2 Temmuz 2015 Perşembe

Doğu Şiirleri

dogu-siirleri-hilmi-yavuz

Hilmi Yavuz Doğu Şiirleri ile  1978 Yeditepe Şiir Armağanını kazandı.



 dogu 1310," iste solhan ve iste kocaman / daglariyla karaba / ve gulleriyle hisim"
 dogunun bebeleri," dogunun bebeleri tas bebek / degildir; say ki onlara cefa"
 dogunun diyalektigi," su safaga donusur ve guzun felsefesi / yapragi akarina birakmak"
 dogunun gecitleri," cok uzun anlatmak gerekti / ve biz, sadece ima ile gectik"
 dogunun gurbetcileri," aci biziz, biziz yine / bir buyuk bozguna yol oldugumuz"
 dogunun gurbetleri," aksam en guzel masaldir / iyi anlatilirsa"
 dogunun kadinlari," biz batan gune sahip ciktigimizda / ay, bitlis'te sari tutun / ya da bir akarsu imgesi"
 dogunun kaliti," biz uc guzel kardestik ve olum, / olum en gencimizdi bizim"
 dogunun olumleri," olum bir asirettir doguda / ayisigi gulden hoyrat / golleri guzelden talandir"
 dogunun sairleri," iste dogu, ki sen ki sanki / pirsultan ile baki efendiyi / sirmali bir cigdemde birlestirerek"
 dogunun sevdalari I," sevda derinlerdedir, oysa ferhad / ustunu kazmada dagin"
 dogunun sevdalari II," ay kanar, sevda akar, bir dag / bir dag kendini delerse"
 dogunun sevdalari III," sen ilkyazi once kendinde olustur / ve sonra buyut hic solmayani"
 dogunu sevdalari IV," bir gol gule duserse / gol degil de gul bulanir"
 dogunun sonsozu," bir gece colemerik uzerinde bakir bir bilezik gibi hilali gordu"
 dogunun sorulari," hangi umut, hangi sevda, hangi dag / ve hangi-"



***
 
 
D O Ğ U N U N   G U R B E T L E R İ
akşam en güzel masaldır
                 iyi anlatılırsa..
 
doğru olan her şeyde biraz
öfke, biraz yılgınlık vardır
                 der, bir kıssa..
 
cam incelince, şarap da incelir
yaşam acıdan kırmızıya
ölüm hüzünden beyaza
ve bir gül gelirse
bu yol ayrımından gelir
                 mutlaka ve nasılsa..
 
kendi elimizle kurduğumuz gurbetten
daha zor bir sürgün yoktur
                 yaşasak da yaşamasak da..
 
umuda ve sonbahara hüküm ki:
gülün saltanat devrinden
ne sevdik se bu günden
ve ne kaldıysa dün ki
acıyı yakuta döndürsün
                 hüznü döndürsün elmasa..
 
akşam en güzel masaldır çünkü
                 iyi anlatılırsa..
Hilmi YAVUZ
Doğu Şiirleri, S.,31,32..
 
 
D O Ğ U N U N   K A D I N L A R I 
biz batan güne sahip çıktığımızda
ay,   B i t l i s ‘ te sarı tütün
ya da bir akarsu imgesi
gibi yiğit ve bütün
bir ağıttı 
                 kadınlarımızda..
 
onlar hüznü bir çeyiz
çileyi ince bir nergis
ve gülerken bir dağ silsilesi
taşırlar
ve birer acıdan ibarettiler
                 kayıtlarımızda..
 
kadınlar ki alınlarımızda
doğuyu mavi bir nokta
ve yazgıları çok uzakta
bir nehir yoluna
                 karışırlar..
 
ölümleri duvaktan beyaz
ve Ahlat, Erciş, Adilcevaz
üzerinden geçen bir kederle
                 yarışırlar..
 
ve birer yazmadan ibarettirler
                 sevdalarımızda..
 
biz bir yazın ayağında
en küçük bir gurbeti bile
içi titreyerek okuyan
ve bir gülü tersinden dokuyan
                 umutlarımızda..
 
başlığı kınadan turaç
bebesi doğuştan kıraç
ve bir ninniyle darılıp
bir türküyle barışırlar
ve birer hasretten ibarettirler
                 mektuplarımızda..
Hilmi YAVUZ
Doğu Şiirleri, S.,26,27..
 
 
D O Ğ U N U N   S E V D A L A R I  
I V .
bir göl güle düşerse
göl değil de gül bulanır..
 
gurbet sende pamuklarsa
gece aya ordan doğar
şiir acıya çullanır
ilk yaz düşeli beridir.
giden ben değilim, yoldur
dili söyleyen sevdaysa
mektubum kalbime yollanır..
 
 
nehir kuşa batsa birden
aksa tersine aksa
batsa kül, batsa turna ve batsa..
ve benim bir yanım ki ferhadsa,
bir yanım dağdır.
hasret, külüngü vurduğum yerdir.
ateş kül ile dağlanır..
 
bir göl güle düşerse
göl değil de gül bulanır.
Hilmi YAVUZ
Doğu Şiirleri, S.,22,23..
 
 
D O Ğ U N U N    S O R U L A R I
hangi umut, hangi sevda, hangi dağ
ve hangi..
 
dağ, Allahüekber dağlarıdır
sevda nazımın ki..
 
ve ozan bir garip derviş işte
acısı Gevaş’ta, ağıdı Muş’ta
kendini yollarla bezemiş
mendili boydan boya meneviş
bir büyük akşamın kulu
sabrı, hasreti doğulu..
 
ve ölüm, bir kır yoksulu
gibi gök ekin arıyor sanki..
 
hangi umut, hangi sevda, hangi dağ
ve hangi..
Hilmi YAVUZ
Doğu Şiirleri, S.,41,42..

http://www.siirsanatedebiyat.com/hilmi-yavuz-dogunu-kadinlari/
***

DOĞUYU İÇERİDEN OKUMAK: DOĞU ŞİİRLERİ ÜZERİNE
M. Fatih KANTER

ÖZET
“Doğu şiirleri” Türkiye’nin Doğusunda yer alan insanları konu
edinen bir eserdir. 
Genel olarak Doğu’yu merkeze alan şiirlerde Doğu ve
insan geleneksel yaşamın izleri sürülerek şiire konu edilir. 
Bu şiirlerin temel özelliği; Doğu’yu sadece dışarıdan gözlemci olarak değil Doğu’da
yaşayan bir insanın gözüyle aktarmasıdır.
Doğu insanı, mekân ve insan ilişkisi ön plana çıkarılarak şiirlerde
ele alınır. Özellikle sözün anlam yönünden daha derin olması şiirlerde
imgesel açılımı kuvvetlendirir.

Giriş
Sözcükler arkalarında taşıdıkları anlamlarla insanlara benzerler. Görünenin ardında varlığı
harekete geçiren “öz”, sözcükler için de geçerlidir. Bu bağlamdan hareketle Hilmi Yavuz’un Doğu
Şiirlerini “doğu” sözcüğünü anlamlandırarak çözümlemeye çalışmak doğru olacaktır.
Doğu sözcüğünün, Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı sözlükte ilk anlamı; “Güneşin
doğduğu ana yön, gün doğusu, şark, maşrık, batı karşıtı” (TDK Türkçe Sözlük, 2005:550)
şeklindedir. Bununla birlikte medeniyet anlamında batı ve doğu olarak ikiye ayrılan dünyada Doğu;
kendine özgü deruni ve mistik yapısıyla ilk medeniyetlerin ortaya çıktığı mekân ve bu mekânın
ruhunu taşıyanlardan oluşur.         


Batı ile Doğu arasındaki medeniyetler ayrılığı ve çatışması; din, dil, kültür, düşünce yapısı,
coğrafya, tarihi olaylar gibi birçok farklı boyuttan değerlendirilebilir. Bununla birlikte tüm bu
farklılıkların toplamı büyük bir medeniyet dairesinin varlık alanını gizemli hayallerle süslü bir
kurgusal âlem şeklinde ortaya çıkarır. Bu nedenle Batıdan Doğuya bakmak ya da Doğudan Batıya
bakmak itibarî bir dünya oluşturmaktan başka bir şey değildir.
Oysa Hilmi Yavuz, “doğu şiirleri”nde Batıda oturup hayaller dünyası oluşturarak değil
Doğu’yu içinde yaşadığı mekândan biriktirdiği duygu-durumdan hareketle yansıtmayı başarır.

Ramazan Korkmaz, imgeyi “sözcüklerin herkesleşerek kaybolan anlamını, yaratıcı bir özde
yeniden kurmak” (Korkmaz 2002: 274) olarak tanımlar. 
Doğunun şairleri adlı eserinde Hilmi Yavuz,
şiirin doğuda halk edebiyatı ve divan edebiyatını nasıl bir potada eriterek yaşama dönüştürdüğünü;
“işte doğu, ki sen ki sanki
pirsultan ile bâki efendiyi
sırmalı bir çiğdemde birleştirerek
rumeli kılan dize” (doğunun şairleri s.126)
biçiminde kurgular. 
Sırma ile çiğdem sözcüklerinin imgesel tasarımı, okuyucuyu halk şiiri ve divan
şiirine yönlendirir. Zira sırma; göz alıcılığı ve süsüyle divan şiirinin, çiğdem ise doğallığı ve
sadeliği ile halk şiirinin sembolü konumundadır. Bu birlikteliği tasavvuf-tekke edebiyatının
ustalarından Pir Sultan ve Divan şiiri şairlerinden Baki örnekleriyle de somutlaştırır. Ayrıca Yavuz,
Doğunun geleneksel formlarını Batı şiirinin kaynaklarıyla da bütünleştirmeyi başarır. “Hilmi Yavuz
şiiri, geleneği yeniden üretmez, ona eklemlenir. Yavuz‟un gelenek‟ten anladığı da geçmişte üretilen
bütün metinlerdir. Bu yüzden sadece Doğu yazın geleneğini değil, Batı yazın geleneğini de
özümsemekte, her ikisini de „temellük etmektedir.‟” (Aka 2002: 70) Dolayısıyla hem Batı’yı hem
de Doğu’yu içerden okuyan şair, şiirlerinde Doğunun gizemli havasını Batının formlarıyla derin bir
bağ ile bütünleştirir.
Doğu şiirlerinin temelinde ise “gelenek” vardır. Gelenek sadece geçmişten gelen kuralların
geleceğe aktarılması değildir. Hilmi Yavuz’un şiirlerinde gelenek, geçmiş ve gelecek arasındaki
insan akışının ya da varoluşun dönüşerek ve değişerek aktarımıdır. “Hilmi Yavuz için gelenek,
varlığını inşa eden özne ve nesnelerin farkına varabilme kaygısıdır.” (Erbay, 2010: 122) Geleneğin geleceğe aktarımı “doğu şiirleri”nin ilk şiiri olan “doğunun kalıtı” ile ifşa edilir. “Kalıt”
sözcüğünün seçimi tesadüfî değildir, zira miras anlamında akla gelen sözcük bu kullanım sayesinde
maddi olandan sıyrılıp manevi olan kaydırılmıştır. Kalıt sözcüğü ile vurgulanan “geleneğin”
kendisidir.
Doğunun içeriden görünümünü “orada” olmaktan ziyade “buradalık”la söze dönüştüren
Hilmi Yavuz, doğuyu on yedi şiirlik bir demet halinde sunar. Bu şiir demetinin başlangıcı bir masal
havasındadır:
“Biz üç güzel kardeştik ve ölüm,
Ölüm en gencimizdi bizim.” (doğunun kalıtı, s.122)

...
Doğunun içeriden okunan halinde hüzün ve acının yoğurduğu insanların yaşamları,
umudun umutsuzlukla birleştiği noktada buluşur. Zira onların masalsı dünyası ile kaba realite
arasındaki diyalektik, olan ile olması gerekenin sorgulanmasını öteler. Bu durum doğuyu sorularla
baş başa bırakır:
“Hangi umut, hangi sevda, hangi dağ
ve hangi-” (doğunun soruları, s.150)
...
Şiirlerin temel hareket noktasını oluşturan hüzün sözcüğü bu dizelerde alt tabakada kendini
gösterir. Zira yine Hilmi Yavuz’un deyimiyle “hüzün, bazan da pasif bir direnmedir. Hem bir
şeyleri değiştirmek istemenin hem de bu değişikliği yapabilmenin mümkün olmadığını bilmenin ta
kendisi olur.” (Yavuz 2003:133) İsyanın ve direnmenin pasifleştirdiği insanın kaderine boyun
eğerek nasıl çaresiz kaldığına göndermede bulunan Hilmi Yavuz, şiirlerin tümünde bu durumu
sezdirir. Yolunda gitmeyen bir durumu değiştirememenin acısı insanı sessiz bir öfkeyle birlikte
hüzün yumağı içerisine saracaktır. İşte bu durum mekân-zaman-insan üçlemesinde şiirlerde kendini
gösterir.

Sonuç
Hilmi Yavuz Oryantalistleşme adlı makalesinde geleneksel Türk kimliğine “atfedilen
negatif kimlik(i), değişmeyen, tembel, durağan bir Doğu insanı” olarak ve “Avrupalı gözüyle kendi
toplumunu seyretmeyi reddeden bir kimlik…” (Yavuz 1998: s.117) şeklinde tanımlayan Oryantalist
düşüncenin aksine doğu şiirlerinde kendi toplumunu içeriden gözlemleyen bir tavır sergiler.

Şiir söylenmiş olanı değil daha çok söylenmemiş olanı sunma işidir aslında. Doğu ve şiir
sözcükleri aslında yan yana geldiğinde imgelem olarak bu düşünceyi de içerisinde barındırır. Sözün
anlamını derinlerde sakladığı bir mekânı yani doğuyu şiirle anlatmak da söylenenden çoksöylenmeyenleri ya da ima edilenleri ortaya koymaktır. Tıpkı Hilmi Yavuz’un “doğunun geçitleri”
şiirinde söylediği gibi:
“çok uzun anlatmak gerekti
Ve biz, sadece ima ile geçtik” (doğunun geçitleri, s. S146)
Doğuda yaşamın daha çok öz biçimde olduğunu vurgulayan bu dizeler, insanların da sözü
uzatıp çoğaltmak yerine ima yoluyla aktarımına göndermede bulunur. İşte bu gönderme aslında
“doğu şiirleri”nin temel izleğini yansıtır.


***


 HİLMİ YAVUZ’UN “DOĞU 1310” ADLI ŞİİRİNİN
METAFORİK YAPISI
Gökhan TUNÇ

Özet: Metaforlar, şiirde dile getirilen anlamın örtük bir şekilde okura
ulaşmasına yol açarlar. Bu bağlamda, bir şiirin anlamının açığa çıkarılması, şiirde
kullanılan metaforların niteliğinin incelenmesi ile olanaklıdır. Sözü edilen çerçevede
bu yazıda temel olarak Hilmi Yavuz’un “doğu 1310” adlı şiirinin metaforik
dizgesinin ortaya konulması amaçlanmaktadır. Şiirde kullanıldığı belirlenen
metaforik dizgeyle şiirde açıktan anlatılmayan tarihsel olaylar, şairin geleneksel
edebiyatla kurduğu ilişki, bu edebiyatı şiirinde nasıl tekrarladığı ya da
dönüştürdüğü açıklık kazanacaktır. Örneğin, şiirde doğaya ait unsurlarla askerliğe
ve akrabalığa ait unsurlar arasında metaforik açıdan paralellik kurulması doğu
toplumunun akrabalık ve askerlik merkezinde bir araya gelmesine gönderme yapar.
Ayrıca gül ve dağ gibi metaforlar da Osmanlı toplumuna atıfta bulunur.

Doğu 1310
I.
işte solhan ve işte kocaman
dağlarıyla akraba
ve gülleriyle hısım
 olduğumuz palu
gözleri korkunç bir deprem
hem aslı, hem kerem
gibi yanan süvari:
ibrahim talu
işte akşam ve işte çapakçur
ve çapakçur’da akşam
bir divânıharp gibi kurulur
ağır giden bulut müfrezeleri
hem bulanık, hem firarî
 yağmur
ve bir vur emri gibi ansızın
bir akar suya doğrulur
hınıs’tan kopan süvari:
ibrahim talu
işte caneseran köyü ve kar
kar, palandöken dağlarında
bir isyan bastırır gibidir
işte hormek köyleri çevrilmiş
 duvar
bir kurt yüzüdür, ince
 sivrilmiş
cibran ovası
sanki mevzi almış
 gibi kar
hem başıbozuk, hem seferî
hormek’ten inmiş iniş
ölümü savuran süvari:
ibrahim talu. (Yavuz 2006: 107)

Sonuç olarak, Hilmi Yavuz’un şiirinde, temel olarak doğaya ait
unsurlarla akrabalık ilişkileri ve askerlikle ilgili terimler metaforik bir ilişki
içinde olduğu söylenebilir. Söz konusu iki metaforik dizge, aynı zamanda
doğu toplumlarında akrabalık ilişkilerinin ve askerlik olgusunun başat
olmasıyla ilişkilidir. İlk metaforik dizge olan akrabalık ilişkileri, geleneksel
mazmun sisteminin tersine çevrilmesiyle gerçekleşir: “doğu 1310” şiirinde
sultan, geleneksel Osmanlı şiirindeki gibi sevgili değil, aksine düşmandır;
ama doğanın askerlik terimleriyle ilişkilendirilmesi, Osmanlı şiirlerinin
yeniden üretilmesi sonucundadır. Öte yandan, “doğu” sözcüğüyle “doğa”
arasında sessel bir metaforik ilişkiden de bahsedilebilmesi, doğa-kültür
karşıtlığından söz edilebilme imkânını verir. Şiirde konuşan anlatıcı kültüre
karşı doğanın içinden seslenir okura.

***
Toplumcu Gerçekçilik Bağlamında Hilmi Yavuz'un “Doğu Şiirleri”

işte doğunun dünü, bugünü
     yaşamış olmanın tuzu, ekmeği
     ve yarını, acının düğünü
     gibi duyursun bizlere  [1]
             

Hilmi Yavuz’un Doğu Şiirleri adlı yapıtında yer alan şiirlerini, toplumcu gerçekçiliğin temel prensiplerini göz önünde bulundurarak incelemek ilginç verileri elde etmemize olanak sağlamaktadır. Dolayısıyla değerlendirmede esas olarak, şiirlerin toplumsal ve tarihsel gerçeklikle olan ilişkisi ve sosyal endişe taşıyıp taşımadığı tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu nedenle de Doğu Şiirleri’nin estetik boyutuna yer verilmemiştir.

Doğu Şiirleri (1978), Hilmi Yavuz’un doğuyu ve doğu insanını coğrafya, tarih, geleneksel yaşam ve edebiyatla bütünleştirerek dizelere döktüğü ve metaforlarla ördüğü şiirlerinden oluşmaktadır. Kitapta yer alan toplam on yedi şiiri (bir şiiri hariç), “doğu” sözcüğüyle başlıklandırılmakta (doğunun kalıtı, doğunun diyalektiği, doğunun şairleri, doğunun sevdaları, doğunun ölümleri, doğunun kadınları, doğunun bebeleri, doğunun gurbetleri, gurbetçileri, doğunun geçitleri, doğudan bir kent, doğunun soruları, doğu 1310,doğunun sonsözü); her bir şiiri doğuya ve doğu insanına ait kesitler sunmaktadır.

Genel itibariyle şair doğuyu, başta ölüm olmak üzere, hüzün, acı, kader, keder, terk edilmişlik, gurbet/gurbetçilik gibi sözcüklerle bütünleştirmektedir. Şair daha ilk şiiri olan “doğunun kalıtı”nda, “biz üç güzel kardeştik ve ölüm, / ölüm en gencimizdi bizim” (s:91) diye ifade ettiği mısralarıyla hem doğu insanın ölüme karşı yakınlığının, genetik bir miras gibi, sıradanlığına hem de doğuda ölümün çok erken yaşta insanı yakalayabileceği gerçeğine göndermede bulunmaktadır. Öyle ki “doğunun ölümleri” adlı şiirinde şair, “ölüm bir aşirettir doğuda” (s:98) derken bu kanıksanmış sıradanlığı vurgulamaktadır. Doğu insanının ölüm karşısındaki tutumu ise kadercidir. Şair bu kadercilik anlayışını “doğunun diyalektiği” şiirinde “su şafağa dönüşür ve güzün felsefesi/ yaprağı akarına bırakmak” (s: 92) mısralarıyla ifade etmektedir.

Doğu Şiirleri’nde şair, doğudaki insan yaşamını trajik bir biçimde ele almaktadır. Bu trajedi özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinde yoğunlaşmaktadır. “doğunun kadınları” ve “doğunun bebeleri” adlı şiirlerinde şair, bu tabloyu mekân-insan ilişkisiyle birleştirmektedir:

 doğunun kadınları

“biz batan güne sahip çıktığımızda / ay, bitlis’te sarı tütün / ya da bir akarsu imgesi / gibi yiğit ve bütün / bir ağıttır /kadınlarımızda
onlar hüznü bir çeyiz / çileyi ince bir nergis / ve gülerken bir dağ silsilesi / taşırlar / ve birer acıdan ibârettirler/ kayıtlarımızda
(…)
ölümleri duvaktan beyaz / ve ahlat, erciş, adilcevaz / üzerinden geçen bir kederle / yarışırlar / ve birer yazmadan ibârettirler / sevdalarımızda” (s: 99-100)

Yukarıdaki dizelerde de görüldüğü gibi hüzün, acı ve keder gibi duygularla doğu kadınları özdeşleştirilmekte; Bitlis, Ahlat, Erciş ve Adilcevaz gibi coğrafî mekânlarla insan gerçekliği ortaya konmaktadır. Doğu kadınlarının şiirsel tanımının yapıldığı bu dizlerin hissel açıdan benzeri, şairin “doğunun bebeleri” adlı şiirindeki çocuklar için de geçerlidir:
           
                doğunun bebeleri
               
                (…)
“doğunun bebeleri taş bebek / değildir; yaşmaklı siirt’i/ kınalı van’ı / sılayla gerdeğe girercesine / geçip gurbetin çobanı / ölüm, güz üşürür yüzlerine / ay, gecenin şark çibanı
doğunun bebeleri taş bebek / değildir; acıyı trahom, / gündüzü emek, / gülüyse bir gelecek için kullanır / say ki anaları ova, babaları dağ / ve emzikleri tüfek” (s:101)

Görüldüğü gibi doğudaki çocukların yaşamındaki imkânsızlık, acı ve hüznün baskın hâkimiyeti ve bir çocuğun temel ihtiyacı olan anne-baba-emzik üçlemesinin ova-dağ-tüfekle özdeşleştirilmesi, doğuda toplumsal yaşamdaki somut gerçekliğin şiire aksidir. “doğunun gurbetçileri” adlı şiirinde ise şair, doğu insanını bir zamanın ihtişamlı şimdilerde ise suskun bir doğu görünümü içine yerleştirir:

“Acı biziz, bizi yine / bir büyük bozguna yol olduğumuz
Artık ne acem bahçesi / ne acem mülkü / ne de yaprakla / örtülü havuz / bir kaçgun sonbahar ile talan edilip / su yıkılıp, hüzün çürüyüp / ve yol sefili dağlarımızdan / bir ipek uçurum diye devrilip / sel gittiyse kalan kumuz” (s: 103)

Doğunun kentleri de doğu insanından pek farklı değildir Hilmi Yavuz’un Doğu Şiirleri’nde. Hüzün, acı, ölüm ve terk edilmişlik hissi baskındır kentlerin nitelendirilmesinde. Şair “doğudan bir kent” şiirinde, “siirt, ağaçsız gömütlük / çocukluğu doğal kireç / bir kent, orda her kuyu / bir ermiş kadar su bilir / hüzne kil, öfkeye kum / bir kent, orda duyguyu / doldurur boydanboya zakkum” (s: 105) ve “doğunun sonsözü” şiirinde “ezik çiğdemleriyle elazığ / acı dağlarıyla ergani” (s:110) ifadeleriyle doğu kentlerini gözler önüne serer.

Doğu Şiirleri’nde şair, doğu insanının hislerine tercüman olurken doğunun edebî kültürüne de atıfta bulunmaktadır. “doğunun sonsözü” şiirinde şair, “kimse bizim sevdamızı anlatamadı / ne mem û zin hikâyesi / ne de ahmede hânî” (s:111) mısralarıyla doğuda yaşanılan aşkların/sevdaların derinliğini, yüceliğini ve hüznünü, doğunun en önemli edebî şahsiyetlerinden biri olan Ahmede Hânî’nin Mem û Zin hikâyesinin bile tam olarak bu duyguları  ifade edemediğine değinmektedir. Benzer bir biçimde “doğunun sevdaları I” şiirinde “sevda derinlerdedir, oysa ferhâd / üstünü kazmada dağın” (s:94) mısralarıyla benzer vurguyu tekrarlamaktadır.

Hilmi Yavuz’un Doğu Şiirleri’nde şüphesiz en dikkati çeken “doğu 1310 I”[2] ve “II” adlı şiirleridir. Şair burada tarihsel bir olaya metaforlarla göndermede bulunmaktadır: “İbrahim Talu Olayı”[3]. Şiirinin adının “doğu 1310” olması tesadüfî değildir. Hicri 1310 miladî olarak 1894 yılına tekabül etmekte, bu da İbrahim Talu olayına işaret etmektedir. Doğuda yaşanmış bu acı olay şiirsel bir dille, tüm gerçeklik bağlarıyla ifade edilmektedir: İbrahim Talu’nun yiğitliği, İbrahim Talu’nun ve üç oğlunun başından geçen yangın faciası, Hamidiye alayları, Hormek köyleri… hemen hepsi şairin mısralarında yerini almakta, canlanmaktadır. Şair, İbrahim Talu’yu “II” başlıklı şiirinde şöyle ifade etmektedir:

(…)
             “binüçyüzondu ve sen
ibrahim talu
ağıtlardan bir kış
                         solgun ve mücerret
ölümü sürmeli bir tüfek
gibi omzuna asmış
o sürmeli tüfek ki
tetiği kartal
namlusu aşiret
                     kabzası yanmış” (s:109)

Aynı şiirde şair,  “hamidiye alayları”nı olumsuz bir bakış açısıyla dile getirmektedir:

 (…)
“ve sanki tütüne ve bakıra / bir küf gibi musallat / hamidiye alayları” (s:108)

Doğuda, toplumsal ve tarihsel açıdan önem teşkil eden İbrahim Talu olayına, daha doğrusu İbrahim Talu’ya, şairin yaklaşımı romantiktir, demek yanlış olmayacaktır. Bu romantik tavır ve İbrahim Talu’ya atfedilen kahramanlık/yiğitlik vasıfları, sosyalist romantizmin ürünü olan “olumlu kahraman”ı akla getirmektedir. Nitekim şairin “doğunun şairleri” şiirindeki dikkate değer şu mısraları da İbrahim Talu’ya göndermede bulunmaktadır:

(…)
“o doğu ki simyacısıdır
siyaseten katledilmiş bir gülün” (s: 93)

Sonuç olarak Doğu Şiirleri adlı yapıtında Hilmi Yavuz, doğuya dıştan bir gözle değil,  içten ve samimi bir pencereden bakmıştır. Tüm çıplaklığıyla doğu insanının yaşamına ve duygularına ayna tutmuştur. Doğuyu ve doğu insanını şiirlerinde, kısmen de olsa, toplumcu gerçekçi bir dikkatle yansıtmış; sosyal endişe taşıyan birtakım mesajları şiirin örtük yapısı içine yerleştirmiştir. Yalnızca günümüzde yaşayan doğu insanına ait somut yaşam gerçeklerini değil, toplumsal ve tarihsel önem arz eden konulara da değinmiş, unutulmaktan kurtarmıştır.

 ------------------------
  

[1] Yavuz, Hilmi (2010), “ doğunun sonsözü ” Doğu Şiirleri, Büyü’sün, Yaz!, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları,
   s:111.

[2] Hilmi Yavuz’un “doğu 1310” şiirinin metaforik yapısı için bakılabilir:
  Tunç, Gökhan (2010), “Hilmi Yavuz’un ‘Doğu 1310’ Şiirinin Metaforik Yapısı”, Ankara Üniversitesi Dil ve
  Tarih- Coğrafya Fakültesi Türkoloji Dergisi 17: 2, s: 179-186.

[3] Fereşat-Fero ailesinden olan ve Sultan Hamid döneminde yaşayan İbrahim Talu, Hormek aşiretinin reisidir. Abdülhamid’in o dönemde güç bulan milliyetçi hareketin önüne geçmek için bozguncu Kürt çetelerine destek verdiğini ve destek alan bu bozguncu çetelerden olan Karlıova ve Cibran aşiretlerinin, Türkmen İbrahim Talu ve aşiretine saldırdığını belirtilir. Yaşadığı dönemde, yiğitliği, cesurluğu ve mertliği ile ün salan İbrahim Talu ise, bozguncu çeteleri püskürtmeyi başarır, fakat Sultan Hamid’in para ve silah yardımında bulunduğu Cibran aşiretinin oluşturduğu Hamidiye alayları, gittikçe daha fazla güçlenip kendilerinden olmayan aşiretlere saldırmaya başlarlar. En büyük hedefleri ise, Kızılbaş bildikleri ve eskiden beri çekindikleri Hormek aşiretidir. Hamidiye alayları, Hormeklilerin Varto’daki köylerine onları yok etmek için saldırırlar. Öte yandan, İbrahim Talu, bu saldırılara karşı koymak için adamlarıyla birlikte tetikte bekler. İbrahim Talu ve aşireti, Hamidiye alaylarının yanı sıra, dönemin kaymakamına ve nizamiye askerine de karşı savaşmak zorunda kalmıştır. Çünkü kaymakamın dediğine göre, ferman padişahtan gelmiştir. Nizamiye askeriyle Cibranlılar, Hormek köylerini kuşatırlar, fakat ocak ayında olunması nedeniyle kuşatmada zorlanırlar. Bu sırada, İbrahim Talu’nun amcasının oğlu Selim, halka zulüm yapan Üstükran müdürünü döver. Bunun üzerine nizamiye askerleri ve Cibranlılar, Selim’in peşine düşerler. Selim, İbrahim Talu’ya da haber vererek, bütün arkadaşlarıyla ailelerini alıp Bingöl dağlarının eteklerinde konuşlanmıştır. Daha sonra, İbrahim Talu, Kürte-gül mezresindeki küçük bir eve gidip saklanır. Düşman taburu, silahlı bir adamın Kürte-gül’e gittiğini görür ve onun peşine düşerek İbrahim Talu’nun evini kuşatır. Tabur, evi ateşe verir, bunun üzerine İbrahim Talu ateş ve alevleri yararak düşmanın üzerine gider; ama açılan ateş sonucu İbrahim Talu ve onunla birlikte üç oğlu hayatını kaybeder (Fırat 1961: 94-101). Aktaran: (Tunç 2010: 181)



*** 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder