5 Temmuz 2015 Pazar

Hasan Pulur'un Hilmi Yavuz hakkında yazdıklarından


Hasan PULUR Fotoğrafı: 6854 bayt

Şiir, şair ve siyaset

       HİLMİ Yavuz şairdir, ne devlet şairidir, ne de devlet sanatçısı... Devlet sanatçısı, diye ilan edilen "bazılarını" gördükçe, Hilmi Yavuz'un "devlet sanatçısı" olmadığına şükretmesi gerekir.
       Hilmi Yavuz son şiir kitabını, "Akşam Şiirleri"ni yayımladı. Hilmi Yavuz, varsın "Şiirin dili ayrıdır, herkes benim şiirimi anlamak mecburiyetinde değildir, ben de şiirlerimi, onların anlayacağı dille yazmak zorunda değilim!" desin...
       Şiir, şiir olunca, hangi dille yazılırsa yazılsın, anlaşılıyor da, seviliyor da, şairine saygı da duyuluyor.
       * * *
       HİLMİ Yavuz'un "Akşam ve Yazmak" adını verdiği şu şiire "İşte şiir!"dememek, yazana da "İşte şair!" dememek mümkün mü?
       "Akşam yazmaktır kendi kalbine, / daima o yoksul sardunyaları; / sen gel de şiirle sar dünyaları / bir öyküyle çözecek olsan da yine
       *
       vur yola, durmadan sırtında ağır / bulut giysileri... sonyaza bürün! / her zamankinden daha çok bugün / uçar gibi gidiyorsun gövdene...
       *
       sınır ne? bir dene, nereye kadar? / yazdığın akşamlara bir bak, göreceksin; / sen sınırda oturan, sen, gideceksin / akşamın en büyük Efendisi'ne..."
       * * *
       YA Ahmet Haşim'e adanmış "Akşam ve Hançer...
       hançerinden yazları akıtan elmas, / ince tozlarıyla bezer akşamı; / bir yerde 'muttasıl kanar' o güller; / dağ dağ yarama basar akşamı...
       *
       yaldızları dökülmüş bu 'sema'nın / biri gelse de götürse şunu; / işte kitap! eski püskü, sararmış; / hilmi, gel aç önüne çocukluğunu!..
       *
       çöktü akşam, üstümüze yıkıldı; vakittir, artık perdeyi indir! / atılacak eşyayım, öyle yığıldım, / ve bildim ki insan hüzün içindir..."
       
Hüzün denilince Hilmi Yavuz'un "Hüzün ki en çok yakışandır bize" mısra - ı ber - ceste'sini hatırlamamak mümkün mü?
       * * *
       HİLMİ Yavuz, şiir serüvenini anlatırken, şiire 1950'li yıllarda lise yıllarında"Dönüm dergisinde başladım" der...
       İşte size o yıllardan, tam 46 yıl öncesinden, Aralık 1952 tarihli Dönüm dergisinden bir şiir:
       "Sabahların Türküsü
       Meşeler göğermiş varsın göğersin / Göğersin bulutlarla şehirler köyler / Aydınlık sabahlarda bacım bu türküyü / inceden ince / bir kadın söyler.
       *
       Bir kadın söyler bacım, bu türküyü / Nice gecelerdir hasret kalmışım / Her şey göğermiş, sahi her şey... / Kara düşlerden gerine gerine / Uyanmışım."
       * * *
       BU şiirlerin şairini, bu mısraların sahibini, hele çok iyi tanıyorsanız, onun umman - ı siyasette, günübirlik esen rüzgarlara yelken açmasını, gece yarılarına kadar, ekran başlarında, bazılarının bayat ekmeğine, tereyağı sürmesini ve dahi şakirtlerini cepheye sürmesini yadırgamaz mısınız, üzülmez misiniz?
       * * *
       12 şiir, 22 deneme, anı, makale, inceleme ve anlatı kitabı bulunan Hilmi Yavuz'a böyle diyebilmenin hakkı, sanırız 48 yıllık dostuğun, arkadaşlığın manasında mahfuzdur.


http://www.milliyet.com.tr/1998/12/10/yazar/pulur.html

*

Hilmi Yavuz'un yetmişinci yılı...

30 Mart 2006
Hasan PULUR
ŞAİR, felsefeci, yazar Hilmi Yavuz'un 70. doğum günü geçen pazar günü kutlandı, törenin adı "Gülün Ustası'ydı...

Neden "Gülün Ustası?"Çünkü Hilmi Yavuz'un bir şiir kitabının adı "Gülün Ustası Yoktur"du, demek aradan bunca yıl geçtikten sonra "yok olan usta" bulunmuş, Hilmi Yavuz "Gülün Ustası" olmuştu.
Törende iki konuşma grubu vardı, birinci konuşma grubunun yöneticisi Doğan Hızlan, ikinci grubun yöneticisi ise Dilek Döltaş'dı.
***
BİR de Hilmi Yavuz'un bebeklikten başlayıp bugüne kadar gelen, fotoğraflı, görüntülü hayat hikâyesi, sinevizyon diyorlar. Birden perdede kendimizi görmeyelim mi?Hilmi Yavuz'un meyhane arkadaşları, aynı masada, rahmetli Alaeddin Eser de var, Günday Kayaoğlu da, bir zamanlar "Hilmi'nin KDV'si" dediğimiz Sefa Kaplan da masada mıydı, kaçırdık.
***
BAZEN kendi kendimizle hesaplaşırız, "Yazdık, yazdık da ne oldu?" diye...Meğer bir yazımızla genç bir şaire Hilmi Yavuz'u tanıtmış ve onun yolunda bir şair olmasını özendirmişiz; kendisi söyledi. Can Bahadır Yüce, biz bir yazımızda Hilmi Yavuz'un "Akşam Şiirleri"nden söz ederken "Hançer" şiirini yayımlamışız, o da "İşte şiir budur!" diye Hilmi Yavuz'un şakirdi olmuş, o gün bugün böyle...Doğan Hızlan da Hilmi Yavuz'dan söz ederken yine bizim bir yazımızı hatırlatmaz mı? Biz "Behçet Necatigil'in murisi, mirasçısı Hilmi Yavuz'dur" demişiz ve eklemişiz:
"Ama mirasyedi değil!"
***
KONUŞANLARIN hemen hepsi -oğlu Ali Hikmet hariç- Hilmi Yavuz'un şiirini, felsefi görüşlerini, denemeciliğini irdelediler, geniş tahliller yaptılar, anlattılar.
***
AMA bir eksik vardı, Hilmi Yavuz'un şiirleri...Cüneyt Türel gibi müstesna bir okuma ustası orada sunucuyken, Hilmi Yavuz'un birkaç şiirini okuyamaz mıydı?Mesela Nâzım Hikmet şiiri...

NÂZIM HİKMET

hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız

biz ki sessiz ve yağız
bir yazın yumağını çözerek
ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze
ovayı köpürte köpürte akan küheylan
ve günleri hoyrat bir mahmuz
ya da atlastan bir çarkıfelek
gibi döndüre döndüre
bir mapustan bir mapusa yollandığımız

biz, ey sürgünlerin nâzım'ı derken
tutkulu, sevecen ve yalnız
gerek acının teleğinden ve gerek
lâcivert gergefinde gecelerin
şiiri bir kuş gibi örerek
halkımız, gülün sesini savurup
bir türkünün kekiğinden tüterken
der ki, böyle yazılır sevdamız

hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız





HİLMİ YAVUZ
*** 
YA Şeyh Bedrettin Simavi'ye sesleniş:
"Buyur otur
şeyhim
samanyollarının ılık sedirine uzan
uzun, görklü ve sof
yüzünü bizden yana döndür
bize buğdayın ateşini
gözleri timarın
 ve hüznün varidatını anlat"
***
YA "İstanbul Yazıları" ve o yazılardan biri "Tozlu Raflar Şövalyesi" sahaf Alaeddin Eser hatırlanmaz mı? Hilmi Yavuz'un "bezm-i yaranları"nın en renklisi...
***
VE nerede "İrfan Külyutmaz" ya da "Külyutmaz İrfan!"O "İrfan Külyutmaz" ki, Hilmi Yavuz'un "Lazım-ı gayri müfariği"dir, yani ayrılmaz parçası...
***
TABİİ bunlar bizim gönlümüzdekiler, doğum gününü düzenleyenler böyle uygun görmüşler, ellerine emeklerine sağlık, Hilmi Yavuz'a da nice böyle törenler...Bu ilgi, bu sevgi, her şaire nasip olmaz.Oktay Akbal'ın dediği gibi:
"Hilmi Yavuz, şiirimize yepyeni bir duyarlılıkla geldi, bir daha çıkmamak üzere.""İnşallah" demek kuşkuyu da çağrıştırır, oysa Hilmi Yavuz'un şairliği kuşku götürmez.

*



Hilmi Yavuz linç edilmiş

Olaylar ve İnsanlar  |  Hasan Pulur


Elli yıllık arkadaşlardan biri telefon etti: “Hilmi yaptı yine numarasını?”  “Ne yapmış?”
“Daha ne yapsın, ortaya bir laf attı, bazılarını kudurttu, çoktandır ortalıkta, televizyonlarda gözükmüyordu, bir anda laf ebelerinin odağı oldu!”
* * *
Hilmi Yavuz bu kavgadan nasıl çıktı?
Hilmi Yavuz, bu kavgadan nasıl çıktığını, yazısının başlığında özetlemiş:
“Naipaul konusunda nasıl linç edildim?”
Yazısını “sömürgeleşmiş zihinlere” ithaf ettiğine göre, demek onu linç edenler bunlar.
* * *
Peki kim bunlar?
Hilmi Yavuz onları bölüm bölüm sıralamış, biz bölüm başlıklarını vermekle yetineceğiz, önemli olan da kişiler değil, eylemleri değil mi? Meraklısı “Zaman” gazetesindeki 28 Kasım 2010 tarihli yazısını alır, listeyi görür.
Gelelim Hilmi Yavuz’un deyimiyle kendisini linç etmek isteyenler kimler?
Art niyet okuyucuları/bir yerden emir aldığımı söyleyenler/hakaretçiler/Batı ne derciler/Naipaul’u anlayanlar/sui emsal arayanlar/konuyu, Hilmi Yavuz’a hakaret için fırsat bilenler...”
* * *
Peki Hilmi Yavuz ne yapmış da bu kadar adamı üzerine çekmişti?...
“Yaptığım şuydu” diyor:
“1. Naipaul’un kolonyalist, ırkçı ve İslam düşmanı tavrını serinkanlılıkla sergilemek.
2. Bunun Türk kamuoyuna duyurulmasının bir aydın sorumluluğu olduğuna inanmak.
3. Avrupa Yazarlar Parlamentosu’na katılacak Türk yazarların Naipaul’la aynı masaya oturmayı ‘içlerine sindirip sindirmedikleri’ni sormak.
4. ‘Naipaul gelmesin!’ istemezükçülüğünün sözcülüğünü yapmak değil, ‘niçin başkasını değil de onu davet ettiniz?’ diye sormak.
-  Hilmi Yavuz’un düşündüğü, sivil bir protestoydu: Naipaul, konuşmaya başladığında Türk yazarların salonu sessizce ve topluca terk etmeleri...
-  Ayrıca, Hilmi Yavuz, galiz hakaretlerin düşünce özgürlüğü bağlamında hoşgörüyle karşılanması gerektiğini de, bu vesile ile öğrenmiş oluyordu...”
Açıkça söylüyor:
“Ben Naipaul gelmesin istemezükçülüğünün sözcülüğüne soyunmadım, düşündüğüm sivil bir protestoydu. Naipaul konuşmaya başlayınca Türk yazarların, salonu sessizce, topluca terk etmeleriydi.”
* * *
Hilmi Yavuz, yazısını bir itirafla bitiriyor:
“Evet, bir yerlerden emir almıştım:
O emri veren, vicdanımdı...
Evet, gizli bir niyetim vardı:
Sömürgeleşmiş zihinli ‘aydın’ları(?) açığa çıkarmak!
Bunda da başarılı oldum işte! Hepsi, sazan gibi, Hilmi Yavuz’un oltasına geldiler: Türk Naipaul’ları!
Birer, ikişer... “
Ne itiraf değil mi?
Adamlara sazan balığı diyor.
Malum sazan balıkları, her gördüklerine yem diye koşarlar, iğneyi, zokayı yutarlar...
http://www.milliyet.com.tr/hilmi-yavuz-linc-edilmis/hasan-pulur/yasam/magazinyazardetay/03.12.2010/1321610/default.htm
*
“Gülünç ve hazin” türban hikâyesi
24.10.2010
“Türban dönemi” geçip gitti; patırtısı, gürültüsü, boş lafı, dolu lafı yine daha sürüp gider ama, şu bir gerçek ki, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir yana, hatta Yargıtay Başsavcısı bile bir yana, asıl güç, kuvvet, “üniversiteye türban”ı açan tek başına YÖK Başkanı Yusuf Ziya Bey‘dir; “Dokunmayın kızlara, türbanla girsinler, siz zabıt tutun yeter!” dedi ve kestirip attı.
Tarih onu bu cesareti ile alkışlayacak, gerekirse cesaretin timsali diye heykeli dikilecektir.
Neyse geçelim...
* * *
Meğer “türban dönemi”nin türlü, çeşitli olayları yanında “Gülünç ve hazin hikâyesi” de varmış, üstelik yarım asırlık kadim arkadaşımız Hilmi Yavuz’un başından geçmiş, biz duymamıştık.
Hilmi Yavuz 1990’lı yıllarda İstanbul’da bir üniversite de kadrolu öğretim görevlisiymiş, başörtüsü yasağı “gaddarca” uygulanıyor, başlarını açmamakta direnen kızlar atılıyor, Hilmi Yavuz da bunlara hüzün ve çaresizlikle tanık oluyormuş.
* * *
Fakültenin kadın dekanı bir gün bütün öğretim görevlilerini toplamış, nizamiye karakolu başçavuşunun muzaffer edasıyla tebliğ etmiş: “Sınıfta türbanlı, şapkalı, peruklu bir kız görünce, derhal dersi keseceksiniz, öğrenciyi dışarı atacaksınız.”
Eğer yapmazlarsa onlar hakkında da inzibati tedbirler uygulanacakmış.
* * *
Önce bir sessizlik olmuş, öğretim üyelerinin büyük bir bölümünün, Hilmi Yavuz’un deyimiyle “YÖK’ün koyunu” olduğu belliymiş.
Yiğidin yiğitliği ne zaman yapacağı belli olmazmış, bir yardımcı doçent, hem de bayan, demiş ki:
“Bizim fakültedeki görevimiz, öğretim görevidir, inzibati görevlerimiz yoktur. Kılık kıyafetinden dolayı öğrenciyi şikâyet etmem söz konusu olmaz.”
Dekan hanım Hilmi Yavuz’a dönmüş “Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?” diye sormuş...
* * *
Hilmi Yavuz, dekan hanımın kendisi hakkında ne düşündüğünü biliyormuş: “Dinci, yobaz, gerici...” Eline fırsat geçse, iki yıllık sözleşmeyi tek taraflı feshedip, üniversiteden ayırmak istediğini de...
Hilmi Yavuz, “Ben de yardımcı doçent arkadaşım gibi düşünüyorum!” demiş.
Dekan hanım toplantıdan sonra Hilmi Yavuz’u odasına çağırmış:
“Siz laikliğe karşı mısınız?”
“Hayır!”
Madem laikliğe karşı değildi, bu kızları niçin koruyordu?
Hilmi Yavuz bu, hiç açık verir mi?
“Can güvenliği yüzünden!”
Dekan hanım anlamamış, şaşırmış:
“Nasıl yani?”
“Geçenlerde Cerrahpaşa’da Tıp’ta bir hoca başörtülü kızı dışarı attı, kızın ağabeyi geldi hocayı yumrukladı. Ya maazallah bıçaklasaydı. Diyelim başörtülü kızı sınıftan attım, benim can güvenliğimi garanti ediyor musunuz?”
Dekan hanım, Hilmi Yavuz’a  “hayatında asla unutamayacağı” cevabı vermiş:
“Laikliğe canımız feda olsun!”
* * *
İşte Hilmi Yavuz’un “gülünç ve hazin hikâyesi” bu...
Buna “gülünç ve hazin” değil de “Hilmi Hoca”nın kurnazlığı denmez mi?
Hasan Pulur

http://cadde.milliyet.com.tr/2010/09/28/YazarDetay/1305350/%E2%80%9Cgulunc_ve_hazin%E2%80%9D_turban_hik%C3%A2yesi
*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder