5 Temmuz 2015 Pazar

Hilmi Yavuz



Hilmi Yavuz


bir kapı açıldı , ansızın , baktık :
akşam!... kimse benzemez oldu kendine ;
kim bilir ne kadar hüzünlü artık ,
bir odadan ötekine geçmek bile ...

''Behçet Necatigil ' in '''Şiir geçmişe atıflarla ilerler''' sözü benim poetikamın temel koyucu argümanıdır (tezidir).Bir şiirin sahihliği (gerçekliği) onun içinde üretildiği toplumun zihniyet tarihiyle ilişkiliyse eğer , hem geçmişe atıfta bulunan bir gelenekselliği , hem de bugüne atıfta bulunan bir modernliği içermek zorundadır.Şirin geçmişe gönderme yaparak ilerlemesinin anlamı , bence budur.Sahihlik (gerçeklik) şiirde amaçladığım şey.''

Hilmi Yavuz


''Hüzün ki en çok yakışandır bize
Belki de en çok anladığımız 
Biz ki sessiz ve yağız
Bir yazın yumağını çözerek
Ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze 
Ovayı köpürte köpürte akan küheylan.''
Diyen Hilmi Yavuz


Hilmi Yavuz ' un şiirlerinde gündelik olan , akşamın pembe , kızıl renklerinde eritilmesi gereken bir şiir fazlalılığı olarak belirir.Gündelik oalnın çekildiği yerde şiir başlar.Şimdi ve burada olan ''hafıza'' ile yer değiştirir.Hafıza , yani nostalji onun için gündelik olanın şiire yenildiği yerdir.Divan şiirinin olanaklarının , bir anlamda alegorikleşmiş yüceltme nesnelerinin Hilmi Yavuz şiirinde birer simgeye dönüştürülerek kullanılmasının ardında gündelik olanın eritilmesi kaygısının ağır bastığını söyleyebiliriz.Gündelik olandan bu iradi kaçış Hilmi Yavuz ' un şiirini sıkı ve kapalı şifrelerle örmesine yol açar.Sanki bu yaşamın içinde yaşıyor gibi değil de , bu çağın getirdiklerinin dışında kalmaya özel bir önem göstererek . '' hazıfazının '' şiirsel yurduna sığınarak içsel huzursuzluğuna bir ferahlık arayışı içindedir.Hafıza , bir anlamda Hilmi Yavuz ' un şiirinde şiirsel bir biçime sahip olmak ile özdeşleştirilebilir.Bu biçime sahip olmayanı , yani gündelik olanın dolayımında kurulmuş şiirsel biçimlemeleri onaylanmasının nedeni bu olsa gerek.Kuşaktaşlarını '' şiir ishali '' olmakla suçlarken , sanırız ki bu hafızaya sahip olmamakla , gündelik olanın ağına yakalanmakla itham ediyor.

GÖLGE ve ZAMAN

gölgesi vuruyor zaman ' ın 
ilk yazdan kalma bir şiire

sordumdu : bir soruyu mühüre
ve beni sana üşürten nedir ?
seni ağzımın ağzıyla öptüm
ve elimin eliyle okşadım
andolsun , bir dokunuşla seni örterim
üşür tenim , çünkü aşk

üşür köpüre köpüre
işte gün serinledi bende
aşklarda dururum biraz
seni şiirlerimle gölgelerim
yazları devire devire

ne zaman bir suya eğilip baksam
orda suyun hayalini görürüm
yüzümü uçura uçura yürürüm
zaman ' ı gezdire gezdire

vururum bir gölge gibi kendime



Şâir , ''Görünen '' den Görünmeyen ' e ulaşmak ister.Çocuklukla şâir ''görünmeyen '' olmakta birleşirler , şâir , kendi hüznüne döner dönmez görünmez olur ; hüznünden ve yalnızlığından saklanır.

Hilmi Yavuz


Çağdaş şiirimizde gelenek ve gelenekten yararlanma denildiğinde anımsanacak en önemli isim kuşkusuz Hilmi Yavuz , Behçet Necatigil gibi geleneksel oalnı özümseyip kendine özgü bir şiir yaratan ozanlardandır.Divan şiirinin ünlü adlarına , yapıtlarına kimi zaman kavramlara göndermeleri onun şiirini gününden koparmazdı bir zamanlar.Ününü de benzetmelerini yaşamdan alışına , güncele göndermelere borçludur.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti , aslında daha kuruluş aşamasında reddettiği Osmanlı İmparatorluğu ' ndan , tâ Bizans 'tan beri taşınan yönetsel ,idari mirası beraberinde getirirken Tanzimat Fermanı ' ndan (1839) beri devam eden en büyük mirası da devralmıştır ki ;bu , son 300 yıl boyunca imparatorluk elitinin sürekli kafasını karıştıran ve Türk aydınlarının en büyük epistemolojik sorunudur.Bugün bike devam eden ve zaman zaman cevap veremediğimiz bir sorunudur bir sorudur aslında bu ; Ne kadar doğulu ve ne kadar batılıyız?

Yeni kurulan cumhuriyet , kendi modelini lâik ve demokratik bir yapı üzerine kurarken , kendisine çağdaş dünyayı model seçerken bu süreçte çok daha kolay aldığı söylenemez.Tek parti döneminden 50 ' li yıllarda çok partili siyasal döneme geçiş , ardından 1960 , 70 ve 80 'deki üç askeri darbe , tutuklamalar , siyasi infazlar ve en nihayetinde seksen sonrasında önü alınamaz bir şekilde maruz kalınan popüler kültür , vahşi kapitalizm , neoliberalizm.Modernleşme yolundaki bu gelgitler Türk insanında zaman zaman etkisini fazlaca hissettiren bir kimlik bunalımı yaratmıştır.Kimliğimizin ne olduğu ve bu soruya hep bir ağızdan ve tek bir cevap verememe hâli !
İşte Hilmi Yavuz , eserlerinde felsefi bir yaklaşımla aslında hangi gelenekten geldiğimizi , bu gelenekten nasıl beslendiğimizi ve modern Türk kimliğinin nasıl bir kimlik olduğunu sorgular.O , tek bir ağızdan veremediğimiz yanıtın peşindedir.Türkiye ' de 70 'li yıllarda doğan , dünyayı ve ülkesini 80 'li yıllarda adlandırmaya başlayan kuşak ,kendi ironik bir tanımlamayla bir çeşit alacakaranlık kuşağı olarak tanımlar.

'' Gülemiyorsun ya , gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir.''

diyen Edip Cansever ' in dizelerinin ardından 

''Hüzün ki en çok yakışandır bize ''

diyen bir şâiri , Hilmi Yavuz ' u elbette çok yakınında hissedecektir.Bizim bir tülü tanımlayamadığımız ve bize her yerde eşlik eden duygu işte bu dizelerde canlanacaktır.Hilmi Yavuz ' u sadece şâir kimliği ile açıklamak yetersiz kalabilir. O Tanzimat dönemi aydınları gibi hem gazeteci , hem yazar , hem edebiyat eleştirmeni , hem felsefeci , hem de üniversite hocasıdır.

Hilmi Yavuz , 14 Nisan 1936 ' da İstanbul ' da dünyaya gelir.Ailesinin ilk ve tek çocuğudur.Babası Yahya Hikmet bey Siirt doğumludur.Cumhuriyet rejiminin ilk bürokratlarından olup emekli oluncaya kadar Biga , Orhangazi , Terme ve Şebinkarahisar gibi Anadolu 'nun bir çok kasabasında kaymakamlık yapmıştır.Annesi Vecihe Hanım ''ehl-i tarik'' bir kadın olup Kadirî tarikatına intisap etmiştir.

Hilmi diyor ki ben
ucuz hüzünler kiraladım
Alyanak bir kuklacıdan
Gök binlerce mavi şapkalıdır
Senin de şapkan mavi miydi
o günlerde ?

Hilmi Yavuz ' un çocukuluğu ve ilk gençliği babasının kaymakamlık yaptığı kasabalarda geçer.İlkokulu Terme ' de bitirir.Ortaokula Çarşamba ' da başlar , ailesinin memleketi Siirt ' te tamamlar.Babası Yahya Hikmet Bey oğlunun en az bir yabancı dil öğrenmesi gerektiğini düşünüp uygulamaya koyacak kadar ileri görüşlü bir insandır ve oğluna ortaokulda Fransızca dersleri aldırır.1950 ' de Hilmi Yavuz liseye İstanbul ' da , Kabataş Erkek Lisesi 'nde yatılı olarak başlar.Lise demek yasakların başlangıcı da demektir Hilmi Yavuz için.Artık dışarı istediği zaman çıkmak ve o yıllarda en önemlisi sigara içmek yasaktır.Çocukluğu ve ilk gençliği ikinci Dünya Savaşı yıllarının yokluk ve kısmen baskılı ortamında geçen Hilmi Yavuz için İstanbul 'daki hayat ,Anadolu kasaba hayatından tamamen farklı ve yenidir.Hilmi Yavuz çocukluğundan itibaren ninni yerine şiir dinlemiştir demek yanlış olmaz.Babası Yahya Bey evde yüksek sesle Tevfik Fikret ' ten ,Süleyman Nesip ' ten , Nailî Kadîm ' den , Sâdi ' den ve Şirâzlı Hafız ' dan şiirler okur.Kabataş Lisesi 'nde eğitime başlamak da Hilmi Yavuz için bir dönüm noktasıdır.Çünkü o yıllarda edebiyat öğretmeni Türk yazın geleneğinin en önemli şairlerinden Behçet Necatigil ' dir.Ve Hilmi Yavuz ' un Behçet Necatigil ' den öğreneceği çok şey olacaktır.

50 ' lerin İstanbul 'unda en önemli kültür sanat etkinliklerinden biri liselerin düzenlediği edebiyat matineleridir.Bu matinelerde gençler dönemin şair ve yazarlarını hem tanıma , hem de sanatçıların eserlerini kendi ağızlarından dinleme olanağını buluyorlardı.Bunların arasında Sair Faik , Haldun Taner ,Sabahattin Kudret Aksal ve Attilâ İlhan vardır.Hilmi Yavuz ve arkadaşları da bu dönem Çamlıca Kız Lisesi ile ortaklaşa böyle bir matine düzenlerler ve Hilmi Yavuz okuduğu şiirlerle büyük beğeni toplar.Hilmi Yavuz ,lise yıllarında okul arkadaşları ile birlikte önce (el yazısıyla hazırlanan) ''Sesimiz'' sonra da ''Dönüm'' adlı dergileri çıkarır.Dönüm dergisi dönemin ünlü şairlerinden Özdemir Asaf ' ın İstanbul Cağoloğlu 'ndaki matbaasında basılır.Hilmi Yavuz daha lisede iken Babıâliye ayak basar ve bir daha da çıkmaz.

1954 ' te liseden mezun olan Hilmi Yavuz ,felsefe okumak istemesine rağmen biraz da babasının ısrarıyla İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ' ne başlar;ama bitiremez.Felsefe okuma şansı da yaşamının ileri ki döneminde İngiltere ' de karşısına çıkacaktır.Ancak Hukukta okumak hukuk açısından olmasa da edebiyat açısından Hilmi Yavuz için çok verimli geçer.Okul arkadaşları Erdal Öz ,Onat Kutlar ,Adnan Özyalçıner ,Kemal Özer ve o yıllarda lise öğrenciisi olan Doğan Hızlan ile beraber '' a '' dergisini çıkarmaya başlarlar.Çünkü gençtiler ve söyleyecek sözleri , yerleşik edebiyat değerlerine karşı çıkma istekleri vardır.Dergiye dönemin yazınsal iktidarı ile gençler arasında kalmış ara kuşaktan İkinci Yeni şairlerinden destek gelir.Cemal Süreya meşhur ''Folklor Şiire Düşman '' yazısını bu dergide yayımlar.Edip Cansever de dergiye maddi anlamda ve şiirleriyle katkıda bulunur.

ŞİİR ANLAYIŞI ve BESLENDİĞİ KAYNAKLAR

Hilmi Yavuz şiir yazma uğraşı dışında şiirin kuramsal sorunları üzerine düşünen ve bu konuda da yazıları yazan bir edebiyatçıdır.Bu nedenle onun şiir kitaplarına geçmeden , şiir anlayışını ve beslendiği kaynakları belirtmek Hilmi Yavuz 'u anlama bakımından daha açımlayıcı olacaktır.Divan şiiri sonrası modern Türk şiirinin oluşum evresinin başında Yahya Kemal ve Ahmet Haşim gibi iki önemli şairi vardır ki , onlar divan şiirinin ses , söyleyiş , imaj dünyası ve dil zevkini yeniden yorumlayarak bir terkibe (birleşim/harman)ulaşabilmiş şairlerdir.Asaf Hâlet Çelebi'ye gelindiğinde ,divan şiirinden gelen tasavvuf etkisiyle birlikte kullanılan imajlar ve dolayısıyla mistisizmin , diğer dinlerin (özellikle budizmin) , mitolojinin ve masallların şiire kaynaklık etiği görülür.Behçet Necatigil modern şiir ile geleneksel şiiri birleştirebilmiş , adeta şiiriyle ikisinin arasında bir köprü kurabilmiştir.O , geleneğin sesinden yola çıkarak kentli ,sıkışmış küçük burjuvanın hayatını anlatabilmişti.50 ' li yıllar ise Garip akımından sonra Türk şiirine İkinci Yeni 'nin hâkim olduğu dönemdir.İkinci Yeniciler de temel olarak (sonradan Birinci Yeni adıyla anılacak olan )Garip şiir anlayışına karşı çıkmışlar ve Garip şiirinin zamanla yozlaşması , şiir deyince yalnız küçük olayların sıradan bir dille anlatılmasının akla gelmesi ,basitlik ve sıradanlığın şiirin ölçüsü haline gelmesi karşısında Orhan Veli ve arkadaşlarının aksine imgeye,edebi sanatlara ,soyutlamaya şiirde yeniden yer vermişlerdir.

T.S.Eliot ,şairin ''kendisinden öncekileri bilmesi ve bizim de onun eserlerinde geleneği bulmamız gerekir.'' der. ve devam eder '' bir toplumda edebi yaratıcılığın devamlılığı , en geniş anlamda ,geçmişin edebiyatında gerçekleştirilmiş ,kolektif bir dimağ veya şuur olarak tanımlayabileceğimiz gelenekle yaşayan kuşağın kendine has özellikleri arasında kurulan ,tanımlaması çok güç bir denge sayesinde mümkündür''
Hilmi Yavuz 'un şiiri işte bu dengenin şiiridir.Hilmi Yavuz 1952 ' de yayımladığı ilk şiirinden günümüze gelinceye kadar şiir yolunda açılan iki yol;yani yalnızca geçmiş şuuruyla şiirler kaleme almak ya da gelecekten beklentilerini yalnızca geçmişi inkar üzerine inşa eden şiirler yazmak yerine ,ustaları Yaha Kemal ,Ahmet Haşim,Behçet Necatigil ve Asaf Halet Çelebi gibi gelenekle moderni ,Doğu ile Bat 'yı birleştiren üçüncü yolu seçmiştir.Onun gelenekten ne anladığı gösteren en önemli sözcük ''temellük'' yani kendine mal etmedir.Şeyh Galib , ''Hüsn ü Aşk'' mesnevisinin sonunda ''Esrarımı mesneviden aldım / Çaldımsa mirî malı çaldım'' derken yüzyıllar ötesinden temellükün ipuçlarını gösterir.Hilmi Yavuz ,Doğu 'yu estetiği ,duyguları ve inançlarıyla bir bütün olarak ele alır.Ve ekler : '' diyorum ki ;gelenek varsa hem mutasavvuf şair geleneğini , hem de şair mutasavvuf geleneğini temellük etmek gerekir.''

Hilmi Yavuz için edebiyat ,dolayısıyla şiir bir usta çırak ilişkisidir.Edebiyatı bir tür tarikat ilişkisi olarak tanımlayan şair,bu yola yeni girmiş genç şairlere bir yol gösterici ,yani mürşit gerektiğini söyler.Hilmi Yavuz için bu yol gösterici ,Necatigil olmuştur.Necatigil ''şiir geçmişe yapılan atıflarla ilerler.'' derken Hilmi Yavuz ' a şiir yolunda yürüyeceği yolu da göstermiş olur.Şiiri em söz dağarcığı , hem de söz dizimi meselesi olarak algılayan Hilmi Yavuz için nasıl mısra yazıldığını öğrenmenin yolu , divan şiiri ve onun geleneğini sürdüren şairleri takip etmekten geçer.Edip Cansever 'in ''Kaybola'' şiirindeki ''yapılan bir şeydir şiir'' dizesini referans göstererek ,şiirin önceden tasarlandığını ve yaratılan bir nesne değil,yapılan bir nesene olduğunu söyler.Bu düşüncesini geliştirerek her iyi şairin;bir usta ,bir ataölye olduğunu belirtir.Resim atölyelerinde nasıl klasik resimler genç ressamlar tarafından kopya ediliyorsa ,genç şairlere de kendi şiiri seslerini bulma yolunda klasik diyebileceğimiz şairlerin şiirlerindeki sözcükleri kullanarak şiirler yazılmasını önerir.Şiirin ''yapılan bir nesne'' olduğu önermesinin ilk kaynağı Eski Yunan 'dandır.Aristoteles'in bilgi türüne yaptığı göndermede ifade edilir.

Hilmi Yavuz ayrıca şunu da belirtir: ''Aragon,''bir şâirin tarihi ,onun tekniğinin tarihidir'' diyordu.Şiir yazma edimi ,ereği kendinde olan bir etkinlik değildir;tersine bir ereği bir telos'u vardır şiirin;öyleyse şiir yazma bir poiesis'tir.Yapılan bir şeydeyse rastlantı olmaz.''
Kendi poetik tavrını ''şiir için Küçük Tractatus'' da dile getirir.Bir numaralı önerme şöyledir:

1. Şiir Dil değildir,sözdür.
1.1 Şiirin tarihi Dil'den söz'e doğrudur.
1.2 Şiirin Tarihi kopmalarla belirlenir.Mallarme 'nin şiiri ondan öncesiyle yer değiştirmiş şiirdir.
1.3 Şiirin geleneği ,onun tarihi değildir.

Ona göre şiirin geleneği onun tarihi olamaz.Hilmi Yavuz ,şiir ve düşünce konusunda Mallarme'nin ''şiir kelimelerle yazılır,fikirlerle değil''görüşüyle ters düşmez.''Düşünce şiiri'' ,şiirselliğin geriye itilmesi ,buna karşılık belagatın öne çıkarılması anlamına gelir.

http://erdemeraslan.blogcu.com/hilmi-yavuz/49516

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder