André Gide, 'De Profundis'e yazdığı Önsöz'de, Wilde'ın bir gün onu bir kenara çekerek 'Siz, gözlerinizle dinliyorsunuz!' dediğini yazar ve arkasından Wilde'ın anlattığı bir öyküyü aktarır:
'Narkissos öldüğünde kır çiçekleri çok üzülmüşler, onun ardından ağlayabilmek için, nehirden su damlaları istemişler. 'Ah' demiş nehir, 'her damlam gözyaşı olsa Narkissos'un ardından ağlamama yetmez; ben ona aşıktım.' 'Ah', demişler, kırçiçekleri,' nasıl aşık olunmaz Narkissos'a? Öyle güzeldi ki!..' Her gün üzerine eğilip, senin sularında kendi güzelliğini seyrederdi uzun uzun...'
Nehir cevap vermiş: 'Ben ona aşıktım. Çünkü sularıma eğildiğinde, onun gözlerinde sularımın yansımasını görürdüm...'
Öyledir, Oscar Wilde'ın öyküsünde olduğu gibi, bazan, gözler de ayna yerine geçer. Louis Aragon, 'Elsa'nın Mecnunu' ('Le Fou d'Elsa') şiirinde, tastamam bunu yapar işte; –tıpkı Wilde'ın Narkissos öyküsünde olduğu gibi, gözleri aynaya benzetir ve Elsa'nın yokluğunda, gözlerinin 'aynalar gibi boş' olduklarını söyler. Ama Aragon, yalnız değildir bu konuda. Neşati de hiçbir şey görmez aynalarda. Gelgelelim bu defa, aynanın boşluğu, Aragon'daki gibi Elsa'nın yokluğunun getirdiği tenhalıktan dolayı değildir; –şairin (Neşati'nin) kendisini silmiş, yok etmiş olmasındandır. Neşati, kendisini, Tasavvuf diliyle söylersem, 'Fena'ya o kadar yakınlaştırmıştır ki, en parlak aynalarda bile 'görünmez' olmuştur.
Ettik o kadar ref-i taayyün ki, Neşati
Ayine-i pürtab-ı mücellada nihanız
Kimi, Neşati gibi görünmez olur ('sırrolur') aynalarda; kimi de, Merdivenköy Bektaşi tekkesinin son postnişini Mehmet Ali Hilmi Dede Baba'nın bir nefes'inde söylediği gibi, Hz. Ali'yi görür.
Tuttum aynayı yüzüme
Ali göründü gözüme
Ayna, hem kimliğimizi verir bize, hem de kimliğimizi elimizden alır. Kimliğimizi verir;– çünkü, Jacgues Lacan'ın bildirdiği gibi, insan öznesi'nin kuruluşu, Ayna Evresi'ile başlar. Bebek, ilk olarak, aynadaki görüntüsü ya da imgesi aracılığı ile, bedenini ve bir varlık olarak kendisini kavrar. 'Ayna Evresi'nde bebek, bedeni bir bütün olarak algılar ve bu, onun özneliğine doğru büyük bir adımdır. Bu evrede bebek, kendi imgesi ile dolaysız bir ilişki kurar. Dolayısıyla, 'Ayna Evresi', Lacan'a göre, imgesel anlamda, 'Ben'i oluşturan ilk evredir. Kimbilir, belki de Hilmi Yavuz'un
Kimliğim öldü benim, çoktan geçtim adımdan;
Ah, başka bir şey değilim, aynalarımdan...
dizeleri ile anlatmak istediği de budur.
Aynalar, kimliklerimizi bize verdikleri gibi, bizden geri de alırlar. Hilmi Yavuz, bu dizelerde, aynadaki imgesiyle olduğu kadar, aynanın kendisiyle de özdeşleşiyor. Tıpkı, Hz. Ali ile özdeşleşen Mehmet Ali Hilmi Dede Baba gibi, veya Hiç'likle, Yokluk'la özdeşleşen Neşati gibi...
Hilmi Yavuz, 15. 06. 2001


*

İki ‘Ayna’: Kimlik ve Oyun (2)
Aynalar, insanlara hiç fark ettirmeden, küçük bazı oyunlar oynarlar. Hemen bir örnek vereyim. Oxford Üniversitesi Felsefe profesörlerinden David Pears ('Wittgenstein' üzerine yazdığı bir monografi Türkçeye de çevrilmiştir), 1952 yılında 'Mind' dergisine yazdığı bir makalede, aynalarla ilgili şu soruları sormuştur:
'Aynalara baktığımızda, niçin yüzümüzün sağ yanı solda ve sol yanı sağda görünür de, bedenimizin alt yanı üstte, üst yanı da altta görünmez? Bedenimize dikey olarak bakıldığında, sağ'da olan, sol'da olan'la yer değiştiriyor da, yatay olarak bakıldığında, niçin üstte olan altta olan'la yer değiştirmiyor?'
Jorge Luis Borges'in 'Tlon, Uqbar ve Orbis Tertius' adlı hikayesinde, bir kafire söylettiği şu söz, ne kadar anlamlıdır: 'Aynalar ve babalık tiksinçtir; çünkü her ikisi de, Evren'i çoğaltıp dağıtırlar.' Edebiyatın veya sanatın gerçekliğini, hiçbir söz bundan daha açık ve seçik anlatamazdı, diye düşünüyorum. Aynaların çoğalttığı imgelerle, babaların çoğalttığı gerçeklik arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor Borges: Aynaların ve çiftleşmenin çoğalttıkları arasında, sanki bir fark yokmuş gibi koyuyor meseleyi. Elbette öyle konuşacak; -Edebiyat'ta İmge ile Gerçeklik arasında bir fark yok çünkü...
Jorge Luis Borges, yirminci yüzyılın bu büyük ve benzersiz anlatıcısı için, ayna her şeydir... Borges'te anlatı, tıpkı bir aynada olduğu gibi, kendi kendini yansıtan bir kurguya dönüşür. 'Kılıcın İzi' adlı hikayesinde, bir ihanet veya ele verme olayı anlatılır. Ama dikkat edilirse görülür ki, ele veren veya ihanet eden kişi, ele verildiğini veya ihanete uğradığını söyleyenle aynı kişidir. Bir başka deyişle, ihanet eden, aynı zamanda, ihanete uğrayandır! Dolayısıyla, anlatı, bir aynaya dönüşür Borges'te. Anlatı kişisi 'Ben' derken 'Öteki'ni, 'Öteki' derken de 'Ben'i kasteder. Ama asıl, 'Don Kişot'un Yazarı Pierre Ménard' hikayesinde anlatı, tam bir ayna gibidir. Şöyle der Borges: 'Pierre Ménard, başka bir Don Kişot (Çünkü, bunu yapmak kolaydır!), Don Kişot'un kitabının (Yani Miguel de Cervantes'in kitabının H.Y.) kendisini yazmak istiyordu. Söylemeye gerek yok, asıl metni kelimesi kelimesine yeniden yazmayı aklının ucundan bile geçirmiyordu. Onun amacı, kopya etmek değildi. Ménard'ın akıllara durgunluk veren amacı, Miguel de Cervantes'inkiyle kelimesi kelimesine, satır satır örtüşebilecek birkaç safya yazabilmekti.' Bu yüzden de, Pierre Ménard'ın Don Kişot'u, hem kendisi hem de öteki olan bir anlatıdır. Tıpkı, aynadaki görüntünün veya ayna imgesinin, hem görüntülenen'in kendisi hem de öteki olması gibi...
Borges'in anlatı alanında yaptığını, İspanyol Baroku'nun büyük ressamı Velasquez, 'Las Meninas' ('Nedimeler') tablosunda yapar. 'Las Meninas'ta da aynalar, müthiş bir oyun kurmuşlardır. Bilindiği gibi, Velasquez, İspanya Kralı II. Felipe'nin kızı İnfanta Margarita'yı, nedimeleriyle birlikte gösterir. Velasquez'in kendisi de vardır o resimde; -tuvalinin önündedir ve sanki bu resmi, 'Las Meninas'ı yapmaktadır. Ama, resmin içinde bir ayna resmi vardır ve resimdeki aynada II. Felipe ile eşi kraliçenin görüntüleri durmaktadır.
Bunda ne var, diyeceksiniz. Şu var: Resmin içindeki bir aynadan, doğal olarak, resmin dışındaki birinin görüntüsü olacaktır. Mesela, Jan van Eyck'ın 'Arnolfini'lerin Düğünü' adlı resminde durum tastamam böyledir: Resimde Arnolfini çifti; resimdeki aynada ise, resmin dışındaki kişinin, yani ressam Jan van Eyck'ın görüntüsü vardır. Gelgelelim, 'Las Meninas'ta ressam, yani Velasquez, resimdeki aynanın içinde, bir başka deyişle, resmin dışında değil; tam tersine, resimdeki aynanın dışında ve resmin içindedir! O zaman soru şudur: Resmin içinde bulunduğuna göre, Velasquez bu resmi yapmış olabilir mi? Ya da şu: Hem resmin içinde (dolayısıyla, resimdeki aynanın dışında) olmak hem de bu resmi yapmak nasıl mümkün olabilir? Alın size bir ayna oyunu daha!
Sözü, aynalar üzerine bir şiir kitabı yazmış olan Hilmi Yavuz'a bırakalım: Şimdi okumakta olduğunuz bu yazının içinde fotoğrafını ya da imgesini gördüğünüz 'Hilmi Yavuz' değil de, Gerçeklik'teki veya 'Öteki Hilmi Yavuz, aynaların sırrını (yoksa sır'ını mı?) şöyle anlatıyor:

gidiyor, kendisiyle yitecek belki sırı;
hiçbir şey kalmayacak.. sadece kırık bir cam!
hepsi o kadar işte!.. -ve bitecek serencam!
ah, ince duvarlara çakılan kaba saba
bir çiviye tutunmuş.. eğreti, öyle sarsak;
çerçeve yenik düştü gümüşe ve ahşaba;
dökülür sır'ı yüzün, aynalara bakmasak...
hani aşk'ı yazılacak olanda arıyorken bir sahaf
yitirir ya, kitap'ta yazılmış olanları;
nasıl bir araya gelir derken, ne tuhaf!
sonunda hep aynalar buluşturur onları...
yüzüme bakmaz oldu, aynalar neden katı?
ah, benimki değil bu, aynaların hayatı...

Hilmi Yavuz, 22. 06. 2001

*


Ayna Şiirleri

Hilmi Yavuz Şiirlerinde Aynaların Sırrını Okumak



“ben aynada büyüdüm, aynalar ise bende;
acıları gezerken, sözlerimizle ikiz;
birlikte olduğumuz, âh, o ürkünç bedende
bakarken kendimize, sevişen günlerimiz”

Türk ve Dünya şiirinde iz bırakmış bir şairin şiirlerini okumaya başlamadan önce; onun şiirlerini yazarken yaslandığı kaynaklara, dünyayı, yaşadığı coğrafyayı nasıl algıladığına, gündelik hayatla sözcükler ve dil üzerinden nasıl bir köprü kurmaya çalıştığına değin akla gelebilecek birçok unsurun bilinmesinin, o şairin anlaşılmasında önemli bir işlevi vardır.

Bu bağlamda Hilmi Yavuz’un gerek şiirlerini, gerekse şiire ilişkin felsefe, tasavvuf, dil, kültür, tarih, modernizm konularında düşünsel argümanlarını engin bir okyanusa benzetmek mümkündür. Biz de bu engin okyanusa şairin en önemli kıyılarından biri olan aynalar üzerinden yaklaşmayı uygun bulduk ve rotamızı önce geleneğe çevirelim istedik.

Gelenek deyince Türk şiirinin nirengi noktalarından birisi de hiç kuşkusuz tasavvuftur. Nitekim Hilmi Yavuz yaslandığı şiir geleneğini Behçet Necatigil’in sözleriyle “bir şiirin kendisinden önceki metinlere yaptığı atıflarla ilerlediğini” (Ahmet Doğru, Ada Dergisi Bahar 2007, 28) bilmek olarak açıklar ve bu düşünceyi “Ben Türk şiirine tasavvuf veya yenilik bağlamında çok daha ağır bir yük yüklüyorum.) Diyorum ki gelenek varsa hem mutasavvıf şair geleneğini hem de şair mutasavvıf geleneğini temellük etmek gerekir. Mesela Gâlib bunu yapmıştır. Gâlib, hem şair mutasavvıftır, hem de mutasavvıf bir şairdir. Benim amacım bu geleneği sürdürmek. Gâlib’i bu anlamda bu güne taşıyabilmek gibi bir amacım var” (Ahmet Doğru, Ada Dergisi Bahar 2007, 28) diyerek daha net ifade eder.

“Yeniden diril artık artık, aynaların külünden;
Kanatların bir öykü, parıldıyor bugünden”

Ayna şiirleri gündelik hayatla ilişki kurma özelliğiyle Hilmi Yavuz’un diğer şiirlerinden ayrılır. Şiirin dil değil söz olduğunu, şiirde anlamın ötelenmesi gerektiğini “Şiir İçin Küçük Bir Tractatus” adlı poetikasında belirten şair, ayna şiirlerinde bu görüşünün tam tersine anlamı öne çıkarır. Bunun sebebini de “Ayna şiirleri bu anlamda çok farklı, çünkü onda gündelik hayatın şiddetiyle yüzleşmiş bir şairin şiiri söz konusudur. O yüzden, şiirle gündelik yaşam arasında bir ilişki kurma gibi bir mesele eğer söz konusu olacaksa bu ancak bu bağlamda kurulabilir” sözleriyle örtüştürür. (Söyleşi; N.D.Akalın, S.Atabaş, Yalınayak Edebiyat, 28)  “Uçuş, elbette Simurg’a doğru ya da Simurg bir uçuş…otuz şiir otuz ayna” vurgusu Feriddettin-i Attar’ın Mantık al-Tayr  isimli eserine göndermedir. Başka bir söyleyişle ayna şiirlerinin her parçası simurgu oluşturur.

“sen sidre, sen son ağaç, yeşil döşek ve yorgan...
bilirsin, kalp gözüne ayn'a gerek... -ve soru-
lar uzuyor isra'da... akşam çürük ve sarı
lambalar yükseliyor, sırlarla, göğe doğru;
ve toplanıp geliyor gece yolculukları...”

“Ayna imgesi birebir resmin “yasak” olduğu İslâm toplumunda insan resmini çizmesi, bir başka deyişle tasvir yasağını delmesi nedeniyle tasavvufçular tarafından sevilerek kullanılan bir imge durumuna gelmiştir. Tasavvuf, her zaman kaba sofulukla çatışmıştır. Bu nedenle, mistisizmin ya da yaşamın içselleştirilmesinin en önemli aracı aynadır.” (Kemal Bek Şiirden Eleştiriye; 2004, 108) Bu cümleden hareketle ayna şiirleri için Hilmi Yavuz’un içselleştirdiği kendisidir, ayna nesnel bir mekân olarak onun yaşadığı yerdir, sevdiği kadındır tespitini yapabiliriz.

Burada aklımıza şöyle bir soru gelebilir: Şiirlerinde gelenekten beslenen Hilmi Yavuz, Ayna şiirlerini niçin İngiliz şiirindeki Sonnet tarzında yazmıştır?

Bilindiği gibi İngiliz sonnet’inde dizeler arasında boşluk yoktur ve şiirin tamamında geometrik bir yapı vardır. Sonnet’in en belirgin özelliği ise son iki dizenin en altta ve ayrı olarak yazılmasıdır. “Ayna şiirleri İngiliz sonnetsi biçiminden yazılmıştır. Ancak tam anlamıyla, ne ritim bakımından ne de kafiye bakımından örtüşmeyen şiirler de var. Yani bu anlamda ben sonneti kullanırken kendimi biraz özgür hissediyorum. Ayrıca o haliyle, yani sonnet şeklinde, dizeler arasında boşluk olmadığından geometrik bir bütünlük sağlamış oluyordu. Bu geometrik hâliyle aynaya en çok benzeyen formdu sonnet. Sonnetlerde ayrı olan son iki dize ise aynanın kaidesidir.” (Söyleşi; N.D.Akalın, S.Atabaş, Yalınayak Edebiyat, 28)

“ben tenime yürürüm, tenim benim gereksiz
et parçası, atılmış, duruyor bir kenarda...
áh, aşklar vardır şimdi, amaçsız ve ereksiz
birlikte dolaşırlar; yırtıcı ve hovarda...”

Ayna şiirleri için “Okur, ben nasıl duyumsuyorsam, öyle duyumsasın istedim. Bu otuz şiiri, kendi tenim bildim ben” (Kendi Kendine Eklemlenmiş Bir ‘Yalnızlık Eki’yim Ben, 94) diyen Hilmi Yavuz, ten-beden arasındaki ilişkiyi “erken Hıristiyanlığa dayanan tarihsel bir ilişkidir. Özellikle sembolik şairlerde başta Mallarme olmak üzere görüyoruz. Mallarme’nin Deniz Meltemi şiirindeki ilk dize, “La Chaire est triste, hélas!” yani “Ten hüzünlüdür” diye başlar. Ten ile beden arasındaki ayrımın böyle bir arka planı var ve bu arka plan (erken Hırıstiyanlıktan gelen) kendi içeriğini koruyarak sembolik şiirde kendini yeniden üretmiştir. Benim yaptığım da biraz bu anlamdadır.” (Söyleşi; N.D.Akalın, S.Atabaş, Yalınayak Edebiyat, 27)

“ve siyah… ayna düşer! aynayla birlikte
herşey kırılır!
ne kalır geriye aynadan, söyle, ne kalır?
geriye kalan âh, sadece yalnızlıklardır…

aynalarmış gibi yapan aynalar!..
sır biziz, aynalar sırrolacaklar…”

Ayna ona bakanla, aynada görülen arasında öznel bir dünya kurar. Çünkü insan ayna sayesinde başkalarının görüp izlediği gerçek görüntüsünü keşfetmekle kalmamış, bir metafor olarak da aynayla saklı kalanı, görünmeyenin ötesinde kendi içine dönmeyi, orada edep ilmini öğrenmeyi başarmıştır.

Aynada görüntü sınırsızdır. Ayna mevcut zamanda tek bir hat üzerinde değil her yerdedir. Maddi görüntünün arka planındaki yansıma insanın görünmeyen dünyasına geçiştir. Hilmi Yavuz ayna şiirlerinde bu geçişi, en çok kullandığı hüzün imgesini duyumsatarak yapmıştır. Bu durumu da “Necatigil’in bir dizesini değiştirerek söylersem: Şiir, hüzün olmuştur Ayna Şiirleri’nde...” “Şiirler (ya da Aynalar), Sonunda Hilmi Yavuz Olmak İçin Var’dırlar! ” ifadesiyle açıklar.

“kimliğim oldu benim, çoktan geçtim adımdan,
âh, başka bir şey değilim aynalarımdan ...”

Ayna şiirlerinin son şiiri “kimlik sonnet” den alıntıladığımız son iki dize için bütün kitabın özeti gibidir dersek ilk bakışta belki bir abartma olarak algılanabilir. Fakat bu görüş bizim öznel değerlendirmemizdir. Konuyu Dilek Doltaş’ın “Ayna Şiirlerin’de Gelenek ve Çağdaşlık, Berna Moran’a Armağan” isimli kitabından bir alıntıyla bitirelim.

“Netice itibariyle, Ayna şiirleri’ndeki otuz şiir otuz ayna gibidir. Buradaki her şiirde bir kimliğin, bir kentin ya da bir aşkın görüntüsü yansıtılıyormuş gibi olsa da sonunda betimlenen Hilmi Yavuz’un ruhsal durumudur. Şairin bu kitabı hem imgelerin şiir içinde çok çeşitli anlamlar kazandığı, hem de geleneksel Doğu ve Batı mitlerinin ve edebiyatının simge ve kavramlarına göndermeler yapılan bir sone dizisidir.”

Fatih Yavuz Çiçek

KAYNAKLAR

- Ayna Şiirleri’nde Gelenek ve Çağdaşlık, Berna Moran’a Armağan, Dilek Doltaş
- “Gelenekten Geleceğe” Sebk-i Hindî ve Hilmi Yavuz Şiiri” (Ahmet Doğru, Ada Dergisi
  Bahar 2007, 28)
- Şiirden Eleştiriye, Kemal Bek
- Şiir Henüz, “Şiirler (ya da Aynalar), Sonunda Hilmi Yavuz Olmak İçin Var’dırlar!”
- Hilmi Yavuz’la Söyleşi (N.Derya Akalın, Serkan Atabaş, Yalınayak Edebiyat Şubat Mart  2007)
-Aynanın Tarihi, Sabina Molchier-Bonnet, Dost Kitabevi

http://mabelard.blogspot.com.tr/2014/04/hilmi-yavuz-siirlerinde-aynalarn-srrn_5800.html

***










KİMLİK DUYGUSU


MİLAN KUNDREA VE HİLMİ YAVUZ
“Kimlik” isimli romanında Kundera, Kimlik sonnet’si adlı şiirinde Hilmi yavuz kendini bulmayı aynalara, yansımalara dökmüşler..
“Dostluk bir insana yalnızca belleginin dogru calısmasını saglamak icin gerekli. gecmisini anımsamak, onu hep sırtında tasımak, dedikleri gibi, belki de insanın kendi ben’ini koruyabilmesi icin gerekli tek kosul. ben’in cekip kuculmemesi, oylumunu koruması icin, anıları bir saksı cicegini sular gibi sulamak gerekiyor; ve bu sulama isi, gecmisin tanıkları ile, yani dostlar ile surekli temas halinde kalmayı zorunlu kılıyor. onlar bizim aynamız; bellegimiz; onlardan hicbir sey beklemiyoruz, yeter ki zaman zaman o aynayı parlatsınlar, parlatsınlar ki, yuzeyinde kendimizi görebilelim. ” (Milan Kundera)


KİMLİK SONNET'Sİ

ben aynada büyüdüm, aynalar ise bende,
acıları gezerken, sözlerimizle ikiz;
birlikte olduğumuz, âh, o ürkünç bedende
bakarken kendimize, sevişen günlerimiz
birer birer görünüp dibe çöker, âh, kısır
bir yolculuk bizimki...hani durak, yol nerde?
hangimiz ötekine giz oluruz ya da sır?
aynı tende dağılır, ten aynada yiter de
fırtına saatlerde aşklardaki ince kum
üstüme yığılırken, akşamları kederle
-ve sanki sevişirmiş gibi ikindilerle
o dökülüp düşerse, kırılan ben olurum...

kimliğim öldü benim, çoktan geçtim adımdan,
âh, başka bir şey değilim aynalarımdan...

HİLMİ YAVUZ
(...)
http://www.bengisemerci.com/kimlik-duygusu/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder