7 Temmuz 2015 Salı

Hilmi Yavuz polemiklerin merkezinde





Polemik üzerine
Polemiği severim; ama polemik olsun diye yapmam o işi! Kimileri, sanki gerçekten ‘polemik için polemik’ yaptığımı zannettiklerinden, adımı ‘huysuz’a çıkarmışlardır. Edebiyat çevresini, düpedüz bir ahbabçavuş birlikteliği gibi olarak düşünenler içinse ‘polemik’ten vebadan kaçar gibi kaçmak gerekiyordur. Ben böyle düşünmem. Doğru bildiğimi yazmış, düşüncelerimi birilerini incitebilir kaygısıyla dile getirmekten asla çekinmemişimdir. Entelektüel ve ahlakî motivasyonlardır beni tartışmaya, polemiğe yönelten;–kişisel öfkeler, hınçlar, düşmanlıklar, hasetler değil!
Ama nedense bizim edebiyat çevremiz, öküz altında buzağı aramaya, her eleştirinin arkasında bir ardniyet bulmaya meraklı olmuştur her zaman. Sebeplerle değil, gerekçelerle ilgilenilir. Gerekçeler ise, daima bir ardniyet arayışına dönüşür. Mesela, yazdığınız bir eleştiri yazısında öne sürdüğünüz görüşlerin doğru ve tutarlı olup olmadığına, kısaca, onu hangi sebeple yazdığınıza bakılmaz çoğu kez; onu yazmakta özel ya da bireysel bir gerekçenizin olup olmadığı, bir ardniyetin olup olmadığı araştırılır. Sizi yazıyı yazmaya götüren sebepler geneldir; ama genele değil özele, sebebe değil gerekçeye bakılır. Her eleştiri yazısının sanki, mutlaka özel bir gerekçesi olması, ardniyetle yazılmış olması gerekiyormuş gibi! Bir çeviride bulduğum yanlışları yazıp, o kitabın çevirmenini eleştirdiğimde, bana sorulan soruların neredeyse tümü, benim açıkladığım yanlışlara (beni o yazıyı yazmaya götüren sebebe) ilişkin değildi;– o çevirmenle, kişisel olarak ‘ne alıp veremediğime’ (o yazıyı yazmamın gerekçelerine) ilişkindi! Evet, maalesef öyleydi... Oysa, hiçbir özel gerekçem ya da ardniyetim yoktu o eleştiriyi yazarken;– aramızda hiçbir şey geçmemişti, çevirmenle tanışmıyordum bile!
Yazılarımın özel gerekçeleri yoktur, gerekçe atfedenlere de aldırmam, ‘Hilmi Yavuz, bu eleştiriyi yazıyorsa, mutlaka bir gocunmuşluğu vardır.’ diyenlere güler geçerim. Eleştirilerimi özel ve kişisel gerekçelerle ya da ardniyetlerle yazmam yazmasına da, bir yazımın, özel ve kişisel gerekçelerle ya da ardniyetlerle okunmasına asla tahammül edemem...
Bu ardniyetli okuma, hele mantıkî maluliyetler de içeriyorsa, beni büsbütün çileden çıkarır. Bir örnek vereyim: Geçenlerde, ünlü bir yazarın kitabının çok satıyor olması dolayısıyla yazdığım bir yazı üzerine, bir gazeteci, beni söz konusu kitabı ‘okumadan eleştirmek’le suçladı! Oysa ben, kitabın kendisini eleştirmiyordum ki, – çok satıyor olmanın, kitabı ‘niteliksiz okur’la buluşturuyor olmasını eleştiriyordum. O gazetecinin, bir kitabın satışı üzerine yazmanın, mutlaka, o kitabın okunmasını gerektirmediğini anlayacak idrak seviyesinde olduğunu zannediyordum. Yanılmışım...
Hamiş: Bir de Bay Hakkı Devrim var. Yahya Kemal’in Behçet Kemal için söylediğini alıntılayarak söylersem, ‘O, bir fenomen!’ Geçen haftaki yazımda, Orhan Pamuk’un ‘niteliksiz okur’la buluştuğunu söylemem, Bay Devrim’i öfkelendirmiş. Bay Devrim ‘niteliksiz okur’ sözüne, niçin alınıyor dersiniz?
Octavio Paz’ın (1990 Nobel ödüllü Meksikalı şair) ‘En iyi satanlar, edebî eserler değil, ticarî eşyalardır.’ sözünü alıntılamıştım o yazımda. Bay Devrim, buna da kızmış. ‘Saçmaladığının farkında olmalı ki, iddiasına şahit aramış.’ diyor. ‘Şahit’, Octavio Paz! Bu duruma göre, ‘En iyi satanlar edebî eserler değil, ticarî eşyalardır.’ sözünü, bu konudaki iddiamı kanıtlamak için alıntılamış olmamdan dolayı, Paz da, benimle birlikte ‘saçmalamış’ (!) oluyor.
Şimdi lütfen söyleyin, ‘saçmalayan’ kim?
Hilmi Yavuz, 13.02.2002

http://arsiv.zaman.com.tr/2002/02/13/yazarlar/hilmiyavuz.htm




Hilmi Yavuz'un polemikleri 


Hilmi Yavuz'u size ayrıca anlatmama gerek yok, çünkü kendisi neredeyse 5 yıldır Zaman'ın sürekli yazarı. Önce ayda bir yazdığı Pazar Yazıları'nı, ardından Kültür Sayfası'ndaki Zaman Yazıları'nı, şimdi de Kültür Sayfası'nın bitişiğindeki Fikir Platformu sayfasında aynı başlıkla cuma günleri yazdığı yazıları eminim siz de benim kadar zevkle, öğrenerek ve düşünerek okuyorsunuzdur. (Hilmi Yavuz'un bir özelliği de, pazar ekinde yazan İrfan Külyutmaz'la 'içtikleri su ayrı gitmeyen' kadim dost olmalarıdır!)


Kütüphaneme giren ilk kitabı Bedrettin Üzerine Şiirler'in bendeki nüshasına "12 Temmuz 1978 - Bursa" notunu düştüğüme göre demek ki yaklaşık 17 yaşımdan beri okuyucusuyum Hilmi Yavuz'un. Ardından Roman Kavramı ve Türk Romanı (1977) ile Felsefe ve Ulusal Kültür (1975) adlarını taşıyan iki deneme kitabını o yaşlarımda biraz zorlanarak da olsa altlarını bol bol çizerek (!) okumuştum. Sonra da diğer kitaplarını... Kitaplarına kıyasla kendisiyle epeyce geç tanıştım sayılır. Fakat çabuk kaynaştık.

O kibar, İstanbul Efendisi Türkçesiyle, sesini iyi idare ederek konuşan (Muzaffer Buyrukçu hatıralarında Shakespeare trajedilerindeki tonlamaya benzetir onun kah alçak, kah yüksek perdeli konuşma üslubunu) Hilmi Yavuz, ilginç düşünceleri, derin birikimi, keskin dikkatleri ve sanatkarlığıyla olduğu kadar beşeri münasebetlerindeki nezaketi ve samimiyetiyle de beni etkilemiştir.

Keskin dikkati. Evet en ilginç taraflarından birisini bu vasfı kazandırıyordu ona. Kılı kırka yaran titizliği, kavramlara ve dile hakimiyeti, eleştirileri ve okuma notlarını daha bir anlamlı ve önemli hale getiriyordu gözümde. Murat Belge'yi "teorik" ile "bilimsel" terimlerini birbirine karıştırdığı için eleştiriyor, Selahattin Hilav'la Tanpınar üzerine münakaşaya giriyor, Taner Timur'u Osmanlı Kimliği adlı kitabındaki oryantalist yaklaşımından dolayı yerden yere vuruyordu. Ayrıca tercüme hatalarına da dikkat çekiyor ve birçok kitabın Türkçeye doğru dürüst çevrilmediğini ustaca yakalıyordu.

Geçtiğimiz 14 Nisan'da Zaman'daki köşesinde yine çok ses getiren bir yazı dizisine başladı. Önce Attila İlhan ve İlhan Selçuk, ardından da Mümtaz Soysal gibi eski dostları ile ipleri koparan yazılar kaleme aldı. Muhtemelen arkası da gelecektir.

Eski dostlarına -Mümtaz Soysal'la ilgili olanı henüz neticelenmediği için onu şimdilik paranteze alarak konuşalım- yönelttiği eleştiriler esasen kırk yıldır aynı şeyleri tekrarladıkları noktasında toplanıyor. Attila İlhan da, İlhan Selçuk da Hilmi Yavuz'a göre "değişmedikleri", hep aynı şeyi söyledikleri, söylediklerinden yüzde yüz emin oldukları, her şeyi kesin ve açık olarak bildikleri, bütün söylediklerinin doğrulandığını iddia ettikleri için artık kendisini ilgilendirmeyen kişiler kategorisindeydiler.

Buna bir de İlhan Selçuk'un cuntacılığını da ilave ediyor ki, 9 Martçılar içinde olduğunu herkes gibi ben de biliyordum ama rahmetli Burhan Felek'i Cumhuriyet'ten Milliyet'e kaçmaya mecbur etmesi örneğinde karşımıza çıkan 'cuntacılığı bir hayat üslubu haline getirmesi'ni, ne yalan söyleyeyim, ilk defa 21 Nisan tarihli yazısından öğrendim.

Hilmi Yavuz, o nefis felsefi analizlerine devam etmeli bence ama bize biraz da bazılarına sadece temas ederek geçtiği "olayları", şahit olduğu olayların arka planını açıklamalı. Ve bunları tafsil etmeli, ayrıntılandırmalı.

Bir de "hadi canım, sen de!" demeden genç neslin işin doğrusunu, yetkili bir ağızdan öğrenmesi için mürekkebine kıyarak -çünkü kendisi tam bir "kelime ekonomisti"dir- bertafsil anlatmalı.

Mesela Nazım Hikmet'le ve komünist tevkifatı ile ilgili ilginç ayrıntılara muttali olduğunu tahmin ediyorum. Bunun gibi yakın tarihte kapalı kalmış bazı noktaları onun müdakkik kalemi aydınlatabilir ancak.

Bilmiyorum, çok şey mi istiyorum kendisinden?

Mustafa Armağan


http://arsiv.zaman.com.tr//2000/05/02/yazarlar/18.html



Hilmi Yavuz'un yazdığı son üç yazı polemik konusu oldu 

Yavuz polemik

Şair, eleştirmen Hilmi Yavuz'un gazetemizde 'Zaman Yazıları' başlığı altında yazdığı son üç yazısı önceki gün Sabah ve Hürriyet'in tartışma ve polemik sayfalarına yansıdı. Hilmi Yavuz son üç yazısına şair Attila İlhan, Cumhuriyet gazetesi başyazarı İlhan Selçuk ve gazeteci-yazar Mümtaz Soysal'ı taşımıştı. Sabah gazetesi konuyu Yavuz'un ağzından "Bu kafalar tasfiye edilmeli" şeklinde verirken Hürriyet Cumartesi'deki haber daha çok Yavuz'un İlhan Selçuk üzerine yazdığı yazıdan yola çıkarak tartışma oluşturmak istemiş. Haberlerde Hilmi Yavuz'un Attila İlhan için 'Hep kendini tekrar ediyor', İlhan Selçuk için '38 yıldır aynı şeyleri yazıyor', Mümtaz Soysal için 'Antidemokratik ve Jakoben' değerlendirmesi başlıkları çekilmiş.

Polemiklerle ilgili olarak görüşlerini aldığımız Hilmi Yavuz, yazıların yazılma nedenini şöyle değerlendiriyor: 

"Türkiye ve Türk insanı büyük dönüşümler yaşıyor. Temelde demokrasi konusundaki talep ve istekleri geliyor. Türkiye Cumhuriyeti 1946'da şekli olarak demokratik hayata geçmiş, ama insanımız demokrasiyi içselleştirememişti. Yaşanan darbe deneyimlerinden sonra Türk insanının zihinsel bir somut olarak demokrasiyi içselleştirdiğini söyleyebiliriz. Sözünü ettiğim yazarlar demokrasi konusunda Türk insanının içselleşmiş muhtevasını kavramaktan uzak göründükleri için bu yazıları yazma gereğini duydum. Bahis konusu bu üç yazarın demokrat olmadıklarını düşünüyorum."

Hilmi Yavuz bu yazıların esas yazılış nedenini hala azınlıkta olsalar bile birtakım okurların onları demokrat görme yanılgısını sürdürmekte oluşlarına bağlıyor. Yavuz bu üç yazarın aslında hiç demokrat olmadıklarını vurgulayarak Jakoben nitelikler taşıdıklarını söylüyor. Anayasanın ikinci maddesinde TC'nin 'demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti' olduğunu ve demokrasiyi ilk sırada vurguladığını belirten Hilmi Yavuz, bu üç yazara, "Anayasa'nın 2. maddesini okumaya çağırıyorum. Okudukları zaman bu maddede neye öncelik verildiğini görecekler." şeklinde sesleniyor.

İsmi geçen bu üç yazarın neden kendisini ilgilendirmediğini sorduğumuzda Hilmi Yavuz, "Değişimi hep birlikte yaşıyoruz ama bu üç yazar değişimden yana olmadıkları için artık beni ilgilendirmiyorlar." diyor. Bu yazıların devamı gelecek mi? şeklindeki soruya ise "Bu üç kişiyi yazdıktan sonra duruyorum. Bu konuda kısa bir süre yazmayacağım. Bugünkü tartışmalarda gördüğümüz gibi kamuoyunun tepkilerini gözleyeceğim. Daha sonra yeniden yazmaya başlayacağım." diyor. 
Devamında kimler gelecek? şeklindeki ısrarımıza Hilmi Yavuz sürprizleri beklememiz gerektiğini söylüyor.

Fatih SELVİ
http://arsiv.zaman.com.tr//2000/04/30/kultur/3.html



Duvar"da iki polemik

Kaleminden başka gücü olmayanın gücüdür polemik; bencil, yağcı, edepsiz, ahlaksız birilerinin elinde bir bıçak gibi duran kalemin, edebî vicdana ve yazarlık etiğine sahip olanların kemiğine inmesi halinde yapılır; vurulmak üzere kaldırılmış bir yumruktur polemik, bu yüzden geri çekilemez, ertelenemez ve o esnada savrulan yumruğun hesabı tutulmaz.
Tartışma değil, harbi bir kavgadır polemik; rica tonu taşımaz; “demek istemiştim ki” demez, dümdüz “der”; örtüleri aralamaz, yırtar; kalem ahlaksızlığına karşı bir kalem tepkisi olarak tükenen vicdani imkanların yerine yeni imkan yaratır; temizlenme ihtimalinin gözetilemeyeceği oranda kirletilmiş insani değerlerin belirlenmesi olarak “yapıcılığı” gözetmez, yıkıcı ve yeniden inşa edicidir; olumsuzluğa ayarlı şahsiyetini bir olguya, kuruma, değere yamayarak onu yeni bir teamül, yeni bir akım olarak tutundurmaya çalışana karşı şahsiyat da yapar.
Köşe-yazarlığının asli yazarlık sayıldığı günümüzde, “benim patronum, senin patronunu döver” kabilinden yapılan gündelik muktedir, taraftar “dalaşı” değildir polemik; edebiyatçı tarafından edebiyatı içeriden istiskal etmeye kalkışanlara karşı yapılır; Benjamin vârî bir söyleyişle acil durum frenine basmak değildir polemik, virüs taşıyan bir aracın imha edilmesidir.
Duvar dergisinin ilk sayısında bu bağlamda iki sıkı polemik var. İlki Ali Çakmak''ın “Patron ve şair”, ikincisi Enis Akın''ın “Hilmi Yavuz: Mutsuzluğunu yitirmiş bir şair” başlıklı yazıları.
Çakmak, “zekadan özerk” kasideciliğin Cumhuriyet döneminde de devam ettiğini hatta yeni kasidecinin sık sık iktidar ve kabine değişikliğine gidilmesi nedeniyle görevini yapmakta ciddi güçlüklerle nasıl karşılaştığını Bejan Matur örneğiyle anlatıyor. Bu vesileyle ahir zaman kasidecisinin amaç, tutum, söylem ve hareket kabiliyetinin esaslarını da yeniden belirliyor.
Akın da Hilmi Yavuz örneğiyle Ali Çakmak''ı destekliyor. Nitekim yazısının sonunda “Bu yazı her ne kadar karşısına Hilmi Yavuz''u koyarak dile gelmişse de, ne özellikle Hilmi Yavuz hakkında ne de herhangi bir kişi hakkındadır. Burada söz konusu olan bir ''dil''dir. Edebiyatın ve şiirin iktidar adına istismar edildiği bir dil. (...) Hilmi Yavuz''un burada konumuz olması sadece bugün bu dilin taşıyıcılarının en ''mümtaz'' temsilcilerinden biri olması bakımındandır” diyerek yüz yıllardır var olan bir olgunun yeni içerikler kazanarak zenginleşmiş haliyle bugün nasıl sürdüğünü başka bir örnek üzerinden anlatıyor.
Hilmi Yavuz''un “Ben parçalı düşünceden ya da parçalı sözden yanayım. (...) Diyelim ki bugün Yunanistan''ın durumunu analiz ediyorum. Ben Yunanistan''ın durumunu analiz ederken beni bu konuda doğrulara taşıyacak olan zihinsel enstrümanlar, teorik enstrümanlar neler olabilir? Bu eğer Marksizm olacaksa Marksizm''dir. Ama diyelim ki benim kişisel olarak Allah''la olan ilişkim mevzu olduğu zaman benim için artık söz konusu olan İslam''dır. Parçalı düşünme budur. Şöyle söyleyeyim, duvara çivi çakmak için çekici kullanırken, çiviyi çıkarmak için kerpeteni kullanmak gibi bir şey bu” sözüne bağlı olarak “Dinsel ilişkilere bakarken Marksizmi, ekonomik ilişkilere bakarken İslamı ''nereye'' bırakıyoruz? 1970''lerde İslamcı şimdi Markist olsaydı bunu unutabilirdik de, ama durum bunun tersineyse ve sürekli dönemin iktidarlarıyla uyum söz konusuysa, aslında ''parçalı düşünce''nin kişinin inançlarıyla değil, çıkarlarıyla ilgili olup olmadığını düşünmeden edemeyiz” yorumunu getiren Akın, Yavuz''un bu düşüncesinde bir tutarlılık olmadığını belirterek, eğer olsaydı “Tüm zamanların kapıkulu olarak!” ona tutarlılık madalyasını biz verebilirdik diyor.
Yeni kasideciliğin iki temsilcisi üzerinden yapılan belirlemelerde şu fark ortaya çıkıyor: Biri kazanmış, yani kaside ilişkilerinden kendisine mahsus bir rant üretmiş ama diğeri henüz bir şey kazanmamış. Acaba kazanmamış mı? Ali Çakmak buna değinmiyor.
Bir diğer husus da cemaatten olmadığı halde “cemaatin şairi” olan Bejan Matur''la, cemaatten olduğu halde cemaatin şairi olmayan Can Bahadır Yüce arasındaki önemli farkın (herhalde iki ayrı yazıda konu edilmeleri nedeniyle) belirtilmemiş olmasıdır. Bu bağlamda kurunun yanında yaşın da yakılabileceğine mahsus bir mantık tersinden ve düzünden herkesi içine alabileceği için tehlikeli bir mantıktır. Çakmak ve Akın''ın yazarlık etiği açısından mümtaz bir örnek olarak sundukları Ece Ayhan bile bu mantıkla ele alındığında yakılmaktan kurtulamaz.
Sonuç olarak Duvar''ı, Sol edebiyatın tarihi ve güncel çelişkilerini de yüklenmekle birlikte, özellikle son on yıldır temeli iyiden iyiye kaymaya başlayan edebiyat / yazarlık etiğinin yeniden kurulmasında pay sahibi olmaya niyetli bir dergi olarak niteleyebiliriz.
O halde: Hoş geldin Duvar!
Ömer  Lekesiz
Ömer Lekesiz
http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/omerlekesiz/duvarda-iki-polemik-31743






HİLMİ YAVUZ ÇIRPINDIKÇA BATAĞA SAPLANIYOR

HİLMİ YAVUZ’UN BAŞARISI

Hilmi Yavuz’un, son dört yazısının içeriğini oluşturan kelime ve cümlelerden bazıları şöyledir:
‘Büfeci İslamı’nın özneleri de ‘göbeğini kaşıyan adam’lar ya da ‘bidon kafalı’lar elbette; oryantalistleri haklı çıkaranlar;  büyük ve estetik bir medeniyeti, İslam medeniyetini hiçe sayarak, İslam’ın ve Müslümanların aşağılanmasına, değersizleştirilmesine, ‘medeniyetsiz’ bir ‘büfeci İslamı’na ircâ edilmesine, dolaylı da olsa, fırsat tanıyanlar; yandaşlar, saldırganlar, medeniyet şuuruna sahip olmayanlar.; Bay İsmet Özel’in ve ayakdaşlarının zihinsel maluliyeti; gazetecinin tekfire kalkışması; Bay Özel ve ayakdaşlarının Kadızadeli mantığı; Kadızadeli suhtelerin konumu; düzeysizlik; ‘Şahsiyat yapmak'; müptezellik; terbiyesizlik; edebsizlik; mahalle kabadayısının sövgüsü;  cahiliye devri putları icad edenler; dokunulmazlar; müstekreh bir söylemleİptidaîlik ve cehaletle lekelenmişler…
Hilmi Yavuz’un son dört yazısını üzerlerine bina ettiği bu ve benzeri kelimeleri, cümleleri “ben oldukça hırçın biriyim” söyleyişiyle makulleştirmeye kalkışması, kendi dilinin düzeyini görememesinin ötesinde, bir de edebi polemik ve ironi dersi vermeye yeltenmesi pişkinlik kelimesini da aşan yeni tarımlara açık bulunmaktadır.
Hilmi Yavuz’u müellife-i kulub’ten saydıkları için hırçın dilini ve içeriksiz düşüncesini görmekten aciz olanlar, “Göbeğini kaşıyan adam” nitemelesini yapan malum kişiye karşı gösterdikleri tepkiyi ona karşı gösteremeyince iş yine sorumlu münevverlere düşmüştür ki, onların hepsine ayrı ayrı teşekkür edilmelidir.
Onlar gerek kirli dili gerekse sakat düşünceleri yüzünden ikaz ettikçe, Hilmi Yavuz kendisinin de kabul ettiği malum hırçınlığından sövgücülüğe terfi ederek gemi azıya almayı sürdürmüştür.
Artık, Hilmi Yavuz’un yazdığı yazılarla ve ona verilen cevaplarla şu açıkça ortaya çıkmıştır ki, Hilmi Yavuz üzüm yeme derdinde değil, bekçiyi dövme derdindedir. Bu nedenle söylediklerinin ciddiye alınarak tartışma konusu yapılması, kirli dili konusunda ikaz edilmesi gereksizdir ve hatta bu onun akıl terazisinin bozulmasına ve dilinin de giderek hiddetten şiddete, şiddetten şirrete evrilmesine neden olabilecektir.
Bu nedenle Ömer Lekesiz’in Yeni Şafak’taki (28.01.2012) yazısında yer alan “hatırlatma” Hilmi Yavuz’a verilebilecek en uygun son cevaptır:
“O gazeteci için bir hatırlatma: Dili temiz olmayanın düşüncesi de temiz olmaz. Hem yazılarını bay, büfeci, ayakdaş, iptidai, lekeli, müptezel, edebsiz kelimeleri üzerine kuracak hem de “o şahsiyat yaptı, ben yapmadım” diye ağıt yakarak merhamet dileneceksin. Eğer o kelimelerle şahsiyat yapmamış, gönülleri yıkmamışsan buyur, onların hepsi senin kimliğine ait olsunlar ve artık kendi kendine yaz, söv, gül, eğlen, öfkelen yavuz hırçınlığınla o zaman”.

Sonuç olarak Hilmi Yavuz, yazı hayatına birer ibret levhası olarak onluk çivilerle çakılacak olan son yazılarıyla kendisini düşünce sahasının dışına attırmayı başarmıştır.
S. Salim Düzleyen
http://www.edebistan.com/index.php/salimduzleyen/hilmi-yavuzun-basarisi/2012/01/


HİLMİ YAVUZ ÇIRPINDIKÇA BATAĞA SAPLANIYOR

Zaman gazetesindeki 08.01.2012 tarihli yazısında “İslam iki büyük medeniyet üretmiştir: İlki ve hiç şüphesiz en büyüğü, Vahyin ve Sünnet’in inşa ettiği Ahlak medeniyetidir. İkincisi ise, Estetik Medeniyet! İslam’ın bu büyük estetik medeniyetinin, Vahyin ve Sünnet’in ürünü olduğunu göz ardı etmek sözkonusu değil. Bu medeniyet İslam’ın medeniyetidir ve elbette Vahyin ve Sünnet’in ürünüdür” deme gafletinde bulunmakla kalmayıp bu gafletini görünür kılmak için İsmet Özel’in ilgili  kimi görüşlerine –üstelik onları yarım okumak ve çarpıtmak suretiyle- yaslanmaya kalkışmıştı.
Müslüman yazarların İslami bir perspektifle medeniyet konusundaki doğruları kendisine hatırlatması üzerine, bir gaflete düştüğünü, nefsine yenilip İsmet Özel’e gereksiz yere saldırdığını onuruyla kabul etmek yerine yine Zaman gazetesindeki 15.01.2012 tarihli yazısında, birinci yazısındakine göre daha pespaye bir üslupla Müslümanlara karşı müslümancılık oynamaya yeltenmişti.
Bu yazısına verilen cevaplarda, aklının yetmediği konularda konuşmaması, Müslümanca bir bilince, dile, analiz gücüne ve itibara sahip olmanın bir bedeli gerektirdiği, kendisinin hiçbir bedel ödemeksizin ağabey rolüne soyunmasının çok komik kaçtığı sağlam mantıklara ve açık gerekçelere dayanılarak ortaya konulunca bu kez kendi söz bataklığında çırpındıkça batmak pahasına, tipik bir kamyoncu üslubuyla bir yazı daha yazdı.
Zaman gazetesindeki 22.01.2012 tarihli bu yazısında “büyük Medeniyet demedim, küçük medeniyeti kastettim ama anlamadılar” şeklinde gevelemelere başlayan Hilmi Yavuz, hala özür dileyip büyüklüğü elde etmek varken dil oyunlarıyla, yine hakaretli söyleyişlerle kendi söz batağında debelenmeyi seçti.
Güya “gazeteci” nitememesiyle küçümseye çalıştığı Ömer Lekesiz’in 18.01.2012 tarihli yazısında (Yeni Şafak) yer alan “Hayyâm, Sa’dî, Hâfız, Ahmed-i Dâî, Nevâyî, Nedîm vb. estetik anlayışın zirvesine yükselmiş yüzlerce güzide isimin aynı zamanda -Halil İnalcık Hoca’nın isimlendirmesiyle- “Has-bağçede ‘ayş u tarab” ile gününü gün eyleyerek medeniyet şuurundan ürete ürete, medeniyet şurubu ürettikleri” şeklindeki söyleyişini itiyadı olduğu üzere yarım ve yamuk okuyarak onu neredeyse Nedim’i tekfire kalkışmakla suçlayıp gafletinin, yanlışlarının ve kamyoncu üslubunun üzerine bir de tüy dikti.
Hilmi Yavuz’a tavsiyemiz, kimseyi daha fazla kendisini rencide etme zorunda bırakmaksızın, yukarıda zikredilen gafletinin farkına varması, hem bu gayfletinden hem de gafletindeki ısrarın verdiği bunaltıyla hakarete yeltenmesinden dolayı ilgili kişilerden özür dileyip yerine oturmasıdır.
Özür dilemek kendisini küçültmez, büyütür.
Firavun bile bir ayağı çukurdayken özür dilemişti.
S. Salim Düzleyen
http://www.edebistan.com/index.php/salimduzleyen/hilmi-yavuz-cirpindikca-batiyor/2012/02/



Hilmi Yavuz'dan Alatlı'ya yaylım ateşi: 'Faşizm hiç bu kadar açık savunulmadı'


Felsefeci ve edebiyatçı Hilmi Yavuz, yazar Alev Alatlı’nın, “Birey ehlileştirilecek” sözlerini,‘Türkiye’de ilk defa faşizmin bu kadar açık savunusu’ olarak değerlendirdi.
FAŞİZM İLK DEFA BU KADAR NET VE AÇIK SAVUNULDU
Yavuz dün Zaman gazetesinde yayınlanan‘Alev Hanım bizi ‘Ehlileştirecek!’ başlıklı köşe yazısında, Alatlı’nın bir söyleşide sarf ettiği,“‘Toplum’ dediğinizde ille de baskı olacaktır: Birey bir biçimde ehlileştirilecektir ki, bir kutsal, bir idea, bir dünya görüşü etrafında toplanabilsin ki, bir ‘toplum’dan söz edebilesiniz’” ifadesini aktararak,  “Türkiye’de ilk defa Faşizm’in bu kadar açık ve net bir biçimde savunulduğuna tanık olduğumu söylesem herhalde yadırgamazsınız!”diye yazdı.
AK PARTİ'NİN RESMİ İDEOLOGU OLMAYI ÜSTLENMİŞ
‘Alatlı’nın birörnek zihinler inşa edilmesi önerisiyle, AK Parti’nin resmî ideoloğu olmayı üstlenmiş göründüğünü’ belirten Yavuz, Alatlı’nın bu demecinin ‘necip Türk medyası ve elbette entelijensiyası tarafından fark edilmemiş olması’nı da hayretle karşıladığını kaydetti.
ALEV ALATLI NE DEMİŞTİ?
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri törenindeki ödül konuşmasında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a, “Bugün George Orwell olsa sizi ayakta alkışlardı” sözleriyle dikkat çeken yazar Alev Alatlı, toplum için bireyin ‘ehlileştirilmesi’ gerektiğini söylemişti.
Cumhuriyet’ten Ceren Çıplak’ın sorularını yanıtlayan Alatlı, toplumda baskı ortamı olup olmadığına yönelik soruya, şu yanıtı vermişti:
“Toplum” dediğinizde ille de baskı olacaktır. Birey bir biçimde ehlileştirilecektir ki bir kutsal, bir idea, bir dünya görüşü etrafında toplanabilsin ki, bir ‘toplum’dan söz edebilesiniz.”
Alatlı, sosyal medyayı da ‘başlıbaşına bir baskı unsuru’ diye niteleyerek şöyle demişti: 

“Türkiye özelinde toplumsal baskı var mıdır? Elbette, vardır. Dinsel hassasiyetler, nasslar, gelenekler, örfler, âdetler bireyi baskılar. Mahalle baskısı bir vakıadır. Sosyal medya dedikleri bile başlı başına bir baskı unsurudur.”

http://www.gazeteciler.com/polemik/hilmi-yavuzdan-alatliya-yaylim-atesi-fasizm-hic-bu-kadar-acik-savunulmadi-83962h.html



Hilmi Yavuz'dan şoke eden sözler



Hilmi Yavuz'dan şoke eden sözler

GAZETECİLER.COM - TRT Haber'de dün gece Kozmik Oda programının konuğu olan Hilmi Yavuz, Rıdvan Memi'nin sorularını yanıtladı.. Naipaul tartışmasını başlatan Yavuz, programda çok tartışılacak sözler söyledi, işte o açıklamalar! 

'HAKARET İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ DEĞİL, EYÜP CAN GÖRMÜYOR'


Hilmi Yavuz, programda Rıdvan Memi'nin 20 Kasım'da Eyüp Can'ın yazdığı yazıda ifade özgürlüğü bağlamında kendisini eleştirdiğini hatırlatması üzerine şunları söyledi:

"Şimdi Eyüp Can bunu söylüyor, kendisine teşekkür ederim bana nasıl düşüneceğimi öğrettiği için (!), ama şu noktayı da sanırım gözardı ediyor, ifade özgürlüğü varsa protesto özgürlüğü diye de bir şey vardır. Ben ifade özgürlüğü adına herkesle oturmak konumunda değilim.Ben protestoyu önerdim. Eyüp Can bunu görmüyor.Naipaul'un söyledikleri ifade özgürlüğü içinde değerlendirilemez, çünkü hakaret ifade özgürlüğü değildir.Bu arkadaşlar ikisi arasındaki sınırı arada unutuyorlar herhalde."



'BİR KORO HALİNDE BENİ LİNÇ ETME GİRİŞİMİNDELER'


"Bilen bilmeyen yazdı. Bana karşı yazılanların büyük bölümü galiz hakaretler içeren yazılardı. Arkadaşlar diyor ki "Hilmi Yavuz sen Naipaul'ü linç etmeye kalktın. Bunu söylerken bir koro halinde Hilmi Yavuz'u linç etme girişiminde bulunduklarınının ayrıdında değiller mi ? Ben bir aydın olarak ödevimi yaptım, kimliğini teşhir ettim. Naipaul Babür camiini yıkan Hindu gençler için "Bu camii yıkan gençlerin hassasiyetini de anlamak lazım" demiştir, bu ne demek biliyor musunuz, mesela Madımak'ı yakan insanların hassasiyetini anlamak lazım" demek gibi, ikisinin arasında hiç bir ahlaki fark yoktur!"
'YARASALAR GİBİ KARANLIĞA ALIŞMIŞLAR'
Kozmik Oda'da yaşanan en ilginç diyaloglardan biri de Hilmi Yavuz'un 28 Kasım'da Zaman Gazetesinde yazdığı yazı üzerineydi. Rıdvan Memi, yazının başında alıntılanan Ziya Paşa'nın mısraını bugünkü dile çevirerek sordu:
Rıdvan Memi: Yazınızın başına aldığınız Ziya Paşa'nın beytinden ikinci mısrada deniliyor ki, "Rencide olur dide-i huffaş ziyadan!"... Yarasaların gözleri ışıktan rahatsız olur! Siz bütün bu yazıları yazanların aslında alıştıkları karanlıktan dolayı sizin tuttuğunuz ışıktan rahatsız olduğunu mu söylüyorsunuz ?
Hilmi Yavuz: Evet öyle!
Rıdvan Memi: Bütün bu isimler ? (Yazıdaki isimler: Ahmet Hakan, Ruşen Çakır, İsmet Özel, Ömer Lekesiz, Aslı Aydıntaşbaş, Ezgi Başaran, Bülent Somay, Sedat Ergin, Nedim Gürsel, Eyüp Can, Nazlı Ilıcak, Rıza Zelyut, Alper Turgut, Cem Akaş)
Hilmi Yavuz: Evet öyle!
Rıdvan Memi: Ahmet Hakan ve Ruşen Çakır linç girişiminin hazırlığını mı yaptı diye soruyorsunuz, böyle mi görüyorsunuz ?
Hilmi Yavuz: Başka türlü nasıl düşünülebilir ki!
'BU İSİMLER ZİHİNLERİ SÖMÜRGELEŞTİRİLMİŞ AYDINLARDIR'
Rıdvan Memi: Yazınız itibarı ile saydığınız bütün isimler zımni olarak zihinleri sömürgeleştirilmiş aydınlar olarak karşımıza çıkıyor, doğru anlıyorum değil mi ?
Hilmi Yavuz:  Evet doğru anlıyorsun.
'BUNLAR TÜRK NAIPAUL'LARI! 

Rıdvan Memi: 
Bu isimleri Türk Naipaul'ları olarak adlandırıyorsunuz, Naipaul'un başından beri zikrettiğiniz bir özelliği de müslümanları aşağılıyor olması, bu isimler bu ortak paydada da birleşiyor mu ?
Hilmi Yavuz: Böyle bir çıkarsama yapılabilir doğrusunu söylemek gerekirse, ama ben böyle bir çıkarsama yapmadım. İmplikasyonları olabilir. Sömürgeleşmiş zihinler bunlar. Batının tek değer olduğunu düşünürler. Kendi kimliğini, dini, ulusal kimliğini hesaba katmadan batı medeniyeti ile kendini özdeşleştiren insandır. Bu isimler de böyledir. Müslümanları aşağılıyor olabilir de olmayabilir de.

BİREY OLMANIN YOLU DÜŞMAN EDİNMEKTEN GEÇER

"Ben düşman edinmekten korkmam.Türkiye'de birey olmanın yolu düşman edinmekten geçer. Ne kokar ne bulaşır, aman günün birinde insanlar bana şu ya da bu şekilde saldırır diye düşünerek olmaz. Bu benim başıma çok geldi. Ben bunlardan yılmam, doğruyu söylemeye devam edeceğim. Aman ben bunu söylersem birileri kızar diye düşünmem."
http://www.gazeteciler.com/gundem/hilmi-yavuzdan-soke-eden-sozler-26350h.html




  1. V. S. Naipaul
  2. Yazar
  3. Sir Vidiadhar Surajprasad Naipaul, Trinidad ve Tobago asıllı Britanyalı yazar. Vikipedi
  4. Doğum17 Ağustos 1932 , Chaguanas, Trinidad ve Tobago
  5. EşiNadira Naipaul (e. 1996), Patricia Ann Hale Naipaul (e. 1955–1996)
  6. AdaylıklarUluslararası IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü...



Sir Vidiadhar Surajprasad Naipaul
 (d. 17 Ağustos 1932 Chaguanas, Trinidad ve Tobago) 
yazar. 
Batının gözüyle doğuyu ve meselelerini ele alan yaklaşımı, bir başka ifadeyle oryantalizmi birçok kesim tarafından eleştirildi. 2001`de Nobel Edebiyat Ödülü`nü aldı. 

1932`de Trinidad`da doğdu. 1950`de bursla geldiği İngiltere`de Oxford Üniversitesini bitirdi. 1954`te ilk kitabını yazdı ve başka hiçbir işte çalışmadı. 

1960`ta İngiltere dışına yolculuklar yapmaya başlayarak gezi türünde başarılı yapıtlar verdi. The Middle Passage`da (1962) Batı Hint Adaları ve Güney Amerika`daki sömürgecileri ve işbirlikçileri anlattı. 
Yarı-otobiyografik romanı An Area of Darkness`da (1964) Hindistan`da geçirdiği bir yılda edindiği izlenimleri aktardı. The Overcrowded Barracoon (1972) seçilmiş makalelerinden oluşur; A Wounded Civilization (1977) Hindistan hakkında analitik bir çalışmadır. The Return of Eva Peron ve Killings in Trinidad (1980) gerilla faaliyetleri sırasında Arjantin`deki olayları, Mobutu`nun Kongo`sunu ve Michael X Black Power hareketini konu eder. Among the Believers: An Islamic Journey (1981), yazarın 1979 ve 1980`de İran, Pakistan, Malezya ve Endonezya`ya yaptığı yedi aylık bir yolculuktaki izlenimlerini anlatan geniş kapsamlı bir araştırmadır. Finding the Centre (1984); iki farklı anlatım biçimiyle yazma sürecini ve okuyucuyu bu sürece ortak etme çabasını anlatır. A Turn in the South (1989) Güney Afrika`nın derinliklerine yaptığı yolculuk hakkındadır; India: A Million Mutinies

http://www.kitapdenizi.com/kitap/V-S-Naipaul-kitaplari-yd22076.aspx




Naipaul Olayı’nın Kronolojisi 
(17.11.2010—Aralık 2010)





Nobel Edebiyat Ödülü bir İslam düşmanına verildi

Bu yılki Nobel Edebiyat Ödülü, Hint asıllı İngiliz romancısı V(idiadhar) S(urajprasad) Naipaul'a verildi. İsveç Nobel Akademisi'ni 'tam zamanında' yapılmış olan bu soylu seçimlerinden dolayı kutluyorum.

İslam'a karşı hınçlı, Müslümanlara karşı alabildiğine aşağılayıcı bir manevi 'haçlı seferi'nin yürürlüğe konulmaya başlandığı şu günlerde, Nobel Edebiyat Ödülü'nü, yeminli bir İslam düşmanına vermek! Gerçekten de Nobel jürisi, bu 'Haçlı Seferi'ne katkıda bulunmak için ne bundan daha iyi bir zaman, ne de V.S. Naipaul'dan daha mükemmel (belki Salman Rüşdi dışında!) bir aday bulabilirdi! Tebrikler, tebrikler!

V.S. Naipaul, tipik bir 'sömürge aydını'. Trinidad'a göç etmiş Hindistan kökenli bir ailenin çocuğu. Oxford'da okumuş bir İngiliz centilmeni. İngiltere Kraliçesi'nden soyluluk unvanı almış; 'Sir' Vidiadhar' diye hitap ediliyor kendisine. ('Sir' unvanını taşıyanlara, bu unvanla birlikte, soyadlarıyla değil, adlarıyla hitap etmek kuraldır.) Naipaul'un Nobel Ödülü'nü aldığını, etekleri neredeyse zil çalarak duyuran anlı şanlı Le Monde gazetesine göre, hazretin Nobel adaylığı, 1980'den beri konuşuluyormuş. Naipaul'un Fransız yayımcısı Ivan Nabokov'un anlattığına göre, 1980 yılında Frankfurt Kitap Fuarı'nda, Naipaul ve onun yabancı editörlerinin tümünün katıldığı bir yemek verilmiş. Tam da o saatlerde açıklanması beklenen Nobel Ödülü'nü kimin aldığını öğrenmek üzere İsveçli yayımcısı Stockholm'e telefon edip yemek masasına geri döndüğünde, ödülün Naipaul'a değil Czeslaw Milosz'a verildiğini duyurmuş. Naipaul bu haberi sükunetle karşılamış! Naipaul, Dickens gibi, E. M. Forster gibi büyük İngiliz romancıları ile karşılaştırılıyormuş! Hatta Edward Behr (her kimse!) Naipaul'u 'Un Dickens tropical' ('Tropikler'in Dickens'i') diye vasıflandırmış! Le Monde, Naipaul'un, ekim başında İngiltere'de yayımlanan son romanı 'Half a Life'dan ('Yarım Hayat') da söz ediyor. Bu romanında, kültürler arasındaki bölünmüşlüğünü cinsellikle tatmin ederek aşmaya çalışıyormuş Sir Vidiadhar! Le Monde'un yazarı Jean-Pierre Naugrette, bu bölünmüşlüğü, retorik mecazlarla anlatıyor: 'Siyah ya da Beyaz, Sürgün ya da Krallık, Trinidad ya da İngiltere!' Ama sonunda tıpkı, iki ayrı renkteki karelerden oluşan bir satranç tahtasına benzeyen bu 'yarım hayat'ın ustası olmuş Naipaul; -Naugrette öyle diyor! Breh, breh!

Bu ucuz retoriği bir yana bırakalım ve Sir Vidiadhar'ın (nam-ı diğer V. S. Naipaul'un) marifetlerine bakalım. Bu marifetleri sergileyen Rana Kabbani'dir ve Kabbani'nin 'Avrupa'nın Doğu Söylenceleri' adlı kitabındadır. Ve, Allahlık Türk medyası, sırf Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı diye göklere çıkardığı Sir Vidiadhar gibi bir 'ehl-i salibin utanmaz yüzü'nü tanımıyor! Ne hazin!

Rana Kabbani, Naipaul'un 1990 yılında dört İslam ülkesine (İran, Pakistan, Malezya ve Endonezya'ya) yaptığı gezilere dair kitaplarından yola çıkarak bu Hintli İngiliz asilzadesinin (kraliçe, Naipaul'a, soyluluk unvanını, bu gezilerden hemen sonra, 1991 yılında vermiştir!), Müslümanlara ilişkin gözlemlerini aktarmaktadır. Kabbani 'Naipaul'un İslami yolculuğunun, Tahran'a vardığında İranlı bir yorumcu olan Sadık'la karşılaştığında başladığını' bildirdikten sonra, Sadık'a karşı olan olumsuz değerlendirmelerine dikkati çeker ve şunları ilave eder:

Bu başlangıçtaki duygu, uzun yolculuğu sırasında anlatacağı diğer bütün tekil kişilerle olan karşılaşmasının genel rengini ortaya koyar, her defasında, bu ilkinde olduğu kadar düşmanca olmasa da, hoşgörüsü hep sınırlı kalır. Çoğu kez acır, karşı koyar ve her zaman küçümser (altını ben çizdim. H.Y.) Naipaul, yol boyunca Müslümanlarla gerçekleştirdiği konuşmaları öyle bir biçimde yeniden üretir ki, onların saf, saçma ve geri zekalı gibi görünmelerini sağlar (altını ben çizdim. H.Y.).

'Gerçekte, İslamiyet'i de, öfkeden köpürmüş bir yenilginin anlatımı olarak görür.' Naipaul, İslamiyet konusunda şunları yazar: 'İslamiyet, yalnızca zorluktan kaçıp sığınılan bir barınaktı (Müslümanlar için); yaratıcı değildi; hiçbir şeyi başaramıyordu; tıpkı bir parazit gibiydi' (altını ben çizdim. H.Y.).
Müslümanlar, 'geri zekalı', 'yaratıcı olamayan', 'hiçbir şeyi başaramayan' bir güruh, Naipaul'a göre! Kabbani, devam ediyor, Trinidadlı 'sömürge asilzadesi' Sir Vidiadhar'ı anlatmaya: 'Naipaul, İslamiyet'te yalnızca olumsuzluk görür: Bu din, bütünüyle yararsız bir coşku uyandıran bağnazlık dini'dir (altını ben çizdim. H.Y.).

Ama asıl üzerinde durulması gereken bir şey var: Rana Kabbani'nin bildirdiğine göre, Naipaul, Müslümanlara ilişkin olarak, sadece bir defaya mahsus olmak üzere, 'iyi şeyler' söylemiştir:

Pakistan'da dağlık bir bölgeyi gezerken rastladığı, koyunlarını güden Afgan göçebeleri hakkında! Kabbani diyor ki: (Naipaul) bu görüntü karşısında büyülenir. Doğu yazınında tanıdığı, hoşa giden bir Doğu görüntüsüyle karşılaşmıştır. Bu görüntünün (onun) üzerinde bıraktığı etki, kendi deyimi ile, 'insanın aklına, Kafkasları anlatan Tolstoy ve Lermontov'un öykülerini getirmekte'dir.'

Tarihin cilvesine bakın ki, Naipaul'u etkileyen Afgan göçebeleri, bugün onun 'ait olduğunu düşündüğü' bir medeniyetin acımasız saldırılarıyla yok ediliyorlar...

Naipaul cenaplarına Nobel Edebiyat Ödülü, 'Bizi yok sayılmış tarihleri keşfetmeye zorlayan metinlerinde, gözlemciliğe dayalı anlatımını titiz bir işçilikle birleştirmedeki başarısı için verilmiş'miş!

Hadi canım, sen de!
Hilmi Yavuz


Naipaul üzerine

Nobel Edebiyatı Ödülü’nün Hind asıllı Trinidad’lı İngiliz yazar V.S. Naipaul’a verilmesi konusunda, Türkiye’de maalesef, çok az şey yazıldı ve söylendi.

Bu meselede Müslüman kimliğine yakın duran ya da o kimlikle yazanlardan mesela Nuray Mert, mesela Beşir Ayvazoğlu ve mesela Ahmet Kekeç dışında, kamuoyuna tam bir ‘kuzuların sessizliği’ hakim görünüyor.
‘Hürriyet’ gazetesinin, İrfan Külyutmaz’ın bu konudaki mizah yazısını birinci sayfasına taşıyarak meseleye bir polemik görüntüsü vermeye çalışan haberi, olayı Orhan Pamuk’la benim aramda bir ‘savaş’ gibi sundu ve medya, her zamanki gibi işin dedikodu yanıyla ilgilendi. Bazıları da (mesela Medyakronik’te bay Ümit Kıvanç), İrfan Külyutmaz’ın değil, Hilmi Yavuz’un yıllardır Oryantalizm konusunda yazdıklarından olduğu kadar Naipaul’un ödül alması dolayısıyla ‘Zaman’da yayımlanan yazısından da haberli olmadıkları için, konuyu ‘Hürriyet’ muhabirinin sunuş biçiminden çıkarak yorumlamaya kalkıştılar. ‘Men çi guyem, tamburem çi guyed’ ‘Müslüman kimlikle yazan, ya da o kimliğe yakın duranlardan söz etmem boşuna değil!

Mesele, V.S. Naipaul’un İslam düşmanlığı konusundaki tescilli kimliği ve bu ödülün Batı’nın bütün gazabının Müslümanlara tevcih edildiği bir zamanda verilmiş olması idi. Bu durumda ödülün, ideolojik vurguyla değerlendirilmesi söz konusuydu. Nobel Edebiyat Ödülü’nün sicili, ister istemez, meseleyi bu bağlamda, ideolojik bağlamda ele almamızı gerektiriyordu çünkü. Nobel Edebiyat Ödülü’nün sicili; –evet, zira bu sicil, bize ödülün her zaman yazarın yüksek edebi değeri göz önünde bulundurularak verilmediğini, ideolojik kaygıların da belirleyici olduğunu göstermekteydi.

İngiltere başbakanı Winston Churchill’e, Nobel Edebiyat Ödülü, herhalde, büyük bir yazar olduğu için verilmemişti. Pasternak ve Soljenitzin’e ödüllerin, onların edebi değerleri kadar, siyasal gerekçelerle verildikleri, o kadar açıktı ki! Bu iki Rus yazara, açıktan açığa ‘rejim muhalifi’ birer antikomünist oldukları için verilmediğini öne sürmek mümkün değildi. Veya, ödülün kime verildiği kadar kime ya da kimlere verilmediği sorgulandığında da, karşımıza, edebi kriterlerden çok, ideolojik kriterler çıkıyordu. Mahmut Mutman’ın, Radikal Kitap Eki’nde, ödülün mesela, Güney Afrikalı yazar John Coetze’ye niçin verilmiyor olmasını vurgularken belirttiği gibi...

Mahmut Mutman, Radikal Kitap Eki’ndeki gerçekten ufuk açıcı yazısında, Naipaul’dan söz açarak şunları yazıyordu: ‘(Naipaul) Müslümanların ve Afrikalıların geriliği üzerine bol bol konuşarak emperyal Batılı özneyi bol bol memnun etti ve son olarak da, saldırganlığını fark edilmemesi imkansız bir düzeye çıkarmayı başardı diye Nobel aldı.’ Mutman, Nobel jürisinin ‘bu ödülü Naipaul’a vermekle gerçekten utanç verici bir iş yaptı’ğını da vurguluyor. Peki, bu ödülün Naipaul’a verilişine ilişkin resmi gerekçeye (‘–bizi yok sayılmış tarihleri keşfetmeye zorlayan metinler’ yazdığı gerekçesine) mi bakacağız, yoksa veriliş bağlamına mı:– hangi ideooljik konumda bulunan kişiye, hangi siyasal koşullarda verildiğine mi? Mahmut Mutman, Naipaul’un, ‘olağandışı bir edebi yeteneğin ve zekanın, dünyanın en utanç verici banallikteki emperyal, ırkçı ve cinsiyetçi fikirlerini taşıyan birine nasıl dönüşebildiğinin’ bir örneği olduğunu bildiriyor.

O zaman soruyu tekrar soralım: Ödül Naipaul’a ‘olağanüstü edebi yeteneği’ gerekçesiyle mi verildi, yoksa ‘dünyanın en utanç verici banallikteki emperyal, ırkçı ve cinsiyetçi’ fikirlerini taşıyan biri olduğu için mi? Ödülün hangi koşullarda ve kime verildiği bağlamında bakılırsa, bu sorunun cevabı açıktır: ‘Olağanüstü edebi yetenek’ söz konusu idiyse, bu ödül şimdiye kadar niçin Naipaul’a verilmedi? Naipaul’un ödüllendirilmesi için, Taliban’ın New York’u ve Washington’u vurması mı gerekiyordu? Galiba, öyle!

Benim mesele edindiğim şey budur; –yoksa Orhan Pamuk değil! Pamuk’un Naipaul’u göklere çıkarması da umurumda değil; –Orhan Pamuk da umurumda değil! Orhan Pamuk da, Naipaul’u göklere çıkarmakla, tıpkı onun gibi (ve, Mahmut Mutman’ın ifadesiyle), ‘bir kültürü, bir inancı, bir yaşama tarzını, sırf böyle olduğu için hakir görme veya küresel bir sistemin yarattığı eşitsizlikleri, o eşitsizliklerin kurbanlarının sırtına yükleme uyanıklığı’ içinde olduğunu ispatladı böylece. Hepsi o kadar!
Hilmi Yavuz

http://arsiv.zaman.com.tr/2001/11/09/yazarlar/HilmiYAVUZ.htm



Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun 'Onur Konuğu' Naipaul'u tanıyalım


Gazetelerden öğreniyoruz: 25-27 Kasım 2010 tarihleri arasında İstanbul'da 'Avrupa Yazarlar Parlamentosu' toplantısı yapılacak. 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın da desteklediği bu toplantının 'Onur Konukları' ise, 2001 Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan V.S. Naipaul ve Yaşar Kemal.
Bu toplantıyı düzenleyenler ve destekleyenler, herhalde 'Onur Konuğu' olarak davet edilen V.S. Naipaul'u tanımıyorlar. 'Ödül budalası' bir toplum olduğumuz için, Nobel Edebiyat Ödülü'nü almış olmasını, onun bizi 'onur'landırmaya yeteceğini düşünmek maluliyetine düşüyoruz. Peki, kim bu Naipaul? Bu yazının hiçbir etkisi olmayacağını bile bile, gene de 'onur konuğu'nun kimliğini ortaya koymanın, yazar sorumluluğumun bir gereği olduğunu düşünüyorum.

V.S. Naipaul, tipik bir 'sömürge aydını'. Trinidad'a göç etmiş Hindistan kökenli bir ailenin çocuğu. Oxford'da okumuş bir İngiliz centilmeni. İngiltere Kraliçesi'nden soyluluk ünvanı almış; 'Sir' Vidiadhar' diye hitap ediliyor kendisine. ('Sir' ünvanını taşıyanlara, bu ünvanla birlikte, soyadlarıyla değil, adlarıyla hitap etmek kuraldır). Gelelim, Sir Vidiadhar'ın marifetlerine... Bu marifetleri sergileyenler çok: İsteyen, Edward Said'in Şarkiyatçılık'ına ve Kış Ruhu'na, Ziauddin Sardar ve Merryl Wyn Davies'in Distorted Imagination'una ve elbette Rana Kabbani'nin Avrupanın Doğu Söylenceleri adlı kitabına bakabilir... Daha başkaları da var. Gelgelelim, allahlık Türk medyası, sırf Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı diye göklere çıkardığı Sir Vidiadhar gibi bir 'ehl-i salibin utanmaz yüzü'nü tanımıyor! Ne hazin! Rana Kabbani, Naipaul'un 1990 yılında dört İslam ülkesine (İran, Pakistan, Malezya ve Endonezya'ya) yaptığı gezilere dair kitaplarından yola çıkarak bu Hintli İngiliz asilzadesinin (kraliçe, Naipaul'a, soyluluk ünvanını, bu gezilerden hemen sonra, 1991 yılında vermiştir!), Müslümanlara ilişkin gözlemlerini aktarmaktadır. Kabbani 'Naipaul'un İslami yolculuğunun, Tahran'a vardığında İranlı bir yorumcu olan Sadık'la karşılaştığında başladığını' bildirdikten sonra, Sadık'a karşı olan olumsuz değerlendirmelerine dikkati çeker ve şunları ilave eder: "Bu başlangıçtaki duygu, uzun yolculuğu sırasında anlatacağı diğer bütün tekil kişilerle olan karşılaşmasının genel rengini ortaya koyar; her defasında, bu ilkinde olduğu kadar düşmanca olmasa da, hoşgörüsü hep sınırlı kalır. Çoğu kez acır, karşı koyar ve her zaman küçümser (altını ben çizdim. H.Y.) Naipaul, yol boyunca Müslümanlarla gerçekleştirdiği konuşmaları öyle bir biçimde yeniden üretir ki, onların saf, saçma ve geri zekalı gibi görünmelerini sağlar (altını ben çizdim. H.Y.) Gerçekte, İslamiyet'i de, öfkeden köpürmüş bir yenilginin anlatımı olarak görür.' Naipaul, İslamiyet konusunda şunları yazar: 'İslamiyet, yalnızca zorluktan kaçıp sığınılan bir barınaktı (Müslümanlar için); yaratıcı değildi; hiçbir şeyi başaramıyordu; tıpkı bir parazit gibiydi' (altını ben çizdim. H.Y.)
Müslümanlar, 'geri zekalı', 'yaratıcı olamayan', 'hiçbir şeyi başaramayan' bir güruh, Naipaul'a göre! Kabbani, devam ediyor, Trinidad'lı 'sömürge asilzadesi' Sir Vidiadhar'ı anlatmaya: 'Naipaul, İslamiyet'te yalnızca olumsuzluk görür: Bu din, bütünüyle yararsız bir coşku uyandıran bağnazlık dini'dir. (altını ben çizdim. H.Y.)
Ama asıl üzerinde durulması gereken bir şey var: Rana Kabbani'nin bildirdiğine göre, Naipaul, müslümanlara ilişkin olarak, sadece bir defaya mahsus olmak üzere, 'iyi şeyler' söylemiştir: Pakistan'da dağlık bir bölgeyi gezerken rastladığı, koyunlarını güden Afgan göçebeleri hakkında! Kabbani diyor ki: (Naipaul) bu görüntü karşısında büyülenir. Doğu yazınından tanıdığı, hoşa giden bir Doğu görüntüsüyle karşılaşmıştır. Bu görüntünün (onun) üzerinde bıraktığı etki, kendi deyimi ile, 'insanın aklına, Kafkasları anlatan Tolstoy ve Lermontov'un öykülerini getirmekte'dir'.
Tarihin cilvesine bakın ki, Naipaul'u etkileyen Afgan göçebeleri, bugün onun 'ait olduğunu düşündüğü' bir medeniyetin acımasız saldırılarıyla yok ediliyorlar... Naipaul cenaplarına Nobel Edebiyat Ödülü, 'Bizi yok sayılmış tarihleri keşfetmeye zorlayan metinlerinde, gözlemciliğe dayalı anlatımını titiz bir işçilikle birleştirmedeki başarısı için verilmiş'miş! Bu 'başarı'yı ödüllendirmek için Taliban'ın İkiz Kuleler'i ve Pentagon'u vurması niye beklendi acaba?
Hadi, Nobel'i ve Naipaul'u yayınevine tavsiye ettiğini göğsünü gere gere açıklayan Orhan Pamuk'u bir yana bırakalım, Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun Türkiye temsilcileri ve bu oturumda konuşmayı kabul eden yazar dostlarımız, Müslümanları, bunca hakareti reva görerek aşağılayan bu adamla yan yana oturmayı nasıl içlerine sindirecekler?17. 10. 2010

Hilmi Yavuz
,http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/avrupa-yazarlar-parlamentosunun-onur-konugu-naipaulu-taniyalim_1053781.html



Zaman yazarlarının ekran atışması!


Zaman'ın kıdemli yazarı Hilmi Yavuz ile aynı gazeteden İskender Pala arasında tatlı tartışma yangına dönüşecek mi?


Nobel Ödüllü yazar V.S. Naipaul'un Türkiye'ye davet edilmesi Zaman yazarları arasında bile görüş ayrılığına yol açtı. Şimdilerde tatlı tatlı süren tartışma büyük bir kavgaya yol açabilir mi?
Herşey Hilmi Yavuz'un Nobel Ödüllü yazar V.S. Naipul'un Türkiye'ye onur konuğu olarak davet edilmesine gösterdiği tepkisiyle başladı. İslam'a ve müslümanlara ilişkin olumsuz yazılarıyla eleştirilen Naipul'u davet edenler arasında bir başka Zaman yazarı İskender Pala da vardı.
CNNTÜRK'te dün gece canlı yayına katılan Hilmi Yavuz, tezlerini tekrarladı. Buna karşı İskender Pala iyimserliği elden bırakmadı. Hilmi Yavuz, sütun arkadaşı Pala'yı safdillikle nitelendirmeyi de ihmal etmedi.
İşte dün gece CNNTÜRK'te ekrana gelen o diyaloglar:
Cüneyt Özdemir: İskender Bey siz bu toplantıya katılacak mısınız? Ne yapmayı düşünüyorsunuz acaba?
İskenden Pala: Ben Hilmi Yavuz'un önemli bir konuya parmak bastığını düşünüyorum. Bundan sonra Türkiye'ye davet edeceğimiz uluslararası toplantılarda ağırlayacağımız insanların kimliklerini daha önceden bilmek ve ona göre hareket etme gereğidir. Zannediyorum 2010 ofisinde ve diğer ilgili arkadaşlarımızın Naipaul'ü davet ederken böyle bir sonuç elde edeceklerini hiç tahmin etmemişlerdir, düşünmemişlerdir. Tabii insanlara şahsi protestolar göstermek mümkün. Ama bu şahsi protestolarımız zaman içerisinde şu anda olduğu gibi bütün ülkenin geneline yayılarak sanki bir devlet algısıymış gibi Türk Milleti'ne Naipaul'un iyiler ya da kötüler saflaşmasıymış gibi gösterilmesi de pek yakışıklı bir durum olmayacaktır. Onun için bizim herkesin söylediği sözlere kulağımız açıktır ve herkese verecek cevabımız elbette vardır. 80 yaşına merdiven dayamış bir insanın 30 yıl önce yazdıklarından dolayı. Belki de, bilmiyoruz, iyi niyetli gelip özür dileyecektir
Hilmi Yavuz: (Gülüyor)

İskenden Pala: Belki de 'yıllar önce bunu yapmıştım, böyle bir şey vardı' diyecek.
Hilmi Yavuz: (Gülüyor)

İskenden Pala:
 Bütün bunları hesaba katarak...
Hilmi Yavuz: (Gülüyor)
İskender Pala: ... Evet ben bu konuda iyimser düşünüyorum, yani Hilmi Bey...
Cüneyt Özdemir: Evet, Hilmi Bey kahkahayla dinliyor sizin söylediklerinizi İskender Bey. Bilmiyorum televizyonda görebiliyor musunuz? Hilmi Bey niye gülüyorsunuz?
İskender Pala: Biz de o masada olacağız. Protesto etmek gerekiyorsa, bizim cevabımız da vardır...Neden diyalogtan kaçınalım ki, o insanı da dinleyelim.
Cüneyt Özdemir: Siz katılacak mısınız?
İskender Pala: Katılacağım evet, açılış oturumuna katılacağım.
Cüneyt Özdemir: Siz neden gülüyorsunuz Hilmi Bey?
Hilmi Yavuz: Şimdi tabii İskender'in iyi niyetinden hiç şüphe etmiyorum. Ancak Naipaul'un özür dilemesini beklemek safdilce bir beklenti olur. Onun için arkadaşlarımızın bu konudaki beklentilerini kendi iyi niyetlerine veriyorum. Ama dediğim gibi çok safdilce bulduğumu ifade edeyim.

İlgili Haberler


http://www.gazeteciler.com/polemik/zaman-yazarlarinin-ekran-atismasi-25877h.html


Naipaul ve bizimkiler

V.S.Naipaul'un Avrupa Yazarlar Parlamentosu toplantısına 'onur konuğu' olarak davet edilmesini eleştirmeye cür'et etmiştim.

Meğer haddim değilmiş! Neredeyse 'sen kim oluyorsun da, Naipaul'u eleştiriyorsun? O koskoca Nobelli bir yazar!' diyecekler. Ben sadece, 'yazarlarımız, Müslümanlara onca hakareti reva gören Naipaul'la aynı masaya oturmayı içlerine sindirecekler mi?' diye sormuştum. Bu soru ile vahim bir kabahat işlediğimi itiraf ediyorum. Değerli dostlarım Eyüp Can, Nedim Gürsel, Ahmet Kot ve Mario Levi'den, özür diliyorum. Bundan sonra yapılacak toplantıya da (şayet Türkiye'de ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından desteklenirse), Danimarka'da, Hz. Muhammed ile ilgili o karikatürü yapan zatın da, 'onur konuğu' olarak davet edilmesini, bütün kalbimle, öneriyorum.
Şaka bir yana: Hoşgörü ile hakaret arasındaki farkı bilmez değilim. Neye, nasıl ve hangi koşullarda hoşgörü gösterileceğini de! Bunu, kimseden öğrenecek değilim. Hakarete karşı protesto, sivil bir haktır. Üstelik bu sivil hakkın, 'birlikte aynı masaya oturmama' gibi, sessiz ve ince bir jestle dile getirilmesinin, yazar dostlarımı, başta elbette Eyüp Can, niçin bu kadar öfkelendirdiğini de anlamış değilim! Ben, bu toplantıya katılacak yazarlara da, 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'na da, Naipaul'un kimliğini hatırlattım;- hepsi o kadar! Protesto etmek ya da etmemek onların bileceği iştir. Nitekim Cihan Aktaş, protesto ederek toplantıdan çekildiğini duyurmuştur. Bence yapılması gereken 'onur'lu yazar davranışı buydu...
Ahmet Kot dostumu anlıyorum. O 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın Edebiyat Direktörüdür. Dolayısıyla, muhafazakar bir hükümetin tahsisatıyla, Müslümanlardan nefret ettiğini her fırsatta açıklayan Naipaul'u davet etmenin sorumluluğuyla elbette kendini savunmak mecburiyetinde hissedecektir! Ama acaba şu soru Ahmet Kot'a sorulmamalı mıdır? Nobel almış bir yazar, 'onur konuğu' olarak davet edilecek idiyse, niçin Naipaul tercih edildi? Yaşayan birçok Nobelli yazar var;-Naipaul dışında pekala onlardan biri davet edilemez miydi?
Neyse, asıl söylemek istediğim, Naipaul'un sadece İslamiyet'e karşı nefret duygularıyla dolu biri olmanın ötesinde, kolonyalist ve emperyalist bir kimlik olduğudur. Tekrar ediyorum (ve değerli dostlarım alınmasınlar!!!), Naipaul, daha önce de defalarca yazdım, o bir 'sömürge aydını'dır. Kendi yerli ve mağdur kimliğinden de nefret ediyor Naipaul;- kimliğini, sömürgeci ve emperyalist Batı'nın kimliğiyle özdeşleştiriyor ve Batı medeniyeti dışında kalan ezilmiş ve sömürülmüş uluslara, neredeyse tiksinerek (hayır, iğrenerek) bakıyor...
Bunu, kendilerini antiemperyalist ve antikolonyalist olarak tanımlayan değerli ulusalcı ve solcu (eğer kaldıysa!) dostlarıma duyurmak istedim. Naipaul'u hoşgörü adına savunanlar arasında onlar da var çünkü...
Hoşgörü konusunda bir noktaya da işaret etmek istiyorum. 'Hoşgörü' ile 'Ressentiment' birbirinden farklı şeylerdir. Naipaul'un davet edilişini 'hoşgörü' adına savunanlar, aslında 'hoşgörü'yle değil, 'ressentiment'la davranıyorlar. 'Ressentiment'in, Türkçede tam karşılığı yok;- sıklıkla kullanılan 'hınç' sözü de karşılamıyor 'Ressentiment'i! 'Ressentiment', güçlü olanın zorbalığı karşısında, hiçbir karşı koyma imkanının olmadığı durumlarda, insanın 'bükemediği eli öpme'si! Hz. İsa'ya atfedilen, 'biri yanağını tokatlarsa, öteki yanağını da dön, onu da tokatlasın!' durumu! Batılı karşısında duyduğumuz eziklik, düştüğümüz zillet!
Son sözüm, Müslüman entelijansiyaya! Ernest Renan karşısında bir Namık Kemal, Draper karşısında bir Ahmet Mithat Efendi, Reinhardt Dozy karşısında bir Şehbenderzade bile olamayacak kadar oryantalistleşmişiz. Avrupa Birliği'ne girebilmenin örtük koşullarından biri de, Avrupa'nın oryantalist ve kolonyalist 'müktesebatı'nı temellük etmek galiba. 'Ressentiment', eziklik ve zillet! Nerdeyse, 'Naipaul haklı!', diyerek baş tacı edeceğiz! 

Hilmi Yavuz
21. 11. 2010
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/naipaul-ve-bizimkiler_1055005.html



Hilmi Yavuz 
Naipaul ve bir kısım Türk entelijansiyası 
Muhabir: 24 Kasım 2010, Çarşamba 
V. S. Naipaul meselesinin Türk entelijansiyası tarafından alımlanma biçimi: Galiba asıl mesele bu! 
Elbette herkes dilediğini düşünmekte özgürdür ve buna kimsenin karışmaya elbette hakkı yoktur. Ben, bir okuryazar olarak görevimi yaptığımı ve Naipaul'un sadece bir İslam düşmanı değil, ama aynı zamanda kolonyalist ve emperyalizm yanlısı bir kimlik olduğunu düşünüyorum ve ben de bu konudaki düşüncelerimi özgürce söyleme hakkına sahip olduğumu sanıyorum. 
Benim Naipaul meselesini gündeme taşımakta 'niyetimin ne olduğundan emin olmayan'lar olduğu gibi, konuya safderunca bir tavırla yaklaşarak, Naipaul'un özür dileyeceği beklentisi içinde olanlar da vardı. Ama bunlar değildi hiç şüphesiz, asıl önemli olan. 
Asıl önemli olan, Naipaul'a hoşgörülü davranarak onunla bir diyaloga girilmesinden yana olanların tavrıydı... 
Sevgili hoşgörücü dostlarımın beni de hoşgörmelerini diliyorum, ama bu gerekçe bana fena halde komik görünüyor. 
Naipaul'la nasıl bir diyaloga girilecek? Hazret, bu konuda bir diyalogu kabul edecek mi? Diyelim ki, bir diyalog başladı, adama ne söyleyeceksiniz: 
'Bakın, biz Türk Müslümanları sizin zannettiğiniz türden geri zekalı, parazitler değiliz. Biz de sizin gibi Avrupalıyız. Sizin gezdiğiniz ülkelerdeki Müslümanlar başka, biz başkayız: 
Biz laik bir toplumuz' mu diyeceksiniz? 'Biz de Arapları sevmeyiz. Onlar pistir!' mi? Yoksa, 'Sayın Sir Vidia, Pakistan'daki, Malezya'daki, Endonezya'daki Müslümanlar, sömürgeleştirildiler o nedenle de aptallaştırıldılar.
 Oysa Biz Türkiye Cumhuriyeti olarak, Avrupalılaştık, modernleştik. Biz de sizin gibiyiz. Yok birbirimizden farkımız' mı, demeye hazırlandınız! Naipaul'un gözüne girmeye ve 'lütfen bizi o geri Müslümanlar gibi görmeyin!' diyerek ricacı olmaya mı, 'dialoga girmek' adını veriyorsunuz? 
Naipaul gibi 'İran, Pakistan, Endonezya ve Malezyalı 'öteki' Müslümanları aşağılayıp ona hak vererek mi, diyaloga gireceksiniz? Bunun bir 'hoşgörü' değil, 'Ressentiment' olduğunu yazdığım için eleştirenler oldu. 
Evet, bu tavır, bir 'Ressentiment' tavrıdır. Avrupa medeniyeti karşısında ezik, iktidarsız ve çaresiz oluşun, güçlünün karşısındaki aşağılık duygusunun getirdiği, 'bükemediğin eli öp!' tavrı! Yılışık bir Oryantalizm! Oryantalizm, evet, hem de en yılışığından! 
Yıllardır yazdığım gibi biz modernleşmedik, oryantalistleştik. Avrupalı olmadık, Avrupalı gibi olduk! Avrupalı olamazdık da, o medeniyete ait değildik çünkü:­ aitolmak başka, mensup olma başkadır. Mensubiyetin, bizi Avrupalı ve modern yapmadığını, bu medeniyete ait olamayacağımızı yaza söyleye dilimde tüy bitti. 
Oryantalizm, Avrupalı gibi olmaktır; Avrupalı olmak değil! 
Naipaul, bir turnusol kâğıdı. Naipaul, bilinçdışıları, Avrupa medeniyetinin tek ve mafevk medeniyet olduğuyla yapılanmış zihinleri ile ­tıpkı ve tastamam onun gibi­, kendi yerli ve madun (subaltern) kimliğinden tiksinen bir kısım Türk entelijansiyası için 'dialoga girilecek' ideal bir muhataptır. 
İki çift sözüm de sevgili öğrencim Bülent Somay'a: 
Radikal'deki yazısında, Naipaul ve onun gibi anadilleri dışında Avrupa dilleriyle yazanların, 'sonradan intisap ettikleri dili' dönüştürdüklerini öne sürüyor ve bunu o dilin 'gerçek sahiplerinin arzularının aksine' (çünkü 'sahipler'in, dillerinin bir 'ayrıcalık' olarak kalmasını' istediklerini düşünüyor Somay!) o dili evrensel bir dil haline getirdiklerini bildiriyor! 
Çok hayret ettim: İngilizler Hindistan'da, Kenya'da İngilizceyi; Fransızlar Cezayir'de, Tunus'ta, Fas'ta Fransızcayı, yerli halklara, dilleri sadece kendilerine kalsın diye mi, kafalarına vura vura zorla öğrettiler? Ne diyeyim: Naipaul'a, Salman Ruşdi'ye ve diğer 'sömürge aydınları'na, İngilizceyi, İngilizlere rağmen(!) 'evrensel bir dil haline getirdiği için teşekkür borçluyuz, herhalde! 
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/newsDetail_openPrintPage.action?newsId=1056218

Meğer Naipaul onur konuğu değilmiş!

Meğer Naipaul onur konuğu değilmiş!

23 Kasım 2010, Salı
İstanbul'da düzenlenecek Avrupa Yazarlar Parlamentosu'na onur konuğu olarak davet edilen Nobel ödüllü yazar V.S. Naipaul'a tepkiler sürerken, etkinliğin koordinatörü, Naipaul'un 'onur konuğu' olmadığını açıkladı. Programın duyurusundaki ifadelerle çelişen bu açıklamaya göre Naipaul, sadece 100 davetli yazardan biri.
Hint asıllı Nobel Ödüllü yazar V.S. Naipaul'un 25-27 Kasım tarihlerinde düzenlenecek Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun onur konuğu olarak davet edilmesine tepkiler artınca 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansı geri adım attı. Etkinliği düzenleyenler dün bir toplantıyla krizi değerlendirdi. Tepkileri sorduğumuz koordinatör Dündar Hızal, Naipaul'un onur konuğu değil, davetli 100 yazardan biri olduğunu söyledi.

Hızal'ın bu açıklaması kafaları biraz daha karıştırırken bir çelişkiyi de ortaya koydu. 12 Kasım'da basına gönderilen metinde "Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun Onur Konukları Yaşar Kemal ve V.S. Naipaul... Yaşar Kemal'in Onur Konuğu olarak katılacağı etkinlikte açılış konuşması Nobel Ödüllü yazar V.S. Naipaultarafından yapılacaktır." ifadesi yer alıyordu. Pek çok gazete etkinliğin onur konuğunun Yaşar Kemal ve V.S. Naipaul olduğunu duyurdu. Ajans bugüne kadar bu haberleri yalanlamadı, ta ki kamuoyundaki tepkiler büyüyene kadar.

Naipaul'un Müslümanları 'gerizekâlı', 'yaratıcı olmayan', 'hiçbir şeyi başaramayan' bir güruh olarak gördüğünü ilk kez Hilmi Yavuz köşesinde duyurdu ve ardından tartışma büyüdü. Davetli yazarlardan Cihan Aktaş ve Beşir Ayvazoğlu toplantıya katılmayacağını açıkladı. Pek çok yazar da eleştirilerini dile getirdi.

Etkinliğin koordinatörü Dündar Hızal ise basında çıkan haberlere işaret ederek şöyle bir açıklamada bulundu: "Basın bülteninde Yaşar Kemal'in onur konuğu olduğu ve Naipaul'un açılış konuşması yapacağı ifadesi geçiyor. Onur konuğunu tek başına da okuyabilirsiniz, birlikte de. Tartışmayı başlatanlar sadece basında çıkan haberlere değil keşke basın bültenine de baksaydı. Türk edebiyatının en yaşlı ve yabancıların da en çok bildiği yazarlarından biri olduğu için programın onur konuğu sadece Yaşar Kemal. Yoksa onursal bir kurum söz konusu değil. Naipaul da davet edilen 100 yazardan biri sadece."

'Naipaul açılış konuşmasını yapacak' cümlesini sorduğumuzda ise Dündar Hızal "Açılış konuşmasında sadece Naipaul yok. Adalet Ağaoğlu, Murat Belge, Hari Kunzru, İskender Pala da var. Gelirse Naipaul da onlardan biri olacak. Naipaul'un yapacağı özel bir açılış konuşması olmayacak." cevabını verdi.

Peki Naipaul'un bu gelişmelerden haberi var mıydı? Hızal, yaşananları şöyle anlattı: "Naipaul, dış dünyaya çok kapalı bir insan. Kendisinin değil de onu temsil eden ajansın bu gelişmelerden haberi var. Bunu muhtemelen onunla paylaşacaklardır. Kararının değişeceğini düşünmüyorum. Şu an bileti kesildi, otel rezervasyonları yapıldı. İsterse gelir, İstanbul'u gezer ve gider; isterse gelir, konuşmasını yapar veya hiç gelmez. Naipaul'un ajansı 'Bu tip meseleler dünyanın her yerinde oluyor. Biz 200'den fazla yazarı temsil ediyoruz.' dedi ve yaşananları önemsemedi."

'Başka hiç mi Avrupalı yazar yok'

2010 Ajansı'nın açıklamasından sonra görüşlerine başvurduğumuz Cihan Aktaş ise şöyle konuştu: "Naipaul onur konuğu değilse bile öyle bir algı oluştu, kaldı ki açılış konuşması yapması da önemli bir taltiftir ve bu taltifi hak etmediği kanısındayım kendi adıma. Müslümanlığın büyük anlam olduğu bir ülkede gerçekleşen ve Avrupa ufkuna da göndermede bulunan böyle bir toplantı, açılış konuşmasını insanlık toplumunun barış içinde yaşama ve kardeşliği konusunda kaygılara sahip, kültürel meseleler alanında, özellikle "medeniyetler çatışması" diye öne sürülen bir bağlamda olumlu, yapıcı, çığır açan, vicdanları rahatsız edecek ifadeler barındırmayan eserler vermiş bir yazar yaptığında amacına ulaşır. Doğu ve Batı, İslam ve Batı arasında sürekli çoğaltılan çatışmacı, İslamofobiyi besleyen söylemlerin karşısında yapıcı bir dil geliştirmiş hiç mi Avrupalı yazar yok..."
'Haber çıktığında ajans neden yalanlamadı?'

Tartışmayı başlatan Hilmi Yavuz, çelişkili açıklama üzerine şöyle dedi: "Yaşar Kemal ve V. S. Naipaul'un onur konuğu olacağı haberini Zaman gazetesinden ve pek çok gazeteden daha okudum. Ben de kendi yazımı bunun üzerine yazdım. Zaman ve öteki gazeteler herhalde bunu kendilerinden uydurmadılar. Peki, haber gazetelerde çıktığında ajans neden bunu yalanlamadı." Hilmi Yavuz "Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun 'Onur Konuğu' Naipaul'u tanıyalım" başlıklı yazısında Nobelli yazarın Müslümanlar hakkında aşağılayıcı ifadelerine dikkat çekerek şöyle demişti: "Bu toplantıyı düzenleyenler ve destekleyenler, herhalde 'Onur Konuğu' olarak davet edilen V.S. Naipaul'u tanımıyorlar. 'Ödül budalası' bir toplum olduğumuz için, Nobel Edebiyat Ödülü'nü almış olmasını, onun bizi 'onur'landırmaya yeteceğini düşünmek maluliyetine düşüyoruz. Peki, kim bu Naipaul? Bu yazının hiçbir etkisi olmayacağını bile bile, gene de 'onur konuğu'nun kimliğini ortaya koymanın, yazar sorumluluğumun bir gereği olduğunu düşünüyorum. (...) Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun Türkiye temsilcileri ve bu oturumda konuşmayı kabul eden yazar dostlarımız, Müslümanları, bunca hakareti reva görerek aşağılayan bu adamla yan yana oturmayı nasıl içlerine sindirecekler?"

http://www.zaman.com.tr/cuma_meger-naipaul-onur-konugu-degilmis_1055804.html


Naipaul konusunda nasıl linç edildim?

-'rencîde olur dîde-i huffaş ziyâdan'
Naipaul konusunda hesaplaşmanın zamanı geldi:*Naipaul meselesi, 'Naipaul'u linç ediyorlar!' kampanyasıyla başladı; ve 'Hilmi Yavuz'u linç etme' kampanyasıyla sona erdi;
* Naipaul'a gösterilen hoşgörü, Hilmi Yavuz'a gösterilmedi;
*Hilmi Yavuz, Naipaul'a hakaret etmedi; Naipaul'un Müslümanlara hakaret ettiğini yazdı sadece.
Aksini öne sürenler düpedüz yalan söylüyorlardı. Batı medeniyeti dışında kalan ne varsa, her şeyden ve hepsinden tiksinen, patolojik bir vak'aydı Naipaul...
Naipaul'a düşünce özgürlüğü tanıyanlar, Hilmi Yavuz'dan düşünce özgürlüğünü esirgediklerinin farkında değil miydiler? Bal gibi farkındaydılar!
Şimdi, Hilmi Yavuz'u linç etme kampanyasının oyuncularını görelim:
1. Ard niyet okuyucuları:
A. Ard niyetimin ne olduğunu bilenler: Ahmet Hakan, Ruşen Çakır.
Bu iki oyuncu, Hilmi Yavuz'un Orhan Pamuk'a 'taktığını', Naipaul kampanyasını Orhan Pamuk'a vurmak ard niyetiyle başlattığını öne sürdüler.
B. Ard niyetin ne olduğunu bilmeyenler: Ömer Lekesiz.
Bu oyuncu Naipaul'un kimliğini sergilemekte benim gizli bir niyetimin olduğunu imâ etti. Orhan Pamuk'a 'takıntılı' olduğumu (!) bilmiyordu herhalde.
C. Bir yerlerden 'emir aldığımı' söyleyenler: İsmet Özel
Bu 'emri' nereden aldığımı söylemedi. Daha önce de bir münasebetle bu iddiasını tekrarlamıştı. NTV programında onu bu iddiasını ispata davet ettim; ispata gerek olmadığını söyledi.
Şimdi sorgulama sırası bende:
Ard niyet okuyucusu oyuncuları, konuyu Naipaul'dan Hilmi Yavuz'u linç kampanyasına çevirmek konusunda bir ard niyete mi sahiptiler? Ağız birliği etmişçesine 'çamur at, izi kalsın!' diye mi düşünmüşlerdi; bir yerlerden emir mi almışlardı; yoksa gizli bir niyetleri mi vardı?
Bu ard niyet okuyucuları, Naipaul'un, tekrar ediyorum, Batı medeniyeti dışında kalan her şeyden ve herkesten (elbette Müslümanlar da içinde olmak üzere) tiksindiği ve bu tiksintisini en galiz hakaret sözcükleriyle dile getirip getirmediğini tahkik etmek, yani Hilmi Yavuz'un doğruları söyleyip söylemediğini soruşturmak yerine (ki, mantıksal olan buydu!), Hilmi Yavuz'un niyetini tahkike kalkışmakla neyi amaçlıyorlardı? Bu, bir linç kampanyasının hazırlığı mıydı?
Oysa, ortada niyet sorgulamasını gerektiren bir durum yoktu. Şayet Naipaul hakkında Hilmi Yavuz'un söyledikleri doğru olmasaydı (-ki, bu kolayca tahkik edilebilirdi!), o takdirde bir ard niyet aranması makul ve meşru olabilir; 'Hilmi Yavuz Naipaul hakkında yalan şeyler yazdı. Niyeti neydi?' diye sorulabilirdi. Ama doğruyu söyleyende bir ard niyet arandığına ilk defa tanık oluyordum.
Hadi, diyelim ki, doğruyu söyleyenin ard niyetinden kuşkulanıldı. Bu ard niyeti ispat sorumluluğu, iddia sahibine düşmez miydi?
Bu durumda ben, ard niyet arayanların ard niyetlerinden şüphe etmekte haklı olmayacak mıydım?
2. Hakaretçiler:
A. Aslı Aydıntaşbaş.
Bu oyuncu Hilmi Yavuz'u [dinsel] 'hassasiyet faşizmi' ile suçladı. Ama onu bununla suçlarken, asıl Naipaul'un kendisinin bir 'hassasiyet faşisti' olduğunu hatırlamak istemedi bile... Oysa Naipaul, düpedüz 'Batı medeniyeti hassasiyeti faşizmi' yapıyordu...
Hilmi Yavuz, bir hassasiyet faşisti değildi; tam tersine, Naipaul gibi bir ırkçı, kolonyalist bir faşisti teşhir ediyordu.
Aslı Aydıntaşbaş bunu görmedi.
B. Ezgi Başaran:
Bu oyuncu, CNN Türk'te Mario Levi ile Hilmi Yavuz arasında geçen diyaloga atıfta bulunarak, Levi'nin 'Bu ülkede Hıristiyan ve Musevilere de ağır hakaretler edildiğini söylediğinde, Hilmi Yavuz'un 'siz de tepki gösterseydiniz!' cevabına tepki gösterdi. Oysa o programda Hıristiyanlara ve Musevilere yapılan hakaret değil, Müslümanlara yapılan hakaret konu ediliyordu. Ezgi Başaran'ın bu bağlamda Mario Levi'ye, 'madem öyle, siz şimdi niçin Naipaul'un Müslümanlara yaptığı hakaretlere tepki göstermiyorsunuz?' diye sorması gerekmez miydi?
Ezgi Başaran bunu sormadı.
3. 'Batı Ne Der'ciler:
A. Bülent Somay, Sedat Ergin.
Bu iki oyuncu, Naipaul'un Türkiye'ye gelmemesi durumunda, Batı'nın ne diyeceğinden kaygı duyarken, Naipaul'un Türkiye'ye gelmesi durumunda Müslümanların ne diyeceğinden kaygı duymayı akıllarına bile getirmediler. Somay ve Ergin için önemli olan Batılıların ne diyeceğiydi çünkü-, Müslümanların ne diyeceği değil!
B. Naipaul'u aklayanlar:
Nedim Gürsel, Eyüp Can.
Bu oyuncular, Naipaul'un değiştiğini, onu eski yazılarıyla yargılamanın yanlış olduğunu iddia ettiler (Bu, Naipaul'un, eskiden söyleyip yazdıklarının hakaret unsuru taşıdığının zımnen kabulü demekti!). Naipaul'un sadece teröristleri suçladığını söylediler. Yalandı!
Naipaul, Müslümanlardan özür mü dilemişti?
Özür dilememişse (-ki, dilememişti!), o zaman hafifletici sebepler aramanın anlamı neydi? Bir gizli niyetleri mi vardı?
C. Suimisal arayanlar:
Nazlı Ilıcak.
Bu oyuncu, NTV'deki programda, Naipaul'un söylediklerini 'şoke edici' bulmadığını; Türkiye'de laiklerin Müslümanlara Naipaul'dan çok daha ağır hakaretlerde bulunduklarını söyledi. Programı yöneten Ruşen Çakır, Nazlı Ilıcak'a, 'suimisalin emsal teşkil etmeyeceği' hükmünü hatırlatmalı değil miydi? Çakır, bunu yapmadı. Acaba niyeti neydi?
D. Bu Konuyu Hilmi Yavuz'a Hakaret için fırsat bilenler:
Rıza Zelyut, Alper Turgut, Cem Akaş.
Bu oyuncular, Hilmi Yavuz'a duydukları kin ve nefretlerini, fırsat bu fırsattır deyip onun şairliğine, yazarlığına en ağır biçimde hakaret ederek açığa vurdular.
Hiç kimse, 'Hilmi Yavuz ne yaptı da, bunca hakaretin muhatabı oldu?' diye sormadı. Hilmi Yavuz, linç edilmeliydi,-edildi de!
Evet, Hilmi Yavuz ne yapmıştı da, bunca hakaretle üzerine yürüyen bu oyuncular güruhunu kışkırtmıştı?
Yaptığı şuydu:
1. Naipaul'un kolonyalist, ırkçı ve İslam düşmanı tavrını serinkanlılıkla sergilemek;
2. Bunun Türk kamuoyuna duyurulmasının bir aydın sorumluluğu olduğuna inanmak;
3. Avrupa Yazarlar Parlamentosuna katılacak Türk yazarların Naipaul'la aynı masaya oturmayı 'içlerine sindirip sindirmedikleri'ni sormak;
4. 'Naipaul gelmesin!' istemezükçülüğünün sözcülüğünü yapmak değil, 'niçin başkasını değil de onu davet ettiniz?' diye sormak.
*Hilmi Yavuz'un düşündüğü, sivil bir protestoydu: Naipaul, konuşmaya başladığında Türk yazarların salonu sessizce ve topluca terk etmeleri...
*Ayrıca, Hilmi Yavuz, galiz hakaretlerin düşünce özgürlüğü bağlamında hoşgörüyle karşılanması gerektiğini de, bu vesile ile öğrenmiş oluyordu...
Hilmi Yavuz, şunu da yazmıştı:
Naipaul, bir turnusol kağıdı!
Her şey açığa çıktı işte...
Zihinleri sömürgeleşmiş aydınlar, Naipaul turnusolu ile açığa çıktılar!
Türkiye sömürge olmamıştı, ama Batılılaşma, bir Oryantalizm olarak zihinleri sömürgeleştirmişti! Yıllardır yazıp söylediğim de buydu zaten...
Son olarak bir itiraf:
Evet, bir yerlerden emir almıştım:
O emri veren, vicdanımdı...
Evet, gizli bir niyetim vardı:
Sömürgeleşmiş zihinli 'aydın'ları(?) açığa çıkarmak!
Bunda da başarılı oldum işte! Hepsi, sazan gibi, Hilmi Yavuz'un oltasına geldiler: Türk Naipaul'ları!
Birer, ikişer...
Not: Bu konuda erdemli ve yiğit duruş sergileyen Salih Tuna, Rasim Ozan Kütahyalı, Cezmi Ersöz ve Ali Bulaç kardeşlerime yürekten teşekkür ediyorum (H.Y.)  28. 11. 2010
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/naipaul-konusunda-nasil-linc-edildim_1057828.html
Hilmi Yavuz linç edilmiş

03.12.2010

Elli yıllık arkadaşlardan biri telefon etti: “Hilmi yaptı yine numarasını?”  “Ne yapmış?”
“Daha ne yapsın, ortaya bir laf attı, bazılarını kudurttu, çoktandır ortalıkta, televizyonlarda gözükmüyordu, bir anda laf ebelerinin odağı oldu!”
* * *
Hilmi Yavuz bu kavgadan nasıl çıktı?
Hilmi Yavuz, bu kavgadan nasıl çıktığını, yazısının başlığında özetlemiş:
“Naipaul konusunda nasıl linç edildim?”
Yazısını “sömürgeleşmiş zihinlere” ithaf ettiğine göre, demek onu linç edenler bunlar.
* * *
Peki kim bunlar?
Hilmi Yavuz onları bölüm bölüm sıralamış, biz bölüm başlıklarını vermekle yetineceğiz, önemli olan da kişiler değil, eylemleri değil mi? Meraklısı “Zaman” gazetesindeki 28 Kasım 2010 tarihli yazısını alır, listeyi görür.
Gelelim Hilmi Yavuz’un deyimiyle kendisini linç etmek isteyenler kimler?
“Art niyet okuyucuları/bir yerden emir aldığımı söyleyenler/hakaretçiler/Batı ne derciler/Naipaul’u anlayanlar/sui emsal arayanlar/konuyu, Hilmi Yavuz’a hakaret için fırsat bilenler...”
* * *
Peki Hilmi Yavuz ne yapmış da bu kadar adamı üzerine çekmişti?...
“Yaptığım şuydu” diyor:
“1. Naipaul’un kolonyalist, ırkçı ve İslam düşmanı tavrını serinkanlılıkla sergilemek.
2. Bunun Türk kamuoyuna duyurulmasının bir aydın sorumluluğu olduğuna inanmak.
3. Avrupa Yazarlar Parlamentosu’na katılacak Türk yazarların Naipaul’la aynı masaya oturmayı ‘içlerine sindirip sindirmedikleri’ni sormak.
4. ‘Naipaul gelmesin!’ istemezükçülüğünün sözcülüğünü yapmak değil, ‘niçin başkasını değil de onu davet ettiniz?’ diye sormak.
-  Hilmi Yavuz’un düşündüğü, sivil bir protestoydu: Naipaul, konuşmaya başladığında Türk yazarların salonu sessizce ve topluca terk etmeleri...
-  Ayrıca, Hilmi Yavuz, galiz hakaretlerin düşünce özgürlüğü bağlamında hoşgörüyle karşılanması gerektiğini de, bu vesile ile öğrenmiş oluyordu...”
Açıkça söylüyor:
“Ben Naipaul gelmesin istemezükçülüğünün sözcülüğüne soyunmadım, düşündüğüm sivil bir protestoydu. Naipaul konuşmaya başlayınca Türk yazarların, salonu sessizce, topluca terk etmeleriydi.”
* * *
Hilmi Yavuz, yazısını bir itirafla bitiriyor:
“Evet, bir yerlerden emir almıştım:
O emri veren, vicdanımdı...
Evet, gizli bir niyetim vardı:
Sömürgeleşmiş zihinli ‘aydın’ları(?) açığa çıkarmak!
Bunda da başarılı oldum işte! Hepsi, sazan gibi, Hilmi Yavuz’un oltasına geldiler: Türk Naipaul’ları!
Birer, ikişer... “
Ne itiraf değil mi?
Adamlara sazan balığı diyor.
Malum sazan balıkları, her gördüklerine yem diye koşarlar, iğneyi, zokayı yutarlar...

Hasan Pulur, Milliyet


Naipaul konusunda son yazı: Bülent Somay'a cevabımdır

Naipaul konusunda yazılanlar kalın bir dosya halinde önümde duruyor. Bana karşı söylenen ve yazılanlar bunlar! Çoğuna, geçtiğimiz pazar günkü yazımda cevap vermiştim.



Bunlar, iyiniyetle bağdaşması söz konusu olmayan, kasıtlı ve edeb dışı sözlerdi. Edeb dahilinde iki eleştiri var. İkisi de benim yıllar önce Boğaziçi Üniversitesi'nde öğrencim olan Nilüfer Kuyaş ve Bülent Somay. Onlara teşekkür ediyorum,- zira, beni eleştirdiler, ama asla edeb dışına çıkmadılar.

Nilüfer Kuyaş, Naipaul'la ilgili ilk yazımı 2001 yılında yazdığımı hatırlatıyor ve o günden bu yana görüşlerimin niçin değişmediğini soruyor. Hemen cevap vereyim: Naipaul değişmedi de ondan!

Bülent Somay ise iki yazı yazdı. İlkine, şöyle bir değinmiştim. Somay, 28 Kasım tarihli Radikal'de, konuyu bir kez daha ele alıyor. Eksik olmasın, 'Hilmi hocam, felsefe öğrenmemde emeği geçen önemli kişilerden birisiniz' dedikten sonra 've ben, (kendime rağmen) biraz da Şarklı olduğum için ustaya saygının erdemine inanırım, ama aynı zamanda Marksist olduğum için "eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğine" inanırım' diyerek, beni eğitmeye başlıyor! [Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler'inin III. Tez'idir bu: 'Eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerekir'.]

Ben, Bülent'in ilk yazısında, sömürge halklarına kendi dillerini öğretme konusunda onların 'dilleri sadece kendilerine kalsın istemişlerdir' düşüncesini eleştirmiş, 'İngilizler Hindistan'da, Kenya'da İngilizceyi; Fransızlar Cezayir'de, Tunus'ta, Fas'ta Fransızcayı, yerli halklara dilleri sadece kendilerine kalsın diye mi, kafalarına vura vura zorla öğrettiler?' diye sormuştum.

Bülent cevap veriyor: 'İngilizler Hintlilere tabii ki İngilizce öğreteceklerdi Hilmi Hocam. Yoksa sömürge işlerini ve muhasebesini yürütmek için [...] kendileri Hindî (ya da Hindistan'da konuşulan onlarca dilden birini) öğrenmek zorunda kalacaklardı. Ama o kadar işte; sakil ve komik bir aksanla, daha ağzını açtığında kim olduğunu belli edecek bir kimlik kartı gibi konuşsun diye öğrettiler dillerini' diyor ve 'zurnanın zırt dediği yer'in Salman Rüşdi, Chattarjee, Bhabha ve Spivak'ın (nedense Naipaul'u anmıyor!), 'efendinin dilini ve efendiye rağmen ve ondan daha büyük bir beceriyle kullanmaya başladığı an' olduğunu; 'Efendinin kasdı[nın] tabii ki bu' olmadığını bildiriyor.

İlahi Bülent! Demek ki İngilizler, sömürge halkına İngilizce öğretirken, Naipaul'un, Chattarjee'nin, Bhabha'nın, Spivak'ın, İngilizceyi 'efendiye rağmen ve ondan daha büyük bir beceriyle' kullanacağını hesaplayamamışlar! 'Bu madunlara İngilizceyi öğretelim, onlar nasıl olsa bizden daha büyük bir beceriyle konuşamazlar' diye düşünecek kertede aptal mı İngilizler acaba? Ya da, bir dili, o dile yabancı olan birine öğrettikten sonra, onun, öğretenden daha 'büyük bir beceriyle' kullanılmasını önleyecek tedbirler mi vardı da, İngilizler o tedbirleri almadı? Yapma Bülent, Allahaşkına!

Dahası, mağdur sömürge halkından birinin, mesela Naipaul'un veya Rüşdi'nin İngilizceyi efendilerinden daha 'büyük bir beceriyle' kullandıkları su götürmez. Çünkü onlar (özellikle de Naipaul), efendinin dili olan İngilizceyi, kolonyalizmin emir ve hizmetinde, sömürgeci ve ırkçı bir söylemle, ve elbette 'daha büyük bir beceriyle' kullanıyorlar!

Bülent, Boğaziçi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okumuştur. Şimdi söyleyeceklerimi de herhalde bilecektir: Carolyne Spurgeon, 'Shakespeare's Imagery' adlı yapıtında, Shakespeare'in, 'Macbeth'de 'eğreti elbiseler giymekle ilgili benzetmelere sık sık başvurduğunu belirtir. Shakespeare'in 'Macbeth'inden Angus'ın, Macbeth'i suçlarken söylediği şu beytini hatırlıyor mu acaba?

Kırallığı bol geliyor sırtına
Bir cücenin bir devden çaldığı kaftan gibi
Naipaul, efendilerinin çalıntı kaftanını giyiyor! Bülent'in o kaftanın, 'cüce'nin üzerindeki 'eğreti' ve gülünç duruşunu savunması ne acı! Demek ki, Marx'ın Feuerbach Üzerine Tez'lerinden üçüncüsünü, bu defa eğitilenler açısından tekrarlamalı: 'Eğitilenlerin de bir daha eğitilmesi gerekiyor'.
Hamiş: 1- Çok güldüm: TRT'de, 'Medya Müfettişi'nin son programında Naipaul hakkında nasıl bir uzmanlığa sahip olduğunu bilemediğim, 'Cumhuriyet' Gazetesi'nden Alper Turgut adında bir genç muhabir, Naipaul konusunda konuşmasına başlarken aynen şunu söyledi: 'O kuşağın bütün yazarlarını okudum, Hilmi Yavuz'u okumadım! Çünkü o, kötü bir şair!' Medya Müfettişi'nin sunucusu da, elbette şu soruyu sormadı: 'Mademki okumadınız, Hilmi Yavuz'un kötü şair olduğunu nerden biliyorsunuz?' Beni, Naipaul'u 'okumamış' olmakla eleştirenlere ithaf olunur. Yandaşlarınız bunlar işte!
Hamiş: 2- Çok sevindim. Enver Aysever, benim kitaplarımı kitaplığından atacakmış! İsabetli bir karar;- çünkü, kitaplarımın (ve derslerimin; ki o da eski bir öğrencimdir!) hiçbir işe yaramadığı anlaşılıyor! Çocuk onları ne diye kitaplığında tutsun ki! 01. 12. 2010
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/naipaul-konusunda-son-yazi-bulent-somaya-cevabimdir_1059086.html

Naipaul neden Türkiye’ye gelmedi

100 yazarın katılımıyla İstanbul’da toplanacak Yazarlar Parlamentosu’nun açılışını yapması için Nobel ödüllü kendini İngiliz olarak gören Hintli yazar V.S. Naipaul’un davet edilmesi, edebiyat çevrelerini karıştırdı.. .
GÜRÜLTÜ KOPTUHilmi Yavuz geçen hafta, ‘Yazar dostlarımız, Müslümanları aşağılayan V.S. Naipaul’le yan yana oturmayı nasıl içlerine sindirecekler?’ diye sormuş ve ardından büyük bir gürültü kopmuştu. Naipaul’un Avrupa Yazarlar Parlamentosu’nun onur konuğu olma durumu ‘tartışıldı’.  Ama onunla yan yana oturmak gündemi çoktan geride kaldı, çünkü artık yanına oturabileceğimiz bir Naipaul yok ortada.  Naipaul, Türkiye’ye gelmekten vazgeçti.

GERİ ÇEKİLDİÖnceki gün, “Türk medyasında politize edilmiş olması etkinliğin asıl amacını ve bir edebiyatçı olarak yapacağım katkıyı gölgelemiştir. Bu sebeple, Avrupa Yazarlar Parlamentosu organizatörleriyle karşılıklı uzlaşma neticesinde Avrupa Yazarlar Parlamentosu’na katılımımdan geri çekiliyorum” dedi.  Bütün olan bitenlerden sonra parlamento bugün yine de toplanacak.  Diğer Onur Yazarı Yaşar Kemal açılışa katılacak.

NAIPAUL NE DEMİŞTİ Rana Kabbani, Naipaul’un 1990 yılında dört İslam ülkesine (İran, Pakistan, Malezya ve Endonezya’ya) yaptığı gezilere dair kitaplarından yola çıkarak Naipaul’un Müslümanlara ilişkin gözlemlerini aktarmaktadır. Naipaul, yol boyunca Müslümanlarla gerçekleştirdiği konuşmaları öyle bir biçimde yeniden üretir ki, onların saf, saçma ve geri zekâlı gibi görünmelerini sağlar (altını ben çizdim. H.Y.) Gerçekte, İslamiyet’i de, öfkeden köpürmüş bir yenilginin anlatımı olarak görür.’ Naipaul, İslamiyet konusunda şunları yazar:
MÜSLÜMANLAR GERİZEKALI“İslamiyet, yalnızca zorluktan kaçıp sığınılan bir barınaktı (Müslümanlar için); yaratıcı değildi; hiçbir şeyi başaramıyordu; tıpkı bir parazit gibiydi.” Müslümanlar, ‘geri zekalı’, ‘yaratıcı olamayan’, ‘hiçbir şeyi başaramayan’ bir güruh, Naipaul’a göre! Rana Kabbani, devam ediyor, Trinidad’lı ‘sömürge asilzadesi’ Sir Vidiadhar’ı anlatmaya: ‘Naipaul, İslamiyet’te yalnızca olumsuzluk görür: Bu din, bütünüyle yararsız bir coşku uyandıran bağnazlık dini’dir. (Hilmi Yavuz’un yazısıdan alıntılanmıştır)

V. S. NAIPAUL KİMDİR1932’de Trinidad Tobago’da doğan yazar gelişmekte olan ülkeler üzerine kaleme aldığı eserlerle tanınıyor. Seçtiği temalarla dikkatleri üzerine çeken yazar İsveç Akademisi tarafından verilen Nobel Ödülü’nü 2001 yılında kazandı. İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından biri olarak gösterilen Naipaul, David Cohen Ödülü, Booker Ödülü gibi birçok ödülün sahibi oldu. Edward Said ve Derek Walcott, Naipaul’ü sol liberal fikirleri dolayısıyla yeni koloniyel dönemi savunmakla suçlamıştı. Kurgu romanlarının dışında Naipaul Hindutva’nin (Hint Milliyetçiliğinin) Müslümanlara karşı Hindistan’ın son kurtuluş umudu olduğunu belirtmişti.
NAIPAUL’LA İSLAMA DAİR SÖYLEŞİ
Yapıtlarınız dünyada övgüyle karşılanıyor, fakat ciddi bir tartışmanın konusu olmayı da sürdürüyorsunuz. İslam hakkındaki yazılarınızda duyarsızlıkla ve Batı’nın önyargılarının tellallığını yapmakla suçlanıyorsunuz. 
Müslümanlarla ilgili yazmanın sorunlu tarafı bu. Sizi kasabadan kovmak isteyen üniversiteler dolusu insan var ve onlara bunun için para ödeniyor, yani gerçekte ne dediğinize hiç dönüp bakmıyorlar.
Taliban’ı haşarat diye niteliyorsunuz. Hayır, bunu söyleyen eşim! Yıllarca köşe yazarlığı yapan Pakistanlı bir gazetecidir kendisi. Bu tür bir bakış açısıyla yazar.
Usame bin Ladin’in Pakistan, Endonezya, Malezya ve İran gibi ülkelerde bulduğu destek sizi şaşırtıyor mu? İslam üzerine gezi kitaplarınızda anlattığınız ülkeler bunlar. Hayır, çünkü bunlar İslam’a sonradan geçmiş halklar. Daha kaba söylersek, Arap olmayan halklar. Din değiştirme nevrozunun bir parçası da kişinin kendisini sürekli kanıtlamaya mecbur kalmasıdır. Fransızların deyişiyle, kraldan çok kralcı olmak zorundadırlar.
İslam’ın alanını genişletmek ve kafirleri söküp atmak yönündeki emperyal hamlesi hakkında yazarken bunu mu kast ediyorsunuz? Evet. Bir öteki kişi olarak kafir değil, daha ziyade bir kişinin kafir geçmişinden kalma örf adet ve zihniyetten söz ediyoruz burada. O geçmişi, geçmişteki o kafiri, o kadim ruhu yok etmek arzusundan söz ediyoruz. Din değiştirenlerin derin nevrozu budur işte.
Öyleyse İslam’ın mesajının böyle güçlü karşılık bulmasını nasıl açıklıyorsunuz? Size sekizinci asırdan bir şey anlatayım. Hindistan’ın fethedilen ilk eyaleti, bugün Pakistan’ın parçası olan Sindh eyaletiydi. Sindh kralı çok sıkı direndi. Derken bir gün işgalcilerin nasıl tek insanmış gibi dua ve ibadet ettiğini anlattıklarında kral korkuya kapıldı. Bunun dünyadaki yeni bir güç olduğunu anladı ve gerçekten de Müslümanların çok gurur duyduğu bir şeydir bu: insanların birliği. Bu birlik-kardeşlik düşüncesi çok kuvvetlidir İslam’da.
Peki köktenci olmayan İslam? Bence bu bir çelişki. Boğmak ve ezmek yönünde her an harekete geçirilebilir. İslam düşüncesinde en mühim şey cennet. Kimse cennete gitmek isteğinde ılımlı olamaz. Ilımlı devlet fikri, oradan buradan biraz daha kredi koparmaya çalışan siyasetçilerin uydurması.
Yapıtlarınızla ilgili tartışmaları yorucu buluyor musunuz? Hayır, beni hiç rahatsız etmiyor. Yazarların bu tür karşıtlıklar üretmesi önemlidir. Bir yazar karşıtlık üretmiyorsa ölmüş demektir.
İslam tarihçisi olmadığınızı kabul ediyorsunuz. Hangi İslam akademisyenlerine güvenirsiniz? 
Hayır, hayır, hayır! Geziyorum ve insanlarla tanışıyorum ve onlar bana hayatlarını anlatıyor. Akademisyenleri okuma ihtiyacı duymuyorum.
Adam Shatz (The New York Times, 2001)
http://www.ensonhaber.com/naipaul-neden-turkiyeye-gelmedi-2010-11-25.html



Dün gece Ntv'de yayınlanan programda İsmet Özel ve Hilmi Yavuz birbirlerine ağır suçlamalarda bulundular. Tarih birini haklı gösterecek... Haklı olan da belli zaten...

 Sedat Küçükay: Nobel edebiyat ödüllü yazar Naipaul Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun onur konuğu olarak İstanbul'a çağrılmıştı. Önemli bir yazar için alışılmış bir davetti ta ki Hilmi Yavuz gazetede onun davet edilmesi hakkında bir yazı kaleme alıncaya kadar. Hilmi Yavuz 'Müslümanlara hakaret eden bir yazarla aydınlarımız aynı masaya oturmayı içlerine sindirecek mi' diye sorunca kıyamet koptu ve mesele düşünce özgürlüğünün bir sınırı olup olmadığına kadar geldi. NTV bu akşam henüz Türkiye'ye gelmeden tartışılan Nobelli yazar Naipaul'a tepkilerden yola çıkarak düşüncenin sınırı var mı diye soruyor? Yazar- Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Bülent Somay, Yazar Hilmi Yavuz, Milliyet Gazetesi Yazarı Mehveş Evin, Yazar Nedim Gürsel ve Şair İsmet Özel konuklarımız. Hoşgeldiniz.
İsmet Özel: Bu zat Müslümanlar aleyhinde hangi sebeple konuşmuş bunu bir bilmek lazım. Anladığım kadarıyla Hindistan siyaseti içinde Müslümanların desteklenmemesini savunan bir söz etmiş. Yeni milliyetçi bir Hindistan görüşü var ve Müslümanların kendi milliyetçi tavrına denk düşmeyen bir özellik sahibi olduklarını söylüyor. Bu adam kendi görüşleri itibariyle demiş tartışmak gerekiyor. Mesela insanlar Hindistan'a İngilizlerin Müslümanlar eliyle yerleştiğini biliyorlar mı? Müslümanlar ilk teması kurmuşlar ve İngilizler Hindistan'a yerleşmiştir. Daha da kötüsü Müslümanlar İngilizlerin oyunlarına her zaman alet oldular. Pakistan diye bir ülke kurulması doğrudan Müslümanların aleyhine bir hadisedir. Eğer bu adam Müslümanların bir takım kaypaklıklarını konu ediyorsa doğru bir şey söylemiş. Bir uyarı sayılabilir. Bu yaptıklarını mensup olduğunu dine yakışmaz demiş olabilir adam. Hilmi Yavuz bence emir aldığı bir yerlerden gündemi saptırmak üzere bir problem çıkardı. Şu anda Türkiye'nin bu füze kalkanı meselelerini konuşması gerekirken bu adamlar bahsediyoruz. Müslümanları korumak kime düşmüş. Müslümanları düşünen insanları mı korumak istiyorlar? Naipaul'u İngiltere kraliçesi sör yapmış. Böyle bir insanı ben kendimin yakınında bir yerde hissetmem.
Mehveş Evin: Bence mesele ne söylediğinden ziyade buraya gelip edebiyatçıların bu meseleleri konuşması. Naipaul 2001'de Nobel aldığında çok tartışılmıştı. Irkçılığı sömürge aydını olması Müslümanlığa karşı olması gibi. Hilmi Yavuz'un itiraz ettiği nokta bir yerlerden emir aldığını hiç düşünmedim ben eleştirdim ama böyle düşünmedim. Naipaul gibi bir yazarın buraya davet edilmiş olması ve sırf Müslümanlığa hakaret etti diye tavır alınması benim problemim. Kustirica geldi ve polis nezaretinde bu ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. Boykot hatta bir takım kişilerin linçine varacak noktalara geliyor durum benim korkum bu.Hilmi Yavuz'un eleştirisinden ziyade Yeni Şafak'ta Nobelli parazit diye verildi. Eleştirdiğimiz yazarın benzeri bir tutum içine giriyoruz.
Bülent Somay: Eleştirinin sınırı olmaz ben sevmem Naipaul'u yazar olarak entelektüel olarakta sevmem. Ama ben bu eleştirileri öğrencilerimle yaparım. Tirajı çok yüksek bir gazetede bunları söylersek bu adam Müslüman düşmanı diye linç edilmeye kalkışılır. Şimdi Naipaul gelmese can güvenliğimden kuşku duyarak dese hadi bakalım barbar Türkler diye yeniden çıkalım. Hilmi Yavuz bunu linç etmek gibi bir düşünceyle yazmamıştır. Büyük bir gazetede yazmanın ayrıntısını kaçırmış olabileceğini düşünüyorum.
İsmet Özel: Hiç temiz olmayan işlerin içindeyiz burada temizlik istememiz ilk işimiz olması lazım. İnsanlar Türkiye'de İslami talepler konusunda korkunç tavırları gösterip ondan sonra Müslüman hamisi olmaları tuhaf bir şey.
Bülent Somay: İyi Naipaul okuru değilim. İlk romanını okurken sıkıldım bir daha okumamaya karar verdim. Ama buraya gelmeden önce biraz araştırdım. Naipaul sadece Müslümanlar değil eşcinsellerde protesto etmeli. Ama hiçbir eşcinsel aynı masaya oturmasın onunla diye çıkmadı. Naipaul çeşitli insan gruplarına çeşitli şeyler söylemiş biri. Ve bunları da ben bilirim havasında züppece söylemiş biri. Ama aranıza alında sorun bakalım senin bu homofobin nereden geliyor bir kurcalayalım derim. Biz onunla aynı masada oturacağız ki bu soruları soralım. Gazete köşesinde ya da otelinin önünde bağırarak sorulmaz. Müslümanlığa hakaret belirsiz bir suçlamadır. Müslümanlara hakaret başka bir şeydir. Naipaul Hollanda'da yaşamış olsaydı ve bu Müslümanlar şöyle böyle deseydi ırkçıları kışkırtsaydı bende karşı çıkardım. Ama bunu yapmamış.
Hilmi Yavuz: İsmet beyin söyledikleri eğer yanlış aktarmadılarsa benim bu yazıları bir yerden emir alarak yazdığımı söylemiş. Bunu daha önce birkaç vesile ile de söylemişti İsmet bey. Ben kendisini ispata davet etmiştim ama bu kara çalmaları yapıyor ama ispata gelince yapamıyor. Eğer ispat etmiyorsa kendisini daha önce suçladığım gibi onu da suçlayacağım. Bundan sonraki konuşmalarda kendisini muhatap kabul etmediğimiz ve ciddi sorunları olan bir arkadaş olarak gördüğümü söylüyorum. Ben Naipaul Nobel aldıktan sonra takipçisiydim. Naipaul konusunda yazılarımın tarihi yeni değildir. Ben Naipaul'la tanışmadım benim meselem şahsi değil onun temsil ettiği zihniyetle meselem var. Sadece Müslümanları karşısına almış bir zihniyet değildir hem Trinidatlıları hem Hintlileri aşağılayan bir kimliktir. Türk entelijensiyası bu konuda nasıl tavır alacaktır? Kendi halkı dahil herkese bir tiksinti ile bakan bir kimlikle aynı masaya oturmayı içlerine sindirecekler mi diye sordum. Bizi birinci derece ilgilendiren Müslümanlığa yaptığı hakaretlerdir ama benim yazımda kendi ülkesini kendi toplumunu tarihini dışlayan ve sömürgeci ülkenin aydınıdır. Fikir özgürlüğü ile hakaret arasında belli bir sınır çizgisi vardır. Dolayısıyla bir insana ya da bir buçuk milyar insana siz geri zekalısınız birer pazazitsiniz diyen kimlikle aynı masaya oturulmaz ben oturmayacağım. Ben böyle bir dikkat çekme işini bir aydın olarak görev olarak gördüm kendimi. Ben Naipaul'u bilmeyen bir Türk entelijensiyasına bu adamı faşist olduğunu söyleme çalışıyorum. Bir sömürge aydını olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bu bir aydın olarak benim görevimdir. Bizim entelektüelimizin zihinleri bir tür oryantalizmle yapılanmış bir zihniyettir. Ben Naipaul'un değil benim çarmıha gerilmeme geldi durum. Naipaul gelecekti biz Müslümanlardan ne istiyorsunuz diye soracaktık o da bizi kastetmiyor İranlı geri zekalıları kast ediyormuş diye el sıkışarak ayrılacaklardı.
İsmet Özel: Önce Hilmi Yavuz nereden amir alıyor da bu tartışmayı başlattı? Türkiye son günlerde füze kalkanı meselesi ile beraber dünya Müslüman halkları aleyhine bir tavrın yürütücüsü oldu. Füze kalkanı meselesi dünya Müslümanlığına karşı bir meseleydi Türkiye onun için burada bir zafer filan diyor İran'ın adı anılmamışta filan. Şu anda Hilmi Yavuz'un emir aldığı çevreler Müslümanlardan yana insanlar olduğu izlenimini vermek isteyen çevrelerdir. Türkiye'de hala Müslümanlığın önemli ve korunmaya değer bir şey olduğunu söyleyen insanlar var filan. Şu anda İslam dünyasına büyük bir saldırı vuku bulmuştur bu Naipaul'la filan idare edilmeye çalışılıyor.
Hilmi Yavuz: Zavallı.
İsmet Özel: Birileri yavuz hırsız pozisyonundalar ve ev sahibi bastırmış haldeler zaten ismiyle de müsemma.
Hilmi Yavuz: Ben muhatap kabul etmiyorum dedim ama baya edep dışı konuşmaya başladı. Eğer edepsizlik söz konusuysa edepsizlere edepsizlikle karşılık vermek edeptir diye bende ona cevap veririm.
Mehveş Evin: Hilmi beye şunu sormak istiyorum ben bu zihniyeti eleştiriyorum diyor. Takıldığım madem öyle nasıl o zihniyetin yerine konuşarak karar verebiliyoruz. Yani bu kişi Naipaul burada gelip kendi fikirlerini bize anlatsa bizde kendi fikirlerimizle onun karşısında bir cevap versek daha doğru olmaz mı? Demin bir faşist lafını kullandı olabilir öyle düşünebilir. Gelmesin bu gavur gibi bazı yayın organlarında yazılar çıktı bence faşist tavır budur.
Hilmi Yavuz: İsmet bey bir iddiada bulundu bu iddiayı ispat etmedi iddiasını sadece tekrarladı. Eğer benim sanki Müslüman'mış gibi görünen ama Müslümanlara karşı temelde bir takım komplolar ya da entrikalar içinde olan insanların sözcülüğünü yaptığım gibi bir iddiası varsa bu iddiayı ispatla mükelleftir. Eğer bu iddiayı ispat etmezse kendisine gereken cevabı ben veririm. İsmet bey anlıyordur bu söylediklerimi şu ya da bu biçimde bir ciddi entelektüel tartışmada birilerine kara çalmak hakaret etmek bir Müslüman kimlikle ortada dolaşan bir kibire yakışıyor mu? Kendisini ben artık muhatap kabul etmiyorum. Eğer iddiasını ispat etmezse onun bir adı vardır burada ben edeple telaffuz etmiyorum ama kendisi ne olduğunu anlar. Benim yazım bir biçimde kışkırtıcı yazı değildi. Bu yazı şu ya da bu biçimde bir takım insanları öfkelendirmiş olabilir ama benim yazılarımda bir hakaret içeren bir şey yoktur Naipaul kişiliğine yönelik. Başkaları şu yada bu şekilde etkileniyorsa bu benim sorunum değildir. Ayrıca Naipaul eşcinsellere karşı olduğunu da söyledi Bülent ama eşcinseller protesto etmediler dedi. Yani eşcinsellerin protesto etmemesini Bülent Somay Müslümanlarında protesto etmemesi için bir örnek olarak mı gösteriyor? Etmedilerse bu onların sorunudur ama bir Müslüman kimliğin kalkıp Müslümanlara ağır bir biçimde hakaret etti diye aşağıladı diye onu teşhir etmek konumunda olması niçin bir sorun teşkil etsin ben bunu anlamıyorum.
Bülent Somay: Hilmi hocama katılıyorum onun yazısı kışkırtıcı bir yazı değil. Ama derin okursak bu niyet okumak olarak algılanmasın orada doz yükselte yükselte Naipaul'a önce Müslümanlarla ilgili kötü konuşuyor dedi arkasından faşist dedi arkasından emperyalist ajanı da dedi. Benim literatürümde bunlar hakarettir. Hala bu kadar kolay gaza gelecek insanlar var. Entelektüel bir tartışama da bunları söylemesine itirazım olmaz ama okurlarınız arasında gaza gelecek birkaç kişi olabilir.
Nedim Gürsel: Ben dünden itibaren Naipaul okumaya başladım çünkü bu toplantıya bende katılacağım. Bir kere Naipaul iyi bir yazar üslubu olan bir yazar. Romanları otobiyografileri ve edebi anlamda röportajları olan bir yazar. İslam konusuna gelince sanıyorum iki kitabı var bunlar edebi röportaj niteliğindeki kitaplar. Nobel aldıktan sonra yaptığı bir konuşma var bir röportaj. Orada diyor ki; yazarı karalamak onun kitaplarını okuma zahmetine katlanmaktan daha kolaydır diyor. Ve yazarların hayatları onların kitaplarını okumadan onlar hakkında konuşanlar tarafından karartılır diyor. Bir kere radikal İslamı eleştiriyor. Yazar rahatsız edebilir bir takım insanları. Aşağılayıcı bir söylemi de olabilir ama ben okuduğumda bunun üzerinde durmuyorum. Arap olmayan dört ülkeye gidiyor Endonezya, Malezya, Pakistan ve İran burada insanlarla konuşuyor ve bir tespitte bulunuyor. Bu tartışılabilir ama yabana atılmaması gereken bir görüş. İslam'da diyor bir kolonial nitelikte kendi dogmalarını dayattı bu insanlara ve onların geleneklerinden kopmalarına yol açtı diyor benim çıkardığım sonuç bu. Bunu aşırı bir üslupla provokatör bir üslupla yazıyor buna hakkı olduğunu düşünüyorum. Hilmi Yavuz bir yazı yazıyor bazı köşe yazarları Hilmi Yavuz'dan alıntılar yapıyor böyle bir tartışma olabilir mi bir yazar bu karda kolay harcanabilir mi? Kimisi alçaklıkla suçluyor kimisi şerefsiz diyor köşe yazarları. Ömrünü yazı yazmakla geçirmiş 25-30 kitap yazmış bir yazar bu seviyede mi tartışılmalı? Aşağılama ya da aşağılıyor mu beni çok ilgilendirmiyor Naipaul bir tez atıyor orya bu tartışılabilir bir tez ama yabana atılamayacak bir tez. Arap olmayan kültürlerden gelen halkların kabul ettiği Müslümanlık onları kendi geleneklerinden ve geçmişlerinden kopardı diyor.
Hilmi Yavuz: Nedim Gürsel'in söylediklerini anlamak mümkün değil baştan aşağı çelişkilerle dolu. Bir kere, Naipaul'un aşağılayıcı horlayıcı hakaret edici bir üslubu olduğunu söylüyor ve Naipaul iyi bir yazar ve üslubu olan bir yazar olduğunu söyledi. Yani bu üslubunun aşağılayıcı horlayıcı bir üslup olduğunu da kabul ediyor ama bunun kendisini ilgilendirmediğini söylüyor. Nedim Gürsel'i bu ilgilendirmeyebilir ama bu üslubun bu hakaret dolu üslubun bazı insanları ilgilendirebilecek olduğunu da Nedim kardeşimizin hesaba katması gerekir. Sen meseleyi belki uzun yıllar Fransa'da yaşamış olmanın getirmiş olduğu yaklaşımla birazda affedersin ama Naipaul'laşmışsın gibi geldi bana. Çünkü bu gibi durumlarda Naipaul'u aklama konusunda çabaların tümü senin verdiğim örnekte olduğu gibi çelişkilerle dolu maalesef. Sen heyecanına dikkat et üslubuna dikkat et biraz daha 1970'lerdeki Nedim Gürsel ol lütfen.
Nedim Gürsel: Naipaul iyi bir yazar dedim Naipaul'un polemik kitapları da var romanları otobiyografileri de var. Ben bu polemik kitabını okudum Naipaul'un bir edebi röportaj ustası olarak tanımlayabilirim kendisini. Ben burada düşünce özgürlüğünü savunuyorum bir açıdan bir açıdan da bir yazarı okumadan bilmeden bu karda kolay harcamamamız gerektiğini söylüyorum. Ama Müslümanları aşağılıyor bu beni ilgilendirmiyoruz sözüm yanlış anlaşıldı galiba. Bir yazar şu yüksek öğretim ada bu nedenle bazı çevreleri ya da bazı inançları bazı düşünce sistemlerini rahatsız edebilir bir yazarın doğasında olan bir şeydir bu. Ben bunun üzerinde durmak istiyorum. Bir yazar kendi üslubunu oluştururken hırçınlaşabilir bir takım aşırılıkları gidebilir. O tezlere katılıyor muyum belki katılmıyorum ama yabana atılmayacak tezler olarak görüyorum. Aylarca yıllarca seyahat ediyor notlar alıyor insanlar arasında yaşıyor biz bunları silip atarak bir siyasi polemiğin içine giriyoruz gibi geliyor.
Bülent Somay: Burada çok diyecek bir şey yok Naipaul'un üslubu eğer agresif hakaretamiz filansa bu da onun kim olduğu anlamına gelir. Onu konuğu değil bu arada sadece öyle görünüyor ama öyle bir ibare geçmiyor baktım ben kendim.
Sedat Küçükay: Aldığımız bir habere göre Naipaul Türkiye'ye gelmiyor.
Hilmi Yavuz: Doğrusu isabet etmiş derim. Aşağıladığı horladığı insanların arasında olmak onu da çok mutlu etmeyecekti herhalde. En doğru olanı yapmıştır kendisi. 2010 ajansının gönderdiği bültende bir ara başlıkta Yaşar Kemal'in ve Naipaul'un onur konuğu olduğu yazılı. Dolayısıyla bu konuda bir tereddüt varsa bu 2010 ajansının gazetelere gönderdiği bültenin ara başlığının her iki yazarın onur konuğu olduğu ibaresini taşıyor olmasıdır.
İsmet Özel: Ben öncelikle neyi ispat edeceğim Türkiye'de çok yaygın olan bir söz var rüşvetin belgesi olmaz. Eğer bir insan bir takım biz genel kamuoyunun bildiği taktirde rahatsız olacağı işler içindeyse bunun ispatı mümkün değildir. Bir kere şunu bilmek lazım minareyi çalan kılıfını hazırlar. Türkiye'de büyük bir zihin kirliliği vardır ve aynı zamanda entelektüel bir sefalet vardır. Yani entelejensiya kelimesini kullanıyor Hilmi Yavuz kimdir bu insanlar ve bunlar hangi bakımdan mideleri ile bir yerlere bağlı değilmiş. Türkiye'de İslam düşmanlığının merkezi olan insanlar entelektüel sayılıyorsa Türkiye'de tabi ki bu toplantıda da işler onların istediği şekilde. Benim için gelmesi ile gelmemesi arasında bir fark Naipaul'un.
Mehveş Evin: Ben keşke gelebilseydi diyorum ama bir yandan da bir linç kampanyasına dönüşeceği için iyi ki de gelmedi diyorum.
Bülent Somay: Naipaul gelmiş gelmemiş çok fark etmiyor benim için. Gelseydi otursaydık konuşsaydık iyi olurdu. Bunun oluşturacağı dalgalar çirkin olabilir.
 İzdiham
http://izdiham.com/Makale/ismet-ozel-ve-hilmi-yavuz/2042

O gelmesin bu gelmesin demokrasisi ve Hilmi Yavuz

Neslihan Acu'dan yeni yazı.. Başlattığı kampanyayla Naipaul'u memleket sınırlarından içeri sokturmayan Hilmi Yavuz ne tür bir aydın? Yıllar önce bir öğrencisine ne demişti? Cem Akaş'ın açıklamaları... Aslı Aydıntaşbaş'ın çok yerinde tanımlaması, "hassasiyet faşizmi"

Hilmi Yavuz’un başını çektiği kampanya sonucunda, Nobelli yazar Naipaul Avrupa Yazarlar Parlamentosu’na katılmaktan vazgeçti.
 
Yazar Cem Akaş’ın bu konuda dün ilginç açıklamaları vardı Habertürk’te.
Bu linç kampanyasını protesto etmek için moderatörlük görevinden istifa eden Cem Akaş, Hilmi Yavuz’un Naipaul’u hiç okumadığını iddia ediyor.
Hilmi Yavuz’un olayları başlatan o Naipaul yazısını, aslında 2001 yılında yazdığını ve aynı yazıyı 17 Kasım’da bir kez daha yayımladığını söylüyor.
Cem Akaş’ın açıklamalarını okuyun bence, çok ilginçler çünkü.
Naipaul’un “romanlarından” cımbızlanan cümlelerle onu suçlamak, falan…

Olay konusunda şahsi fikrime gelince…
Hilmi Yavuz’un başlattığı ve kısa sürede meyvelerini veren bu kampanya, düpedüz bir rezalettir.
Naipaul ne demiş olursa olsun, Müslümanlıkla arası ne kadar açık olursa olsun, bu parlamentoya katılabilmeliydi.
İtirazı olanlar kendisiyle orada konuşabilir, tartışabilirlerdi.
Ama herhalde gözleri yemedi.
Önden linç kampanyası düzenlemek, şüphesiz ki daha kolay ve zahmetsiz bir iş…
 
Benim için işin en korkunç tarafı, Hilmi Yavuz gibi bir entelektüelin (!) bu kampanyayı, “Naipaul İslam’a ve Müslümanlara hakaret ediyor” söylemi üzerine inşa etmiş olması.
Hakaret nedir, ne değildir, orası çok tartışmaya açık bir konudur.
Hilmi Yavuz bence en önce Cem Akaş’ın söylediklerine bir yanıt vermelidir.
Ondan sonra da, kendisine ve onun gibilere şu soruyu sormalıyız: Dinler eleştirilemez mi, haklarında konuşulamaz mı?
Şayet yazarlar, entelektüeller bile bu konuyu tabu olarak görüyorlarsa, “geçmiş olsun hepimize!” derim ben. Başka da bir şey demem.
 
Kusturica rezaletinde Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, Can Dündar’ın programında, “Beni konuşturmayın şimdi, bu Kusturica denen adam zaten Müslümanlıktan dönmüş bir kişi… Daha ne var konuşacak, ne var?” tarzı bir cümle kurmuştu ve ben dehşet içinde kalmıştım.
Daha da dehşet olanı, ertesi gün medyada “bir kültür bakanı nasıl böyle bir şey söyleyebilir?” tarzı tek bir eleştirel yaklaşımın bile olmamasıydı.
 
Sonuçta, çok tehlikeli bir yolda olduğumuzu düşünüyorum.
Sıradan faşistlerimiz yetmiyormuş gibi bir de entelektüel faşistler...
Aslı Aydıntaşbaş’ın dünkü yazısı çok iyiydi bu konuda.
“Hassasiyet faşizmi” diye açıklamıştı durumu.
Eh yani, tam yerinde bir tanım.
Gerçek bir entelektüel her konuda –din dahil- çatır çatır tartışabilmeli. Hassasiyetlerin cılkını çıkartmaya gerek yok. Hele hele, onların üstünden rol kesmeye hiç mi hiç gerek yok.
 
Sırası gelmişken, Hilmi Yavuz’la ilgili bir bilgiyi aktarayım. Kendisi nasıl biridir, daha iyi anlarsınız.
Ne kadar entelektüeldir ya da ne kadar iyi şairdir orasını bilemem, ölçecek kapasitede değilim. Ama sırtını her zaman sağlam yere dayadığını iyi bilirim.
Boğaziçi’nde okurken onun bir dersine girerdim. Fena bir hoca değildi. Snobluğu hariç.
Bir gün bir öğrenciye, “Senin gibiler bu üniversiteye (Boğaziçi’ne) girmeye başladığından beri, kalite iyice düştü” dediğini kendi kulaklarımla duydum.
Çünkü o sözleri söylediği öğrenci bendim.
Benim gibiler dediği de, alt tabakadan ya da orta sınıftan çocuklardı.
Boğaziçi o yıllarda –öğrenci yapısı bakımından- bugünün özel üniversiteleri gibiydi. Ama bir süredir devlet üniversitesi statüsüne girdiğinden, sınavda başarılı olan “ayak takımı”ndan öğrenciler de artık Boğaziçili olabiliyorlardı.
Ve Hilmi Yavuz bu durumdan duyduğu hoşnutsuzluğu, şahsıma yönelttiği o sözlerle dışarı vurmuştu.
Seçkinlerin okulunda ayak takımı öğrenciler ha? Ne cüret!
 
Kim asıl sömürge aydını sizce peki?
 
NESLİHAN ACU

medyatava.com
http://www.candundar.com.tr/_v3/index.php#!#Did=13924


Naipaul İstanbul’a gelmişti



Tepkiler üzerine Türkiye’ye gelmekten vazgeçen Nobel Ödüllü V.S. Naipaul daha 4 ay önce İstanbul’da bir panele katıldı. Yazar Naipaul’u ‘istemeyenler’ o zaman eleştiride bulunmamıştı


Nobel Ödüllü yazar V.S. Naipaul İstanbul’da düzenlenen ‘İstancool’ etkinliğine katılmıştı. 2010 Ajansı’nın temmuz ayında düzenlediği panele katılan Naipaul, kitabından okumalar yapmıştı.
Trinidad asıllı İngiliz yazar V. S. Naipaul’ün İstanbul’a davet edilmesi üzerine günlerdir süren tartışmaların sonunda beklenen oldu: Nobelli yazar gelmekten vazgeçti.
Günlerdir “Naipaul Türkiye’ye gelmesin, aynı masada oturmayalım, Müslüman aydınlar uyuyor mu” diyen, 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nı Naipaul gibi bir “paraziti” davet etmekle suçlayanların farkında olmadığı şu:
Yazar, temmuz ayında İstanbul’a bir başka kültür etkinliği için davet edilmişti. İstancool’da aralarında Hanif Kureshi, Gore Vidal gibi uluslararası şöhrete sahip edebiyatçıların, Elif Şafak, Serdar Gülgün gibi Türk yazarların da bulunduğu panelde kitabından okumalar yapmıştı. Üstelik bu etkinliği de 2010 Ajansı üstlenmişti...

Sözleri sıkıntı yaratmadı
Naipaul “A Writer’s People: Ways of Looking and Feeling” adlı kitabından okumalar yaptı, Vogue İtalya Genel Yayın Yönetmeni Franca Sozzani sorular yöneltti. Söylediği hiçbir söz sıkıntı yaratmadı. Adam geldiği gibi sessiz sedasız gitti.
Pek seçkin, dünyayı takip eden yazarlarımızın haberi olmadı!
Anlayacağınız, yine Türkiye’ye has bir kara mizahla karşı karşıyayız. “Müslüman hassasiyetiyle” saldıran, “İyi ki Naipaul gelmedi” diyenlerin şu sorulara ne cevap vereceğini merak ediyorum:
1. Naipaul, adı “İstancool” olan bir etkinliğe davet edilince umursanmıyor da Avrupa Yazarlar Birliği toplantısına davet edilmesi mi sorun oluyor?
2. Belli ki medya Naipaul’ün önceki gelişini atlamış. Peki kıyamet mi kopmuş? Yoksa asıl mesele, birilerinin hedef göstermesi mi?
3. Her iki etkinlik de Avrupa Kültür Başkenti sponsorluğunda yapıldığına göre, beş ayda ne değişti? Yazarların ortamı germesi için yaz tatilinden çıkması mı gerekti?
4. İstancool’da yazarın karısı Nadira Naipaul ile “Doğulu (Müslüman) bir ülkede yazar olmak” konusunda aynı panelde konuşan edebiyatçı ve HT yazarı Elif Şafak, neden şimdiye kadar sesini çıkarmadı? “Durun bir dakika” demesi gerekmez miydi?
5. NATO üyesiyiz... AB’ye girmeye hevesliyiz... Füze kalkanlarına “okey” veriyoruz. ABD ile ittifakı pek önemsiyoruz. Ama mesele, fikirlerine katılmadığımız bir yazarın davet edilmesine gelince “vay emperyalizmin uşağı” diye aslan kesiliyoruz. Bu nasıl bir çifte standarttır?
6. Her şeyden önemlisi... Bir yazarın “Müslümanlara hakaret etti” iddiasıyla suçlanıp, ülkeye gelmekten vazgeçecek noktaya getirilmesi, hangi hoşgörü, demokrasi kültürü veya ifade özgürlüğü standardına sığar?
“Ne olursan ol gel” mi dediniz? Tabii, tabii... 

PARAZİT DEMEMİŞ

Hilmi Yavuz dedi diye doğru kabul ettik. Aslında V. S. Naipaul, doğrudan “Müslümanlar parazittir” dememiş. Yani muhafazakâr-milliyetçi basının üzerine atladığı ve pompaladığı “parazit” sıfatının aslı yok. Yazarın “parazit” deyimini açıkça kullandığı yerler şöyle:
1. Naipaul, Arap olmayan Müslüman ülkeleri gezip bu ülkelerdeki İslami köktencilik için “parazit” demiş. Ayrıca Bülent Somay’ın NTV Soruyor’da belirttiği gibi, “Müslümanlığa hakaret” ile “Müslümanlara hakaret” ayrı şeyler. Bir grup Müslüman için parazit ifadesini kullanması daha da ayrı.
2. İngiltere’de “council estate” denen, devlet tarafından orta ve alt gelir gruplarına tahsis edilen konutların sisteme bir parazit gibi eklendiğini BBC’ye 2004 yılında verdiği bir röportajda söylemiş. Yani, Naipaul için İngiliz alt sınıfları parazittir. Bu da bize dert oldu, hadi neyse...
3. The New York Times’ta 2005 yılında “İslam, Hindistan ve Çin” hakkında verdiği söyleşide, “İnanç için kendini aktif hayattan soyutlayan, dünyanın geri kalanından uzak yaşayanların hangi derecede aslında bu dünyayla parazit bir ilişkisi olduğunu sorguladım” diyor. Sesli versiyonunu kendiniz dinleyin: http://www.nytimes.com/audiopages/2005/08/07/books/20050807_AUDIO_NAIPAUL2.html
Naipaul ırkçı, kadın düşmanı, üçüncü dünya ülkelerinden nefret ediyor, Hint milliyetçisi, kibirli, sömürge aydını vs. vs. diye topa tutuluyor... Kişiliğini, fikirlerini tartışmak ayrı mevzu! Ancak Müslümanlık üzerinden yargılamadan önce bari doğru kaynak kullanalım.
İsmet Özel’den Hilmi Yavuz’a eleştiri:
‘Bir yerden emir alıyor!’

NTV’de önceki gece yayınlanan programa Yazar-Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Bülent Somay, Yazar Hilmi Yavuz, Milliyet yazarı Mehveş Evin, Yazar Nedim Gürsel ve Şair İsmet Özel katıldı. Özel ile Yavuz arasındaki polemik özetle şöyle:
Özel: Hilmi Yavuz bence emir aldığı bir yerlerden gündemi saptırmak üzere bir problem çıkardı.
Yavuz: İsmet Bey bunu daha önce de söylemişti. Ben kendisini ispata davet etmiştim ama bu kara çalmaları yapıyor ama ispata gelince yapamıyor... Ben Naipaul’u bilmeyen bir Türk entelijensiyasına bu adamı faşist olduğunu söyleme çalışıyorum. Bir sömürge aydını olduğunu söylemeye çalışıyorum. Naipaul’un değil benim çarmıha gerilmeme geldi durum. Naipaul gelecekti biz Müslümanlardan ne istiyorsunuz diye soracaktık o da bizi kastetmiyor İranlı geri zekalıları kast ediyormuş diye el sıkışarak ayrılacaklardı.
Özel: Şu anda Hilmi Yavuz’un emir aldığı çevreler Müslümanlardan yana insanlar olduğu izlenimini vermek isteyen çevrelerdir.  İslam dünyasına büyük bir saldırı vuku bulmuştur bu Naipaul’la filan idare edilmeye çalışılıyor.
Yavuz: Zavallı.
Özel: Birileri yavuz hırsız pozisyonundalar ve ev sahibi bastırmış haldeler zaten ismiyle de müsemma.
Yavuz:  İsmet Bey benim sanki Müslüman’mış gibi görünen ama Müslümanlara karşı temelde birtakım komplolar ya da entrikalar içinde olan insanların sözcülüğünü yaptığım gibi bir iddiası varsa bu iddiayı ispatla mükelleftir.
Özel: Ben öncelikle neyi ispat edeceğim Türkiye’de çok yaygın olan bir söz var rüşvetin belgesi olmaz.
http://www.milliyet.com.tr/naipaul-istanbul-a-gelmisti/mehves-evin/siyaset/siyasetyazardetay/25.11.2010/1318083/default.htm


bakan günaydan naipaul sitemi
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Nobel ödüllü İngiliz yazar V.S. Naipaul'un, kendisine yönelik eleştiriler nedeniyle İstanbul'da dün başlayan Avrupa Yazarlar Parlamentosuna katılmamasıyla ilgili, ''İsimler çağrıldıktan sonra sanki Türkiye'de yeteri kadar demokrasi, çağdaş ortam yokmuş gibi kanaatler ortaya çıkıyor. Sevindirici gelişme olmadı, daha dikkatli olunsaydı bu noktaya gelinmezdi'' dedi. Bakan Günay, Çırağan Kempinski'de düzenlenen ''Shopping Fest'' toplantısı öncesi gazetecilerin sorularını yanıtladı. Bir gazetecinin, ''V.S. Naipaul'un, Avrupa Yazarlar Parlamentosuna katılmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?'' sorusuna Günay, ''Güzel gelişme olmadı. Bu işleri yaparken daha seçici olmak lazım'' karşılığını verdi. Bu gibi tartışmalara olanak vermeyecek şekilde toplantının tasarlanması gerektiğini ifade eden Günay, ''İsimler çağrıldıktan sonra sanki Türkiye'de yeteri kadar demokrasi, çağdaş ortam yokmuş gibi kanaatler ortaya çıkıyor. Sevindirici gelişme olmadı, daha dikkatli olunsaydı bu noktaya gelinmezdi'' diye konuştu. Bakan Günay, ''Üç generalin açığa alınmasına ilişkin ne söylemek istersiniz?'' sorusu üzerine de ''Türkiye'de yapılan iyi işler beni ilgilendiriyor. O işlerin karar vericileri kimlerse onlarla konuşun'' dedi. AA 
kaynak: http://www.on5yirmi5.com/haber/kultur-sanat/etkinlikler/26495/bakan-gunaydan-naipaul-sitemi.html






Nobel edebiyat ödüllü yazar Naipaul Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun onur konuğu olarak İstanbul'a çağrıldı, ancak tepkiler üzerine İstanbul'a gelmekten vaz geçti. 
Bu konuda Hilmi yavuz'un görüşlerini dinleyiniz.

Kozmik Oda Hilmi Yavuz-1





Hilmi Yavuz gerekçelerini anlattı!


GAZETECİLER.COM - NTV'de Yazı İşleriprogramına katılan ve Ruşen Çakır'ınsorularını yanıtlayan şair, edebiyat eleştirmeni ve Zaman yazarı  Hilmi Yavuz, Avrupa Yazarlar Parlamentosu Onur Konuğu Naipaul'un davetine neden karşı olduğunu anlattı:

"AMACIM KUSTURİCA'YI BAĞIŞLATMAK DEĞİL"
''Asla düşünce ve ifade özgürlüğüne karşı değilim. Kusturica meselesi ile Naipaul meselesi birbirinden çok farklı olaylar. Kusturica'yı bağışlatmak için söylemiyorum ama kendi filmlerinde müslümanlığı aşağılamış değil. Onun söyleminde, verdiği demeçlerde bir İslam karşıtlığı söz konusu olabilir. Oysa Naipaul öyle değil. Naipaul, kendi romanlarında, konuşmalarında İslam düşmanlığını açık ve seçik bir şekilde ortaya koyuyor.
"İSLAM DÜNYASINI ELEŞTİRDİ SİR İLAN EDİLDİ"

Kitaplarında açıkça Müslümanları aşağılıyor. Naipaul, 1990 yılında Müslüman ülkelere bir gezi yaptı. İran, Pakistan, Endonezya ve Malezya. Oradaki Müslümanlarla ilgili değerlendirmelerini; ki ben değersizleştirmeleri diyorum; bir kitapta topladı. Ertesi yıl da Kraliçe tarafında 'Sir' ünvanıyla onurlandırıldı. İkinci onurlandırmayı da biz yapıyoruz galiba...
"İSLAMAFOBİ'YE MEŞRUİYET KAZANDIRMAYA ÇALIŞIYOR"

Naipaul bilerek ya da bilmeyerek İslam sevmemezlikle İslam düşmanlarına entellektüel malzeme taşıyor. İslamofobiye edebi meşruiyet kazandırmaya kalkışıyor. Böylece sevmemek ve nefret etmek arasındaki ayrım ortadan kalkıyor. Çünkü, parazit, gerizekalı gibi açıklamları var Müslümanlar için. Böyle bir adamla karşı karşıyayız. Benim Naipaul ile bir meselem yok, zihniyetle meselem var. Bu nefrete edebi meşruiyet kazandırmaya çalışanlarla meselem var.''

Yazı İşleri programının tamamını buradan izleyebilirsiniz.
http://www.gazeteciler.com/gundem/hilmi-yavuz-gerekcelerini-anlatti-25903h.html











Şiirde zamanı geri çeviren Hilmi Yavuz

Nurettin Sözen Dönemi'nde Kültür Daire Başkanı iken, başta Muammer Karaca Tiyatrosu olmak üzere, İstanbul'daki tüm belediye salonlarını, devrimci tiyatrolara kapatan; Türkiye şiirinin geri düşmesi için elinden geleni yapan Hilmi Yavuz, Zaman gazetesindeki köşesinden, örümcekleşmiş düşüncelerini yansıtmanın ötesinde, emperyalist ülke egemenlerinin gözüne girebilmek için, her türlü çabaya başvuruyor...

Zaman gazetesinde, al gülüm ver gülüm yada körler sağırlar birbirini ağırlar muhabbetine konu olan Hilmi Yavuz için, "yoldaşı" Ali Çivril, bakınız nasıl girizgah yapıyor:

Edebiyatımızın ve bilhassa şiirimizin, çoğu zaman da haklı olarak Batı medeniyeti tarafından görmezden gelindiğini söyler ve bundan yakınırız.Ama artık, yüzlerce yıllık birikime sahip bir gelenekten güç alarak onu bütün içtenliğiyle devam ettirmeye ve yenileştirmeye çalışan
günümüz edebiyatçılarının daha iyimser olması için bir sebep daha var: Şiirimizin önde gelen isimlerinden Hilmi Yavuz’un İngilizceye çevrilmiş seçme şiirleri Syracuse University Press tarafından “Seasons of the Word” adıyla ABD’de basıldı.

kaynak: zaman.com.tr




Hilmi Yavuz’un yazıları bağlamında şiire ilişkin değinmeler / Muhsin Şener

hilmi yavuz şiir anlayışı ile ve ozanlığı ile öteden beri benim çok ilgimi toplayan biri. hem düz yazılarını hem de şiirleri biliyorum, okuyor izliyorum.
çok dikkat çekici bir durum oluşmuş bulunuyor son yıllarda. yavuz, gelenekselliği savunan bir yerde çok ısrarlı olarak duruyor. yer yer batılaşmaya, batıya karşı bir tutum içinde olabiliyor.
bakış kuşu’ndan beri  çok ilgilendiğim hilmi yavuz’un  durduğu  bu yer beni zaman zaman çok tedirgin etmiştir/ediyor.
tedirginliklerimin  kimilerini  şiir bağlamında  ele almak istiyorum.
felsefe/şiir
felsefenin şiire tahakküm ettiğini söylüyor hilmi yavuz.[1] bu savını  da  oryantalizm bağlantılı olarak  avrupa’ya ait bir felsefe geleneğinin bize ait şiir geleneği üzerinde  hegemonya kurması, olsa olsa, modernleşmenin, bu ülkede bir tür  oryantalizm olarak hayata geçirildiğini kanıtlayan yeni bir örnek sayılabilir, başka bir şey değil! “ biçiminde açıklıyor söz konusu yazısında.  felsefenin şiir üzerindeki bu egemenliğinin  “felsefenin, akılsal ve zihinsel, şiirinse akıldışı  ve duygusal  üzerine inşa edildiğine ilişkin platon menşeli vansayım…”a dayandığını da ekliyor.
bilindiği  gibi bizde  felsefi görüşleri aktaran, içeren metinlere “hikemi” sıfatı verilmektedir. bu durum yazının felsefe ile içiçeliğini de gösteriyor. öte yandan  yazının, felsefe ile birlikte; kimi kez yazın ile eşdeğer düzeyde olduğunu da anlatıyor.
hilmi yavuz yazısında, felsefenin şiire (ve tabii yazına) egemen olamayacağını ileri sürüyor.  felsefenin şiir üzerinde egemen olmasının modernizmden  kaynaklandığını ve bu durumun  bir tür oryantalizm olduğunu söylüyor.
hilmi yavuz’un  bu görüşünü yanlış buluyorum.
felsefe önce bir dil sorunu.
adorno’nun andığı gibi[2] “büyük bir yazar da olmayan bir büyük filozof yoktur.”
derrida,  “alman dili, belirgin bir şekilde felsefe için seçilmiş bir yatkınlık, batının sisli diye şikayet ettiği  bir yatkınlık taşır”diye de ekliyor (agy.). ve açıklamalarını sürdürerek “ hegel’in tinin görüngübiliminin veya mantık bilimi gibi  yüksek düzeydeki  metinlerini çevirmek güçse, bunun nedeni  almanca’nın, felsefi kavramlarının kökeninin, çocukluktan itibaren  bilinmesi  gereken doğal bir dilden beslenmesidir;  diye  düşünür adorno. felsefe ile edebiyat  arasındaki kökten bağ da  buradan kaynaklanır; bu bağ köktendir; çünkü aynı köklerden, çocukluğun köklerinden beslenmiştir.” diye bağlıyor.
kimi eski metinlerde şiirin “hikemi” bir nitem kazanması, şiir dilinin getirdiği bir olanak.  hilmi yavuz’un “akıldışı, duygusal” tanımlamalarıyla  nitelendirdiği şiir dili,  bu yapı içinde  felsefi sözler söylemeye, felsefi görüşlere kılıf olmaya çok yatkınlık kazanmıştır. “hikemi”lik şiirsel bir dil  üstüne oturuyor. geniş açıdan bakılınca   yazın öne çıkmış oluyor ve   felsefe yazınsallık üzerine bindirilmiş oluyor…
elimizdeki “hikemi” nitemli bu metinlere felsefe mi yoksa yazın mı demeliyiz? hilmi yavuz’a bakılacak olursa bunlara  kabaca oryantalizmin yaklaşımı ile  ortaya çıkan ürünler olarak bakmalıyız.
oysa durum hiç de öyle görünmüyor.
derrida’nın,  adorno üzerinden almanca için söylediklerini biz, Türkçe için söyleyebilir  miyiz?
galiba temel soru budur!..
türkçemize yansıyan toplumsal ilişkilere  değgin söz ve kavramların felsefi  düşünceleri yansıtacak derinlik taşıdıklarını söylememiz çok zordur. böyle bir yaklaşım, türkçemizi  değersizleştirmek demek değildir. türkçenin bir felsefe dili olması için yapılan çalışmalar  ve bu alanda verilen yapıtlar tabii çok önemlidir ve bunlar  bu alanda çok yol alınmasını sağlamışlardır.[3] ne ki bu yapıtlar  felsefenin “çocukluğun köklerinden gelen bir dil olmasını” sağlamaktan çok uzaktır. işte bu nedenledir ki bizde felsefe, şiir üzerinde  egemenlik kurmuş, salt şiir değil, tüm yazın üzerinde de etkin olmuştur.
şiir ile felsefe ilişkisini kazdığımızda  şiirin felsefeye içkin  olduğunu  görüyoruz. şiirin felsefi bir  izleği işlemesi aslında onun şiirliğini de ortadan kaldırabilir. böyle bakıldığında  felsefenin şiir içine, o şiiri kuran sözcüklerin  derinliklerinden gelen anlamsal ağırlıkla oturması gerekiyor. sanki şiire felsefe giydirilmiştir. o giysi çıkarılamamalı; çıkarılmak istendiğinde  şiir yok olma ile karşı karşıya kalmalıdır. bu durum, özde ve biçimde şiirle felsefenin eşleşmesi anlamına alınmalıdır.
hilmi yavuz yazısında, hilmi ziya ülken’in “ felsefeyi, şiir’den ‘hikemiyat’ diye  değersizleştirdiği  ‘felsefe kırıntıları’ içeren edebi metinlerden üstün görerek platon’dan bu  yana  avrupa akılcı geleneğinin felsefenin şiir üzerinde inşa ettiği tahakkümü yeniden üretiyor”  diyor ve ekliyor:   “işte tam da bu nedenle, felsefenin şiir üzerindeki tahakkümünü, bir yapısöküm’e uğratarak ortadan kaldırmanın, bizim entelektüel tarihimizin bize ait söylemle yazılıp okunması  açısından canalıcı bir önem taşıdığını düşünüyorum.”
bu sözlerden anlaşılan şudur:
bizim eski yazın metinlerimizden içlerinde  ‘felsefe kırıntıları’ taşıyanların  ‘entelektüel tarihimiz bakımından’  bize ait söylemle yazılmış bir  tür felsefe metinleri oldukları için  öylece kabul edilmeleri gerekir.
batıda, felsefenin  bağımsız bir alan olarak ortaya çıkması; salt  felsefe olarak okunan kişilerin/ metinlerin bulunması  bizi çokça ilgilendirmemelidir. bizim insanımız bu metinleri okumaz. çünkü onun geleneğinde  böyle bir durum yoktur. o, felsefe diye içinde, düşünce kırıntıları bulunan yazın metinlerini okumaktadır ve bu bizim için  ‘ entelektüel tarihimiz açısından’  önem taşımaktadır.
bu görüşlere katılmamız olanaksızdır.
önce, entelektüel tarihimiz açısından  içinde felsefe kırıntıları taşıyan metinlerin yok sayılması anlamına gelmiyor  prof. ülken’in bu doğrultudaki eleştirisi. hoca, felsefenin öneminin altını  çiziyor  entelektüellik açısından.  içinde felsefe kırıntıları bulunan metinlerle felsefe diye yetinmenin  anlamsızlığına da işaret ediyor hoca. bu çizgiyi sürdürmek ve geliştirmek durumundadır entelektüel. ne yazık ki bu yapılamıyor.
felsefenin  liselerde  entelektüel yetiştirme  bağlamında bir  ağırlığı olmak gerekmiyor mu? bu soruya olumlu mu olumsuz mu yanıt vereceğimizi hala saptıyamadığımızdandır ki  türkçemiz [4],  kültürümüz ve bilimsel  tabanımız bir türlü derinlik kazanamıyor.
bunları hilmi yavuz bilmiyor mu ki?
hem de benden çok iyi biliyor. biliyor  ya batının,  (her zaman takıldığı) oryantalizmden baktığını düşündüğü için böyle söyleyebiliyor.
oysa, batı dediğimiz  bu çerçeve ab adı ile  bir kültür, politika, ekonomi, güvenlik şemsiyesi olarak bugün artık  bizim de altına girmeğe çaba harcadığımız bir  çerçeveyi oluşturuyor.  küreselleşme  olgusu karşısında  böyle düşünmenin, küreselleşme olgusunun her geçen gün genişlik ve derinlik kazanması karşısında  salt bir tür  kendini tatminden öteye  gidemediği de çok açık.
hilmi ziya ülken’in batılı’lar gibi düşünmesi  hilmi yavuz’a  “ felesefenin şiire olan tahakkümünü onaylama işi prof.himi ziya ülken ‘e mi düşmeliydi? ne yazık ki öyle!” dedirtiyor.
yavuz, hilmi ziya hocanın  kendisi gibi düşünmesi gerekeceğini sanıyor. hoca, bilimsell yapısının gereğini yerine getiriyor. oryantalizm  takıntısı yok.
felsefenin, insanın doğa/toplum ve insanlarla ilişkileri  bağlamında  ele alınmasında  ve bu ele alınışın gerek insan ilişkileri ve gerekse felsefe bağlamında  dil ile  ortaya konulmasındaki  hem derinliğini hem de geniş olanaklılığını  gözden uzak tutulmaması gerekiyor. böyle bir genişliği ve derinliği bulunan bir olanağın, felesefe şiire egemen mi değil mi gibi  anlamsız bir soru ile  öteye itilmesi düşünülecek bir şey değil.
marx’ın  feuerbach üzerine tezlerinin  11.si “filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumlarlar, oysa sorun onu değiştirmektir”  biçimindedir. felsefe / şiir çerçevesinde bu tezin anımsanmaması mümkün olmuyor. çünkü  bu teze göre felsefe, yorum esaslı olunca şiire dünyayı değiştirme işlevi yükleniyor. şiir zaten izlenimleri değiştirerek kuruluyor. o değiştirmenin  araçları arasında diyalektiğin ağırlıklı bir yeri var. engels yadsımanın yadsınması (inkarın inkarı) ile ilgili olarak yaptığı açıklamada “herhangi bir a cebirsel büyüklüğü alalım. yadsıyalım onu, -a’yı elde ederiz. bu yadsımayı, -a’yı –a ile çaprparak yadsıyalım, +a2’yi elde ederiz. başlangıçtaki artı büyüklük ,ama daha yüksek bir derecede, karede. burada da aynı sonucun ,+a’yı +a ile  çarparak, bu dolambaç olmaksızın  da elde edilebilmesinin hiçbir  önemi yok, bu da +a2’yi verir; çünkü yadsınma +a2’de  öyle sağlam yerleşmiştir ki karekökü yalnızca +a değil ama bir o denli  zorunlulukla –a’dır da; ve bu durum ikinci derecede  denklemlerde büyük bir pratik önem kazanır. yüksek matematikteki” türev, integral” bir tür yadsıma ve yadsımanın yadsınmasıdır”[5]
engels’in  değişimi ve değiştirimi diyalektik içinde ortaya koyan bu sözleri,  şiirin sözcüklerle  ortaya koyduğu  şiirsel gerçekliğin ta kenedisinin tanıtılmasıdır. şiir, bölyle bir değişime yaslanmaktadır. şiirin böyle bir değiişimi gerçekleştirmesi demek onun, diyalektikle el ele olması demektir.  bu, şiirin  algılamadan başlayan ve yazılıp bitirilmesiyle sonuçlanan tüm evrelerinin doğru olduğunu açık açık söyleyebiliriz.  yoksa şiir  doğru bir taban üzerinde durmaz,duramaz.
bu arada felsefe, salt bilgi aracılığı ile  dünyayı yorumlamış oluyor. bu yorum  engels’in işaret ettiği  değişitirme işlevini içermiyor. yorumlanan madde değişmiyor ya da yeni bir kimlikle önümüze  konmuyor. madde aynen duruyor. ne ki onun şöyle mi böyle mi analaşılması gerektiği gibi bir yaklaşım  üzerinden  düşünülüyor. felsefe, böylece bilgiyi değişitirmiş olmuyor, onu  çeşitli varyasyonlar içinde  değerlendiriyor.
şiir ise bilgiyi, diyalektik aracılığı ile yeniden yapılandırıp onun hiç bilinmeyen ve görülmeyen / görülemeyen yanını öne çıkararak  yepyeni bir şey kokuyor  ortaya.  bilgi olarak yansıyan dünyanın,  yeni baştan kurulması demek olan bu yapı, onu (  dünyayı ) yenilemek demektir.
biri yorum, öteki ise değiştirim  esaslı bu iki  yaklaşımın  ayrı alanlar halinde yaşamaları gerekiyor. felsefenin şiiri etki altına alması, şiirin de bir tür yorum olmasını getiriyor ki bu, çok önemli yanlışlıkların da kaynağını oluşturuyor. çünkü  dünyayı değiştirme esaslı olan şiir, felsefe içinde,  ancak bir  yorum olabiliyor. şiirin dünyayı değiştirme işlevi tümden ortadan kalkıyor.
bunu unutmamak gerekiyor.

heidegger/şiir ve kutsallık
heidegger’in  şairler şairi olarak nitelediği hölderlin’in şiirin özünü dile getirdiğinden  söz ederek;
/ve gördüğüm kutsal olan, sözüm olsun benim/
dizesini,
/ve gördüğüm, kutsal olan sözümdür benim/
biçiminde okuduğunu bildirerek, şiirle kutsal olan arasındaki  bağıntıyı ilk olarak soruşturduğunu  ele alıyor bir yazısında[6].
yazıda, ( heidegger, şiir varlığın parausia’sını, doğrudan ya da dolayımsız olarak/gerçek olarak dile getirir derken; man, şiir varlığı dolayımsız olarak dile getirme olanağından mahrumdur) biçimindeki heidegger ile  paul de man’ın şiirden bekledikleri konusunda karşıt düşen görüşlerini de ele alır ve  man’ın yanında durur.
heidegger’in  şiirin kutsal söz demek olduğu inancının “şiiri hıristiyan ilahiyatına göre okumak” olarak nitelendirir ve islamiyetle  ilişkilendirmek üzere, islamiyette kutsal sözün vahiy ile ilişkisini  ele alır.
heidegger’in,  hölderlin’in dizesini kutsal söz olarak okumak istemesini,  bu sözlerin  vahiy düzeyine çıkarılması anlamına geldiğinin altını çiziyor.
ve bunun bir ‘ontolojik yanılma’  olduğunu söylüyor.
bu duruma paul de man’ı da tanık gösteriyor.[7]
ünlem tümceleriyle  vurgulamaya çalıştığı  bu görüşünün sağlam hiçbir dayanağını gösteremiyor ve söyleyemiyor ne yazık ki!…
hölderlin’in dizesindeki sözlerin heidegger tarafından kutsal söz olarak tanımlanması, onların vahiy kökenli sözler olması gerektiğini söylemeye yetebilecek bir kanıt değil ki!
yavuz’un bu yaklaşımı  onun, vahiy, salt islami söze aittir. onun dışında vahiyden söz edilemez biçiminde düşündüğünü kabul etmek?…
yavuz adına, vahim bir yanılsama olur bu!…
dört büyük din kitabının (tevrat, zebur, incil ve kuran) ortak özelliği ‘gökten indirilmiş’ olmalarıdır.
tevrat’ın, tanrı vahyi olduğu (anabritannıca, 22.cilt, s.549)’da;
incil’in, islam’da isa’ya indirilen  kutsal kitap olduğunun benimsendiği  (anabritannıca, 11.cilt, s. 550)’de;
zebur’un, islam inancında hz.davut’a  vahyedilen  kutsal kitap olduğu  (anabritananıca, 22.cilt,,s.549)’da
belirtilmektedir.
ayrıca bu durum, kuran, isra suresi, 55. ayette de  de açıklanıyor.
şimdi bir gerçeğin değil, bir yanlışlığın yanında bulunmakla karşı karşıyayız… genenekselliği öne çıkarmak ve onun yanında olmak için, bir gerçeği saptırarak direnmenin hiçbir yararı olmayacaktır.
tedirgin edici bir durumdur bu!
“hıristiyanlıkta sözün kutsal olanla varlığın dolayımsız kavranışını sağlayacak biçimde  birleşmesi olanaksızdır”diyerek, sözün islami bağlamda allah ile ilişkisinin vahiy aracılığı ile kurulmasına karşılık, hıristiyanlıkta da şiirsel sözle kurulabileceğinin  hölderlin aracılığı ile  heidegger tarafından dile getirilmesinin sakıncalı olduğu nasıl söylenebilir?
böyle düşünmenin  islamiyetle nasıl  bir ilişkisi kurulabilir ki?
böyle düşünmek, niye örneğin  vahyi,  basite almak falan gibi bir anlama gelsin ki?
öte yandan böyle  düşünmek, niçin “kur’an’ın ontolojik konumundaki ayrıcalığının ortadan kaldırılması anlamına” alınsın ki ?
“kur’an’ı şiirle aynı ontolojik düzeye koymak! mu’tezilenin içine düştüğü sapkınlık da buradan kaynaklanmaktadır”  yaklaşımı, niçin bir ozanı, şiir bağlamında  bu denli ilgilendirsin ki? bunun anlamak pek olanaklı görünmüyor.
“kur’an’ın şiirle aynı ontolojik düzeye konulması”  ve  böylece  “ mu’tezilenin içine düştüğü sapkınlığa düşülmesi” ‘nin, ancak din bilginlerince ele alınıp değerlendirmesinin pek yerinde bir yaklaşım olacağının sağduyu herkesin benimseyebileceği bir yol olduğu  apaçıktır. hilmi yavuz gibi bir ozanın, hem de şiirin değerini oldukça düşürecek bir yaklaşımla  böyle bir dinsel  alana  girmesini çok yadırgatıcı bulduğumu söylemeliyim.
konunun  bir felsefe konusu olmasından yararlanarak,“kur’an dışında hiçbir söz  gayb’ı, yani söz’e aşkın olanı dile getirmek iktidarına sahip değildir.” gibi  yargıları dile getirmek[8], şiir adına yapılmamalıdır ve hele sonuçta şiiri küçültmek için hiç yapılmamalı ve söylenmemesi gerektiğini düşünüyorum ben.
heidegger;
“dil herşeyden önce  yorumsama ilişkisidir. ya da dil ve yorumsama aynı şeydir; insanın özünün varlık, varoluş ve varolanlarla yorumsamacı ilişkisidir. sözü edilen ilişki, öyle matematiksel, mantıksal  bir neden sonuç  ilişkisinin çok ötesinde, insanın ikileme ile ilişkisi içinde varolması anlamına  gelir. insan tam da varoluşu ile  kendisini yazgıdüzene  bağlayanı gereksinir ve aynı zamanda onun tarafından gereksinir. bu ilişki içinde varolabilmesi, gel-gitleri getirmesiyle, mesajı alıp kollamasıyla mümkündür. aynı zamanada bu, insanın sözü edilen ikilemeyi kollayıp gözetmesi için, yine çağıran tarafından gereksinilmesi  ve kullanılması anlamına gelir. varolanlar varlık ikilemesi, açıklığın, varolan şeylerin ve varoluşun  insan tarafından açılıp yayılacağı bir  açıklıktır. işte salt anlamlandırma,gösterme işareti olmaktan öte, varolana ilişkin bir ima, ipucu olan sözcükler de  ölümlülerin yavaşça gidip geleceği bu açıklıkta salınırlar”[9].
”dil,….dünya ve yeryüzündeki şeylerle doğrudan yüzleştirir, ilişkilendirir, bu ilişkiyi sürdürür ve kollar. ancak ona yanıt verdiğinde konuşabilen, ancak ölümlü olarak bu dörtlünün içinde olabilen insan aracılığı ile taşınır. çünkü ölümlüler ölümü, ölüm olarak deneyimleyebilenlerdir.”
”dille ölüm arasındaki bu ilişki  ki, insanı dile çeker ve ona bağlar. dünya dörtlüsünün söyleşisi, herşeyi sessizce yüzyüze, doğrudan  temasa çağırır. bu varlığın dilidir, sürekli çınlayan sessiz çağrıdır.”
”insan ancak dille kendisi haline gelebilir ki, dilin doğası tarafından, dili söylemesi için  kullanılabilsin. yani ölümlüler sadece sessizliğini çınlaması içinde olduklarında, dilden aldıkları ve geri verdiklerince  konuşabilirler; insanın konuşması, dilin konuşmasının, sessizliğin çınlamasınının ölümlüleri kullanmasıyla mümkündür”[10]diyor. dilin  bu anlamda kullanılması, varlığın  örtüsünün açılması, varlığın kendisinin ışıması anlamına gelmektedir. dilde içrek olan bu ışıma, varlığı görünmeyen ne ki duyumsanan boyutlarda  ortaya getirmektedir. heidegger’e göre, şiir ile dil arasındaki ilişki de budur ve bu ilişki şiirin kutsal söz anlamına alınması gerektiğini gösterir.
heidegger açıklamalarını sürdüyor:
“şiirsel söylem bir tür geri çekilmedir. ozan, sözcüğü söylerken aynı anda  şey kendini olduğu gibi gösterebilsin diye geri çekilir. diğer yandan sözcük, şeyi kendi varlığı içinde tutan ve kollayan ozana, şiirsel çağrının kaynağından, yani varlığın sınırlarından, sözcüğe çağrı olarak gelir. adlandırılan çağrı, şeylere, buraya gelmelerini söyler, kendine çağırır, fakat çağırdığını tam da çağırdığı için  bulunduğu uzaklıktan koparamaz. bu yüzden de her zaman burada ve oradadır; sözcüğün açtığı açıklığın içinde  burada varoluşa, orada yokoluşa gider gelir. adlandırılan ve böylece çağırılan şeyler, gökyüzünü ve yeryüzünü, ölümlüleri ve ölümsüzleri kendinde toplar. dördü bir diğerine yönelmiş olmakta, dörtlü olmakta bir olur. şeyler, dördün bir olmasıyla kendileri olurlarken, dünyayı da taşırlar.”[11]
“şeyleri kendine çağıran, onlara saygı göstererek, nesnel olarak gördüklerini yerin dışına davet eden ve  böylece davet edildikleri yeri de dünya haline getiren şiirdir. şiir ve düşünce, doğrudan birbirlerinin komşuluklarını gereksinirler ki dilin varlığı ile varlığın dili böylesi bir ilişki içinde sarmaşabilsin. insan da böylesi bir ilişki içinde  özünü vecde getiren, kollayan evde, yani dilde, yani varlıkta yerleşebilsin. burada dil, varlığı dillendirmek için  insanı kullanır.”[12]
dilin insanı kullanmasıyla  ya da insan dil aracılığıyla  varlığın kutsallığı içine doğrudan girmektedir.
“ölümlülerin yeryüzünde  oluş tarzı olan yerleşme, onların varoluşu ile varlığı bir arada tutar. ölümlüler varlığın sığınağına  girebildikleri ölçüde  yerleşebilirler. böylesi bir yerleşme hem inşa etmeyi, ortaya koyma, ortaya çıkarmayı mümkün kılar hem de hepsini içsel  olarak ilişkilendirerek şiirsel deneyimler haline getirir.”[13]
çünkü,
“hakikati ortaya çıkaran,şiirsel olandır”
ve
“dil özünde şiirdir. varolanları adlandırdığında  onları hemen söze ve varlığa kavuşturur. burada hakikati gösöteren yazgı olarak  varlık örtülü de kalsa, şiir dünyasının yazgısının habercisidir.”[14]
heidegger, alman ozanı hölderlin’in  /gördüğüm kutsal olan sözüm olsun benim/  dizesinden yürüyerek şiirin kutsal söz olduğunu söylüyor ve bunun felsefe temellerini  yukarıdaki alıntılarla çizmiş oluyor. demek ki ozan, şiir kurarken varlığın özü üzerindeki örtüyü kaldırarak  onu ışıklandırmış oluyor ve  aynı zamanda  görünen değil yepyeni bir varlık ortaya getiriyordur. bu durum ozanı, kutsal söz söyleyen düzeyine çıkarmaya yetiyor. heidegger böyle düşünüyor ve iyi de ediyor!…
heidegger’in  şiir ve ozan konusundaki, bu  ‘düzey kazandırıcı’ yaklaşım biçimini,  hilmi yavuz’un,  tıpkı  şuara’daki yaklaşım ile ele almasını, lafı  ne denli büküp kıvırsanız da  anlamak ve kavramak mümkün görünmüyor.
ve yine yapılanın  ne şiire, ne de onun yorumuna  en ufak bir katkıda bulunmadığını bulunamayacağını söylemek gerekiyor açık açık!…

modernizm/geleneksellik/lirik şiir
türkiye’de modernizmin, gelenekselin toptan inkarı  biçiminde alınmış olmasının  doğurduğu  kimi boşluklar var mıdır?
sorusu, özellikle özal’dan bu yana sorulup duruyor.
3 kasım seçimlerinden sonra da bu soru güncelliğini sanıyorum hiç yitirmedi.
konu, türkiye bağlamında önemli görünüyor.
çünkü atatürk devrimleri  adı verilen  toplumsal değişimlerin  altında yatan  düşünce yine atatürk’ün sözleriyle “türk toplumunu tüm biçim ve anlamıyla  çağdaş bir toplum yapmaya yönelik değişimler”dir. gerçekleştirilecek olan toplumsal değişimin niteliği “tüm biçim ve anlamıyla” olarak  belirtilmiştir. toplum, biçimsel olarak çağdaş bir görünüm içinde olacaktır. anlam olarak da çağdaş bir düşünce ve  duygu yapısına  sahip olmalıdır. bu değişim için örnek bir toplumsal yapılanma vardır ve o da çağdaş batı toplumudur. biçimsel ve anlamsal olarak batı toplumlarına benzeyen bir yapılanma içinde olacaktır toplum.
atatürk’ün gösterdiği  hedef bu idi.
türk toplumu, 1839’da beri bu yolun yolcusudur.
bugün bu yol ab ile  tanımlanıyor ve türkiye ab’ye girmenin son ve önemli hazırlıklarınıı yapmaktadır.
h.yavuz’un yazısında,[15] ;
“işte modernlik! anlam taşıyan bütün gelenekleri, ‘ilerleme’nin yolundan temizlenmesi gereken ve çağa aykırı düşen ‘yanılsamalar’ ve ‘engeller’(!) olarak görmek!!!
va hayfa!
söyler misiniz, lütfen ‘aydınlanma’,’ modernleşme’, ‘batılılaşma’ bu mudur?
böyle mi olmalıdır?”
soruları yukarıda açıklananlar bağlamında önem kazanıyor sanıyorum.
“ilerlemenin önünden temizlenmesi gereken ve çağa aykırı düşen”, “ anlam taşıyan bütün gelenekler” ise ki böyle  sıralanmış bulunuyor.
onların “anlam taşımalarından”  kuşku duymak çok doğaldır. çünkü anlam taşıdığı söylenen bu gelenekler, “ilerlemenin önünde temizlenmesi gereken ve çağa aykırı düşen” geleneklerdir. onları temizlemeden ya da ortadan kaldırmadan ne çağdaş bir yapılanmaya ulaşabileceksiniz demektir ne de ilerlemeniz mümkün olabilecektir.
hilmi yavuz, bu sözleriyle tüm yazılarında ileri sürdüğü görüş ve düşüncelerin  dışında yeni bir şey söylüyor  değildir. o gelenekselliği  tüm anlam ve önemiyle savunmaktadır.
tabii, kendi bileceği bir iştir.
ne ki  geleneksillikten kurtulmanın yol ve yöntemini bir an önce çok hızlı biçimde  bulup, koşmak zorunda olduğumuzu bilmeyen kalmamıştır.

haşim için
yavuz, haşim için yazdığı yazılarda,[16] piyale’nin önsözü olan  “ ‘şiir’ hakkında bazı mülahazalar”’da haşim’inrahip bremond’un görüşlerine dokunarak;
“muhakeme, mantık, belagat, insicam, tahlil, teşbih, istare ve bütün bunlara müşabih (benzer) evsaf, şafak aydınlığı gibi her dokunduğuna gül pembeliğini veren şiirin sihirkar (büyüleyici) tesiri ile  tebdil-i mahiyet edip istihale etmedikçe (nitelik değiştirip başkalaşmadıkça)…….nesirden başka bir şey değildir.”[17]dediğini söylemekte ve onun ‘sihirkar te’sir’den söz ettiğinin altını çizerek;
“haşim, ‘sihirkar te’sir’ in üretimini mümkün kılacak bir temsiliyetten yana olmamıştır: o, dünyayı, edward said’in ifadesiyle değiştirmekten değil, süslemekten yanadır ve işte tastamam o nedenle de şiiri temsil edilemez kılan lirik geleneğin ürettiği ‘te’sir-i sihirkari’yi, ne kadar istemiş olsa da gerçekleştirmeye muvaffak olamamıştır[18] diye eklemektedir.
yavuz’un  düşüncesine göre, haşim, dünyayı değiştirmekten değil süslemekten yana olmuştur. böyle davrandığı için de çok istemesine karşın, şiirinde ‘sihirkar tesir’i gerçekleştirmesi mümkün olamamıştır.
acaba durum böyle midir?
yoksa yavuz’un, öteden beri benimsediği  düşünce biçiminde olduğu gibi  ve yine edward said’in de sık sık yinelediği üzere  oryantalist bir yaklaşımın  yansıması mıdır bu görüş?….
ben, öyle olduğunu düşünüyorum.
önce, haşimin şiirlerinde,
‘eşyanın ve dünyanın olduğu gibi algılandığı ve alımlandığını; bunun şiirine salt süslemelerle birlikte ve ancak olduğu gibi yansıdığını’ söyleyemeyiz.
ne haşim’in şiiri için yazılan yazılarda ne de hakkındaki yapıtlarda, bu yargıyı doğrulayan bir  bulgudan söz eden yoktur.
öte yandan şiirlerinin de böyle bir nitem taşıdığını söyleyemeyiz. haşim’in  şiirinin salt süslenmiş bir şiir olarak ortaya konması, ona yapılacak haksızlıkların en büyüğü olacaktır sanıyorum.

yakup kadri haşim için:
“a.haşim’de  mutlaka bizim bildiğimiz beş duyudan en az bir iki tane fazlası vardı. çünkü gözleri bizim görmediğimiz şeyleri görüyordu.çünkü burnu, bir çiçekten bizim alamadığımız kokuları alıyordu. çünkü kulakları, bizim cansız ve sessiz sandığımız şeylerden ses alıp dinlemesini biliyordu. onun için ki, şiirlerinde, kuşların hayalata daldığını, leyleklerin düşündüğünü ve batmakta olan güneşin bir kesik baş gibi kanadığını görürsünüz.”[19]
diyor.
peyami safa:
“şarkın ve garbın hiçbir şairi, haşim kadar, otların büyürken çıkardıkları gizli sesi bile duyacak derecede bizim içimize nakletmemiştir”[20]
demektedir.
ali canip yöntem onun için:
“…hakiki şiir manayı kariin(okurun) ruhundan alır. anatole france diyodr ki ‘şairane bir hayalde birkaç mana bulunmalı; sizin vereceğiniz mana ancak sizin için doğrudur.”[21]
diye yazmıştır.
abdülhak şinasi hisar, onun için yazdığı bir yazıda :
“…..şair nesriyle ancak fikrinin dış tabakalarını ifade etmiş ve derinliğini şiirine bırakmıştır.”[22]
demektedir.
haşim, ‘ay’ başlıklı fıkrada:
“ ay! ay! yalancı ay! zekadan harabolanları dinlendiren hayal gibi güneşten bunalanları da teselli eden sensin!…”[23]
diyordu.
tüm bu alıntıların  ortaya getirdiği gerçek, haşim’in şiirinde gösteren’in değil, gösterilenin esas olduğu ve bunun şiirine yeni boyutlar eklediği gerçeğidir. böyle bir nitemin bulunduğu şiirin,  ilişkin olduğu dünyayı kimi süslemeler içinde vermekle yetindiği nasıl söylenebilir?
öte yandan bir an için haşim’in sembolizmin türkiye şiirindeki temsilcisi olduğu görüşünün  benimsendiğini düşündüğümüzde, sembolizm ile  şiirde salt süsün eğemen olduğunu söylemek nasıl mümkün olabilecektir?…
kendisinin, ‘ay’ adlı metnin sonunda söylediği  sözler, dünyayı hep ve her zaman görünüşüyle değil, onun arkasındaki durumuyla kavramaya ve benimsemeye çalıştığını açıkça götermiyor mu?
hilmi yavuz, haşim’e harsızlık etmiştir!…

ece ayhan
kitap-lık dergisinin  “a’dan z’ye ece ayhan”  kitapçığını, derginin eki olarak vermesi ardından yavuz, ece ayhan için birkaç yazı yazdı.[24]
bu yazılarda  kitapçığı hazırlayan ahmet soysal için, ece’ye ‘büyük şair’ diyen özdemiri ince için  de  dokundurmalar   yer alıyordu.
yavuz yazısında:
”safderun müritlerin ve zavallı ece’yi önemli şair(?) ve entelektüel(!) olduğuna inandıran birtakım snob okuryazarların inşa ettiği bir ece ayhan kültü’nün yıllardır dolaşımda olduğunu biliyoruz. ece’yi önemsemek, neredeyse bir entelektüel ‘statü’ haline getirildi.”
“ece ayhan’ın olsa olsa,’avangard’ bir şair olduğu söylenebilir. hiçbir geleneksel arkaplana dayanmayan, ‘hüdayinabit’ bir şiir!…..ereksiz, dolayısıyla raslantısal bir ilişkidir ece ayhan’da. okuryazarlığı, belli üç dört kavramla sınırlı, dar ve semeresiz zihin! biraz meczup. azıcık kurnaz, ama çokça cahil bir söylemin aldatıcı ışığı!”
“niye söylemeyelim? ………1970 yıllarda isviçre’de beyin ameliyatı….”  geçirdiğinde  “para gönderdiler diye”….. kimilerini…..“mahkemeye veren ece ayhan’ın kendisi değil mi?
yavuz, bu savların neden ‘a’dan z’ye ece ayhan’ kitapçığında yer almadığını soruyor önce.
sonra da, bu alıntılardaki  olay ve durumları sıralıyor.
ece ayhan için düzenlenmiş bir kitapçıkta,  ‘falan veya filan kişileri, falan tarihte  ona para yardımı yaptılar diye mahkemeye vermişti’  biçiminde bir açıklamanın  yer  alamayacağını pekala bilir h.yavuz.
ece, bu yazı yazıldığında yaşamıyordu ki…
ölen bir kişinin arkasından, böyle bir tatsız  olayı anımsatmak için mi hazırlamış olacaktı ahmet sosyal bu kitapçığı yani? buna, kim evet onun için hazırlamalıydı diye yanıt verir allahaşkına?
böyle  şey olamaz!..
sonra, ece ayhan’ın okuryazarlığı birkaç kavramla neden sınırlı olsun ki?
onun, sağlığında  türkiye şiiri içindeki etkinliği ve yaygınlığını herkes çok iyi biliyordu.
ece yaşarken neden bu  ‘kısıtlı’ olduğunu söylediği ‘okuryazarlığını’ tartışmaya açmadı yavuz?
semeresiz bir zihin’, şunca şiir yapıtıyla, şunca toerik yapıtı nasıl  ortaya çıkarabilmiştir?
böyle bir tartışmaya girmek bile ta baştan yanlış bir şeydir ve bir sonuca hiçbir zaman bağlanamayacak bir şey!…
ece’ye böyle bir yaklaşımla bakılması karşısında insanın gerçekten dili tutuluyor. söylenecek bir yığın söz var ya onları söylemeye de dili varmıyor.
ece, gerçekten  çağdaş bilince ulaşmış bir aydındı.
öyle gelenekselle bağlantı içinde, çağdaş olunamayacağını çekinmeden ve bağırarak söylüyordu. karşı olanlar o zamanlar buna yanıt veremedikleri için şimdi  arkasından meczup cahil… gibi sözleri nasıl söylüyorlar anlamak mümkün değildir?
şiirin bir uyum ürünü olmadığını;
ozanlığın bir karşı çıkış olduğunu  sağır sultan bile duydu!
ece bu tanımın en somut  haliydi, şiiriyle ve yazılarıyla, hala da öyledir!
“ben türkiye’nin şiirine, tarihine müdahalede bulunuyorum. ve bugüne de. benim bütün derdin bugün aslında.  en güzel gün bugündür bana göre. geçmişe hiç özlemim yoktur.”[25]
diyor ece.
“türkiye şiirine, tarihine müdahale…..” eden/edebilen; tarihini ve şiirini böyle benimseyebilen bir bilinç, nasıl  ‘dar ve semeresiz bir zihnin’ ürünü olabiliyor? bunu açıklayabilir misiniz?
“ece, “benim bütün derdim bugün aslında”, “geçmişe hiç özlemim yoktur” derken, yavuz’un ileri sürdüğü gibi ‘çokça cahil bir söylemin aldatıcılığı’nı mı ortaya koymuş oluyordu, yoksa çok bilinçli ve ne istediğini falan bilen bir bilgi üstüne oturmuş bir yaklaşım biçimini mi tanımlıyordu? hele geçmişe hiç özlemi olmadığını söylemesi onun  yaşama felsefesini de yaşama bakışını da yaşamdan beklediklerini de çok açık ortaya koyuyor. ne yazık ki yavuz şiirleriyle  ve  bu yazıda ele alınan yazılarının tümüyle, eskiye ve geçmişe bağlılığın bayraktarlığını yapıyor.
ece ile aralarındaki en belirgin  ayrım, tam da bu noktada odakalanıyor.
şu alıntıya bakınız:
“aşağı yukarı 150 yıldan beri  devlet toplum ikiliği, büyüyerek sürüp gidiyor. devletin bize giydirdiği entari bir kez eynimize uymaz, uymuyor.”
“devletin çeşmesinden su içen 6 ay sarhoş,  divane gezer. biz bu çeşmeye bir de peştkemal ekleyelim!”[26] diyor, cemal süreya ile yaptıkları bir  söyleşide.
devlet-toplum ikiliğinin  ayrımındadır ece. devletin  eynine giydirdiği entarinin uymadığını haykırıyor o. daha ne desin yani?
devleti, toplumsalı ve bireyi  böyle  bir kavrayış içinde  değerlendiren bir beynin  dar, semeresiz olduğunu  söylemeye insanın dili nasıl varıyor kavramak çok zor!…
ece’ye nasıl cahil denilebildiğini  bir türlü anlayamıyorum!…
yine, cemal süreya ile yaptıkları bir söyleşideki  şu tümceyi buraya alıyorum:
“önemli olan bir ortadoğu sesini yakalayabilmektir. evet, şiirin böyle bir gizli köşegeni de var.”[27]
şiirin, özellikle ortadoğu’lu şiirin ‘ses’inden söz ediyor ece!
bu, önemli bir  saptamadır.
ortadoğu şiirinin salt ‘sesi’dir önremli olan ve ortaya çıkarılacak olan. bunun  ayrımındadır ece.
ece şiiri biliyordu…
ve onu  doğru değerlendirmiştir.
hayır diyenlerin sözüne ve yarggılarına hiç de kulak asmayın.
çünkü onlardan alacağınız hiçbir şey yoktur.
bu zamana değin hiç olmadı ki bundan sonra olsun!…

şiir ve değiş tokuş
simgesel, gerçekle düşsellik arasındaki  anlamsal karşıtlığa son veren  bir değiş tokuş un kendisidir. insana, doğaya…..ilişkin gerçekliğin simgelerle ortaya konulması işleminin yarattığı bir değiş tokuştur sözünü ettiğimiz.
şiir böyle bir simgesel biçimidir. o görünüm, şiirin gösterge olarak ortaya çıkmasıdır. . gösteren, bir gerçeğin görüntüsü olarak vardır orada. oysa gösterileni anlamadan kavramadan simgeselden söz edemeyiz. gösteren, böyle bir yapılanma içinde salt değiş tokuşu gerçekleştiren bir biçimdir.
şiir, gösterilenin içinde yer alır.
şiir, gösteren  içinde saklı ise  gösteren, bir bildirişim aracı olarak vardır. şiir de bir bildirişim için  oluşturulmuş demektir. oysa şiirin böyle bir işlevi yoktur; olmamalıdır da…
şiire, sözü edilen nitemi veren, onun gösterilen içinde saklı olmasıdır. bu, şiirin bir simgesel yapılanma altında yer aldığını göstermektedir.
aslına bakılırsa ekonomi politik de bir değiş tokuştan başka bir şey değildir.
simgesel,  bataılle’ın kurban  açıklamaları arasında sözünü ettiği  yaşanırlığın,  bir başka yanı olarak görünüyor. bataılle, ölümü yenmenin  böyle simgelerle  olanak içine giridiğine işaret eder. kurban törenlerinin altında yatan gerçeklik de ölüye/yokluğa karışmışlığa karşı yürütülen yaşanırlığı gerçekleştirme eyleminden başka bir şey değil ki.
simgesel böyle bir gerçekliği de üstünde taşıyor.
şiir sanatı, dil alanında  armağan düzenindeki  ilkel toplumlara özgü bir durumu, kısıtlı sayıda nesneden oluşan bütüncenin kesintisiz dolanımının yol açtığı inanılmaz zenginlik, bir değiş tokuş şölenini yeniden yaratmaktır.[28] bu bakış ve kavrayış biçimi, ilginç sonuçlarıyla birlikte geliyor:
önce şiir sanatı bir yeniden yaratma olarak  konuyor.
bu özellik çok önemli görünüyor bize. çünkü şiirin bir yeniden yaratma olarak kavranması ve söylenmesi, şiir yazılmaz, söylenir diyenlerden başlayarak….çok kişiye uzanan sağlam yanıtlar getiriyor. şiir, bir yeniden yapılanmadır çünkü. şiir bir çabanın ürünüdür. öyle doğuvermek falan onun doğasında hiç olmadı. çaba ve bilgi ile birlikte  ozanın kişisel nitemleri üstüste binerek bir şiir kurabiliyor ancak.
sonra, bu yaratının  dil alanında ilkel toplumlara özgü bir armağan düzenindekine benzemesinden söz ediliyor.  söylev düzeni anımsanıyor bu tümceler üzerine. söylev düzeni,  ilkel toplumun kullandığı bir dil düzeni. onunla yürütüyor ilişkilerini ilkel toplum. çok düzenli ve noksanlıkları olmayan bir dil düzeni değil bu söylev düzeni. ne ki  ne istediğini anlatmaya yetiyor. şiir de böyle. çok az sözcük kullanılıyor. bir söylev  dili değil. öyle olsa  şiir olma nitemini yitirecek. çünkü bir iletim devreye girmek zorundadır o zaman. söylev düzeni,  bir şeyi anlatmak/söylemek için seçilmiş bir düzen; kurulmuş bir yapılanma.
şiir kısıtlı sayıda nesneden oluşan bir bütünlüğün kesintisiz olarak dolanımının oluşturduğu bir inanılmaz zenginlik olarak çıkıyor ortaya. ya da böyle bir şey olmak durumundadır şiir.
az sözcük ile kurulmuş bir bütünlüktür sözü edilen. o az sayıdaki sözcükler arasındaki  ilişkilerle  oluşan bir dolayım vardır ki  şiirde bu ilişkilerin oluşturup geliştirdiği  anlamsal zenginlik inanılmaz bir zenginlik olarak çıkar karşımıza. ve bu zenginlik hep ürer, çoğalır… ne zaman çoğalır? o şiiri her okuduğumuzda  çoğaldığına tanık oluruz.  kesintisiz dolanımdır bu zenginliği çoğaltan her defasında.  sanki bir armağan düzeni işletiliyormuş gibidir. bu düzen değiş tokuşu getirmektedir.
şiir sanatı sözcükler düzeyinde yapılan  değiş tokuştur.[29] böyle bir değiş tokuşun  eşdeğerlilik içermemesi gerekiyor. bu, değiş tokuşun ilk koşuludur. gerçekliği birebir yaşayan ozanın şiirinde o gerçeklik eşdeğerde  göstergelerle ortaya konulmuş olmayacaktır. o gerçeklik, gösterilenin içinde  her okunuşunda yenilenmiş bir gerçeklik olarak karşımıza çıkabilmelidir. yoksa  bir iletişimden öteye  varlık gösteremez  şiir.
dilbilimin sürekli olarak öne çıktığı bir şiir kurmada  bu sakıncayı sık sık yaşayabiliyoruz.
çünkü şiir, bir çelişkinin içinde durur. söylevsel metin ise böyle bir çelişki taşımıyor. bu çelişki giderek  diyalektiğin  şiire oturmasına da yardımcı olmaktadır.
Muhsin Şener22. 05. 2006 
 Not: sayın hilmi yavuz’a,  geçirdiği göz alemiyatından ötürü, geçmiş olsun diyor, sağlıklı uzun ömürler diliyorum.(m.ş.)     
  ------------------------------------------
[1]  hilmi yavuz, felsefenin şiir üzerindeki tahakkümünün sökülmesine dair notlar, zaman gazetesi, 29 mart 2002
[2]  jacques derrida,  yabancının  dili, le monde diplomatique, türkçe ocak sayısı, s.25
[3]  arda denkel’in, teo grünberg’in  bu alandaki yapıtlarını anmalıyız…
[4]  hasan bülent kahraman’ın 6 mayıs 2002 günlü  radikal gazetesindeki köşesinde  bu konuda neo-türkçe  başlıklı yazısına bakınız.
[5]  marx – engels, felsefe metinleri, sol y., ank.  1999,s. 178
[6] h.yavuz, heidegger, şiir ve kutsallık başlıklı yazısı,  zaman , 4.9.2002
[7] h,yavuz, heidegger, kutsallık ve islam başlıklı yazısı, zaman, 11.9.2002
[8] h.yavuz, şiirsel söz dil’le kutsal olan’ı birleştirebilir mi?, zaman, 18.9.2002
[9] patikalarhaz.h.ünal nalbantoğlu, imge y., ank.1977,s. 128
[10] agy,s. 129
[11] agy.,s.131
[12] agy.,s.132
[13] agy.,s.143
[14] agy.,s. 139,145,146
[15] modernizmin inkarcılığı, zaman gazetesi,20.9.2000
[16] te’sir-i sihirkari, zaman gazetesi, 23.4.2003/ lirik şiir,modernite ve sihirkar  te’sir,zaman gazetesi, 30.4.2003
[17] a.haşim, hayatı, sanatı, eserleri,haz,y.nabi,varlık y., ist.1952, s.43
[18] lirik şiir, modernite ve sihirkar te’sir, zaman gazetesi, 30.4.2003
[19] a.haşim, s.9
[20] hilmi yücebaş,bütün cepheleriyle ahmet haşim, inkılap kitabevi, ist.1958,s.,117
[21] agy., s.30
[22] agy.,s., 24
[23] a.kabaklı, türk edebiyatı 3, s.152
[24] ece ayhan’ın hacıyograflığı,zaman gazetesi, 9.4.2003 ve  ece ayhan nasıl putlaşıyor,zaman gazetesi, 16.4.2003
[25] ece ayhan, şiirin bir altın çağı,YKY, ist.1993,s.150
[26] agy., s., 155
[27] agy.,s., 167
[28] j.baudrillard, simgesel değiş tokuş ve ölüm, çev.o.adanır, boğaziçi üni. Y., ist. 2002,s. 315
[29]  agy., s.,317



YAVUZ BİZİ ÇOK YORDU

Meseleye biraz Fransız kalmış

05.11.2009 

Zaman gazetesinin 31 Ekim 2009 günlü nüshasında Hilmi Yavuz’un Jakobenizm üzerine bir yazısı yayınlandı. Yavuz, 10 yıl önce yazdığını söylediği bu yazının, ansiklopedi maddesi gibi zaman içinde tekrar tekrar okunması gerektiğini söyleyerek ne kadar alçakgönüllü olduğunu okuyuculara gösterdi. Halbuki yaptığı, basit bir çeviriye kendisi açısından önem arzeden güncel politik değerlendirmeler eklemekten ibarettir.
Yavuz, ilk çeviriyi Alfred Cobban isimli bir şahsın “A History of Modern France” kitabından yapıyor. Ansiklopedik değerde olduğu iddia edilen bir yazıda (!), referans kitabının yılı, tarihi ve alıntı yapılan sayfa numarasının verilmesi adettendir. Yavuz, büyük bilgi birikimine rağmen bunu atlamış gözüküyor. Onun bu eksiğini biz tamamlayalım istedik: Alfred Cobban, A History of Modern France vol.1, Penguin Books, Baltimore, 1961, pp. 173-174.[i] Çevirisini yaptığı diğer eserlerde ise, bunu yapmak gereksiz; çünkü bu kitapların Türkçe’ye çevirileri, Yavuz’un yazısını 10 yıl boyunca nadasa bırakmasından çok daha önce yapılmış durumdaydı.[ii]

Jakobenler parti düşmanı mı?

Cobban’ın jakobenlerle ilgili yaptığı iki vurgu Yavuz’un oldukça hoşuna gitmiş gibi gözüküyor: Bunlardan birincisi, siyasi partilere karşı tutundukları hasmane tavır; diğeri ise, herhangi bir sınıfsal çıkarı temsil etmiyor oluşlarıdır. Birincisinden başlamak yerinde olabilir. Eğer Cobban aracılığıyla Yavuz, jakobenleri modern anlamda siyasal parti oluşturmadıkları için eleştiriyorsa, bu haklı bir eleştiri değildir. Örnek olarak, Schwartzenberg; LaPalombra ve Weiner’in siyasi parti tanımlarına göre, siyasi partilerin İngiltere’de ilk olarak seçim sisteminin 1832 yılında değişiminin ardından meydana geldiğini, Amerika Birleşik Devletleri’nde bu yapıların oluşumunun Jackson dönemine tekabül ettiğini, Fransa’da ve diğer Kıta Avrupa ülkelerinde ise 1848 Devrimlerine bağlı olarak parlamenter kliklerin ve siyasal kulüplerin dönüşmesiyle ortaya çıktığını ifade etmiştir. [iii] Keza Duverger de siyasi partilerin oluşumunun 19. yüzyıl ortalarını bulduğunu belirtmiştir. [iv] Kısaca, Jakoben kulüplerinin 1790 gibi erken bir dönemde modern siyasi parti oluşturmadıkları için eleştirmek ister istemez abestle iştigal olarak nitelendirilmek zorundadır. Yavuz, bu eleştiriyi yaparken, adını bilmediğimiz bir jakobenin sarfettiği, “Yurtseverler parti kurmaz; Parti, ancak Konvansiyon’daki üçkağıtçılara yaraşır.” cümlesi üzerinde duruyor. 

Bir tarihsel çalışmada, hele hele ansiklopedi maddesi olabilecek bir yazıda(!) sadece incelenen dönemde yaşamış insanların ifadeleri temel alınamaz; bu ifadelerin objektif doğrulukları anlaşılmaya ve bu ifadenin nasıl bir ideolojiyi dile getirdiği belirlenmeye çalışılır.

Yukarıda modern siyasi partiler üzerine söylenenler, jakoben kulüplerinin bunların prototipi olduklarını ortaya koymuştur. O zaman bir jakoben niye partiler hakkında olumsuz konuşabilir? Bunun sebebi tarihte gizlidir. Yavuz, sözlerin tarihi olarak 1793 Nisanını göstermiş. Fransız Devrimi’nin ünlü tarihçisi Soboul tarafından 1793 yılının ilk üç ayı Devrimin Krizi şeklinde tanımlanır: XIV. Louis’nin giyotine gönderilmesinin ardından, Avrupa’nın Eski Rejimleri Fransa Cumhuriyeti’ne karşı büyük bir koalisyon meydana getirmişlerdir; Girondinler’in devamlı surette para basımını arttırmaları nedeniyle artan hayat pahalılığı iktisadi hayatı çıkmaza sürüklemiş; Vendee’de çıkan isyan da bütün bunların üzerine eklenmiştir.[v] Kısaca Fransız Cumhuriyeti tehlikededir  ve hiçbir yurtseverin parti kavgaları ile geçirecek vakti yoktur. [vi]

Jakobenlerin sınıfı yok mu?
Diğer hususa, jakobenlerin herhangi bir sınıfsal çıkarı temsil etmiyor olmaları hususuna gelince; Yavuz burada zaten kendi kendi ile çelişmektedir. İlk başta bu görüşe bağlanıp jakobenleri sadece ideoloji ile birbirlerine bağlanan bir grup olarak telakki etmiş; ondan sonra ise Hobsbawn’ın Jakoben Cumhuriyeti’nin orta sınıflarla emekçi yığınlarının bir ittifakı olduğu tespitini kabul etmiştir. Orta sınıflar, burada ingilizcedeki middle class ifadesinin karşılığı ise; bizim daha çok bu ifade yerine küçük burjuvazi kelimesini tercih edeceğimiz tabiidir. Nitekim Jakoben Cumhuriyet, millileştirmeler, el koymalar ve narh usulünü kabul etmesiyle, kimden yana olduğunu açık bir şekilde göstermiştir. [vii] Sorun, 9 Thermidor II’de(27 Temmuz 1793), bütün bunlara rağmen sans-culotteların desteğini yitirmiş olmasıdır.

Ansiklopedi maddesi gibi olan yazısında (!) bir cevap bulamadığımız için sormak zorundayız: Hilmi Bey acaba bunun neden olduğunu bilebilir mi?
Odatv.com



[i] Hilmi Yavuz’un yazısının bu bölümlerini, alıntıladığı metnin İngilizcesiyle karşılaştırmak isteyen okuyucularımız için: “All over France similar political clubs were formed by local revolutionaries. Establishing a system of correspondence with the Paris Jacobins, many of them came to adopt its name and look to it for leadership. By 1793 there were probably between five and eight thousand such clubs, with a nominal membership of perhaps half a million, though the active membership may have been much smaller. The Jacobin Clubs gradually came to usurp the powers of local government, and later, under the Committee of Public Safety, became in effect auxiliary administrative bodies as well as centres of propaganda and electoral influence. The role of the clubs in revolutionary France is yet one more example of the victory of practical considerations over theory, for in theory any kind of party organization was regarded as factious and held in disrepute. The very idea of concerted action among the deputies in the Assembly was looked on with suspicion. The justification for the part played by the clubs was given by a speaker at the Jacobin Club of Paris in April 1793: 'Patriots do not form a party', he declared, 'that designation can only be applied to the intriguers of the Convention.' It was through the Jacobin Clubs that the more advanced revolutionaries were gradually able to impose their rule on France. The pattern remained to the end what it had been in the beginning: the exploitation of popular discontent and the stirring up of mob passions, whether against aristocrats or priests, or simply political opponents. The Jacobins, of course, were not the mere 'vauriens' of royalist legend. At the commencement the high subscription Of 36 limes, with 12 livres entrance fee, as well as the level of the debates, were sufficient safeguard against this. Although the membership of the Jacobin Clubs was broadened later, it has been shown that even under the Terror they remained largely middle-class in composition: the tax assessmerits of the Jacobins were well above the average. They were opposed both to the rich and to the propertyless. They came from the cities and small towns: though there were clubs in villages they seem to have exhibited little activity, and the rural masses, after the summer of 1789, were either passive or hostile to the Revolution. What held the Jacobins together was less class interest than a common ideology, which became increasingly narrow with the development of ritual, tests of orthodoxy, purges, and public confessions. Being only a small minority in the whole nation they came to think of themselves as a chosen body, an dike, 'the very small number'”
[ii] Eric Hobsbawn, Devrim Çağı, çev. çev. Jülide Ergüder, Alaeddin Şenel , Verso Yayınları, Ankara, 1989; Barrington Moore, Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri : Çağdaş Dünyanın Yaratılmasında Soylunun ve Köylünün Rolü, çev. Şirin Tekeli, Alâeddin Şenel, İmge Yayınları, Ankara, 1989.
[iii] Roger-Gerard Schwartzenberg, Sociologie Politique, Editions Montchrestien, Paris, 1977, p.477.
[iv] Maurice Duverger, Siyasi Partiler, 4. baskı, Çev.: Ergun Özbudun, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1993, s.15.
[v] Albert Saboul, La Ire Republique, Calmann-Levy, Paris, 1968, pp.33-44.
[vi] Yavuz, yazısında garip bir şekilde Türkiye’deki darbelerden sonra siyasi partilerin kapatılmasını jakobenliğe bağladığı görülüyor. Yanlış bilmiyorsak, 1960 İhtilalinden sonra kapatılan tek parti DP’dir. Bu parti de MBK tarafından değil, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından kongrelerini zamanında yapmadığı gerekçesiyle kapatılmıştır. 1980 Askeri Darbesinin ardından ise, 16.10.1981 tarih ve 2533 sayılı “Siyasi Partilerin Feshine Dair Kanun” ile 7 numaralı MGK tarafından yasaklanmış bütün siyasi partiler kapatılmıştır.   
[vii] Örneğin Lenin 1917 Temmuzu’nda yazdığı bir yazıda “Jacobenizm işçi sınıfının gözünü korkutmaya hizmet edebilir mi?” diye sormuş; yazının son paragrafında Burjuvazinin jakobenizmden iğrendiğini, küçük burjuvazinin korktuğunu, bilinçli işçilerin ve çalışanların iktidarın devrimci sınıfa geçeceğine inandıklarını ve jakobenizmin özünün, buhrandan tek çıkış yolunun ve savaş ile depresyonun sona erme şeklinin bu olduğunu söylemiştir. V.I. Lenine, Le «jacobinisme » peut-il servir à intimider la classe ouvrière ?, (çevrim içi)http://www.marxists.org/francais/lenin/works/1917/07/vil19170707.htm, 3.11.2009.

http://www.odatv.com/n.php?n=hilmi-yavuz-bizi-cok-yordu-0511091200



Bilimle din aynı yola çıkar

Adı, ‘‘yumuşak'' anlamına gelen Hilmi. Soyadı ‘‘sert'' demek olan Yavuz. Hilmi Yavuz; şair, felsefeci, üniversite hocası. Zaman zaman çeşitli yazarlarla, edebiyat dünyasının dışına taşacak kadar sert polemiklere giriyor. Kolay beğenmiyor, beğenmediğini açık açık söylemekten çekinmiyor ve bu tavrıyla edebiyat çetelerinin tekerine çomak soktuğuna inanıyor. 

Ona göre edebiyatçıları narsizm motive ediyor. Belli ki o da aynı kaynaktan besleniyor: 

‘‘Şu anda Türkiye'de benden daha iyi şiir yazan birisinin olduğunu düşünmüyorum. Hiç tereddütüm yok. Hatta yalnızca Türkiye'de de değil... Benden önce iyi şeyler yazmış insanlar var. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Muhip Dıranas'ı seviyorum. Behçet Necatigil'i seviyorum. Eğer böyle düşünmesem yarın şiir yazmayı bırakırım. 

Yavuz şimdi de Zaman Gazetesi'nde yazdığı yazılarıyla dikkat çekiyor. Son denemelerinin yer aldığı ‘‘Geçmiş Yaz Defterleri'' adlı kitabının 76. sayfasında, tıpkı gazete yazılarında olduğu gibi, inançlarını yaşamını sorguluyor, ‘‘nedamet duyguları yakamı bırakmıyor'' diyor.



İLANLA DEĞİŞEN HAYAT

Hilmi Yavuz, 1936 yılında İstanbul'da doğar. Babası kaymakam olduğu için, çocukluğu çeşitli kasabalarda dolaşarak geçer. Akşamları Kuran okunan, sıkı müslüman bir ailenin tek çocuğu olarak yetişir: ‘‘Bende müslümanlık bir tür duygusal etki olarak başladı. Ama son kertede bilinç dışında kaldı bunlar. Ondan sonra da çok fazla ilgilenmedim açıkçası.'' İlgilenmek bir yana, o etkiyi reddederek sancılı bir süreç yaşar.

Kabataş Erkek Lisesi'nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne giren Yavuz, bir yandan da gazetecilik yaparak, gittikçe bozulan aile ekonomisine katkıda bulunur. Vatan Gazetesi'nden sonra, Cumhuriyet Gazetesi Dış Haberler Servisi'nde çalışırken hayatını değiştirecek bir şey olur: ‘‘Bir ilan geldi, BBC Londra Türkçe servisine eleman aranıyordu. Şartları bana uyuyordu, bir deneyeyim dedim. Ama ciddiye almadım. O zaman 26 yaşındaydım ve Cumhuriyet'le ilgili ciddi projelerim vardı. 35 yaşımda gazetenin genel yayın yönetmeni olurum, diye düşünüyordum.'' 

Bir süre sonra Yavuz BBC'den çağırılır, çeşitli sınavlardan geçerek Londra'daki Türkçe Haber Servisi'ne girer. Bu arada flört ettiği Esin Hanım'la da evlenir, Londra'ya yerleşir. 

Bir yandan BBC'de çalışırken öte yandan Londra Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne devam eder. Hilmi Yavuz yurdışında geçirdiği yılları ‘‘eve dönüş'' olarak tanımlıyor: 

‘‘Kendi geçmişimizle ilgili çok az şey bildiğimizi farkettim. Baki Efendi'den bir beyit bile okuyamıyoruz, ama Baudelaire'in şiirini ezbere biliyoruz. Cümlelerimizi Shakespeare'den alıntılarla süsleyebiliyoruz. Sonra ben bir arkadaşımızın Yahya Kemal için söylediği gibi, eve döndüm. Manevi bir dönüştü bu.''

Hilmi Yavuz, ‘‘dönüşü'' ile ilgili soruları yanıtlarken, üstü kapalı bir üslup benimsiyor. Namaz kılıyor musunuz sorusuna kızıp kızmayacağını soruyorum: ‘‘Kızarım tabii. Çünkü bu işler eğer yapılıyorlarsa üçüncü kişilere duyurulmaması gereken şeylerdir. Kimsenin bilmesine gerek yok. Yapıyorum demiyorum, yapmıyorum da demiyorum.''



FREUD VE İSLAM KELAMCILARI

Konu; bir felsefecinin din ile bilim arasındaki duruşundan açılınca, Hilmi Yavuz bir çok insanı tedirgin ettiğini söylediği bir mantıktan sözediyor: ‘‘Bir bilim adamı olan Freud, bilinç dışının var olduğunu nasıl kanıtlıyor? Onun semptomlarından, efektlerinden, etkilerinden yola çıkarak. Bu, İslam kelamcılarının ve Hıristiyan teologların Tanrı'nın varlığını kanıtlamak için gösterdikleri argümanın tastamam aynısıdır.'' 

Devam ediyor: ‘‘Bilimin ve dinin bizi götürdüğü yerler aşağı yukarı aynıdır. Benim için arada çok büyük fark yok. Bilim dünyaya ilişkin bir takım hakikatlerin dile getirilmesidir. Sürekli yanlışlanarak devam eden bir bilim tarihinden söz etmek mümkün. Sürekli bir hakikati, hiç değişmeyecek bir hakikati bilimin bize vermesinin olanağı yok. Dünyaya ilişkin bir hakikatten söz edilecekse eğer, bu hakikatin bu tümel hakikatin, ki hakikat bir anlamda değişmeyen bir şeydir, bilim yoluyla sağlanamayacağı çok açıktır.''

Kafasında uçuşan tüm bu düşüncelerin yanında, geçmişten beri sürdürdüğü zevk ve alışkanlıkları var Hilmi Yavuz'un. Örneğin içki masası onun için kutsal bir yer. Eski Osmanlı sofralarının içki terbiyesine uyarak, oturduğu masadan herhangi bir gerekçe ile kalkmıyor. Tuvalet ihtiyacını gidermek için bile. Çünkü bunu sohbete saygısızlık olarak görüyor. Masasında her zaman soğan ve sarımsak bulunduruyor. Soğanın yararlarını saymakla bitiremiyor: ‘‘İçinde önemli ölçüde C vitamini var. Bir de kansere en az yakalanan insan grubunun Museviler olduğu söyleniyor. Bu da çok soğan yemelerine bağlanıyor. Üstelik soğan strese de çok iyi geliyor. Bir kuru soğanı alın, ortadan ikiye bölün, koklayın. Sinirleriniz hemen yatışıyor.''

‘‘Altmış yaşını geçtim ve sol gözüm neredeyse hiç görmüyor'' diyor, son kitabında. Retinasındaki yırtılma yüzünden bu kış geçirdiği kör olma tehlikesini atlattığı için şükrediyor. Sol gözü şimdi yüzde 10 görse de, gördüğünü söylemeden edemeyecek birisi o.

Cesareti tartışılacak gibi...

94 yaşındaki adam dertli dertli, ‘‘doktor bey, artık karımla aramda hiçbir şey olmuyor'' demiş. Doktor adamı şöyle bir süzüp ‘‘beyamca, senin yaşında olmaması gayet normal'' diye cevap vermiş. İhtiyar üstelemiş: ‘‘Bir arkadaşım var, üstelik benden iki yaş büyük. Her gün kahvede, karısıyla yaptıklarını anlatıyor. Dört kere, beş kere...'' Doktor gülümsemiş, ‘‘ziyanı yok amca, sen de anlat!'' 

Hilmi Yavuz, 1987 yılında Zaman Şiirleri adlı kitabı ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alır. Ödülden sonra kendisiyle yapılan bir röportajda duygularını soran bir muhabire, kitabının ‘‘son elli yılın en iyi şiir kitabı'' olduğunu söyler. 

Muhabir gülümseyerek ‘‘hocam biraz mütevazı olmak gerekmiyor mu'' türünden bir laf eder. Hilmi Yavuz cevap verir: ‘‘Gayet mütevazıyım. Aksi halde son yüzelli yılın en iyi şiir kitabı demem gerekirdi''. Bu sözleri gazetede gören bir şair dostu, şaşkınlık içinde Yavuz'a gider, ‘‘sen nasıl böyle söylersin''. Hilmi Yavuz'un cevabı kısa olur: ‘‘Sen de söyle''! Üstelik o fıkradaki doktorun tavsiyesinden bir adım daha ileri gidiyor, söylediklerine inanıyor. Kendi kitabına son yüz elli yılın en iyi kitabı demenin cesaret işi olduğunu savunuyor. İsteyen şiirini tartışabilir, ama galiba cesareti tartışılacak gibi değil!


‘Bir bilim adamı olan Freud, bilinç dışının var olduğunu nasıl kanıtlıyor? Onun semptomlarından, efektlerinden, etkilerinden yola çıkarak. Bu, İslam kelamcılarının ve Hıristiyan teologların Tanrı'nın varlığını kanıtlamak için gösterdikleri argümanın tastamam aynısıdır.'


Hilmi Yavuz babasının isteği üzerine girdiği Hukuk Fakültesi'ne bir süre devam etti. Ama o yıllarda da okuldan çok edebiyatla ilgiliydi. Okul arkadaşları arasında Onat Kutlar, Erdal Öz gibi isimler vardı.


Ailesinin ekonomik durumu çok iyi değildi. Söylediğine göre babası dünya malına hiç meyletmedi. Zaten bu otomobil de onların değil, dayısının. Hilmi Yavuz ve dayısının oğlu. 1951, Eminönü.


1936 yılında İstanbul'da doğdu. Müslüman bir ailede, Kuran sesleriyle yetişti. 1938.


Rastlantıyla başlayan BBC Londra serüveni Hilmi Yavuz'un hayatının dönüm noktalarından. Radyoyu ziyarete gelen Türk ekonomistlerle, soldan sağa; Faik Kırbaşlı, Prof. Memduh Yasa, Şefik İnan, Hilmi Yavuz. 1968.


Hilmi Yavuz politika muhabirliği yaptığı 1960'larda İsmet İnönü'yü izler, onunla röportajlar yapar. 1960.


Esin Yavuz'la 1964 yılında yaptığı ilk evliliğinden Ali ve Ömer adında iki oğlu var. Bu evlilik 13 yıl sürmüş. 1973, Şişli.


Hilmi Yavuz, aldığı terbiye icabı, içki sofrasından herhangi bir sebeple kalkmıyor. Egemen Bostancı'nın birinci ölüm yıldönümünde Çiçek Bar'da verilen yemekte, Selahattin Hilav'la masada tam 9 saat kalmışlar. Bu fotoğraf ise 1991'de Nevizade Demgah'ta çekilmiş.

Nuran Yavuz'la yaptığı ikinci evliliği 15 yıl sürdü. Nuran Yavuz, kızı, Hilmi Yavuz. Bodrum 1985.

Hilmi Yavuz, Kabataş Lisesi'nde hocası olan Behçet Necatigil ile. Beşiktaş 1970.

Yavuz, askerliğini Tuzla Piyade Okulu'nda yaptı. 10 Kasım 1970

30 Ağustos 1998

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=-36029





TARTIŞMA GİTTİKÇE SERTLEŞİYOR


'İlhan Selçuk'un durumu çok vahim'


SERHAT OĞUZ İstanbul

       'Türkiye'nin önünü tıkayan kafalar' polemiğine Hikmet Çetinkaya da katılınca Hilmi Yavuz üslubunu sertleştirerek İlhan Selçuk'a yüklendi

       Edebiyatçı Hilmi Yavuz'un, gazeteci - yazar İlhan Selçuk'a yönelik eleştirileriyle başlayan tartışma tam anlamıyla bir yaylım ateşine dönüştü.
       Hilmi Yavuz, kendisini "ikiyüzlülük ve yalakalıkla" suçlayan Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü Hikmet Çetinkaya'nın yalan söylediğini, kendisini muhatap almadığını açıkladı.

"İddialar yalan"

       Hilmi Yavuz, Çetinkaya'nın sözünü ettiği '10 Haziran 1994 yılındaki Çatı Restoran anısı'ndaki görüşmenin gerçek olduğunu ancak diyalogların yaşanmadığını belirtti. Çetinkaya'yı yalancılıkla suçlayan Yavuz, İlhan Selçuk'la ilgili olumsuz görüşlerini ilk olarak 1992 yılında kaleme aldığını belirtirken şöyle konuştu:
       "Bunlar düşünce değil, dedikodu üretiyor. Böyle bir görüşme oldu ama söylenenler tamamen yalan. Benim 1992 yılında yazdığım yazılar var. Bu yüzden de Çetinkaya'nın verdiği 1994 tarihinden çok önce ben bugün İlhan Selçuk için ne yazdımsa, 1992'de tastamam onu yazmışım. Ayrıca, günlüğüme baktım, bu görüşme 10 Haziran tarihinde olmamış."
       Yavuz, eleştirileri, Selçuk'un yerine Çetinkaya'nın cevaplandırmasını ise
       "İlhan Selçuk, kendini Hikmet Çetinkaya'ya müdafaa ettirmek korumuna düştüyse, İlhan Selçuk'un durumu gerçekten vahim demektir" şeklinde değerlendirdi. 

'Evet. Vakıf üyesiyim'

       Yavuz, Fethullah Cemaati'ne yakın olduğu iddia edilen Sezer Tansuğ Vakfı'na üye olmasında ise sakıncalı bir durum bulunmadığını savunurken şunları söyledi:
       "Sezer Tansuğ'un Zaman Gazetesi'nde yazmasından ve cenaze namazının Fethullah Gülen tarafından kıldırılmasından öte birşey yok Zaman Gazetesi'yle ilgili. Bu legal bir vakıftır. Sezer Tansuğ, Türkiye'de tanınmış, Cumhuriyet Gazetesi'nde yazıları çıkmış, önemli bir sanat tarihçisidir. Evet vakıf üyesiyim. Bir arkadaşınız ölünce, onun adına kurulan bir vakfa, ona duyduğunuz sevgi nedeniyle üye olmaz mısınız?"

       Hilmi Yavuz, Zaman Gazetesi'nde yer alan yazısında, Cumhuriyet Gazetesi yazarı İlhan Selçuk'u, "Türkiye'nin önünü tıkayan kafalardan" olduğunu ileri sürerek, sert eleştirilerde bulundu. Yavuz'un "İlhan Selçuk, 38 yıldır aynı köşesinde aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor. Ben sıkılma hakkımı kullandım" sözlerine, Selçuk'tan olmasa da, aynı gazetenin bir başka yazarı Hikmet Çetinkaya'dan çok sert yanıt geldi.
       Çetinkaya, İlhan Selçuk'un çevresinin "ikiyüzlüler" ve "yalakalar" ile kuşatıldığını belirterek, Selçuk'un, başına gelenlerin bu kişilerden kaynaklandığını öne sürdü. Çetinkaya, Yavuz'la ilgili bir anısını ise şöyle aktardı:
       "10 Haziran 1994. İlhan Selçuk, Nurettin Sözen, Biltin Toker, Hilmi Yavuz ve ben Çatı Restoran'da beraberdik. Sohbet koyulaşmıştı. Hilmi Yavuz, İlhan Selçuk'a övgüler yağdırıyor, onu ilahlaştırıyordu. Hilmi Yavuz diyordu ki, 'Abi sen ve arkadaşların Cumhuriyet'ten ayrıldıktan sonra Cumhuriyet'i almamaya başladım. Ne zaman döndünüz, sevinç çığlıkları attım. Abi, yazılarında bir derinlik ve felsefe var senin. Bu hiçbir yazarda yok. Ben şairim bilirim. Sen aydınlanmanın bir ışığısın. İlhan Selçuk, gülümseyerek yanıt verdi: 'Hilmi bizde ne zaman yazmaya başlayacaksın? Sanırım Hilmi Yavuz böyle bir teklif bekliyordu: 'Hazırım abi' dedi."


http://www.milliyet.com.tr/2000/05/02/haber/hab04.html




Hilmi Yavuz-İsmet Özel dostluğu!

               “ölüler beni serinliğe yakıştıramaz
                çünkü hiç kimse çıkmak istemez bu mevsimden dışarı
                çünkü bitkinliklerini günden saklar ekinler
                ekinler çocukların en rahat uykuları”
                                                         İsmet Özel

            Taraf Gazetesi’nde yaklaşık iki ay önce İsmet Özel’le yapılmış bir mülakat yayınlanmıştı. Durup dururken iki ay önceki mevzuyu neden buraya taşıyorum? Çünkü Hilmi Yavuz’un İsmet Bey’in sözlerine cevabını bekliyordum. Konu ne idi peki efendim? Şimdi bu mülakatta İsmet Özel’e “şiirin durumunu nasıl buluyorsunuz” diye sorulduğunda sözü Hilmi Yavuz’a getiriyor ve şöyle diyor: 
          “Benim dönemden devam eden Hilmi Yavuz var, Hilmi’yle alıp vereceğim yok, neden yok? Çünkü fena değil bu çocuk da aramızda bulunsun denilen birisiydi. Nehir söyleşinde Behçet Necatigil’in yazdığı kitap üzerine fikrini anlatıyor, Necatigil, Hilmi’nin bir mısraıyla yanıt vermiş; 

“Yok hükmündedir”. Secaat arz ederken merdi kıpti sirkatin söylermiş. Hilmi ilk kitabı Bakış Kuşu’nu 1969’da yayımladı, halbuki 39 doğumludur, benden biraz daha ilerde. 69’da benim ikinci kitabım yayımlandığım zamandır. Bu bir fikir verebilir.”

            Birkaç kere okuduğum şu yukarıda ki sözlerden İsmet Bey’in ne demek istediğini tam olarak anlayamadım. Ne olacak şu Türk Şiiri’nin hali? sorusunun cevabı “Hilmi Yavuz’un henüz ilk kitabı basıldığında ben de iki kitap vardı bile” demek miydi? Ve bu bize ne tür bir fikir verecek? Yani Hilmi Hoca aslında sonradan mı şair olmuştu! Şairliğin belki de bir yaşı vardı!

           Kitap Zamanı’nın Haziran sayısında İrfan Külyutmaz abimiz, Hilmi Yavuz’dan aldığı cevabı yayınlamış: “İsmet Özel’in yayınlanan söyleşisinde ne demek istediğini anlamak mümkün değil. Söyledikleri düpedüz deli saçması… İsmet’in, epey gecikti, ama acilen kapatılması gerekir.”

             Okuduğunuz üzere Yavuz’da olayı anlamamış(!). Dört gözle konuyu çözeceğini beklediğim Hilmi Hoca’da anlamamış(!). Hayal kırıklığına uğradım.
             Meselenin daha üzücü tarafı Türk Şiiri’nin iki büyük şairinin böyle sözlerle bizlere örnek olması(!). Hilmi Hoca’mın sertliğine anlam versem de, Özel’in kapatılması gerektiğini söylemesi beni fevkalede müteessir etmiştir. Bu konuyu hangi genç şairle konuşsam “şu haklıdır, yok bu haklıdır” mealinde cevaplar aldım. Şiirlerine büyük sevgi ile bağlı olduğumuz, kendilerini her daim hürmet duyduğumuz şair büyüklerimizin daha dikkatli bir üslub içerisinde tartışmalarını beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum.
             Bu arada yirmiyedi yaşındayım. Henüz bir şiir kitabım çıkmadı. Otuzuma az kaldı. Acele etsem iyi olacak!
             İsmet Özel’in şiiri ile başladık, Hilmi Yavuz’un dizeleri ile bitirelim. Zira biz onların şiirlerinin dost olduklarına inanıyoruz.
                      “ben erguvanlarda doğdum,
                        onlarla örtündüm:
                                                   -şiirim de!
                       kral yolu şiirin,
                       elbet benden geçiyor
                       şiirde açılması bir gülün
                        inceliktir… ki o kadar inceldi:
                                                  sülünlerden en sülün…”
                                                              Hilmi Yavuz

                  Bir insanın asıl kimliği insanlıktır.

 


İsmet Özel mi "kötü şair", Hilmi Yavuz mu?

Can Bahadır Yüce''nin kendisiyle yaptığı uzun söyleşiden oluşan “Şiirim Gibi Yaşadım”da, Hilmi Yavuz, “ikiyüzlülüğe karşı ahlâki bir tavır” olarak nitelendirdiği bir yaklaşımın ürünü olarak, kimi şair ve yazarlar hakkındaki olumsuz yargılarını açık yüreklilikle ifade ediyor. Bunların bir kısmı bilinse de, bir kısmı ilk defa -en azından benim için- bu kitap vesilesiyle gün yüzüne çıkıyor..
Bu bağlamda Hilmi Yavuz; Orhan Pamuk''u “Nobel''i değersizleştiren; Avrupa''nın ve Amerika''nın adamı”, Enis Batur''u “sıradan, vasat bir şair”, Ece Ayhan''ı “çıkmaz sokak” olarak nitelerken, Attila İlhan ve Yalçın Küçük''ü “dar bir zihin yapısına sahip” olmakla, Kemal Özer''i de “kendi yeteneğini boğazlamakla” suçlayıp Ahmet Oktay, İlhan Berk ve Dağlarca''yı şiirleriyle “yol açıcı olamadığı” için eleştiriyor..
Orhan Pamuk''u hedef alan ve daha ziyade siyasî bir çerçeveye oturan tabir caizse ''onların adamı'' nitelemesini bir kenara koyarsak, sanıyorum en ağır yargısı İsmet Özel''e yönelik olanı: Hilmi Yavuz, “Bu benim gustom” diyerek, İsmet Özel''i “kötü şair” biçiminde damgalıyor!
Yavuz''un, Özel''i niçin, hangi bağlamda ve ne tür estetik ölçütler dahilinde “kötü şair” olarak değerlendirdiğine dair bir açıklama yok söyleşide. Örneğin, İsmet Özel''in ''retorik'' bağımlılığı, bunlardan biri olabilir mi? Kim bilir, belki..
Bunun yerine, aynı parağraf içinde, Özel''in şahsî tutum ve davranışlarındaki anlama vurgu yapan şöyle satırlar var: “Onun büyüklenmelerini, kendini dev aynasında görmelerini, kendisini hak etmediği bir yere koyması olarak değerlendirmişimdir.” Bu yaklaşımın, “Medyatik olma hususunda dehşetli hevesleri olan” biri olarak gördüğünü söylediği İsmet Özel''in, niçin “kötü şair” olduğunu izah etmeyeceği çok açık.. Oysa Can Bahadır, araya girip, “İsmet Özel niçin ''kötü şair''dir?” diye sorabilirmiş, sormamış..
İfade etmekte fayda var: Ego şişkinliği, bir şairi ''kötü'' yapmayacağı gibi tersi de geçerlidir elbette..
Kaldı ki, Hilmi Yavuz''un, aynı kitapta yer alan “Türk şiiri içinden Yahya Kemal''den hatta daha da ileri gidelim Servet-i Fünun''dan bugüne gelinceye kadar Türkiye''de şiir yazmış olan herkesten daha fazla iyi şiirim var” şeklindeki bana göre oldukça ''abartılı'' ve ''şişkin'' iddiası da, bir başkası tarafından, pek alâ, bir “büyüklenme”, “kendini dev aynasında görme”, “kendini hak etmediği yere koyma” olarak algılanabilir/yorumlanabilir.
Hilmi Yavuz''un, kendi değerlendirmelerinin “ahlâkî” olduğu yargısı, ''samimiyetle içindekini dökmek'', ''düşündüğü gibi konuşmak'' bağlamında belki dikkate alınabilirse de, şiiri ''kötü'' bulunan birine, “kötü şair” demenin ahlâki değil, ''estetik'' bir yargı olduğu çok açıktır ve dolayısıyla az önce değindiğim gibi söz konusu ''estetik'' yargı, açımlanmaya muhtaçtır..
Dilin kemiği yok.. Dolayısıyla, bütün bunların hepsi ''subjektif'' yargı ve değerlendirmeler demetidir. Kitapta, şu veya bu biçimde ''yaralanan'', az ya da çok ''üstü çizilen'' şair ve yazarlara sorsak, onlar da Hilmi Yavuz''un şairliğini ve şiirini çeşitli ''olumsuz'' nitelemelerle (Örneğin, biliyoruz ki, İsmet Özel''e göre de Hilmi Yavuz “kötü şair”dir! Enis Batur''a göre ise, “yapay bir şiir”i vardır!) değerlendireceklerdir; hiç kuşkunuz olmasın!.
Peki ama, bir okuyucu olarak biz kime inanalım; inanalım mı ya da? Hangi şairin sözüne güvenelim; güvenelim mi? Hangi ''yargı''dan yana olalım; olalım mı?..
Şiir çevrelerinin yaygın kanaatleri, sağduyulu bakışları, ortak estetik beğeni ne diyor?
Şiir okuyucusu, ''İsmet mi, Hilmi mi?'' şeklindeki o pek tuhaf ''tercih'' sorunsalıyla ne diye baş başa kalsın?
Birinden birini tercih etmek zorunda mı şiir severler?
“Her ikisi de” veya “ikisi de değil” deseniz ne fark edecek?
Demek ki, burada başka bir şey var!.
İhsan Deniz
http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/IhsanDeniz/ismet-ozel-mi-kotu-sair-hilmi-yavuz-mu/1920



Hilmi Yavuz
ZARARSIZ ŞAİR


Zararsız belediye şairi. Geçende çok canım sıkıldı. Cumhuriyet’te oturuyoruz. Bana Hilmi Yavuz’u nasıl bulursun diye sordular. Hem de oğlunu getirmişler. Ben bilmiyorum. “Zararsız şair” dedim. Babasına karşı çocuğun özel duyguları olur. Üzülmüş olabilir. Yapılır mı böyle şey yahu! Neyse. Düzyazıları fena değil. Özenli, dikkatli. Yanlış yapmamaya çalışıyor. Halbu­ki yanlış yapsa ne olur? İkinci baskıda düzeltir. 
Doktorası ol­mayan tek felsefe hocası. İngiltere’de açıköğretim gibi bir okul bitirmiş. Felsefeci olup olmadığından kuşkuluyum. Etik’i bil­meyen felsefeci olur mu hiç? Oluyormuş demek ki!


İsmet Özel

*
HİLMİ YAVUZ, İSMET ÖZEL, ESTETİK, MEDENİYET
  13 Ocak 2012
 LÜTFİ BERGEN
 
Hilmi Yavuz, İsmet Özel’in “Üç Mesele” kitabında yer alan “Bir Medeniyet Kurmak” başlıklı makalesinden iktibas ettiği küçük bir alıntıdan hareketle İsmet Özel’i “İslam medeniyetini hiçe sayarak, İslam’ın ve Müslümanların aşağılanmasına, değersizleştirilmesine, ‘medeniyetsiz’ bir ‘büfeci İslamı’na ircâ edilmesine, dolaylı da olsa, fırsat tanımış olmuyor mu?”  diyerek eleştirmiş (YAVUZ, 2008). Hilmi Yavuz’un, İsmet Özel’in Üç Mesele kitabında yirmibeş sayfa tutan makalesi içinden “Büfeci İslam” kavramını nasıl çıkardığı anlaşılmıyor. Bu nedenle yazının bir İsmet Özel eleştirisi olduğunu söylemek mümkün değil. İsmet Özel’in “medeniyet” kavramına Hilmi Yavuz’un yüklediği anlamı ve tasavvuru yüklemediği anlaşılıyor.

İsmet Özel, gerçekten de muzafferlerin “yakaladım!” sevincini yaşayacağı ifadelerle meramını anlatıyor. Ancak Hilmi Yavuz bir şeyi anlamalı. İsmet Özel gibi bir yazar niçin “medeniyet” gibi netameli-tekinsiz bir sahada muzafferlerin kendisini alt etmesine izin versin? Cevap ancak, kendisini muzaffer gibi hissedenlerin kumdan bir kaleyi fethetme mutluluğu yaşamaları hissini tadabilmeleri ve muhteviyatını dolduramayacakları medeniyet kavramını anlamsızlığın çöllerine sürüp bırakmak için olabilir.

Hilmi Yavuz’un da İsmet Özel’in “İslam, medeniyet kurmayı öngörmemiştir” telaffuzunu düzelteyim derken, arabasını imkansızlığa sürdüğü görülüyor.  Hilmi Yavuz’un “İslam iki büyük medeniyet üretmiştir: İlki ve hiç şüphesiz en büyüğü, Vahyin ve Sünnet’in inşa ettiği Ahlak medeniyetidir. İkincisi ise, Estetik Medeniyet! İslam’ın bu büyük estetik medeniyetinin, Vahyin ve Sünnet’in ürünü olduğunu göz ardı etmek sözkonusu değil. Bu medeniyet İslam’ın medeniyetidir ve elbette Vahyin ve Sünnet’in ürünüdür” (YAVUZ, 2008) dediği şey tam bir kartezyanizm ve belki de İsmet Özel’in olmamasını istediği “medeniyet” tasavvurunun içeriğini dolduran bir parçalanmışlığı içeriyor.

İsmet Özel, medeniyete ihtiyaç yok, çünkü vahiy ve sünnet var derken; Hilmi Yavuz, Vahiy ve Sünnet’in “iki büyük medeniyet” inşasından bahsederek İsmet Özel’in düşünsel yaklaşımından daha farklı bir koşu tutuyor.  İşin aslı Hilmi Yavuz’un İsmet Özel, Medeniyet ve ‘Büfeci İslamı’ başlıklı yazısı tek başına değerlendirildiğinde, bu yazı, iki yazar arasındaki anlayış farklılığının künhüne vakıf olmaya yeterli gelmeyecektir.

İsmet Özel’in “medeniyet” hakkındaki görüşleri 1978 yılında ilk baskısını yapmış Üç Mesele’den çok sonra Kalın Türk vesilesiyle hem yinelenmiş ve hem de geliştirilmişti. Hilmi Yavuz’un Kalın Türk’e değil de Üç Mesele’ye atıf yapması, değerlendirmesini eksik ve yanlış bırakmıştır. Çünkü İslam Medeniyeti’nin Vahiy ve Sünnet’in ürünü olduğunu söyleyen Hilmi Yavuz’un cevaplaması gereken bir soru bulunmaktadır.

İsmet Özel, Kalın Türk’te “XIX. Asırdan itibaren dünyadaki bütün kültürler Batı medeniyeti tarafından darbeye maruz bırakılmış, güdükleştirilmiş, üreme organları kesilmiş kültürlerdir. (…) Bu görüngülere kültür denmez, hele medeniyet hiç denmez. Çinlinin çubuklarla yemek yemesi, eğer kültürler arasındaki gerçek ve temelli farklardan biri sayılacaksa, bu ciddiyetsizlik, bambaşka, ayrı bir şey. Bunu istiyorlar, budur diyorlar. ‘Bak adam, çubukla yiyor, sen de tahta kaşıkla yiyorsun.’ Ama birisi kalkıp, ‘Hayır sünnete uygun olarak üç parmakla yiyorum’, derse, ona fundemantalist diyorlar. (…) Bence fundemantalizm üç parmakla yemek yemektir. Çünkü bir kültürün canlılığı bir cazibe odağı olmasındandır. (…) Nitekim Batı medeniyetinin tek hakim medeniyet, yalnız tek hakim medeniyet değil, aynı zamanda “tek” medeniyet olduğunun da belirgin göstergesi budur. Çünkü insanların yapmaya çalıştıkları şeyler, Batılı normlara uygun şeylerdir bugün bütün dünyada” (ÖZEL, 2010: 30- 31). İsmet Özel’in bu argümanına göre Hilmi Yavuz’un “estetik” diyerek hususileştirdiği algı, Vahiy ve Sünnet mahsulü olmaktan çıkıyor, Batı normlarına göre dizayn edilmiş bir tavır oluyor.

Hilmi Yavuz’un anlaşılması için onun daha önce yazılmış bir başka yazısını hatırlatmak isterim: “İslam Medeniyetine Nasıl Sahip Çıkılacak?” Bu yazısında “İslam medeniyetine sahip çıkılması ihtiyacı (…) önce somut kültür verilerinin bugünkü durumuna ilişkin kötümser gözlemlerle gündeme geldi. Başta, elbette cami mimarisine ilişkin gözlemlerle! (…) Bakınız, Prof. Dr. Doğan Kuban, 15 Ocak 1990 tarihli ‘Cumhuriyet’ gazetesinde (yazıyı kesip saklamışım!), kendisiyle söyleşi yapan Alpay Kabacalı’ya, tastamam şunları söylemiştir:

‘İslam ülkelerinde en kötü cami mimarisi bugün Türkiye’de. İslam tarihinde bu kadar çirkini hiç görülmemiştir.(…) O kadar çirkin ki, insan bu çirkinliğin arkasındaki düşüncenin niteliğinden endişeye düşüyor.’” (YAVUZ, 2008) demekte.

Yazının bu kısmına kadar itiraz edilebilecek bir yanı yok. Neticede Osmanlı Camiilerini Padişahlar, Sadrazamlar finanse etmekteydiler. Cumhuriyet sonrası camiilerinin hemen tamamı ise gariban adamların üç-beş yardımları ile inşa edilmektedir. Gariban halkın üç kuruşundan Selimiye Camii yapılabileceği nerede görülmüş? Tüm bu algı yönlendirmesine rağmen, Hilmi Yavuz’un yazısı bu noktadan sonra bir perspektif farklılaşmasına gider ve aslında Akif ile Yahya Kemal arasındaki ayrışmayı İsmet Özel ile kendisi arasında yeniden üretir. 2008’deki yazının 2012’de bizzat İsmet Özel adını anarak ayrışmayı derinleştirmesi tabii idi. Bu yazı, bir anlamda Müslümanların artık “medeniyet” kavramını yeniden tahlil etmeleri gereğini de gösteriyor.

İsmet Özel’in İstiklal Marşı’na intisabı üzerinden kendisini Akif’le birlikte zikretmesi Hilmi Yavuz’un ise Yahya Kemal’e tutunması, tartışmanın belkemiğini oluşturuyor. Bu çerçevede Yavuz’un “iki medeniyet” telaffuzu tesadüf değildir. Yavuz, o yazısında Akif- Yahya Kemal ayrışmasını şöyle temellendirir:

“Yahya Kemal, Sermet Sami Uysal’la ‘Sohbetler’inden birinde, bir Müslüman olarak, Mehmet Akif ile kendisi arasındaki farkı şöyle dilegetirir: ‘Akif, İslam ahlak ve akaidinin şairidir; ben İslam’ın şiirinin şairiyim’ Yahya Kemal’in, ‘ben İslam şiirinin şairiyim’, sözünü, onun İslam medeniyetinin şairi olduğu biçiminde de okuyabiliriz, diye düşünüyorum. Eğer bu doğruysa, Mehmet Akif’le Yahya Kemal arasındaki ayırt edici çizgiyi, örneğin, ‘Cami’ kavramından yola çıkarak çizebiliriz,-şöyle: İslam akaidinin şairi olarak Akif’ için ‘cami’, Müslümanların Allah’ın önünde topluca ya da tek tek, secdeye gelip ibadet ettikleri mekan’dır; Yahya Kemal için ise, tıpkı Itri’nin Naat’ı, Karahisari’nin bir hattı, ya da-Levni’nin bir minyatürü gibi, İslam Medeniyetinin estetik ifadesi… Daha somut olarak söylersem, (belki biraz abartılı olacak ama), Mehmet Akif için, Kuban’ın eleştirdiği türden bir cami ile, örneğin Sinan’ın Süleymaniye’si arasında herhangi bir fark yoktur;- her ikisinde de Allah’a ibadet edilmektedir çünkü… Oysa Yahya Kemal için, Süleymaniye, bir medeniyetin simgesidir, Kuban’ın sözünü ettiği camiler ise, değil! Toynbee’nin, ‘İslam bir Din’dir, bir Medeniyet oluşturamamıştır’ sözünü, neredeyse haklı çıkartacak bir estetik yıkım!” (YAVUZ, 2008). 
Müslümanların toplumsal hayatlarında estetik yitimine uğradıkları hakkında bir tartışma yok. Ancak Hilmi Yavuz, ibadet etmekle sanat icra etmek arasında bir fark oluşturarak düşünce arabasını tam da İsmet Özel’in işaret ettiği çıkmaza sürmüş görünüyor. “Medeniyet” kavramını eksene alan Hilmi Yavuz, gide gide estetik/ lüks/ heybet/ burjuvazi/ kapitalim meselelerine sürükleniyor:  “İslam estetiğinde görülen bu, Tanpınar’ın deyişiyle, ‘zevk hezimeti’, İslam Medeniyetine sahip çıkacak bir sosyal sınıfın henüz oluşmamış olmasından dolayıdır. Avrupa’ya bakalım: Rönesans, elbette başka nedenlerle birlikte, ama başat neden olarak başta İtalya’dakiler olmak üzere Katolik ticaret oligarşisinin, Hıristiyan estetiğini yeniden üretmesi ve ona sahip çıkmasıyla gerçekleşmiştir. Barok’un, özellikle de Hollanda Barok’unun, Protestan burjuvazi ile olan ilişkisi nasıl göz ardı edilebilir?Demek ki, her şeyden önce İslam Medeniyetine sahip çıkacak bir İslam burjuvazisinin, bir İslami estetik bilinçle bu ‘zevk hezimeti’ne el koyması gerekiyor” (YAVUZ, 2008). 

Hilmi Yavuz’un “medeniyet çerçevesi” böylece hiç sevmediğim “İslam’ın Protestanlaşması” kavramının eşiğine gelip dayanıyor. Akif’in Batı uygarlığının saldırıları karşısında “Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” mısraının, Yahya Kemal’in geçmiş sigasıyla yazılmış “Bizdik o hücûmun bütün aşkıyla kanatlı;/ Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı.” mısralarından daha kavî bir direniş, inanılana daha derunî bir tutunuş olduğunu kim inkar edebilir.
Hilmi Yavuz, estetiği İslam ahlak ve akaidine nazaran daha önemsenir bir sahadan ele alarak medeniyet kavramını ruhdan betona döndürüyor. Üstelik bu zevki inşa etmek görevini de “İslam burjuvazisi”nin üstüne yüklüyor. Estetik üzerinden bir medeniyet telaffuz ediyor. İbn Arabi’yi örnek veriyor. İbn Arabi, Endülüs saraylarının inşa edildiği coğrafyadan gelmedi mi? Endülüs’te bugün İslam estetiği namına ne kaldı? “Açıkça görülmüyor mu: İslam’ın estetik bir medeniyet olarak inşasının temelleri Vahiy ve Sünnet’tedir” (YAVUZ, 2012) diyor.

Keza, İslam’ın burjuvaların ihtiyacı olduğunu anlamak güçleşiyor. Peygamber’in açlıktan karnına bağladığı taşlar, son tahlilde, Süleymaniye’nin temelindeki taşlar değildir.

Lütfi Bergen
----------------------------------
–       ÖZEL İsmet, Kalın Türk, Şule Yayınları, 2010
–       YAVUZ Hilmi, İslam Medeniyetine Nasıl Sahip Çıkılacak?, Zaman Gazetesi, 14 Eylül 2008
–       YAVUZ Hilmi, İsmet Özel, Medeniyet ve ‘Büfeci İslamı’, Zaman Gazetesi, 8 Ocak 2012








'Medeniyet şuuru'

Bay İsmet Özel'in medeniyet konusunda yazdıklarını bir defa daha hatırlamakta yarar var. Bay Özel, tastamam şöyle demiştir: 'İslamî mücadelenin varacağı noktanın bir İslam medeniyeti olacağını ifade etmek ne kadar iyi niyete dayalı olursa olsun, içinde bir yanlış barındırmaktan uzak değildir. 
Çünkü İslamî ilkelerin savunulması, bir medeniyet savunması ölçüsünde ele alınamaz. Bu takdirde İslam kaynaklarının bir medeniyet kurmayı öngördüğü iddia edilmiş olur ki, böyle bir iddia abestir.'
Te'vil götürmeyen sözler bunlar! Apaçık! Bay Özel, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak bir ifadeyle, İslam'ın bir medeniyet kurmayı öngörmediğini iddia ediyor!
Kendisine ve yandaşlarına şunu hatırlatmıştım, tekrar edeyim: Vahiy ve Sünnet, Müslümanlara, güzel olanı sevmenin Allah'ı sevmek olduğunu, hiçbir dolandırmaya gerek duyurtmadan ifade ediyorsa eğer, bu, Bay Özel'in iddiasının aksine, 'İslamî ilkelerin savunulması[nın], bir medeniyet[in] savun[ul]ması ölçüsünde ele alın[ması]'gerekir, anlamına gelir. Vahiy ve Sünnet, biz Müslümanlara ahlakî bir medeniyetin inşasıyla birlikte, yine elbette Vahiy ve Sünnet'e dayanarak bir estetik medeniyet inşa etmeyi emretmektedir. Mademki, 'biçimin en güzel'ini [Mürselat, 23], mademki Kelamullah'ı, 'Söz'ün en güzel biçimi'ni [Zümer,23] O yaratmıştır; madem ki 'en güzel döşeyici' [Zariyat, 48], O'dur; madem ki, insanı 'en güzel biçimde' yaratan da O! Öyleyse güzellik, bir emr-i bi'l ma'rûftur...
Geçen haftaki yazım dolayısıyla sosyal medyada, Bay Özel'in yandaşlarının ağır saldırılarına uğradım. Bu zevatın anlamadığı, İslamî bir medeniyet şuuruna sahip olmak veya olmamak meselesidir. Öyle görünüyor ki, Bay Özel'le birlikte, İslamî bir medeniyet şuuruna sahip olmayan veya böyle bir sahiplenmeyi reddedenler vardır. Ben, her şeye ve herkese rağmen, İslam'ın bir büyük ve estetik medeniyet inşa ettiğini söylemeye ısrarla devam edeceğim. Bundan kimsenin şüphesi olmasın!
Şunu da belirteyim: Medeniyet şuurundan mahrum olma maluliyetinin, Müslümanları taşıyacağı nihaî mevzi, Kadızadeli suhtelerin konumudur. İslam'ı sadece şeriata ircâ etmek, yukarıda da Kur'an-ı Kerîm'den yaptığım alıntılardan da apaçık bir biçimde anlaşılacağı gibi, bizzat şeriatın inkârıdır. Bir daha yazayım: Vahiy ve Sünnet, biz Müslümanlara güzelliği emrediyor;- o kadar!
Kadızadeli, evet! Zira, bu mantık, bir internet sitesinde yazan [cevap hakkına dayanarak sütunumu fuzulî işgalden korumak amacıyla] adını vermek istemediğim bir kişi, beni eleştirdiği yazısını şu ibretlik cümleyle bitirmektedir: 'Peygamber'in açlıktan karnına bağladığı taşlar, son tahlilde, Süleymaniye'nin temelindeki taşlar değildir.'
Şu dehşetengiz Kadızadeli mantığına bakınız! Süleymaniye gibi İslam medeniyetinin en muhteşem ve en anıtsal estetik ifadesi olan bir büyük camiin temellerinde, Hz. Peygamber'in (S.A.V) karnına bağladığı taşlar yokmuş! Peki, Süleymaniye'yi yıkalım mı, öyleyse?
Bu medeniyete nasıl sahip çıkılacağını daha önce muhtelif vesilelerle yazdım. Medeniyet şuuruna sahip bireyler, ancak, bu medeniyete sahip çıkacak bir sınıfın ideolojisiyle kendilerini inşa etmiş bireyler olacaktır. Bugün İslamî bir medeniyet şuurundan ve elbette böyle bir sınıftan söz edilemiyorsa, asıl bundan İslam kaynaklarının bir medeniyet kurmayı öngörmediği sonucunu çıkarmak, abesle iştigaldir!
Sözü Tanpınar'ın Mahur Beste'de Molla Bey'in şu sözleriyle tamamlayayım. 'Gene anladım ki, bizim Şark, Müslümanlık, şu bu diye tebcil ettiğimiz şeyler, bu toprakta kendi hayatımızda yarattığımız şekillerdir. Bize ulûhiyetin çehresini veren Hamdullah'ın yazısı, Itri'nin Tekbir'i, kim olduğunu bilmediğimiz bir işçinin yaptığı mihraptır.'
Evet, ulûhiyetin çehresi! Ama gel de bunu büfeci İslamı'na anlat!
Hilmi Yavuz, 15. 01. 2012
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/medeniyet-suuru_1229633.html
*





Medeniyet Şurubu / Ömer Lekesiz

Hilmi Yavuz, son iki yazısında İsmet Özel''in medeniyetle ilgili bundan yaklaşık 35 yıl önce yazdığı yazılardan kimi cümleleri cımbızlamakla kalmayıp, onları -tıpkı namaz ayetini eksik okuyan Bektaşî tutumuyla- çarpıtarak yine kendinden söz ettirmeyi başardı.





Ömer Lekesiz

Hilmi Yavuz için İsmet Özel''e çatmak, hakaret etmek suretiyle kendinden söz ettirmek cazip bir buluş olsa da şık olmadı; Şair Hilmi Yavuz''un entelektüelliğiyle bağdaşmadı; sakil düştü, kırıcı oldu; İsmet Özel''in vebalini yükledi ona.
Bu iki yazısıyla "İsmet Özel 35 yıl önce bunları yazarken, sen neredeydin Hilmi Yavuz, İslam''la ilgili hangi meseleyi tartışıyordun, Din adına hangi zorluğu yüklenmiştin, Müslümanların hangi derdini dert ediniyordun?" diye sorulmasına neden olmanın da ötesinde "Ben, her şeye ve herkese rağmen, İslam''ın bir büyük ve estetik medeniyet inşa ettiğini söylemeye ısrarla devam edeceğim. Bundan kimsenin şüphesi olmasın!" şeklindeki dayılanmasına karşılık "uyan da balığa gidelim" tebessümlerine maruz kalarak kendini komik duruma düşürdü.
Hilmi Yavuz iyi adamdır, sanat ve edebiyat konusunda birikimlidir ve kolay yetişecek biri değildir; İsmet Özel kadar iyi şiir yazamaması şiirinin kötü olduğu anlamına gelmez; münevver İsmet Özel kadar İslami düşünceye hizmet etmemesi vasat bir entelektüel olduğunu göstermez. Neticede Hilmi Yavuz Hilmi Yavuz kadar, İsmet Özel İsmet Özel kadar kıymetlidir.
Son birkaç yıldır Müslümanca meseleler üzerine zihin yorması da ayrı bir güzelliktir Hilmi Yavuz''un, ama bu onu mahallenin ağabeyi yapmaz; çünkü bu unvanı hak etmek kolay değildir; bu uğurda ömrünü harcamak gerekir, bedel ödemek gerekir.
Oysa ki, Hilmi Yavuz Müslümanların gündüz sohbetine grup vaktinde tam söz biterken katılmıştır; ona "Aleykümselam" denilip, oturması için uygun bir yer gösterilirse de kimse onu baştacı yapmaz.
Medeniyet konusunda İsmet Özel''e çatma, güya onun sözlerini tashih etme babından söylediklerinde açıkça görülen de bu geç kalmışlığı değil midir?
İbn Haldun''u bilmez mi hiç Hilmi Yavuz? Bilir. Peki onun "İnsan kendi ahlakını ve dinini muhafaza etmekten aciz olmak ve bozmakla insaniyetini bozmuş ve hakikaten de şekil ve sureti değişerek en çirkin bir şekil almış olur" sözünden habersiz midir? Haberlidir.
O halde, "İslam iki büyük medeniyet üretmiştir: İlki ve hiç şüphesiz en büyüğü, Vahyin ve Sünnet''in inşa ettiği ''Ahlak Medeniyeti''dir. İkincisi ise, ''Estetik Medeniyet! İslam''ın bu büyük estetik medeniyetinin, Vahyin ve Sünnet''in ürünü olduğunu göz ardı etmek sözkonusu değil. Bu medeniyet İslam''ın medeniyetidir ve elbette Vahyin ve Sünnet''in ürünüdür" derken insandaki bozulmanın Din''le bir ilgisinin olamayacağını, medeniyet de dahil insan icadının bozulmasının mukadder olduğunu ve yüzlerce medeniyetin bu nedenle helak edildiğini görememesi neyin nesidir?
"Estetik" diyor Hilmi Yavuz, el-hak Türkiye''de estetiği iyi bilen üç beş kişiden birisidir ancak konu medeniyet olunca cami yaparken kuş-evlerini bile ihmal etmeyerek emsalsiz bir inceliğe ulaşanların aynı caminin avlusunda onlarca insanı katlettiklerini unutması mazur görülebilir mi?
Yazısına "Medeniyet şuuru" başlığını atarken, Hayyâm, Sa''dî, Hâfız, Ahmed-i Dâî, Nevâyî, Nedîm vb. estetik anlayışın zirvesine yükselmiş yüzlerce güzide isimin aynı zamanda -Halil İnalcık Hoca''nın isimlendirmesiyle- "Has-bağçede ''ayş u tarab" ile gününü gün eyleyerek medeniyet şuurundan ürete ürete, medeniyet şurubu ürettiklerini görmemesi nasıl bir şeydir?
Elbette İslam medeniyetinin en büyük temsilcilerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu''nu şairler yıkmadı ama "Sâkî duracak zaman değildir / Fevt etmeyelim dem-i şebâbı / Bir hâlete koy beni ki olsun / Dûşumdaki sof dahi şarâbî" ve dahi "Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan / Mâ''-i Tesnîm içelim çeşme-i nev-peydâdan / Görelim âb-ı hayât aktığın ejderhâdan / Gidelim serv-i revanım yürü Sa''d-âbâd''e" diyen Nedîm neslinin Din''den sapmayı maharet saymasının Osmanlı için sonun başlangıcı olduğunu anlamaması nasıl bir akıl tutulmasıdır?
Sayıları çoğaltılabilecek bu düşünsel arızalar, yukarıda peşinen söylediğim gibi Hilmi Yavuz''un "gündüz sohbetine grup vaktinde" katılmasından kaynaklanıyor. İlgili tartışmaların hangi zaman ve zeminde, nasıl bir ihtiyaçtan kaynaklanarak geliştiğini bilmediği için, kendini gösterme tutkusuyla İsmet Özel''e bodoslama dalmak isterken, oturtulduğu sedirden düşüveriyor.
Cevapları sert karşılıkları zorunlu kıldığı için yukarıda sadece sorular sormakla yetindim ama herkes benim gibi dindarlığından, yaşından, edebî ve felsefî müktesebatından dolayı Hilmi Yavuz''a tahammül etmeyebilir.
Doğrunun, güzelin ortaya çıkması adına her türlü tartışmaya da can fedadır ancak Hilmi Yavuz''un "bay", "büfeci" vb. tedavülden kalkmış CHF kılıklı kelimelere yaslanarak grup vaktinde geldiği gündüz sohbetinde haksız yere, tutarsız bir gerekçeyle adam dövmeye kalkışmaktan öncelikle vaz geçmesi gerekir.
Üstelik ölümlü dünyadayız ve "Tabut kalın ciltli bir kitaptır".
Ömer Lekesiz, 18. 01. 2012

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/omerlekesiz/medeniyet-surubu-30680



Hilmi Yavuz edebiyat âlemini kızdıracak


Cenazesinin Fatih Camisinden kalkmasını isteyen Hilmi Yavuz'a göre İsmet Özel kötü şair, Enis Batur vasat, Dağlarca ise  Nobel'i hak ediyor; Livaneli yalancı şöhret, İlhan Selçuk cuntacı, Ece Ayhan çıkmaz sokak. Yavuz, jüri olarak Orhan Pamuk'a oy vermiş.

Türk edebiyatının usta şair ve yazarı Hilmi Yavuz’un anıları edebiyat dünyasını karıştıracak.

“Şiirim Gibi Yaşadım” adlı ‘nehir söyleşi’ tarzındaki kitap, 1 Eylül’de Dünya Kitapları tarafından yayımlanacak. Hilmi Yavuz kitapta; Fazıl Hüsnü Dağlarca, Enis Batur, İsmet Özel, Orhan Pamuk, Ertuğrul Özkök, Ahmet Oktay, Attila İlhan, Ece Ayhan, Tahsin Yücel, Zülfü Livaneli ve İlhan Selçuk gibi şair ve yazarlarla ilgili hatıralarını ve görüşlerini okurlarıyla paylaşıyor. Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü değersizleştirdiğini savunan Yavuz, “Türkiye’den biri Nobel alacaksa, bu Dağlarca olmalı.” diyor. İsmet Özel’in kötü bir şair olduğunu düşünen Yavuz, Özel’i ‘Medyatik olma konusunda dehşetli hevesleri olan biri’ sözleriyle tarif ediyor. Enis Batur için de şunları söylüyor: “Sıradan, vasat bir şair ve entelektüeldir. Yazdıklarının hiçbir özgünlüğü yok.” Ahmet Oktay’ı ‘yol açıcı olamadığı’ için eleştiren, Ece Ayhan’ı ‘çıkmaz sokak’ olarak niteleyen, İlhan Selçuk’a ‘cuntacı’ diyen Yavuz’un eleştirilerinden Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök de nasibini alıyor: “İyi yetişmiş bir entelektüeldir; ama kaptan köşküne oturalı entelektüel vasıflarını büyük ölçüde unuttu.”

Can Bahadır Yüce’nin yaptığı nehir söyleşide Yavuz, kendisiyle ilgili de şu iddiada bulunuyor: “Türk şiiri içinden Yahya Kemal’den hatta daha da ileri gidelim Servet-i Fünun’dan bugüne gelinceye kadar Türkiye’de şiir yazmış olan herkesten çok daha fazla iyi şiirim var.”

Dağlarca Nobel’i hak ediyor

Bir konuşmasında İlber Ortaylı, “Eğer Türkiye’de birine Nobel verilecekse, bu, Türk şiirinin ödüllendirilmesi anlamında olmalıdır.” diyor. Yaşar Kemal’e de verilebilir, Adalet’e de verilebilir, İlhan Berk’e de verilebilir. Ama Orhan bu ödülü kendisi açısından çok değersizleştirdi. Ama Nobel, Fazıl Hüsnü’ye verilmelidir. Dağlarca başlı başına bir şey. Mesela, onun “Söyle Sevda İçinde Türkümüzü” şiirini ben ezbere bilirim. Bugün de hoşuma gidiyor, bundan elli yıl önce de... Çok güzel bir şiir, Fazıl’ın şah şiirlerinden biridir. Çok yazınca hep o düzeyde yazamadı maalesef. Dağlarca, üstattır, ama çok büyük bir yanlışlık yaptı. Sadece bu şiirleriyle kalabilseydi keşke. Kazı yapar gibi, üstteki kötü şiirleri ayıklayıp alttaki güzel şiirlerini çıkartmamız gerekiyor.

İsmet Özel, kötü bir şair

İsmet Özel’in kötü bir şair olduğunu düşünüyorum. Bu benim gustom. Onun büyüklenmelerini, kendini dev aynasında görmelerini, kendisini hak etmediği bir yere koyması olarak değerlendirmişimdir. Medyatik olma konusunda dehşetli hevesleri olan, “Bütün Müslümanlar Türk’tür” ya da “Ben nöbette uyuyanın kurşuna dizildiği bir ülke istiyorum” gibi ipe sapa gelmez şeyler söyleyen biri. Yarın öbür gün yine komünist de olur. İsmet, kendisine bir yerde itibar gösterilmemeye başladığını anladığı yerde o cemaatten, o topluluktan kopar. Egosantriktir.

Ahmet Oktay yol açıcı olamadı

Şiirim yol açıcıdır; herkes söylüyor ve yanlış değil. Hadi ad verelim, niye mesela Ahmet Oktay, niye Kemal Özer yol açıcı olamadı? Onlar da benimle aynı tarihlerde şiire başlamış arkadaşlar. İnsanlar biraz da böyle şeylerin üzerinde düşünsünler.

İlhan Selçuk cuntacı

Cumhuriyet daha çok ve ağırlıklı olarak Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk’un fikrî ağırlığını -ne kertede fikirse- üstlendikleri bir cuntanın etkisindeydi. Kısmen daha sonra ‘Madanoğlu Cuntası’ diye bilinen, İlhan Selçuk ve arkadaşları. Cemal Madanoğlu, 27 Mayıs’ın kudretli paşasıydı. Fakat anladığım kadarıyla çok safdil bir paşaydı ve bu arkadaşlarımız onu ordu içinde gerçekleştirmeyi düşündükleri ‘devrim’ için araç olarak kullandılar. 12 Mart’tan sonra açılan davalar Madanoğlu Cuntası Davası olarak bilinir.

Zülfü Livaneli, yalancı şöhret
Bir yalancı şöhretler listesi var. Türkiye’de, hak etmedikleri yerde olan bazı insanlar var, bunlardan biri de Zülfü Livaneli’dir. Akıl almaz bir cehalet numunesidir. Hangi alana el attıysa, ki her alana atmıştır, hepsinde de kabiliyetsizliğini ispat etmiştir. Evin İlyasoğlu, onun yazdığı sözümona senfoninin çalıntı olduğunu mahkeme kararıyla kanıtladı, daha ne olsun! Nota bilmiyor. Kendini Sartre ile karşılaştırıyor!

TDK, ödülümü vermedi
Bedreddin Üzerine Şiirler’le Türk Dil Kurumu’nun ödülüne katıldım, bana vermediler ödülü. Kemal Özer’e verdiler. Gerekçe de şu: Şiirlerde Osmanlıca sözcükler geçiyor. Emin Özdemir demiş ki, burada geçen sözcükler terim. Mesela, ‘mirî’; toprak rejiminin adı bu! Ya da ‘sipahi’ geçiyor. Bunları başka türlü söylemek mümkün değil. 1978’de Doğu Şiirleri’yle katıldım, yine vermediler. Bu defa da Kürtçü diye.

Ödül jürisinde oyum Orhan Pamuk’aydı
Milliyet Gazetesi bir roman yarışması açtı. Orhan Pamuk da sonradan Cevdet Bey ve Oğulları diye adını değiştirdiği romanıyla katıldı yarışmaya. Jüri olarak Pamuk’un ve Mehmet Eroğlu’nun romanlarından hangisine ödülü vereceğimiz konusunda tereddüde düşünce ödülü paylaştırmaya karar verdik. Benim oyum Pamuk’aydı. Pamuk’un özellikle Beyaz Kale ve Kara Kitap’larıyla ilgili hafif dokundurarak birkaç İrfan Külyutmaz yazısı yazdım. Sonra Orhan’la karşılaştık. Benim kulağıma eğildi ve dedi ki: “Dikkat et! İrfan Külyutmaz’ın şöhreti, Hilmi Yavuz’un şöhretini gölgede bırakacak.” Ondan sonra “Pamuk Prens ve Oryantalizm” falan diye 10-15 yazı yazdım. Bir gün The Marmara’da yanıma geldi. Kulağıma eğilerek, “Eğer böyle yazmaya devam edersen senin kulağını çekeceğim.” dedi. Ben de kulağına eğilerek, “Sen bana hiçbir şey yapamazsın. Çünkü ben eski kulağı kesiklerdenim.” dedim.

Ece Ayhan bir çıkmaz sokaktır

Doğrusunu söylemek gerekirse, ben Ece’nin de şiirini onaylamamışımdır. Bunu yazdığım için bana çok sert eleştiriler geldi. Ece’nin şiirini hiçbir bağlama oturtmak mümkün değildir. Ece Ayhan bir çıkmaz sokaktır. Başka şairler var, onları izleyin dedik; ama onlar sürekli Ece Ayhan şiirinin maalesef kötü kopyalarını yazdılar.

Tahsin Yücel’e ayıp ettik

Attilâ İlhan’ın belli bir grup üstünde etkisi vardı; ama öteki arkadaşlarımız da yerleşik edebiyata karşı bir tavır içindelerdi. 1955’te Sait Faik Hikâye Armağanı kondu, ikinci yıl, Tahsin Yücel’e verdiler. O sırada Varlık dergisinde Yaşar Nabi’nin yardımcısı olarak çalışıyor. Biz, Sait Faik Ödülü’nün Tahsin’e verilmesine müthiş içerledik. Şundan ötürü: Tahsin’i sanki yerleşik edebiyat -ki onu Yaşar Nabi ve Varlık temsil ediyordu- satın almış gibi düşünmüştük. 22 yaşında Türkiye’nin en önemli ödüllerinden Sait Faik Ödülü’nü alıyor! Ve biz bir kampanya başlattık ‘a’ dergisinde. Bugün, açık söylemek gerekirse, Tahsin’e ayıp ettiğimizi düşünüyorum.

Enis Batur, vasat bir şair
Benim Enis Batur’la hiçbir alıp veremediğim yok. Kendisiyle tanışmam bile. Şu var: Ben Enis Batur’un bir ‘kâzib şöhret’ olduğunu, Türkiye’de insanlara atfedilen değerlerle o insanların bizatihi taşıdığı değerler arasında büyük bir nispetsizlik olduğunu düşünmüşümdür. Yani Enis Batur sıradan, vasat bir şairdir. Sıradan bir entelektüeldir. Yazdıklarının hiçbir özgünlüğü yok, hiçbir şey söylemiyor. Batılı kaynaklardan ustalıklı bir şekilde aktardığı birtakım şeyler. Adam tasavvuf üzerine yazı yazıyor, daha ‘vahdet-i vücud’un anlamını bilmiyor. Varlık anlamındaki vücudu gövde zannediyor. Osmanlıca bilse, oradan çıkaracak vücut, mevcut falan…

Ertuğrul Özkök, entelektüel vasıflarını unuttu

Ertuğrul Özkök, itiraf etmeli ki iyi yetişmiş bir entelektüeldir. Ama o kaptan köşküne oturalı, entelektüel vasıflarını büyük ölçüde unuttu ya da artık kullanıma sokmuyor. 90’ların sonunda Bülent Erkmen bir gün telefon etti. Bir kitap yaptıklarını söyledi, “32 tane entelektüel seçtim, bunların arasında sen de varsın. Sizi gövde olarak, yani belden yukarı çıplak fotoğraflayacağız.” Kabul ettim. Kitabın yayımlandığı gün Ayşe Arman bana telefon etti: “Ertuğrul Bey bunu manşetten veriyor, haberin olsun.” ‘Entelektüeller soyundu’ gibi bir başlıkla verilecekmiş. Ertesi gün, Hürriyet’i aldım. Benim ve Naz Erayda’nın fotoğraflarını basmışlar. Mimar Sinan Üniversitesi’ne gidiyorum, çocuklar benimle dalga geçiyorlar. O fotoğrafları Hürriyet’ten kesip kantine yapıştırıyorlar.

Cenazem Fatih’ten kalksın
Bir Müslüman olarak, Kur’an’da ne söylendiyse onun olacağını düşünüyorum. Benden sonra birtakım yanlışlıkların yapılmasını istemiyorum. “Benimle ilgili bir anma düzenleyecekseniz, sevdiğim şarkıları çalın, yas tutmayın.” Ama ipe sapa gelmez bir anma töreni yapılacak, kimler konuşacak mesela? Vasiyetimdir: Aleyhimde yazmış bir tek insanın konuşmasını istemem. Bunlar daha sonra gelip, “Ne büyük adamdı!” falan derler. Böyle birtakım pislikleri istemem. Cenaze namazım Fatih Camii’nde kılınsın. Şişli, Teşvikiye camilerindeki bazı cenazeler bana bir tür kokteyl gibi geliyor. Ondan pek hoşlanmıyorum. O yüzden Fatih Camii’ni tercih ediyorum, hâlâ ruhaniyetli camilerden biridir.

Kaynak: Zaman

Haberin kaynağı : http://www.edebiyatevi.net http://www.edebiyatevi.net/Yazdir.asp?id=93

Edebiyat Evi | Edebiyatın NET adresi!








Hilmi Yavuz ya da Bir Fahri Profesör’ün Olağanüstü Çeviriyazı Perişanlığı!
 Prof. Dr. Ali İhsan KOLCU
Kesb-i hüner âlemde değildir hüner ancak
Ehl-i hünerin kadrini bilmek de hünerdir
Ragıp Paşa


(...)
Türkiye bir akıl tutulmasından geçiyor. Belli zümrelerin değişik amaçlarla kollayıp edebiyat ve kültür arenasına sürdükleri Hilmi Yavuz da fırsatı ganimet bilip hemen her alanda kendisini gündemde tutacak polemiklere girişmektedir. Şiiri ile anılmayan Hilmi Yavuz magazin münakaşalarıyla idare-i maslahat etmektedir. 

 Herhalde dünyada ondan daha çok polemik yapan, yapmak için çıldıran biri yoktur. Bu yüzden birer edebiyat magazini olmaktan öteye geçmeyen yazılarının bir değeri ve itibarı olmadığını ona yazı yazdıran gazete ve dergi sahiplerinin anlama zamanı gelmiştir. 

Hilmi Yavuz başkalarının yazdıkları üzerinden ‘konuşan’ biridir. Şimdiye dek daha kendisinin Türk edebiyatının herhangi bir meselesini açıklığa kavuşturan bilimsel referansları olan uzun bir makalesini ya da ciddi bir kitabını göremedik. 

Bilimin dedikodusunu yapmak bilim değil magazindir!

Bu meyanda Nâbî’yi anmamak kabil midir?

Bir iki harf-i tasavvuf kapmış
Kendini pîr-i tarikât yapmış!
(...)

Bu satırları okuyan değerli okuyucular!

Sanat, bilim ve edebiyat her şeyden önce bir ahlâk sorunudur. 

Kişinin bağlı bulunduğu bir ahlâk sistemi olmalıdır. Eleştiri bireyi ve toplumları yücelten, yükselten en önemli mekanizmadır.

 Hayatımız boyunca edebiyle ya da bilimsel ahlakla yapılmış hiçbir eleştiriden kaçınmadık, çekinmedik. Zira akıllı adam sırf kendi aklına güvenen değil başkalarının aklını da kullanan adamdır.

 En iyi hoca öğrenciliğini ölene dek sürdüren hocadır. Eleştirinin bireyi yetiştiren en önemli eğitim kurumu olduğuna inananlardanız. Fakat Hilmi Yavuz örneğinde olduğu gibi hiçbir bilimsel ve ahlakî temele oturmayan eleştirilere kulak asmamak seçilecek en iyi yoldur. Zira bu gibiler başkalarının yazdıkları üzerinden konuşan tiplerdir. Kendilerine ait özgün bir düşünceleri yoktur. Biz kendimizle barışık ve ne yapıp yapmadığımızı bilmenin engin huzuru içinde olduğumuzdan Hilmi Yavuz’un bu tip ‘sataşmalarına’ kayıtsız kaldık. Tebessümle geçiştirdik. Yaşı kemale ermiş bir muhterisin gecikmiş saldırıları olarak hoşgördük.  

Bu kez de öyle görecektik. Fakat o, ısrarla bizi bu polemiğin içine çekip bundan üç beş yazı malzemesi çıkarabilir miyim diye düş görmüştür. Zira kendisini her bilim ve sanat dalının burcunda görmeye hayal eden fakat hiçbirine ulaşamayan Hilmi Yavuz, kimi zaman ünlü bir romancıya, alanında isim yapmış bir profesöre, bir şaire, bir tenkitçiye, olmadı yurtdışında Hilmi Yavuz’dan habersiz yaşayan insanlara bulaşmaktan kendini alamayan garip bir kişilik sergilemektedir. Kendisinden daha başarılı ve yetenekli gördüğü herkesle kavgalıdır.

O ister ki ülkenin ileri gelen bilim, sanat ve siyaset erbabı tarafından şereflendirilsin, gündeme gelsin, şımartılsın. Ama nafile bekleyiş! Bu ülkede kendi emeği ve yetenekleri üzerinde yükselmiş, sırtını bir yerlere dayamamış hiçbir zekâ ona istediğini vermedi, vermeyecektir.
(...)
(Akpınar dergisinin 51. Sayısında yayımlanmıştır.)
http://yenielestiri.com/siir/hilmi-yavuzun-perisanligi/
*



HİLMİ YAVUZ YA DA BİR FAHRİ PROFESÖR’ÜN
OLAĞANÜSTÜ ÇEVİRİYAZI PERİŞANLIĞI!
Âlişanzade İsmail Hakkı’nın 1927 yılında Türkçe’ye tercüme ettiği Elem Çiçekleri’nin latin harfleriyle ilk çeviriyazımı 2005 yılında tarafımdan yapıldı. Baskı sürecinde kitabın başına bir talihsizlik geldi. Hazırlık aşamasında iki dosyayla çalıştığımızdan matbaaya tashih edilmemiş yani anlam okuması tamamlanmamış ikinci dosya gitti. Benim düzelttiğim nihai metin değil ham metin baskıya girdi. Böylece içinde birçok düzeltilmesi gereken yanlışlar olduğu gibi kaldı. Durum fark edildikten sonra Yayınevi bu hatalı baskının büyük bir bölümünü piyasadan çekmesine rağmen kitap kısmen de olsa dolaşıma girdi.
Fakat asıl mesele bir baskı yanlışlığı değil Hilmi Yavuz’un bu konuda değişik zamanlarda yazdığı yazılarla kopardığı yaygara ve yaptığı goygoyculuk beni rahatsız etti. Hilmi Yavuz’la tanışıklığım Baudelaire’in Türk şairlerine tesiri üzerine hazırladığım Albatros’un Gölgesi adlı kitabım vesilesiyledir. Söz konusu kitabın Yazarlar Birliği’nin 2002 En İyi İnceleme ödülü alması münasebetiyle o zamanlar TRT’de yaptığı Şiir Her Zaman programına beni davet etti. O programda Baudelaire ve benim kitabımı konuştuk. Ben çeşitli eserlerimde başka yazarlardan olduğu gibi yeri geldiğinde Hilmi Yavuz’dan alıntılar yaptım. Hilmi Yavuz da benim çeşitli eserlerimden hatırı sayılır derecede beslendi. Gerek TRT’de gerek başka televizyonlarda yaptığı programlarda gerekse yazılarında bazen zikrederek bazen zikretmeyerek benim eserlerime göndermelerde bulundu. Kimi programları neredeyse benim kitaplarım üzerinden şekillendi.
TRT’deki televizyon programının ardından Hilmi Yavuz birkaç ay sonra o zamanlar çalıştığım Atatürk Üniversitesi’ne bir konferans vermek üzere geldiğinde tekrar görüştük. Sohbet esnasında Elem Çiçekleri’nin ilk baskısını hediye ettim ve kitabın başına gelen talihsizliği bizzat kendim anlattım. Akabinde Hilmi Yavuz biri 13 Eylül 2006 diğeri 20 Eylül 2006 tarihinde olmak üzere Zaman gazetesindeki köşesinde Elem Çiçekleri ve Âlişanzade Üzerine, adlı iki yazı yazdı. İki makale de tamamıyla benim Elem Çiçekleri ve Baudelaire’in Türk şairlerine etkisini incelediğim Albatros’un Gölgesi (Baudelaire’in Türk Şairlerine Tesiri Üzerine Bir İnceleme) kitabımdan kotarılmış bilgilerle vücut bulmuştur. Hilmi Yavuz ikinci makalesini şu cümlelerle bitirmektedir:
“Ali İhsan Kolcu’ya Âlişanzade’nin ‘Elem Çiçekleri’ çevirisini Latin harflerine aktararak yayımladığı için teşekkür borçluyuz. Gelgelelim, kitapta o kadar çok ve o kadar vahim dizgi yanlışları var ki, bunların (eğer bir ikinci basımı yapılırsa) mutlaka düzeltilmesi gerekiyor.” (Zaman gazetesi 20 Eylül, 2006)

Görülüyor ki Hilmi Yavuz bizim verdiğimiz bilgiyi de kullanarak yazısını bir temenniyle bitirmektedir. Buraya kadar her akademisyenin hoşgörüyle karşılayacağı iyi niyetten asla şüphe etmedik. Fakat asıl mesele bundan sonra başlamaktadır. Aradan iki yıl geçtikten (2008) sonra Hilmi Yavuz tekrar Erzurum’a geldi. Fakültedeki odama kadar gelerek beni ziyaret etti. Doç. Dr. Ahmet Sarı’nın da hazır bulunduğu bu sohbet ortamında ben kendisine o zamanlar yeni çıkmış olan Modern Türk Şiiri I, Şiir Tahlilleri adlı kitabımı imzalayıp hediye ettim. Söz konusu kitapta onun da bir şiirini tahlil ettiğimi ve onu eleştirdiğimi yüzüne karşı söyledim. Kitaptaki kendi şiirinin tahlilini yüksek sesle ve zaman zaman zoraki kahkahalar atarak okudu. Belli ki benim şiir tahlilim değişik çevrelerce şımartılmaya alışmış Hilmi Yavuz’u rahatsız etmişti. Benden beklediği övgüyü bulamamıştı. Fakat orada işi şakaya vurup renk vermedi. Benden beklemediği eleştirim ağırına gitmiş olacak ki durup dururken, “müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış” misali daha önce iki yazı yazdığı Elem Çiçekleri hakkında bu kez 2 Şubat 2011’de Zaman gazetesindeki köşesinde “Bir Çeviriyazı Perişanlığı Elem Çiçekleri I” ve “Bir Çeviriyazı Perişanlığı Elem Çiçekleri II” adlı bir hafta arayla birbirini takip eden iki yazı daha yazdı. Bu yazılarda benim söz konusu çeviriyazıdaki sözde yanlış okumalarımı sıralayarak, adımı ve unvanımı itibarsızlaştırma gayretine girdiği görülmüştür.
http://www.defterk.biz/haber/kiraat-defteri/profdr-ali-ihsan-kolcudan-hilmi-yavuza-cevap/1389/yorum/sayfa-3.html





Hem yanlı hem yalan bir 'kahraman'

Arif Damar'ın ölümü üzerine 'Sabah' gazetesinde Hasan Bülent Kahraman, Attila İlhan'ın Orhan Veli ve 'Garip' kuşağı hakkındaki, ne yazık ki, aslı astarı olmayan görüşlerini tekrarlıyor. Kahraman'a göre, "Orhan Veli ve arkadaşları şiiri anlamdan, toplumsaldan soyutlayan şiirler yazıyordu.
Bunların bazısı da 'anlamsızlığı' şiirleştiren verimlerdi", diyor ve "Orhan Veli'nin meşhur 'cımbız-ayna' şiiri[nin] 'bir de rakı şişesinde balık olsam' mısraı[nın], 'yazık oldu Süleyman efendiye' dizesi[nin] hep bu minval yapıtlar diye düşünüldü[ğünü]" öne sürdükten sonra, 'bu değerlendirmenin ne yalan ne de yanlı' olduğunu söylüyor.

Hasan Bülent Kahraman'ın sözünü ettiği değerlendirme, hem yalan hem de yanlıdır. Orhan Veli ve arkadaşlarının 'anlamsız' şiir yazdıklarını söyleyebilmek için, insanın gerçekten cehaletle malül olması gerekir. 'Cehalet', evet, çünkü 'Garip'çiler ya da 'Birinci Yeni'ciler, tam tersine, Ahmet Haşim'in şiirde 'mana' ve 'vuzuh' konusunda öne sürdüğü görüşlerin tastamam karşısında yer almışlardır. 'Garip' önsözü, Haşim'in 'Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar' başlıklı ve Türk edebiyatında ilk modern şiir manifestosu sayılabilecek olan metninde öne sürülen düşüncelerin tam tersini savunurlar. Haşim, mana düzyazıya aittir, diye anlamı geriye iterken, 'Garip' önsözü'nde Orhan Veli, tastamam şunları söylemekteydi:

 'Şiir, bütün hususiyeti edasında olan bir söz sanatıdır. Yani, tamamıyla manadan ibarettir. Mana insanın beş duyusuna değil, kafasına hitap eder. Binaenaleyh, doğrudan doğruya insanın ruhiyatına hitap eden ve bütün kıymeti manasında olan hakiki şiir unsurunun, musıkî gibi, bilmem ne gibi tâlî hokkabazlıklar yüzünden dikkatimizden kaçacağını da hatırdan çıkarmamalı...'
Hani, 'Orhan Veli ve arkadaşları şiiri anlamdan, toplumsaldan soyutlayan şiir yazıyorlardı?' Orhan Veli, şiirde anlamı ve toplumsalı (Hasan Bülent Kahraman'ın zannettiğinin aksine) o kadar önemsemekte idi ki, 'Garip' önsözü'nde, '[b]ugüne kadar burjuvazinin malı olmaktan, yüksek sanayi devrinin başlamasından evvel de dinin ve feodal zümrenin köleliğini yapmaktan başka bir işe yaramamış olan şiirde bu değişmeyen taraf, müreffeh sınıfların zevkine hitap etmiş olmak şeklinde tecelli ediyor (vurgu, Orhan Veli'nin, H.Y.)' demekle yetinmemiş ve şunları da eklemişti: 'Ama yeni şiirin istinat edeceği zevk artık ekalliyeti (azınlığı) teşkil eden o sınıfın zevki değil. Bugünkü dünyayı dolduran insanlar, yaşamak hakkını mütemadi bir didişmenin sonunda buluyorlar. Her şey gibi şiir de onların hakkıdır, onların zevkine hitap edecektir.'
Orhan Veli'nin, şiirsel söylem yerine, şiirde konuşma dilini öne çıkarmasının nedeni de budur: Orhan Veli, şiirinin bugünün 'müreffeh sınıfı' olan burjuvazinin oluşturduğu azınlığın değil, 'yaşamak hakkını mütemadi bir didişmenin sonunda bulan' emekçi sınıfın zevkine tekabül eden şiirin, ancak konuşma diliyle yazılabileceği kanısındadır. Modernleşme ve Türk Şiiri üzerine 'kahraman'ca ahkâm kesen bu kişinin, Orhan Veli'yi anlamsız şiir yazmak ve toplumsalı dışlamakla itham etmesi, en azından, gülünçtür.
Şu da var: Orhan Veli'nin emekçi sınıf yandaşlığının, Marksist teori bağlamında sosyalist bir yandaşlık olduğunu söylemek, elbette mümkün değildir. Kahraman'ımız bunu söylemiyor;- Orhan Veli ve arkadaşlarının 'şiiri anlamdan, toplumsaldan soyutlayan şiirler yaz[dıklarını]' öne sürüyor!
Sosyalist değiller diye, Garipçi'lerin toplumsaldan ve anlamdan soyutla[nmış] şiirler yazdığını söylemek, düpedüz 'toplumsal'lık ile 'toplumculuk'u birbirine karıştırmak anlamına gelir. Orhan Veli ve arkadaşları 'Garip' döneminde 'toplumcu' ('sosyalist') değil, 'toplumsalcı' şiirler yazmışlardır. Nitekim Orhan Veli, üstü kapalı bir şekilde, şiirinin 'toplumcu' bir şiir olmadığını da bildirme ihtiyacını da duymuştur: 'Mesele bir sınıfın [işçi sınıfının H.Y.] ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak olmayıp, sadece zevkini aramak, bulmak, sanata onu hâkim kılmaktır' ['Garip' önsözü]
'Toplumculuk'la 'toplumsallık' arasındaki farktan bîhaber bu kişi, üstüne üstlük, bir üniversitede siyaset bilimi hocalığı yapıyor! Hem kel, hem fodul! İyi mi?
Hilmi Yavuz, 03. 11. 2010

Tükenmez Bir Hazine: Hasan Bülent Kahraman ve Son Maceraları

Hasan Bülent Kahraman, 'Sabah' gazetesinde ilki 'Kendimizden Korkmak ve Osmanlıca' (05 Ocak 2011), ikincisi 'Sosyal Bilimler Liseleri' (07 Ocak 2011) iki yazı yayımladı. İlki konusundaki düşüncelerimi sonraya bırakarak, 'Sosyal Bilimler Liseleri' başlıklı yazısını ele almak istiyorum.
Şu işe bakınız ki, ülkemizin medar-ı iftiharı olan yeni 'cihan münevveri' Hasan Bülent Kahraman'ın, 'sistemimizin mutlaka [...] kurması gerektiğini öne sür[düğü]' Sosyal Bilimler Liseleri, 2003 yılından bu yana Türkiye'nin birçok ilinde açılmıştır. İlk Sosyal Bilimler Lisesi, İstanbul'da açılan Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi'dir ve 2003-2004 ders yılından bu yana eğitim vermektedir. Dahası, şu anda mevcut Sosyal Bilimler Liselerinin sayısı 27'dir.Kahraman, bu yazısında bir öncekine atıfta bulunarak 'Orta eğitime ['öğretime' olacak, H.Y.] Osmanlıca/ Eski Yazı ve Divan Edebiyatı dersini seçmeli, Osmanlı Kültürü diye bir dersi zorunlu olarak koyalım, dedim' dedikten sonra 'yağan e posta yağmuru altında' görüşlerini 'biraz daha genişletmek, bir adım daha ileriye gitmek zorunluluğu çıktı[ğını]' bildiriyor ve şunları söylüyor: 'Şu halde önerimi bir parça daha derinleştirerek orta eğitim ['öğretim' olacak H.Y.] sistemimizin mutlaka bir Sosyal Bilimler Lisesi kurması gerektiğini öne süreyim.'
'Cihan münevveri'mizin, Türkiye'de neredeyse on yıla yakın bir süreden beri faaliyette olan Sosyal Bilimler Liselerinin varlığından haberi yoktur!
Liselerde Osmanlıca meselesine gelince, Hasan Bülent Kahraman bu konunun neredeyse 50 yıldan beri, Türkiye'de bir kesim entelijensiyasının gündeminde olduğundan da haberli görünmüyor. Eğer yanılmıyorsam bu konuyu, 1950'li yıllarda 'Forum' dergisindeki bir yazısıyla ilk kez gündeme taşıyan rahmetli Prof. Dr. Mehmet Kaplan olmuştur. Benim de bu konuya bir nebze katkım olmuştur. 1976 yılında, o yıllarda haftada bir köşe yazılarımın yayımlandığı 'Politika' gazetesinde (gazeteyi, rahmetli İsmail Cem yönetiyordu), 'Liselerde Osmanlıca Eğitimi' (16 Nisan, 1976) başlıklı bir yazı yazmış ve özet olarak, 'geçmişi bir kültür birikimi olarak' kavrayabilmek için Osmanlıca'nın Lise müfredat programına alınmasını önermiştim. Haydi ben bir yana, 'cihan münevveri' Kahraman'ımızın, o kadar hayran olduğu Attila İlhan üstadının bu konudaki yazılarını da okumadığı anlaşılıyor, ki İlhan da bu konuda az yazı yazmamıştır;- HBK'nın bunlardan da haberi yok!
Dahası, HBK'nın kurulmasını önerdiği [ve yaklaşık on yıldan beri eğitim veren] Sosyal Bilimler Liselerinde Osmanlıca 10. ve 11. sınıflarda, haftada 2 saat zorunlu, 12. sınıflardaysa, haftada bir saat seçmeli ders olarak veriliyor. Yeni 'Cihan Münevveri'miz bunu da bilmiyor!
Kahraman'ımızı uyarıyorum: Türkiye'de Osmanlı'dan söz etmek, Osmanlıca öğretilmesini istemek, Divan edebiyatının müfredat programlarında kalmasından yana olmak ve Osmanlı kültürünün müfredata alınmasını talep etmek, bu taleplerde bulunanın başını belaya sokar. Kemalistler derhal arslan kesilerek sizi gericilikle, faşistlikle, yobazlıkla itham ederler! Benim 1976'da başıma gelenler gibi: Mesela, toprağı bol olsun Melih Cevdet Anday, Osmanlı kültürünü ve Divan Edebiyatını savundum diye, 14 Mayıs 1976 günü Cumhuriyet gazetesinde cevap vermiş ve Divan şiirinin 'açıklamaları ve yüz, yüzelli sözcüklük sözlüğü ile küçük bir Divan şiiri antologyasının', onu öğretmek için yeterli olacağını öne sürmüştü. Dahası, Osmanlıcanın Liselerde okutulmasına, seçmeli ders bile olsa, 'gericilik' gözüyle bakıyordu Anday...
Kısaca şu: Osmanlıcanın müfredat programlarına alınması, üzerinde uzun uzun tartışılmış bir meseledir;-Sosyal Bilimler Lisesi konusu da öyle! Kahraman'ımız, Hazreti İsa'nın çarmıha gerilişinden 17 yüzyıl sonra bir yahudiyi falakaya yatıran yeniçeri ağası gibi! 'Ulan', demiş yeniçeri ağası, 'siz İsa peygamberi öldürtmüşsünüz!'; 'Aman efendimiz' diye cevap vermiş falakaya yatırılan yahudi, 'o olay, 1700 yıl önceydi!': Yeniçeri ağası gürlemiş: 'Bana ne, ben yeni duydum!'
Ya Rab, bu Hasan Bülent ne tükenmez bir hazinedir! 
Hilmi Yavuz, 16. 01. 2011
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/tukenmez-bir-hazine-hasan-bulent-kahraman-ve-son-maceralari_1079590.html

Cahil cesaretinin ‘Kahraman’lığı

Prof. Dr. unvanı taşıyan Hasan Bülent Kahraman, Hürriyet Gazetesi’nden Çınar Oskay’la yaptığı söyleşide, yine her zamanki gibi, gaf üstüne gaf yapmaya devam ediyor.
Çınar Oskay’la söyleşisinde bu defa da, artık beni hiç şaşırtmayan gaflarına bir yenisini daha ekleyerek cehaletini taçlandırıyor. Şöyle: Çınar Oskay soruyor: ‘Şimdi muhafazakârlar İstanbul’u neden yıkıyorlar? Hürmetleri yok mu?’Okurlarım hatırlayacaklardır: Bu değerli üniversite profesörü, Türkiye’de açılmış 23 sosyal bilimler lisesi varken, sosyal bilimler liseleri açılması (!) gerektiğinden söz etmiş; Orhan Veli, şiirde anlamın önemini vurgulayıp, azınlığın değil çoğunluğun anlayabileceği şiirler yazılması zorunluluğundan bahsederken, bu zat, ‘Orhan Veli’nin anlamsız şiirler’ yazdığını öne sürmüş olmak gibi bir katmerli cehaleti sergilemekten geri durmamıştı… [HBK’nın bu cehalet örneklerine dair yazılarımız için Bkz: Zaman, 19 Aralık 2007; Zaman, 26 Aralık 2007; Zaman, 3 Kasım 2010; Zaman,16 Ocak 2011].
    Hasan Bülent Kahraman cevap veriyor: ‘Hayır yok! Türkler geçmişlerini sevmez. Bu bizim göçebelikten gelen kültürümüz. Sürekli yeni bir yerde olmak isteyen, yerleşikliğe geçememiş bir toplumuz. Sebebini söyledim: Taş mimarî yok.’
    Hangi birini düzeltmeli? Önce ‘göçebelik’ten başlayayım. ‘Göçebelik, insanın yaşamını avcılık ve toplayıcılıkla yeniden ürettiği [geçimini sağladığı] bir tarihsel dönemin yaşam tarzı. Göçebe yaşam tarzının yaşama mekânı ise, kır! Tarım ve hayvancılığa geçişle birlikte, göçebe yaşama tarzı, yerleşik yaşam tarzına dönüşür, ama yaşama mekânı değişmez; yaşam kırda devam eder. Yaşamın göçebelikten yerleşikliğe dönüşmesini, Gordon Childe ‘Tarihte Neler Oldu?’da, bir ‘devrim’ [‘Neolitik Devrim’] olarak niteler.
    Manüfaktüre geçiş, kırdan şehre geçiş demektir. Yaşama mekânı değişmiş, fakat yaşam tarzı [‘yerleşiklik’] değişmemiştir. Şehirde de, tıpkı Neolitik dönemde olduğu gibi, göçebelik değil, yerleşiklik hâkimdir.
    Türklerin geçmişte göçebe oldukları doğrudur, ama göçebeliği bugünkü yaşam tarzı olarak görmek, düpedüz safsatadır. Bugün, meselenin esasını bilmeden, göçebeliğe atfettiğimiz birçok işaret, göçebelikle ilgili değil, tamamen kır’daki yerleşiklik düzeninden şehirdeki yerleşiklik düzenine intibak edememiş olmamızın göstergesidir. Hasan Bülent Kahraman’ın bunun idrakinde olabilecek bir entelektüel donanıma, maalesef, sahip olmadığı anlaşılıyor!
    Gelelim, ‘taş mimarî’ meselesine. Cahil cesaretinin bir ‘Kahraman’lığa dönüşmesi, ancak, taş mimarimizin olmadığı iddiasıyla mümkün olabilmiş görünüyor. Bırakınız Selçuklu İmparatorluğu’nu, 600 yıl sürmüş Osmanlı İmparatorluğu’nun aynı mekânlardaki süreklilik ve devamlılığını gösteren büyük anıtsal yapılar, yani camiler ve saraylar, acaba taş ile değil de ahşap ile mi inşa edilmişlerdir? Konut mimarisinde ağırlıklı olarak ahşabın inşaat malzemesi olarak kullanılması, asla göçebeliği göstermez. Çadır, göçebeliğin simgesi olabilir, ama ister ahşap, kagir veya taş olsun ev, her zaman yerleşikliğin simgesidir…
     [Sevgili okurlarıma, HBK’nın bu söyleşisi ile ilgili www.sanatatak.com’da, Ali Şimşek imzalı ‘Çağımızın Bir Kahramanı’ yazısını özellikle tavsiye ederim.]
22. 01. 2014


Edep yahu!
Hasan Bülent Kahraman

Edep Yahu!

Gençliğimde çok polemik yaptım. Sonra anlamsızlığını gördüm. Tartışma, o da nezaket ve nezahet dairesinde olursa, değerlidir. Polemikten medet ummak gençliğe ait hoş bir duygudur. Ama hayatının çok ileri çağında da bu işi sürdürenler vardır. Hilmi Yavuz onlardan biridir.
Köşesinde çok mütekebbir bir edayla yıllardır ağza alınmayacak sözcükler, karalama sıfatlarıyla, belli bir seviyedeki insanın kalemine bulaştırmaktan çekineceği kavramlarla yazılar yazarak insanları eleştirir. Bu tutumunu gerçekten de bir saplantıya dönüştürmüştür. Zaman zaman birisine karşı bir takıntı geliştirir ve (galiba anlayabildiğimiz nedenlerle) yıllarca o insan hakkında yazar da yazar. Bir vakitler diline doladığı bir şair Yavuz'un bu tutumunun psikanalitik açıklamasını yapmıştı.
Ben de Yavuz'un saplantıyla yaklaştığı isimlerden biriyim. Son yazılarının birinde gene benden söz etmiş. Orada belirtmiş, bazılarını biliyordum ama beş altı yazı yazmış hakkımda. İlginç bir özellik elbette: haydi sövdüğünüz demeyeyim, onca eleştirdiğiniz biri hakkında onca yazı yazmak... Attila İlhan, İlhan Selçuk gibi yazarlar hakkında "beni artık hiç ilgilendirmiyor" diye yazılar kaleme alan birisinin bendenize gösterdiği teveccühe müteşekkirim ama kendisini "ilgilendirmeyeceğim" günü hasretle bekliyorum.
Hiç cevap vermediğiniz bir yazarın kaleminde adınızın bu "sıtmalı iptila"yla yer alması, tıpkı bir zoraki misafirin evinize gelmesi veya sevmediğiniz birinin sizi zorla evinde tutması gibidir. Yazının da bir "lonca" ilişkisi yani edebi vardır. Susunca susulur. Kaldı ki, Yavuz, polemiklerini, bu saplantılı ilişkisini, takma adla yazdığı komik yazılarda sürdürür. Bir de etrafındakileri kışkırtıp onlara yazdırdığı yazılar vardır. Öyle denir edebiyat dünyasında. Anlaşılan gerçekten çok sorunlu bir ruhsal durum.
Şunu da belirteyim: yazdıklarının içinde maddi hata saptaması yok mu, var, olabilir de, insan hata yapabilir, ama o kadar, gerisi tartışmaya açık şeyler. Bir hatayı düzeltmek de, kabul etmek de erdemdir. Birisi saptar, hatayı yapan tasdik eder, iş biter. Ama bu dahi bir nezaket dairesinde cereyan eder.
Kaldı ki, Yavuz'un yazdıklarının büyük çoğunluğu yorumsal şeyler ve edepli, temiz, medeni, hakaret içermeyen, salim bir üslupla yazsa iyi kötü tartışılabilecek bu görüşlerini, dışına çıkılmaz bilimsel doğrular olarak sunuyor. Hayatı boyunca üniversitelerde çalışıp, bir tek bilimsel yapıtı olmayan, tek bir uzun makalesi bulunmayan Yavuz, sadece "isim geçirmek" denen yöntemle oluşturduğu bilgiççe yazılarını alıntılara boğar. Sorun da odur: tek bir alıntının ve tek bir kavramın gerçeği saptadığını, hatta gerçeğin kendisi olduğunusöylemek... Tek odaklı, tek kaynaklı gerçek: kavramların ve "bilimsel" terimlerin ardına saklı hegemonik bir bilimselcilik, doğruculuk tiyatrosu! Zaten parodidir sevdiği...
Buna mukabil yıllar yılı sürdürdüğü düşünce çabasını bugün şöyle veya böyle değerlendirsek de hatırlıyoruz elbette, geçmişte hakkında yazdığımız yazıları unutmuyoruz ve keşke hiç bu yollara tevessül etmeseydi deyişimiz ondandır. Revaca ne ihtiyacı var onun, köhne meta mıdır ki? Sadece kendi hükmünce Bedreddin'dir ama herkes kendi hükmünce Bedreddin'dir.
O yüzden Yavuz da eleştirilir. Fakat derhal eleştirinin "yaralayıcı" olduğunu söyler, edep dairesinden taştığını iddia eder. "Linç edildim" der, mağdur rolüyle etrafındakileri dağıtmak için. Nitekim son olarak modası geçmiş ve bilmediği bir konuda ettiği laflara, üstelik çok saygılı, bir yanıt alınca aynı tutumu sergilemiş, bakarken gördüm. Ömer Lekesiz (böyle bir konuda izin almadan adını zikrettiğim için kendisinden özür dilerim), ona tokat gibi ama sehl-i mümteni sayılması gereken bir yazı yazınca gene aynı tutum içine girmiş.
Neticede böyle bir yaklaşımı muhatap almak deli saçmasıyla uğraşmak olur. Öfke, kin, gayz, nefret içeren bir tutumu kabul edip sövüşerek kalem üşürmek hiç benim "kalemim" değil. O yaşta birisi için bunları yazarken mahcubum, ama gerçekten çok basit tavırlar bunlar.
Bu yazı için okurlardan özür diliyor, "edep yahu" diyerek susuyorum. Hilmi Yavuz beni artık hiç ilgilendirmiyor. O şimdi içindeki siyah öfke, nefret, hırs, kin mürekkebine kalemini batırıp dilediği kadar yazabilir. Nasılsa kem söz sahibinindir ve üslubu beyan ayniyle insandır.


http://www.sabah.com.tr/yazarlar/kahraman/2014/01/27/edep-yahu




İsmet Özel ve Hilmi yavuz şiirine dair...



Birkaç hafta önce Gerçek Hayat dergisinde Server Bedii müstearıyla İsmet Özel ve Hilmi Yavuz şiirine dair bir karşılaştırma yazısı yayımlanmıştı. Okuyanlar bahsi geçen yazıyı gayet iyi hatırlayacaklardır. Bu konu birkaç gün kültür ve edebiyat gündemini meşgul etmişti.  Bizler tam da bu meselenin kapandığını düşünmeye başlamıştık ki,  Kün Edebiyat dergisinin Kasım Aralık sayısında Halil Derviş imzasıyla iki şairin şiirine dair bir karşılaştırma yazısı daha yayımlandı.  Bu karşılaştırmada birinci yazarın aksine Halil Derviş, Hilmi Yavuz şiirini yüceltiyor ve İsmet Özel şiirine dair bize göre çok önemli tespitlerde bulunuyor. Yazının tamamını okumak isteyenleri Kün Edebiyat dergisine havale ederek şimdi bahsini etmiş olduğumuz yazıdan yalnızca birkaç önemli noktayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Halil Derviş, öncelikle Gerçek Hayattaki “İsmet Özel şiiri kalbî, Hilmi Yavuz şiiri aklîdir.” İddiası üzerinde duruyor ve “gençlik dönemini Erbain’i neredeyse kutsayarak geçiren biri olarak iddia edebilirim ki, İsmet Özel şiirinin yolu artık kalbe uğramıyor, zihinden ve akıldan geçiyor. Kaynağı da öyle…” diyor. Bu iddiasını da yine İsmet Özel’in şiirlerindeki kelime kadrosuyla izah etmeye çalışıyor. Tam da bu noktada okura şöyle bir soru yöneltiyor; “Hangi kalp “Az Naza Teke Tosa” ifadesiyle hislenir, hangi ruh “Yılık Koşma” ile incelir? Kaynağı kalp olan bir şiirin, ılık ılık kalbe akması gerekmez mi?”

Bu ifadelerden sonra yazar, sözü Hilmi Yavuz’un şiirine getiriyor ve iddia edilenin aksine kalbî olduğunu söylüyor. “Hüzün ki en çok yakışandır bize” mısrası şiirle kalp arasındaki irtibatı tesis etmeye yeter. Onun birikimi mazi birikiminin damıtıldığı bir imbikten çıkmıştır ve okuyucuyu en kötü ihtimalle kalbinden, gönlünden, ruhundan yakalar. Bunu yaparken de hiçbir komplekse mahal vermez.”

İsmet Özel şiiriyle ilgili bir diğer tespiti ise Özel şiirinin yerli olmayışıyla ilgili. “..bu toprağın insanlarını hor görür. Ne halk şiirinin izlerini bulursunuz onun şiirinde ne divan şiirinin. (Hakkını yemeyelim, bir şiirinde Nef’inin adı geçiyor: “Baksan bulacak mısın / Koca İstanbul’da / Nef’i diye bir semt / Ama Bayram Paşa var”
Halil Derviş, Hilmi Yavuz şiirinin modernize edilmiş olmakla birlikte hala ısrarla yerli olduğunu söylüyor. “Cemiyet hayatında yaşanan değişimlere duyarlıdır, bu toprağın insanını hangi duygular kuşatabiliyorsa onun peşindedir.” Tespitinde bulunuyor.

Tabii, Halil Derviş’in iki şairin şiirine dair tespitleri bu kadarla kalmıyor. Daha birçok noktadan İsmet Özel ve Hilmi Yavuz şiirini ele alıyor. Yazımızın başında da söylediğimiz gibi yazının tamamını burada aktarmak yerine birkaç önemli noktaya değinmekle yetindik. Meraklısı kaynağına yönelebilir.
Bakalım bu tartışma burada son mu bulacak yoksa daha da dallanıp budaklanacak mı? Bunu bekleyip hep birlikte göreceğiz.


http://www.sanatalemi.net/makale.asp?ID=4014



“OSMANLICA” BİR ECNEBİ LİSANI MI?
Mehmet Akif AK









  • Hilmi Yavuz, "Osmanlıca"nın lise ve hatta üniversitelerde ders olarak okutulmasını ilk kez dile getiren ve mensubu bulunduğu üniversitede de bunu kısmen de olsa uygulamayı başaran bir kişidir. Önce bu hakikati hatırlayıp hakkı, hak sahibine teslim edelim; sonra da, Zaman'daki köşesinde "Osmanlıca' diye ayrı bir dil yok mudur?" başlıklı yazısına bakalım.
    ORTAYLI-YAVUZ TARTIŞMASI
    Yavuz'un, Osmanlıca'nın aslında bir "ecnebî lisanı olduğunu" zımnen savunur gibi görünen yazısına. Her ne kadar bu yazıda kendileri "bu işin asıl uzmanı olmadıklarını" beyanla Osmanlıca'nın "bir ecnebi lisanı olduğu" fikrinin ulema tarafından bir "kaziye-i muhkeme haline getirildiği"ni kayda geçirip, bir tecâhül-i ârifâne örneği vermekte iseler de, O'nun öteden beri bu fikri savunduğu erbabınca malum olmakla, söz konusu tasannu' girişimi adresine varamamaktadır.
    Yavuz üstadımız, yazısında bir başka üstadla konuyla ilgili ilginç bir tartışmaya girerek ama teenniyi de elden bırakmayarak şunları sölüyor:
    "Değerli dostum İlber Ortaylı, daima büyük bir telezzüzle okuduğum yazılarından birinde, 'Osmanlıca[nın] öyle Fransızca ve Rusça gibi ayrı bir dil olarak anlaşılama[yacağını], Arap harfleriyle yazılan bir Türkçe [olduğunu]' bildiriyor.
    Ona göre her dil 'asırdan asıra bazı değişiklikler geçir[mekte], ama bu durum ayrı bir dilden söz etmeyi gerektirme[mektedir]'. Ortaylı, bu konuda herhangi bir temellendirici kanıt öne sürmüyor; sadece Viyana Üniversitesi'nde Herbert Duda'nın bu terimle ('Osmanlıca' terimi ile H.Y.) nasıl alay ettiğini hatır[lıyor]. Prof. Duda şöyle demiş: 'Burada Schönbrunn Sarayı semtinde ayrı bir telaffuz, bol Fransızcalı bir saray ve bürokrasi dili vardı, elan da yaşar. Buna rağmen hiç kimsenin, hanedanımızın ismine izaf eden ['izafeten' olacak H.Y.) Habsburgca veya Habsburg Almancası dediğini duymazsınız.'
    Sevgili Ortaylı, gerçekten çok değerli bir tarihçidir, ama elbette bir polyglot yani, çok dil konuşan biri olmasına rağmen, bir dil bilgini değildir. Onun için de Osmanlıca'nın, 'ayrı bir dil' olup olmadığı konusunda, dil uzmanlarının ne söylediklerine bakmak, daha doğru olacaktır." (08.02.2006, ZAMAN)
    Hilmi Yavuz, Ortaylı Hoca'nın bir "dil bilgini" olmadığını söylüyor, ama Yavuz'un da bir "dil bilgini" olmadığını hatırlayalım. İkinci olarak da Yavuz'un bu argümanının "hiçbir dil bilgininin Ortaylı ile aynı fikirde olmadığı" gibi akla ziyan bir iddiayı mündemiç bulunduğunu görelim.
    OSMANLICA, 'ECNEBÎ LİSANI' İDDİASI
    Yavuz, daha önce yayımlanan, "Osmanlıca Türkçe midir?" başlıklı yazısına da atıfta bulunarak orada yazdıklarını burada da aynen tekrarlıyor. Her iki yazıda da söylediklerinin hülasası:
    İktisatçı Selim Somçağ'ın, "Osmanlıca bir dil değildir" tezini eleştirme noktasından hareket eden Hilmi Yavuz, onun, Osmanlıca'nın bir dil olmadığı görüşünün herhangi bir ilmî dayanağının bulunmadığını ifadeden sonra tam aksine "Osmanlıca'nın Türkçe'den ayrı bir dil olduğunu ortaya koyan [ciddi dil bilginleri]" bulunduğunu yazarak, bunları fikrinin ardına destek olarak yerleştiriyor. İsimlerini de zikrettiği bu "çok değerli dil bilginleri"ne katıldığını söyleyen Yavuz, her iki yazısını da şu hüküm cümleleriyle bitirerek, konuya "son noktayı koyup", edebiyat ve filoloji bakımından meseleyi kapatıyor:
    "Osmanlıca, bir kere daha belirteyim, yazı dili olarak 15. yy.'dan 20. yy'ın başlarına kadar edebiyat, bilim ve resmî yazışma dilidir: Bir dil bilgini olan Prof. Dr. Tahsin Yücel'in de 'Dil Devrimi ve Sonuçları'nda belirttiği gibi, 'süslü' düzyazı ('inşa') dilinin 'yalnızca günümüzde değil, yazıldıkları dönemlerde de geniş kitle-lerce anlaşılması söz konusu olmadığına göre, Osmanlıca'nın Türkçe'nin değişik bir biçimi değil, Türkçe'den ayrı bir dil (vurgu benim H.Y) olduğunu kesinlemek gerekir'. Dilbilimciler böyle söylüyor..."
    Konunun bizatihi kendisinin içinde barındırdığı problemler kadar belki de daha fazla olmak üzere bu "kesinleme" eyleminin bir hayli problemli olduğu açık değil mi? Oysa üstad'ın, bu kesinlemelerinin okura maliyetini biliyor olması gerekirdi. Nitekim yazdığı gazetenin meseleyle doğrudan ilgisi bulunan yazarlarının, birlikte TV'de edebiyat programı yaptığı ünlü hocaların dahi bu kesinlemelere boyun eğdikleri, en azından başlarına geleceği kestiremediklerinden üstad'ın "kesinlemeleri" karşısında sessiz kaldıkları apaçık görünüyor. Bu "ikrardan gelen sükûtlar", hiç şüphesiz anılan "kesinlemelerin" maliyetini -hasarını mı demeliydim?- daha da artırıyor.
    Yavuz üstadımız, kendisinin nezaketen "kesinleme" diye nitelendirdiği, bizim ise hakikatte "racon" olduğunu bildiğimiz bir yeni "racon"u da Osmanlıca üzerine i'mal-i fikretmeye yeltenen İlber Ortaylı'ya kesmiş bulunuyor. Ortaylı'yı, "Osmanlıca'nın, Arap harfleriyle yazılan Türkçe olduğu" şeklindeki kesinlemelerde bulunurken daha özenli ve bilerek konuşmaya davet ediyor.
    Ne var ki, "racon" kesmede bir hayli nâm kazanmış Hilmi Yavuz'un, elindeki "desturnâme" ile elini kolunu sallaya salaya girdiği bağların kısa bir listesine bakmak bile insanı yorabilir. Sözgelişi, filozofi (bahusus konjonktürel olarak İslâm filozofisi), teoloji (tabiatıyla İslâm ilahiyatı dâhil), şiir başta olmak üzere bütün edebiyat, roman, hikâye, tiyatro, lingüistik, gastronomi, tarih, Avrupa Birliği, edebiyat-sanat-uygarlık tarihleri, sosyoloji... Üstad'ın bu alanlarda ve belki de unutup bu listeye dahil etmediğimiz başka birçok konuda yazmasını aslâ yadırgıyor değiliz. Tam tersi sayısız türdeki yazılarının pek çoğunu telezzüzle okumuş ve istifade etmişizdir. Burada asıl sorun, Hilmi Yavuz'un, yazarları haddini bilmeye davet ederken, kendine koyduğu istisnadır.
    RESMÎ SÖYLEM VE AÇMAZLARI
    İmdi konuya tekrar dönecek olursak... Hilmi Yavuz, "Osmanlıca" denen şeyin ne idüğü konusunda ortada dolaşan üç farklı yorumdan ikisini "iptal" ediyor; kalan diğerini ise kendi fikri olarak "kesinli"yor. "İptal" akıbetinden kurtulamayan iki yorumdan birincisi, "Osmanlıca adlı yapay şey, Osmanlı'nın tüm diğer kurumlarıyla birlikte tarihin sandığına kilitlendi" tezidir. İkincisi ise, "Osmanlıca diye ayrı bir lisan kategorisi hiç yoktu; Osmanlıca denen şey, Türkçe'nin Arap harfleriyle yazılan kısmını ifade için kullanılır, bu bir dil adı değildir" iddiasıdır. Yavuz'un "kesinlediği" ve sahiplendiği görüş ise "Osmanlıca'nın İngilizce, İspanyolca, Almanca gibisinden bir dil" olduğudur.
    Bir kere herkes gibi Hilmi Yavuz da biliyor ki, bu konu hâlâ tartışılması netameli siyasi-ideolojik konulardan biri olup, "kesinlenmesi" bir yana, daha doğru dürüst tartışılmaya bile başlanmamıştır. "Resmî duruş", Osmanlıca denen şeye "Türkçe" denirse "Osmanlı'nın hortla-yacağı" gibi bir korkuyu diri tutarken bu "yasakçı siyasi tavır", aydınlarımızı ve ulemamızı tatilden hoşlanan öğrencilerinkine benzer bir sevince boğuyor. Öyle ya araştırılacak konu ne kadar azalır, bunlara ilişkin zaman dilimi ne kadar dar tutulursa, "şezlong uleması"nın tatil günü de o kadar çok olacaktır.
    Lisanımızın ancak son 80 yıldan bu tarafa bir tarihinin bulunduğunu kabul ettiğinizde, her şey, ne de çok kolaylaşır! Böyle bir genel kabulden sonra kimse kalkıp eski harflerle yazılmış metinleri okuyamadığınız için sizin "ilminize" dil uzatamaz! Çünkü "o dil, öğrenmek zorunda olduğunuz Türkçe değildir". O dil, Sümerce, Hititçe gibi morfolojik değeri bulunan ölmüş bir dildir; onun az sayıda uzman tarafından bilinmesi yeterlidir!
    "Resmi duruş"un hâlâ bu noktada durduğundan şüpheliyim, ama YÖK'ün ve geçimlerini devlet daireleri hükmündeki üniversitelerle bunların birer kopyası mahiyetindeki resmî-özel üniversitelerden sağlayan uzmanların çoğunun, Osmanlıca'yı bir ecnebÎ lisanı olarak kabul etmekte kararlı bulundukları apaçık meydandadır. Hilmi Yavuz gibi onların da çoğu Osmanlıca için "15. yy.'dan 20. yy'ın başlarına kadar edebiyat, bilim ve resmî yazışma dilidir" diyor. Dünyada sadece bu özellikleri taşıdığı için "dil sayılan" böyle bir başka dil yok; öyle bir dil ki, sadece edebiyat, bilim ve resmi yazışma alanlarında kullanılacak, ama o, yaşayan bir şey olmayacak. Bunun bir tek istisnası var, haksızlık etmeyelim; "Esperanto".
    Bir dil ki, bir alet hükmünde elimizin altında bulunacak, lazım olduğunda onu kullanacak, olmadığında bir dolaba kilitleyecek, hiç lazım olmadığı anlaşıldığında ise bir müzenin mahzeninde çürümeye terk edeceğiz.
    OSMANLICA: BİR MEDENİYET DİLİ
    Sözü fazla uzatmaya gerek yok. "Osmanlıca denen bir dilin hiç olmadığını" ileri süren görüşle, "Onun diğer lisanlardan bir lisan olduğunu" savunan görüş, bir birlerine tamamen zıt görünseler de ortak bir paydada buluşmaktalar: "Osmanlıca bizden uzaktır ve uzak kalsın."
    Bu fikir, kanaat ve kabul, coğrafyamızı, tarihimizi ve medeniyetimizi mümkün olduğunca birbirinden izole edilmiş parçalara ayırmaya odaklanmış Batı emperyalizminin maksadı ve muradının tahakkukundan başka neye yarayabilir?
    Yaklaşık yetmiş yıldır lisanımızın üzerinden geçirilen iş makinelerinin hangi siyasî hedeflere servis yaptığını görmeden ve bilmeden bir "Osmanlıca" tartışması yapılamaz. Öz lisanımızın, ana dilimizin "Osmanlıca" diye yabancılaştırılıp ötekileştirilmesinin yol açtığı hasarı ölçecek herhangi bir alet henüz icat edilmemiştir.
    Bu dışarı atma, "vatandaşlıktan tart" türünden acayip şey, bu "Osmanlıca yabancılaştırması", aslında nesebi gayrisahih sözümona bir dile "yer açma" planıydı. Bunu hâlâ anlayamadıysak çok yazık!
    "Tüp bebek" yöntemiyle uydurulan bu yeni dil, Türkiye Türklerinin birbirleriyle dahi anlaşmalarını imkânsızlaştırıp kocaman ülkeyi Babil Kulesi'ne çevirecek, Türkiye'nin Türk dünyası ile pamuk ipliği halinde mevcut son irtibatını da koparıp atacak, bin yıldır kader birliği ettiğimiz Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkasya, Balkanlar dünyası ile aramıza Çin Seddi türünden engeller koyacaktı.
    Bu uluslararası operasyonun yalnızca bize münhasır bırakılmadığını bilmemiz belki bir an evvel intibaha gelmemizi de kolaylaştıracaktır. Türkiye'de dil alanında yapılan cinayetlerin tıpa tıp benzerleri nerdeyse aynı tarihlerde Mısır'da ve İran'da da aynı usullerle yapılmıştır. Zaten bütün bir Kuzey Afrika'da Fransızca zorunlu dil kılınırken, Arapça yasaklanmıştı. Eski Sovyet sınırları içindeki Asya Türklüğü ise Rusçayı ana dil, Kiril'i de öz alfabesi yapmaya mecburdu. Dilimiz üzerinde yürütülen siyasi operasyonları, ancak bu büyük resim içinde anlamlandırabiliriz. Bazı hamakat erbabına göre ise bütün bunlar "aydınlanma"nın icapları olarak görülebilir.
    "YÜZYILIN KATLİAMI"
    Yazıyı, "Osmanlıca'nın hiç olmadığını" söyleyenlerle, "Onun bir ecnebi lisanı olduğunu" kabul edenlere bir dizi soru sorarak noktalayalım:

  • İnsanlık tarihinde "Osmanlıca" gibi kaderi, ülkesinin siyasi tarihinin kronolojisiyle paralel yürümüş bir başka dil var mıdır?

  • Türkiye Türkleri, tarihlerinin belli bir diliminde, birinin adı "Osmanlıca", diğerinin adı "Türkçe" olan iki ayrı lisana aynı anda sahip olmuşlar mıdır? İnsanlık tarihinde bunun kaç örneği bulunmaktadır?

  • "Osmanlıca" denen "yapay dil", Osmanlı Devleti'nin sadece ona mahsus siyasi kurumlarından biri mi idi ki, ait olduğu devletle birlikte tarihe intikal etti?

  • Bir lisanın kullandığı "alfabe"nin değişti-rilmesi, yepyeni bir başka dilin sıfır yaştan başlayarak doğduğu anlamına gelir mi?

  • Bir lisanın doğuş tarihi olarak yıl, ay, gün cinsinden bir zaman kavramı telaffuz etme imkânımız var mıdır?

  • "Osmanlıca" denen şey, şu an ne olmuştur? O nerededir, yaşıyor mu, öldü mü? Bu gerçekten kimin diliydi; Halit Ziya'nın mı, Abdülhak Hamit'in mi, Tevfik Fikret'in mi, Süleyman Nazif'in mi? Bu adamlar iki lisanlı yazarlar mıydılar yoksa? Ömürlerinin hangi zamanında, yılında, gününde, ayında Osmanlıca kullanıp, hangi zamanında Türkçe yazmışlardı?
  • Türkçenin piri Şemseddin Sami'nin daha Osmanlı Devleti ayakta iken yazdığı o muhteşem lûgate "Kamus-ı Türkî" demesi dahi H. Yavuz gibi düşünenlere yeterli açıklamayı yapmaktadır. 
  • Mehmet Doğan, dilimiz üzerinden işlenen cinayeti, "yüzyılın katliamı" olarak nitelendirirken ne kadar haklı, değil mi?     

  •    
    Yeni Şafak - 17 MAYIS 2006 ÇARŞAMBA

    http://akifak.blogcu.com/osmanlica-bir-ecnebi-lisani-mi/11701816


    Hilmi Yavuz'a Cevap / Selim Somçağ


    Bugün internette gezinirken Zaman gazetesi yazarı Hilmi Yavuz'un değerli tarihçi İlber Ortaylı'yı ve beni eleştiren bir yazısına rastladım.   

    Konu şu:  Her ikimiz de farklı yer ve zamanlarda şunu söylemişiz:  “Osmanlıca Türkçeden ayrı bir dil değildir,  bir çeşit Türkçedir.”   Yavuz bu görüşü yanlış addediyor.  Ona göre Osmanlıca ve Türkçe iki ayrı dil.   İneterneti biraz daha kurcalayınca gördüm ki, Yavuz yine Zaman'daki köşesinde dört yıl önce de benim bu görüşümden yola çıkarak aynı eleştiriyi dile getirmiş ve hatta koca köşeyi de bu konuyla doldurmuş.   Yavuz'un okurlarının bir yanlışa saplanmaması ve Yavuz'un şu ana dek suskun kalmış olmam dolayısıyla kendisini bu tartışmanın galibi zannetmemesi için bu konudaki görüşümü açıklamayı gerekli gördüm.  

    Benim konuyu kavrayışım şöyle:   Bir dilin temelini,  iskeletini gramer yapısı oluşturur.   Osmanlıca dediğimiz oluşum şahıs zamirleri,  edatları,  fiilleri,  yapım ve çekim ekleri ve bütün gramer kurallarıyla dimdik ayakta duran bir Türkçe iskeletinin üzerine bol miktarda Arapça ve Farsça kelime giydirilmesiyle ortaya çıkmıştır.   

    En ağır Osmanlıca cümlelerde bile  cümlenin çatısına hiç dokunmadan, artık kullanımdan düşmüş olan Arapça ve Farsça kelimeleri bugünkü Türkçe karşılıklarıyla değiştirdiğinizde karşınıza anlaşılır Türkçe bir cümle çıkar.   Önyargılı olmayan bir kafa için bu tespit bile Osmanlıcanın Türkçeden ayrı bir dil olmadığını kanıtlamaya yeter,  ama biz konuyu kurcalamaya devam edelim.

    Peki,  Yavuz Osmanlıcanın Türkçeden ayrı bir olduğu  görüşüne nasıl ulaşıyor?   Bir kere Yavuz'un bu konuda kendi argümanları yok; Osmanlıcanın ayrı bir dil olduğu iddiasını otorite olarak gördüğü üç kişiden yaptığı alıntılarla kanıtlamaya çalışıyor.   Bu alıntılar içinde ise argüman mahiyetinde tek bir görüş var:  Osmanlıcanın geniş kitlelerce anlaşılmaması.   Önce bu argümandan yola çıkarak Osmanlıcanın Türkçeden ayrı bir dil olduğunu kanıtlamak mümkün mü,  onu görelim;  ondan sonra Yavuz'un adlarını zikretmekle konuyu hallettiğini sandığı otoriteleri konusunu da ele alacağım.

    Şimdi ”geniş kitlelerce anlaşılmak” kıstasına göre dönem ve kişi bazında Osmanlıca ve Türkçeyi ayrı diller olarak tespit etmeyi deneyelim.   15. yüzyıla ait Fatih Kanunnamesini,  hatta Halil İnalcık'ın yayınladığı 16. asır başı Yavuz Sultan Selim Kanunnamelerini o dönemin halkı da anlayabilirdi,  bugün de az bir gayretle okuma yazma bilen herkes anlar.   Demek ki bunlar Osmanlıca değil.    Ama meselâ Bâkî'nin bundan az bir zaman sonra,  Kanunî'nin ölümü üzerine yazdığı mersiyeyi Osmanlıca sözlüğe başvurmadan bugünün üniversite mezunu da anlayamaz.   Peki, “O halde Osmanlı eliti 1510'lara kadar Türkçe konuşurken,  1560'lara gelindiğinde artık Osmanlıca dilini konuşmaya başlamış” diyebilir miyiz?   İyi ama,  Bâkî'nin çağdaşı olan Kanunî'nin Muhibbî mahlasıyla yazdığı şiirlerinde bugün de rahatça anlaşılacak birçok beyit var.   17. asırda fermanların dilinde Arapça ve Farsça kelimelerin iyice arttığını görüyoruz.   Buna karşılık tahta çıkana kadar kafeste kalıp doğru dürüst bir eğitim göremeyen Deli İbrahim'in dili daha arı Türkçeydi.   Mesela hastalığını tedavi edecek hekim bulamayan sadrazamına öfkeyle yazdığı yazı şöyle başlıyor:   “Bre karpuz kafalı pezevenk !  Bre mütevelli yapılı kodoş!”   Şimdi bu örneğe göre Yavuz'un mantığıyla  “I. Ahmet Osmanlıca dilinde yazarken, oğlu Deli İbrahim Türkçe yazmıştır” mı diyeceğiz?   Mesele yalnız zaman meselesi de değil.   

    Osmanlı bürokrasisi ve edebiyatçılarının hemen hepsinin çok ağdalı Osmanlıca yazı ve şiirleri olduğu gibi,  daha sade nesir ve nazım ürünleri de vardır.   Mesela 16. yüzyıldan itibaren divan şiirinde mümkün olduğunca Arapça ve Farsça kelimelerle yazmak adet olmuş,  fakat zaman zaman da sade Türkçeyle yazma modası çıkmıştır.  Buna da “Türkî- basit” denmiş,  sadece “Türkî” denmemiş,  böylece ağdalı dilin de Türkçe,  bunun da başka çeşit bir Türkçe olduğu belirtilmiştir.   Zaten Osmanlı eliti her zaman hem konuştuğu,  hem yazdığı dile Türkçe veya Türkî  demiştir.  Örneklere devam edelim:  Lale Devrinin ünlü şairi Nedim'in bazı şiirleri daha anlaşılmaz,  bazı şiirleri ise çok anlaşılırdır.   Hatta birçok divan şairinin aynı şiirinde bazı beyitler ağdalı Osmanlıca,  bazıları daha sade Türkçedir.   

    Şimdi kalkıp da ”Bu şair bazı eserlerini Osmanlıca,  bazılarını Türkçe yazmıştır”  veya “Bu şiirin bazı beyitleri Osmanlıca dilinde, bazı beyitleri ise Türk dilindedir” mi diyeceğiz?   Daha yakın tarihe gelelim.    Atatürk'ün 1927 yılında Mecliste okuduğu Büyük Nutuk Tanzimat üslubunda yazılmıştır;  bugün hiç kimse bu metni sözlüksüz tam olarak anlayamaz,  yani  Yavuz'un kıstasına göre bu eser kesinlikle Osmanlıcadır.   Buna karşılık Atatürk'ün 1933'te irad ettiği 10. Yıl Nutku çok daha sadedir.   Şimdi kalkıp “Atatürk 1927 yılına Osmanlıca dilinde yazarken,  1933'te artık Türkçe yazmaya başlamıştı” mı diyeceğiz?

    Görüldüğü gibi Türkiye Türkçesini içindeki Arapça veya Farsça oranına, ya da bugünün insanlarının veya o zamanın eğitimsiz kişilerinin anlayıp anlamamasına bakarak Osmanlıca ve Türkçe olarak ikiye ayırmaya ve bu ikisini iki ayrı dil ilân etmeye kalkarsanız varacağınız nokta deli saçmasıdır.   Zaten anlayıp anlamamak bu konuda kıstas olacaksa,  o zaman Rumca ve İtalyanca terimlerle dolu bir argoyla konuşan yelkenciler de bize göre Türkçe konuşmamaktadır,   benim televizyonda enflasyon hedeflemesi,  devalüasyon,  hazine ihalesi, reeskont, cari açık gibi ekonomi ve finans terimleriyle dolu konuşmamı dinleyen ümmî bir vatandaşa göre de ben Türkçe konuşmuyorumdur.


    Şimdi gelelim Yavuz'un bu konuda son sözü söylemeye yetkili gördüğü otoritelerine...   Bir kere görüşümüzü çürütme taktiği olarak Yavuz işe beni ve Ortaylı'yı küçültmeye çalışmakla başlıyor.    Önce beni “çok değerli bir ekonomist” olarak takdim ediyor.   Halbuki benim Osmanlıca hakkındaki sözümün kaynağı olan yazım  (“Osmanlı Avrupa Birliğinde”,  Türkiye Günlüğü,  Sayı 67)  tarih ve kültürle ilgili,  ekonomiyle hiçbir ilgisi yok.   Dolayısıyla bu konuda benim “çok değerli” ekonomistliğimi zikretmenin bir anlamı yok,  fakat Yavuz'un amacı başka:  “Bu adam ekonomisttir,  bu işlerden ne anlar?”  demek istiyor.   İlber Ortaylı için bu diskalifiye etme operasyonunu daha açıkça yapıyor:  İlber Ortaylı çok değerli bir tarihçi ve bir polyglotmuş ( birçok dil bilen kişi) ama,  bir dil bilgini değilmiş.   Onun için Osmanlıcanın ayrı bir dil olup olmadığı konusunda dil uzmanlarının ne söylediklerine bakmalıymış.

    Şimdi burada sıkı durun!    Yavuz'un kendisine dayanak yaptığı dil uzmanları şunlar:  Faruk Timurtaş,  Fahir İz ve Tahsin Yücel.   Bilmeyenler için anlatayım:   Tahsin Yücel  Fransız ve Roman Dili ve Edebiyatı mezunudur.   Eserleri de yapısalcılık,  göstergebilim gibi Fransız felsefe ve dilbilimi akımlarıyla ve Fransız edebiyatıyla ilgilidir.   Fahir İz Türk Dili ve Edebiyatı mezunudur,  fakat dilbilim–lengüistik üzerinde uzmanlaşmamıştır.   Uzmanlık alanı Türk edebiyatı tarihidir,  ayrıca İngilizce-Türkçe sözlük çalışmaları vardır.   Bu değerli hocaların ikisinin de Türk dil ve lehçelerinin tasnifi konusunda bir uzmanlığı söz konusu değildir.   Haydi beni bir yana bırakalım.   Fakat bu konuda Osmanlıcaya da, günümüz Türkçesine de derinlemesine hâkim olan,  Türk kültürü hakkındaki bigisiyle herkese parmak ısırtan bir İlber Ortaylı'yı ehil bulmayıp, Tahsin Yücel gibi Fransız Filolojisi mezunu  ve Fransız kültürü uzmanı bir kişiyi otorite ilân etmek için insanın ne dediğinin farkında olmaması gerekir.   ( Bu arada,  Tahsin Yücel'i tenzih ederim.  Çalışmalarına ve kişiliğine büyük saygım var.)  Yavuz'un otorite olarak gösterdiği üç kişiden yalnızca biri,  Faruk Timurtaş bu konunun uzmanıdır.   Onun görüşü ise Yavuz'un sarıldığı “anlaşılmazlık” kıstasına dayanmaktadır ve yukarıda gösterdiğim gibi,  bu uygulamaya kalkınca işi saçmalık noktasına götüren,  yanlış bir görüştür.   Zaten rahmetli Timurtaş Hocanın bu görüşünün Türkoloji disiplini içinde bir istisna olduğunu aşağıda göreceğiz.   Bu konuda bu disiplinin hâkim görüşü daima benim ve Ortaylı'nın ileri sürdüğü görüş olagelmiştir.   Zaten Yavuz Türk dilbilimi içinde Timurtaş Hoca dışında dayanak bulamadığı için bir edebiyat tarihçisinden ve Fransız kültürü uzmanından destek aramaya kalkmıştır.

    Son olarak, otorite meraklılarını tatmin etmek ve konuya aşina olmayanları aydınlatmak amacıyla bilimin bu konuda ne dediğine bakalım.   Tabiî benim kabul ettiğim görüş, bu konuda bilimin hâkim görüşü olduğu için Fransız filolojisi uzmanlarına falan ihtiyacım yok,  en temel kaynaklar bile işimi görüyor.   Mesela hemen elimin altında bulunan uluslararası İslâm Ansiklopedisinin Kültür Bakanlığınca yayınlanan Türkçe baskısından Türkler maddesinin Türk Dili bölümünü okuyorum:
    “Güneybatı Türkçesinin yazılı metinlerle takip edebildiğimiz en eski devresi olan Eski Anadolu Türkçesi Selçuklular,  Anadolu Beylikleri ve ilk Osmanlıların yazı dilidir.   İkinci devresi İstanbul'un fethinden sonra başlayan ve Osmanlı İmparatorluğunun sonuna kadar devam eden Osmanlıcadır.   Üçüncü devresi bugünkü Türkiye Türkçesidir.   Her üç devre birbirinin devamıdır. “

    “İkinci devre olan Osmanlıcada cümle anlaşılamayacak kadar uzun,  sunî ve tumturaklı olmasına rağmen esas yapısı itibarıyla Türkçe kalmıştır.”

    İslam Ansiklopedisindeki maddelerin sıradan bir ansiklopedi maddesi olmayıp ilgili konuda referans niteliği taşıdığı malûmdur.   Haydi bir de daha yakın tarihli bir kaynağa,  Türk Dil Kurumu Başkanlığı da yapmış olan,  Türk dilleri ve lehçeleri uzmanı Profesör Ahmet Bican Ercilasun'un 2004 basımı Türk Dili Tarihi adlı eserine göz atalım:

    “13.,  14. ve 15. yüzyıllarda kullanılan Eski Oğuz Türkçesi Anadolu Selçuklularının son dönemini, beylikler devrini,  Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerini,  Osmanlıların ilk iki asrını içine almaktaydı.   16.  yüzyılda Osmanlı Türkçesi denen dönem başlar,  Osmanlı'nın hâkim olduğu bütün sahalarda edebî dil olarak kullanılır ve 20.  yüzyıl başlarında Genç Kalemler hareketinin yarattığı terkipsiz Türkçeyle sona erer.

    Görüldüğü gibi bilimin bu konudaki görüşü gayet nettir:  Osmanlıca edebî dil olarak Türkçenin tarihî bir dönemini meydana getirmektedir,  dolayısıyla Türkçeden ayrı bir dil olarak kabul edilmesi söz konusu olamaz.   Osmanlıcanın Türkçeden başka bir dil olduğunu ileri sürmek ilgili yazımda belirttiğim gibi bir yarı-aydın fikridir.   Bu yarı-aydın düşüncesine konunun uzmanı olan bir bilimadamının da bir çeşit ekzantriklik olarak katıldığı anlaşılıyor,  fakat Türkoloji disiplini bu ekzantrikliği hiçbir zaman nazar-ı itibara almamıştır.

    Hilmi Yavuz'a Cevap (Sözcükler, Mayıs-Haziran 2006)

    http://selimsomcag.org/selimsomcag/makaleler/hilmi-yavuza-cevap-sozcukler-mayis-haziran-2006/124





    Hilmi Yavuz Müdafaanâmesi

    Dücane Cündioğlu


    Hatırlanacağı üzere, bayram''dan önceki hafta, Hilmi Yavuz''un "Gazalî''yi yeniden okumak" adına İbn Sina''ya yönelttiği ateizm suçlamasına karşı çıkmış ve hiçbir tarihî ve ilmî mesnedi bulunmayan bu iddianın (iftiranın) bir cehl-i mürekkeb''in mahsûlü olduğuna işaretle, yazarın, kalem oynattığı bu meselenin künhüne vâkıf olmak bir yana, ehemmiyetini bile takdir edemediğini söylemiş, gerekçelerimi de tafsilâtıyla yazmış idim (Yeni Şafak, 23-24, 26-27 Mart 1999). Sayın Hilmi Yavuz da bu eleştirilerime (daha doğrusu ilk makaleme) -ikisi kendi adıyla, biri de İrfan Külyutmaz ism-i müsteârıyla olmak üzere- üç yazıyla cevap verdi. (Zaman, 28 Mart, 4 Nisan 1999)
    Hilmi Yavuz bu yazılarında, benim kendisine yönelik eleştirilerimi "küfür, hakaret ve terbiyesizlik etmek" şeklinde tavsif etmiş ve herhalde beni mahcub etmek niyetiyle (!) olsa gerek ki hakkımda, aklına gelen ne kadar sövgü ifadesi varsa sayıp sıralamış: "Dücane taabir edilen nâşerif"; "İslâm konusunda herkesi tekfir etmeyi meslek haline getirmiş olan bir bednam, bir zavallı, bir Kadızâdeli eskisi, zihin perişanlığını ahlâkî redâetin akur saldırganlığı ile mülemmâ ederek parçalarına savlet eden..."; "kin ve nefretle gözleri dönmüş bu kifayetsiz muhterisin ağzı salyalı yazısı"; "müslüman ahlâkından nasibini almamış ağzı salyalı şerîrin şerri..."; "içinde en küçük bir fikir kırıntısı bile bulunmayan safsatalar", "müslüman ahlâkı ile bağdaşmasına imkân olmayan sefillik", vs.
    Açıkça ifade etmek isterim ki ben Hilmi Yavuz''a hiçbir sûrette küfür etmediğim gibi, kendisini tekfir de etmedim. Ben sadece Hilmi Yavuz''un cahil ve cüretkâr olduğunu (cahil cesaretiyle hareket edip bilmediği anlamadığı/anlayamadığı konularda kalem oynattığını) söyledim; -tekrar ediyorum- gerekçelerimi de tek tek sıraladım ve bu hususta -üşenmeyip- tam dört yazı kaleme aldım. Üstelik bu yazıları da kendisi için değil, kendisinin parlak iddialarına kanan ya da kanma ihtimali olan gençleri uyarmak maksadıyla yazdım; zira Hilmi Yavuz''u şahsen tanımıyorsam da üslûbundan, ahlâkından, seciyyesinden, seviyesinden -yazıları vasıtasıyla- haberdarım ve dolayısıyla bu kadar şiddetli bir tehevvüre kapılmış olmasını da tabii buluyorum.
    Hilmi Yavuz gibi sahibi olmadığı bilgilerin sahibiymiş gibi görünmeyi iyi beceren ve fakat bu arada bildiği de yanıldığına yetmeyen bir zâtın, 60 yaşından sonra elif-bâ öğrenmeye tâkat getirememesini ve kendisini iddialarına muvazî bir sûrette yetiştirmeyi göze alamamasını tabii karşılamak gerekir. Belirtmem lâzım gelirse, ben Hilmi Yavuz''un cahil olduğunu söylemekle, kendisinin malûmât sahibi olmadığını söylemeye çalışmıyorum; bilâkis kendilerinin, birçok konuda birkaç gazete yazısı yazacak kadar malûmât sahibi olduğundan benim bile haberim var. Binaenaleyh söylemeye çalıştığım şey, Hilmi Yavuz''un ilim sahibi olmadığıdır. Erbâbının çok iyi takdir edeceği üzere, malûmât sahibi olmak başka, ilim sahibi olmak daha başka birşeydir. Sözgelimi Orhan Pamuk, Zülfü Livaneli, Hadi Uluengin, Cem Boyner, Ece Ayhan, Enis Batur, vs. zevât hakkında eleştiri yazıları kaleme almak, ya da kendi tabiriyle "memleketin münevverleri" hakkında iğneleyici, alay edici, onların kirli çıkı(n)larını ortaya serici hakaretâmiz yazılar yazmak ile İbn Sina gibi, İmam Gazalî gibi büyük İslâm âlimlerinin fikriyâtına dâir mütalaalarda bulunmak farklı şeylerdir.
    - "İbn Sina''nın ''Hakikat'' bağlamında öne sürdüğü düşüncelerin, onu Panteizm''e ve dolayısıyla Ateizm''e götürdüğü kanısındayım. Bununsa, ''Tahafut''un lojigi ile örtüştüğünü, o lojige uygun bir çıkarsama olduğunu düşünüyorum." (Zaman, 28 Mart 1999)
    Böylesi parlak cümleler belki sıradan okurların gözünü boyayabilir ya da bilgiç ile bilgin arasındaki farkı takdir edemeyen genç hayranları cezbedebilir; ancak birileri çıkıp bu parlak lafların sahibine, "Tahafut''un lojigi"(!) gibi entel muhabbetini bir yana bırakmasını söyler ve adına Tahafut dediği eseri hangi dilden okuduğunu sorarsa, Hilmi Yavuz bu suâle ne cevap verecektir? 20 yıl Boğaziçi Üniversitesi''nde İslâm Düşüncesi dersleri verdiğini söyleyen bu zâta, belki Üniversite yönetimi ehliyetini (ehliyetnâmesini değil!) sormayı akıl edememiş olabilir; ama okulun zeki öğrencilerinden biri kalkıp derste, "Hocam! İslâm düşünce mirasının ifade aracı olan Arapça, Farsça ve Osmanlıca gibi dillerin hiçbirini bilmediğiniz ve öğrenmek zahmetine de katlanmadığınız halde, nasıl olup da sizi muallim sıfatıyla karşımıza çıkarıyorlar?" diye soracak olsa, sayın Yavuz''un yüzü hiç kızarmayacak mıdır?
    Hilmi Yavuz Arapça, Farsça ve Osmanlıca bilmez. Bunlar içinde bildiğini zannettiği Osmanlıca ise, ilim dili olan Osmanlıca değil, Tarlabaşı Osmanlıcası olup o da ciddi metinleri anlamasına yetmez; olsa olsa Zülfü Livaneli''nin hatalarını bulmasına yardımcı olur. Fakat kendileri, İslâm Düşüncesi''nin temel lisanlarını bilmemesine ve bu lisanlarda yazılı metinleri okuyamamasına rağmen, İslâm Düşüncesi dersleri verebilir ve mâsum gençlerin karşısında "İbn Sina ateizmini keşfettiğine, İmam Gazalî''yi yeni bir okumaya tâbi tuttuğuna" dâir parlak laflar edebilir. İyi güzel etsin de kimsenin bu zâta, "Wensinck ile Macit Fahri şurada dursun, İbn Sina''dan veya İmam Gazalî''den okuduğunuz bir tek eserin ismini verebilir misiniz?" diye sormaya hakkı olmayacak mıdır?
    Hilmi Yavuz''un İmam Gazalî''ye ilgi duyması ya da büyük düşünür hakkında birtakım fikirlerini beyan etmesi, doğrusu beni pek alâkadar etmiyor. Çünkü bir felsefe ustasının fikirlerinden şöyle böyle haberdar olmak başka birşey, o ustanın eserlerine lâyıkı vechile nüfûz etmek başka birşeydir. 

    Bir yazar, şöyle böyle haberdar olduğu düşünürler hakkında da kanaat dermiyan edebilir; ancak bu kanaatin şöyle böyle olduğunu idrak etmek ve bâ-husûs haddini de bilmek kaydıyla. Bilmemek de ayıp değil... Oturur, gayret eder, emek sarfeder, o ilim geleneğinin dilini, terimlerini öğrenir, öğrendiğinden emin olur ve en nihayet ilim ve edeb kaidelerine riayet etmek sûretiyle düşüncelerini başkalarıyla paylaşabilir. Böylelikle genel ma''lûmâta (ve dahî genel ma''mûlâta) dayanarak bir İslâm âlimini ateist ilan etmek gibi sansasyonel ucuzluklardan kendisini korumuş olur. [Böyle olmazsa, şöhret meraklısı bir başkası kalkar, "Ben İbn Teymiyye''yi yeni bir okumaya tâbi tuttum ve İbn Arabî''nin panteist ve dolayısıyla ateist olduğunu tesbit ettim. Nitekim benim bu yorumum Fatava''nın lojigi ile örtüşüyor" der. Siz de -benim gibi böylesi nâdanlıklara tahammül edemeyip- "Biraz yavaş ol" demeye kalkarsanız, cühela takımının sövgülerine ma''ruz kalırsınız.]
    Velhâsıl, Hilmi Yavuz iyi ya da kötü bir şâirdir ve şâirin şuûru -umûmiyetle- müdrike değil, muhayyelât düzeyinde iş görür. Nazariyât ve dolayısıyla ma''kulât alanı başka, hissiyât ve muheyyelât alanı başkadır. Bu şâirin nazmını bilmem ama nesrinin kaynağı muhayyelât bile değil, sadece müvehhimât... Sebebi de şu:
    - "Aziz muhiblerim, bugünlerde ve betahsis guruba yakiyn saatlerde, itiyad edindim, bir kadeh rakı refakatinde Münür Nuriddin Beyefendi''yi ve üstad Yahya Kemal''in ''dönülmez akşamın ufkundayız'' deye başlayan o büyük şiirini dinliyorum." (İrfan Külyutmaz, Memleketimin Münevverlerine Dâir, sh. 127, İz Yayıncılık, İstanbul, 1998)
    Hal böyleyse, Külyutmaz amca da haddini bilsin ve İmam Gazalî''yi bir kadeh rakı refakatinde yeniden bir okumaya tâbi tutmak cür''etinde bulunmaya kalkışmasın. Çünkü ilahiyât, ayık olmayı gerektirir!
    http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/ducanecundioglu/hilmi-yavuz-mudafaan%C3%A2mesi-41237



    Şarap, tasavvuf ve İlhan Selçuk

    Sevgili dostum Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, bundan dört yıl önce yayımladığı 'Sufi ve Şiir' adlı kitabının bir yerinde, Tasavvuf sembolizminden söz ederken, 'sarhoşluk'la ilgili 'şarap' ve 'mest oluş' gibi sembollere sıkça başvurulduğunu belirtir ve tastamam şöyle der: 'İster Türk, ister Arap ve ister Fars edebiyatı olsun, en çok kullanılan tasavvufi sembol, 'şarap'tır. Fakat görüleceği üzere bu konu da yanlış anlamaya açık hassas bir konudur.'
    Demek ki, tasavvuf bağlamında 'şarap' kelimesinin mecazi, daha doğrusu metaforik bir anlamı vardır ve bu kelimenin bir mecaz olduğunu bilmeyenler, şarabı mecaz olarak değil de, gündelik konuşma dilindeki literal anlamıyla okumaya kalkışmışlardır. Prof. Kılıç, bu konunun 'yanlış anlamaya açık hassas bir konu' olduğuna dikkati çekerken, işte tastamam mecazın bu anlamda yanlış okunmasına atıfta bulunmaktadır.

    Bu yanlış anlamalardan (hiç şüphesiz, ilki değil!) sonuncusu, 'Cumhuriyet' Gazetesi yazarı İlhan Selçuk'un 27 Ağustos 2008 günkü 'Pencere' köşesinde yayımlanan 'Bir Kadehin Serüveni' yazısında yer alıyor. İlhan Selçuk, Ömer Hayyam, Şiraz'lı Sadi, Şiraz'lı Hafız ve Mevlana gibi büyük Müslüman şairlerin şiirlerinde sık sık 'şarap'tan, 'mest olmak'tan söz açıldığına bakarak, Ortaçağ Müslümanlığının hoşgörüsüyle bugün içkiyi yasaklayan taassubu arasındaki farkı (!) göstermeye çalışıyor.

    Bu, işlerine öyle geldiği için, Müslümanlığı bir taassup ve softalık dini olarak kasten tepetaklak edilmiş bir imajla sunmak isteyenlerin, sıklıkla başvurdukları bir hile ya da daha doğrusu, bir karaçalmadır: Mecazları gerçeklik diye okumak!

    Bakınız, Latifi, Tezkire'sinin 'Mukaddime'sinde bu meseleyi nasıl dilegetiriyor: 'Şiirlerin def, ney, maşuk ve mey gibi kullandıkları ibare ve istiareleri görüp de bunların şarap ve güzeli tavsif ettikleri zannolunmasın. Tarikat erbabı ve hakikati bilenler nezdinde her lafzın bir manası, her ismin bir müsemması, her kelamın bir te'vili ve her te'vilin bir temsili olur: Sözleri zahirde güzellerin evsafı gibi görünür amma hakikatte yüce Yaratıcı'ya hamd ü senadır.'

    İlhan Selçuk, bir rübaisini örnek gösterip, Hazreti Mevlana'nın şaraba övgüler düzdüğünü öne sürerek, bir yanlışı bir başka yanlışla meşrulaştırmaya çalışıyor. Mevlana'nın şiirlerinde 'şarap', Latifi ve daha başkalarının da ısrarla belirttikleri gibi, bir mecazdır. İlhan Selçuk, Mevlana'nın 'Divan-ı Kebir'inin 2. cildindeki şu beyti biliyor olsaydı, sanırım bu yazıyı yazmazdı:

    Sus, ham kişinin yanında şarabın adını anma

    Zira onun aklı, o adı sanı kötü şaraba gider

    Prof. Mahmut Erol Kılıç, 'Sufi ve Şiir'de 'Peki, sufi şairler böyle tehlikeli semboller kullanmak zorunda mıydılar? Başka sembollerle bu hakikatleri anlatamazlar mıydı?' diye sorar ve şöyle der: 'Çünkü gerçekten bu iki beşeri tavır, 'âşıkın halleri' (tasavvuf ehlinin halleri H.Y.) ile 'sarhoşun halleri', Hak yolcusunun tavırlarına insanlık mertebesi içerisinden bu meseleye teşbih edilecek bir başka örnek bulmak hemen hemen yok gibidir.' Kılıç, bu konuda sufilerin ölçütünün, İnsan-ı Kamil olduğunu bildirir: Eğer bu şiirler, Tasavvufun İnsan-ı Kamil mertebesine yükselmiş olanlar tarafından okunursa 'hiç korkulacak bir durum yok'tur. Ama bu sembolleri ya öyle olmayanlar okuyorsa? Bunlar, Mevlana'nın dizesinde belirttiği gibi 'ham' ('na puhte') kişilerdir;- mecazla mecaz olmayanı, sembolle sembol olmayanı, birbirinden ayırmayı bilmezler! Onun için de akılları, 'o adı sanı kötü şarab'a gider!

    İlhan Selçuk'a küçük bir hatırlatma: Hayyam'ın, Sadi'nin, Hafız'ın, Mevlana'nın yanı sıra İran'ın dinî önderi Humeyni'nin şiirlerine de baksın: Humeyni'nin İlahi Aşk Yolu adlı kitabı da Türkçeye çevrildi. O kitaptaki hemen hemen her şiirde Humeyni'nin (evet, evet, Humeyni'nin!) 'şarap'tan, elbette tasavvufi manada, övgüyle söz ettiğini görecektir!

    Humeyni ve şarap! İlhan Selçuk, bunu nasıl yorumlayacak, doğrusu merak ediyorum!

    17 Eylül 2008,





    Hiç yorum yok:

    Yorum Gönder