4 Temmuz 2015 Cumartesi

Hilmi Yavuz İle Söyleşi



Uzun zaman önce sevgili hocam Mustafa Tatçı’nın verdiği bir ödev dolayısıyla ve yine çok sevdiğim hocam Hüseyin Özbay’ın tavsiyesiyle Hilmi Yavuz ile röportaj yapmaya karar vermiştim. Uzun uğraşlar sonucu Hilmi Yavuz ile yapmak istediğim röportajı geçen günlerde gerçekleştirdim.
Kendisini gazeteci ve yazar olarak tanıdığım Hilmi Yavuz’un gazeteki yazılarını takip ediyordum ama şair olarak tanıdığımı söyleyemem. Buna rağmen benim şiire ilgimden ötürü kendisiyle şiir eksenli bir röportaj yapmak istedim.
Hilmi Yavuz, araştırmacı, gazeteci, yazar olmasıyla birlikte ayrıca çok da usta bir şair. Kendisini araştırdığımda onun aslında şairlik yönünün daha önde olduğunu görünce kendimden utandım aslında. Ben ki, şiiri seven, yazmak için uğraşlar veren, şiir deyince bütün algılarımın değiştiği bir insanım, nasıl olur da Hilmi Yavuz’un şiirlerini okumamışım; kızdım kendime doğrusu. Mustafa Tatçı’ya bu vesile ile teşekkür ediyorum; usta bir şairi tanıma fırsatı verdi bana.
(...)
Hilmi Yavuz İle Söyleşi

Hocam öncelikle size sormak istediğim şey, şiir deyince ne anladığınızdır; yani sizin dünyanızda şiirin anlamı nedir? Size göre şiir nedir?

İnsanın kendisini dile getirmesinde, ifade etmesinde çeşitli araçlar kullanılabilir, çeşitli dilsel araçlar kullanılabilir. Bu düz yazı olabilir, bu düz yazının çeşitleri olabilir; roman, hikaye, deneme olabilir, şiir de olabilir. Bu insanın doğasının, kendisini yönlendirdiği alanların birine daha çocuk yaşlarından itibaren yönelmiş olmasıyla ilgili bir meseledir. Ben daha başından itibaren düz yazı konusunda, düz yazı kurmaca konusunda çok istekli olmadım; ama bu benim bu konuda hiçbir şey yazmadığım anlamına da gelmiyor. Yazdım, denedim ama asıl yeteneğimin, asıl çok değişik şeyler, yeni şeyler söyleyebilme imkanlarının bana şiir tarafından verilmiş olabileceğini şiirin bana bu imkanları sunmuş olabileceğini düşündüğüm için şiir yazmaya başladım. Bu çok doğaçlama bir şey, bunun kararını vermek; yani ben şiir yazacağım bundan sonra diye karar vermekle gerçekleşen bir şey değil. Çok kendiliğinden, çok spontane ve doğaçlama olan bir şey. Şiir yapmak istiyorsunuz; o kadar.

Anladım. Peki hocam şiir yazarken nelere dikkat ediyorsunuz; demin söylediğiniz gibi “şiirim geldi” deyip spontane olarak mı yazıyorsunuz yoksa belli planlara göre mi yazıyorsunuz?

Şimdi “şiirim geldi” diye bir şey yok. Şiir bazen bir sözcükle bazen bir dize ile bazen bir şiirsel deyişle, şiirsel bir ifade ile kendisini belli eder. Ona genellikle biz ilham diyoruz; ama o ilham sadece bir başlangıçtır. Bir ham maddeyi bile vermez aslında; sadece başlangıç sağlamış olur. O başlangıç tamamen yetenekle ilgili olan bir şeydir; ama onu işleyebilmek, onu şiir biçimine sokmak şiirin asıl önemli yanlarından biri hiç şüphesiz, hatta en önemli yanı belki de zanaatkarlık yanıdır. Onu işlemek, onu bir kuyumcu maharetiyle değerli bir mücevher haline getirmek, o kıymetli maden parçasını bir mücevher haline getirmek söz konusudur. Bana sorarsanız bu şiirin yapılan yanıdır, bir zanaatkarlık yanıdır. Şiirde elbette ilham vardır; ama bu ilham sadece bir başlangıçtır. Size şiirin hangi yönde gelişeceği konusunda bile bir ipucu vermez; yani gelen bir-iki sözcük, bir şiirsel deyiş, bir söyleyiş başlangıçta sanki sizi belli bir yöne götürüyormuş gibi görünse de, şiir hani bu doğrultuda gelişecek gibi bir izlenim verse de bu böyle olmayabilir. İlham şiirin her zaman başlangıcıdır; ama her zaman sonu değildir. İlhamın bize ilham ettiği şey, şiirin muhtevasını teşkil etmeyebilir, sonunda ilhamın verdiğinden çok daha farklı bir yere de varılmış olunabilir. Sonuç olarak şiir için önemli olan hem sanatkarlık ki ilhamdır; hem de zanaatkarlık, yani işçiliktir.

Hocam siz şiir yazarken günün belli vakitlerini mi kullanıyorsunuz yoksa kendiliğinden gelebiliyor mu; yani okulda, evde, sabahın bir vaktinde..?

Dediğim gibi; o, ilham dediğimiz şeyin vakti, zamanı yoktur. Bazen yolda yürürken, bazen müzik dinlerken, bazen odanızda yalnızken, bazen de gece uykudan sizi uyandırabilir. Onu da not etmeniz gerekir, sonra sabah, yahu böyle bir şey hatırlıyorum ama onu yazmamıştım, diye unutabilirsiniz. Bana da birkaç defa oldu bu, daha sonra küçük bir defter bulundurmaya başladım. Gece böyle bir şey başıma geldiği zaman hemen not ederim, sonra uyurum.

Peki hocam sonradan düzeltmeler yapıyor musunuz?

Onu söylüyorum zaten, işin zanaatkarlık yanı dediğim o. İlham geliyor, ondan sonra yazıyorsun, daha sonra elden geçiriyorsun; müziğine bakıyorsun, ritmine bakıyorsun, anlamına bakıyorsun; işte bunlar işin zanaatkarlık yanı, teknik yanı.

Hocam isterseniz biraz da Türk şiiri ile ilgili konuşalım; Batı ile Türk şiirini karşılaştırdığınızda neler söyleyebilirsiniz.

Bakın şunu söyleyeyim; benim bilebildiğim kadarıyla, tabii böyle bir kaydı ihtirazi koyarak söylüyorum: Dünyanın edebiyat tarihi bakımından şiire öncelik veren toplumlarından en önemlisi Türk toplumudur; çünkü Türk toplumunun şiir anlamında tarihi çok geçmişe dayanır. Hem bizim insanımız, ister divan şairi olsun, ister halk şairi olsun kendi duygularını ve düşüncelerini dile getirmekte şiiri tercih etmiştir hep. Dolayısıyla çok geniş, zengin bir şiir tarihimiz ve bu tarihin oluşturduğu iki büyük gelenek var; divan edebiyatı geleneği ve halk edebiyatı geleneği. Bu kadar geniş ve kuşatıcı bir şiir tarihine sahip olan başka bir ülke yok gibidir. Onun için bizim şiirimiz Batı şiirine kıyasla çok daha derin ve çok daha yeni şairlere tecrübe sağlayan imkanları taşıyan bir şiirdir. Biz kendi geleneğimizle; yani o yüzyıllar boyu süren büyük zengin ve derin geleneğimizle, divan şiiri ve halk şiiri geleneğimizle ilişki kurarsak eğer, bugünün modern şairleri olarak, bize çok yeni, çok değişik imkanlar açtığını görürüz. Dolayısıyla bizim böyle bir geçmişimiz olduğu için ve bu geçmişten yararlanmayı bilebildiğimiz sürece ve yararlanmayı şuurlu bir poetika haline, bir şiir siyaseti haline getirdiğimiz sürece bizim şiirimiz daima Avrupa şiirinden önde olacaktır.

Hocam bizim şu anki şiirimiz, günümüz şiiri gelenekten ne kadar istifade edebiliyor?

Şimdi, bu doğrultuda çalışan, bu söylediğim meselenin idrakinde olan; yani şiirin ancak gelenekle ilişki kurarak, Behçet Necatigil’in deyişiyle; geçmişe atıflarda bulunarak, ilerleyeceğini bilen ve bunun idrakinde olan şairler var, genç şairler var. Dolayısıyla bu konuda herhangi biçimde bir ümitsizliğe kapılmak söz konusu değil; gerçekten bunu ehliyetle, hem yeteneğiyle hem de bilgisiyle; hem sanatkarlık yönüyle hem de zanaatkarlık yönüyle ve bilgisiyle geleceğe taşıyacak olan şairler kuşağı yetişmekte ve var. Seksen doğumlu da, seksen bir doğumlu da var, yetmiş doğumlu da var ve bu devam ediyor. Dolayısıyla bu konuda dediğim gibi herhangi bir biçimde ümitsizliğe kapılmanın yeri yok.

İsim verebilir misiniz hocam?

Tabii isim verebilirim. Mesela, söyleyeyim hemen; Aydın Afacan, Ercan Yılmaz, Vural Bahadır Bayrıl, Osman Hakan, Can Bahadır Yüce gibi şairler bu yaklaşımı; yani gelenekten yararlanma meselesini şuurlu, bilinçli bir politika haline getirmiş olan arkadaşlardır. Bunların hepsi son derece yetenekli ve son derece zanaatkar arkadaşlardır. Hem sanatkar hem zanaatkardırlar. Bu konuda çok müstesna ürünler verildiğini görüyoruz.

Hocam geçenlerde Avrasya Yazarlar Birliği tarafından hazırlanan toplantıda İslam felsefesi hakkında konuştunuz; İslam Felsefesi sizin için neden bu kadar önemli?

Senin de hatırlayacağın gibi ben, Avrasya Yazarlar Topluluğunda İslam felsefesinden çok İslam medeniyeti üzerine konuştum. İslam medeniyetinin en azından İslamın akaid ve şeriat yönü kadar önemli olduğunu düşünüyorum ve bu medeniyetin İslamın bir medeniyet olduğunu, bir estetik medeniyeti olduğunu, akaid ve şeriata göre çok daha geri planda tutulduğunu, çok daha geriye itildiğini ve İslamın sanki böyle bir medeniyeti yokmuş da sadece akaidden ve şeriattan ibaret bir dinmiş gibi gösterilmiş olduğunu büyük bir acıyla, büyük bir hüzünle yaşıyorum ben. Onun için medeniyeti öne çıkarmak, bu dinin aynı zamanda büyük bir medeniyet ürettiğini ortaya koymak ve bu medeniyetin, İslam medeniyetinin bugün, bugünün “Modern insan”ına nasıl bir şeyler söyleyebileceğinin, bir şeyler aktarabileceğinin imkanlarını araştırmak ve bu imkanları somuta dönüştürmek gerekiyor; çünkü İslam sadece bir din değil, aynı zamanda bir medeniyettir de. Ben o günkü konuşmamda da bunları söyledim.
Doğrusu biz İslamın bir medeniyet olduğunu biraz unuttuk; belki de İslamın bir medeniyet olduğu bize unutturulmak istendi, o da var. O yüzden bunu artık bir şekilde çözümlemek ve mahkum edildiği, aşağılandığı, yok sayıldığı, göz ardı edildiği, geri plana çekildiği yerden öne çıkarmak ve bu medeniyetin bugün dediğim gibi bizim insanımıza ne mana ifade ediyor onu ortaya koymak gerekiyor. Müslüman Türk aydının birincil vazifesinin bu olması gerektiğini düşünüyorum; medeniyeti öne çıkarmak. Bir estetik medeniyeti olarak tabii.

Hocam ben bir edebiyat öğretmenliği öğrencisiyim; biz edebiyat öğretmenlerine, genç hocalara hem genel manada hem de İslam medeniyetini öğrencilerimize yansıtacağımız konusunda bir şeyler söyleyebilir misiniz?

Tabii, söylerim. Bir kere, her şeyden önce edebiyat öğretmenlerinin bizzat kendilerinin edebiyatı sevmeleri lazım, tabii sözüm meclisten dışarı; beni bu soruyla karşı karşıya bıraktığın için senin bu meselenin idrakinde olman çok anlaşılabilir bir şey, o bakımdan sözüm meclisten dışarı diyorum. Şunu söylemek istiyorum aslına, edebiyat öğretmenlerimizin büyük bir bölümü maalesef edebiyatı sadece bir meslek olarak kabul eder; yani ne demek bu; maaş alacak, çoluğunu çocuğunu geçindirecek vs. Onun ötesinde edebiyat öğretmenliği mesleğine başka bir mana, başka bir anlam atfetmeyen edebiyat öğretmenleri çoğunluktadır. Dolayısıyla onlar müfredat programları neyse onları yerine getirip ve çoğu zaman da maalesef içinde bulundukları maddi imkansızlıkları bahane ederek “Eh, bize devlet bu kadar para veriyorsa biz de bu kadarını veririz.” gibi bir yaklaşımla öğrencileri büyük ölçüde ihmal etmektedir.
Edebiyat hocasının, daha evvel dediğim gibi her şeyden önce edebiyatı, edebiyat öğretmenliğini bir meslek olarak değil, bir ideal olarak, yaşama biçimi olarak ele almaları gerekir; çünkü edebiyat öğretmenlinin fonksiyonu diğer öğretmenlerin fonksiyonundan çok daha farklı. Edebiyat öğretmeni edebiyattan yola çıkarak neyin güzel, neyin anlamlı, neyin incelikli, neyin zarif, neyin kaba olduğunu öğrencilere göstermek durumundadır; yoksa, işte “Aruz vezni, yap bunu, çık.” değil. Öncelikle öğrenciyi şiire alıştırmak gerekir, sonra şiiri sevdirmek gerekir. Şiiri sevdirmek de kendine özgü bir takım yöntemleri denemekle mümkün olabilir ancak; yani şiirin her şeyden önce haz duyulacak bir şey olduğunu anlatmak; iki, “Bu şiirde şair ne demek istemiş” diye çocuğu böyle anlamsız bir takım sorularla karşı karşıya bırakmamak gerekir; çünkü ben nereden bileyim şairin ne demek istediğini. Şair ne demek istemiş, değil; bu şiirde ne denilmek isteniyor; yani şairden yola çıkarak değil, şiirden yola çıkarak, metinden yola çıkarak şiirin okunmasını sağlamak gerekiyor. Üç; şiirin hem anlam bakımından olduğu kadar hem de bir estetik obje olarak insana, okuyan insana haz verdiğini anlatmak gerekir. Anlamadığımız birçok şeyden de haz alıyoruz biz; bir müzik parçasını dinliyoruz, müzik bize ne demek istiyor, bilmeyebiliyoruz ama dinlediğimiz zaman çok mutlu oluyoruz. Haz duyuyoruz veya ne bu kakafoni, bu ne çirkin müzik, diyebiliyoruz. Bunun gibi, şiir de böyledir. Şiir de kelimelerin getirdiği bir musikinin hazzını bize duyurmalıdır. Hocanın görevi şiiri böylesine bir haz nesnesi olarak, sadece teknik bir nesne olarak değil; işte, “aruz vezni, şair ne demiş, geçelim” şeklinde bu iş olmaz. Şiiri sevdirmek için önce şiirden nasıl zevk alınacağını, nasıl haz duyulacağını, şiirde gömülü olan hazzın nasıl su yüzüne çıkarılacağını edebiyat öğretmeni bilmek durumundadır.
Sevgili Hilmi Yavuz Hocama teşekkürlerimi sunuyorum.

Abdullah Karacabey,15. 05. 2010

http://blog.edebimce.com/?p=504

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder