6 Temmuz 2015 Pazartesi

Hilmi Yavuz’a gezgin diyebilir miyiz?




Türkiye’de en çok gezen şairin kim olduğuna dair bir araştırma yapmadım; bu konuda bir araştırma olup olmadığını da bilmiyorum. Sadece internetteki sınırlı okumalarıma göre diyorum ki Türkiye’de en çok gezen şair Hilmi Yavuz’dur.

Hilmi Yavuz, “Samsun izlenimleri” başlıklı yazısında;

'Seyyah oldum bu âlemi gezerim!' Ben de öyle oldum. İki ay içinde tastamam 10 il dolaştım: Sakarya, Malatya, Isparta, Edirne, Kayseri, Nevşehir (Avanos), Van, Gaziantep, Kocaeli ve Samsun! Davete icabet Sünnet'dir, deyip yollara düştüm.
...
Doğallıkla bu seyahatlerin, asıl manevî telezzüz tarafı önemlidir. Bu lezzeti de sohbetler temin eder.
Bu sohbetlerin bana ayrıca haz veren yanı, önceden tanıştığım çok sevgili öğrenci kardeşlerimle birlikte olmaktı.”[i]

Hilmi Yavuz yurt içinde bir çok yöreye gittiği gibi yurt dışında da birçok ülkeye gitmiştir. Ancak, kendi ifadesinden anladığımız kadarıyla bu seyahatlerden çok hoşlandığı söylenemez:

Seyahat etmekten hoşlandığım söylenemez, ama bazan ‘mücbir sebepler’den, bazan da, dostlarımın incelikli dâvetlerine icâbet etmekten dolayı, son birkaç yıl içinde, yurt içinde bir hayli dolaştım.”[ii]

“Hollandaya gitmenin beni pek açmadığını söylemeliyim. Üstelik, ta çocukluğumdan beri bilinçdışıma çöreklenmiş bir ‘seyahat anksiyetesi vardır bende. Sanırım, daha önce de yazmıştım: Çocukluğum, babamın görevi dolayısıyla Anadolunun bir kasabasından ötekine, kelimenin tam anlamıyla, savrulmakla geçti. Her defasında o taşra kasabasına tam alışmış, arkadaş edinmişken, birden kopmak oradan! Yolculuk öncesinde beni bir tür bunalıma sokan, çocukluktan kalma bu savrulmuşluk duygusu olsa gerektir...”[iii]

Mücbir sebeplerden veya “Davete icabet Sünnet'dir” deyip davet edilen yerlere gidenlere, gittikleri yerler ne kadar çok olursa olsun “gezgin” denemez herhalde. Ancak, “Gezgin Kimdir? Kime Gezgin Denir?”başlıklı yazıyı okuyunca bazı özellikleri dolayısıyla Hilmi Yavuz’a gezgin dense yeridir. Sözünü ettiğim yazıdan aldığımız birkaç cümle bu konuda fikir verebilir:

·         Din, dil, ırk kavramları ile ilgili ayırımları yoktur. Kültürleri ve yaşamları tanımak, öğrenmek isterler.
                    
·         Her gezgin dünyanın ve doğanın iyi bir koruyucusudur. Nesilden nesile bu doğa mucizelerinin, kültür miraslarının akmasını isterler.
·         Gezerken girdikleri hiç bir şehre şöyle bir bakıp çıkmazlar. Evet turistik ve en önemli gezilecek yerler hep listelerindedir.  Ama daha çok sokakların arasında kaybolmayı, halkın içinde olmayı severler. Onların gelenek göreneklerini öğrenmek, günlük yaşamları hakkında bilgi edinmek yolda olmanın en keyifli kısımlarındandır.

·         Bir yere gitmeden önce bir çok konuda hazırlıklıdırlar. Yanlarında götürecekler şeylerden ülke hakkında genel bilgilere kadar.

·         Evet yola çıkarken bir rotaları vardır ama tüm hatları ile detaylı olmayan. Çünkü bilirler ki rotaları çizip yola çıktıklarında, yerel halktan veya yoldaki  diğer gezginlerden araştırdıklarında bulamadıkları, bilmedikleri başka yerleri duyacaklar. Ve rotalarında her daim eklemeler ve çıkartmalar olacak. Kısacası rotası olan rotasız gezginlerdir.

·         Yolda beklentileri çok yüksek değildir. Görmek istedikleri bir yerin ne kadar okuyup araştırsalarda beklenenden farklı olabileceğini veya kendileri farklı düşünebileceklerini bilirler. Bu nedenle, görmek için gittikleri birşey için hayal kırıklığına uğramak yerine orada farklı ve yeni neler var diye bakarlar.
·         Paylaşımcıdırlar. Bilgiye paylaştıkça mutlu olurlar. Öğrendiklerini anlatmak, aktarmak isterler.
·         Hayata daha pozitif bakarlar. Genelde onları gülümserken bulursunuz”[iv]



Hilmi Yavuz’un “gezi izlenimlerini” okursak yukarıda sıralanan özelliklerin onda da olduğu görülür. Hatta daha fazlası görülür; çünkü Hilmi Yavuz geziyi en iyi biçimde değerlendirmeyi ve geziyi ayrıntılara kadar girerek okuyucularla paylaşmayı ödev bilir:
“Hayatının üç çeyreğini tamamlamış bu fakirin, âhir ömründe yaptığı bu seyahatlerden haz ve bahtiyarlıklar edinerek dönmesini, lütfen çok görmeyiniz... Ve ne olur, seyahat izlenimleri yazılarımdan da bıkmayınız; - 'Hilmi Yavuz, kabak tadı verdi ama!..' demeyiniz. Çünkü oralarda, gittiğim yerlerde gördüğüm dostluğu, yakınlığı ve insan sıcaklığını anlatmazsam, haksızlık yapmış olurum o can insanlara karşı.”[v]

Bir ara kendisi için Modern Evliya Çelebi diyecek oldum. Sonra gördüm ki çok gezmesine, gezi yazılarını paylaşmasına rağmen kendisine yukarıda da belirtildiği üzere gezgin denemez.
Hilmi Yavuz, “'Seyyah oldum bu âlemi gezerim!'”cümlesini, çok gezdiğini belirtmek için, kurduğunu düşünüyoruz. Bu cümlede mecazlı olduğunu düşünürken bir başka söz dikkatimizi çekti:
“Hilmi Yavuz, kendi poetikasını anlattığı konuşmasına 'St. Petersburg'da bir flaneur gibi hissediyorum kendimi, bakışlarımla estetize ediyorum bu şehri' diyerek başladı.”[vi]

Gerçekten Hilmi Yavuz, hissettiği gibi bir flaneur mudur? Bu soruya az çok cevap bulabilmek için önce flaneur kavramı hakkında bilgi edinmemiz sonra da Hilmi Yavuz’u bir de bu açılardan incelememiz gereklidir:

İşsiz güçsüz gezen bu avare adam tipi -ki pek tercih edilecek bir tip değil- kentte yürüyerek dolaşır ve neler olup bittiğini inceler. 
        Flâneur aynı zamanda gezip gördüklerini düşünen, değerlendiren, tanık olduğu olayları ve anları farklı açılardan ele alan, bakışını geniş tutarak yeni açılımlar yaratan, kentin içinde tam da bir kentli gibi durabilen ama doğanın sunduklarına da kendini bırakabilen, kendi dışındaki görüş ve fikirlere de kapısını kapatmayan ama bildiğinden şaşmayan ve kaçınılmaz olarak yalnız biridir.
Herhangi bir politik görüşü ve çalışması olmayan, hakkında fazla bilgi sahibi olunmayan melankolik düşünür, bağımsız kent gezgini bu tutumuyla -yaşadıkları ve seçimleriyle- Dada’daki gibi bir sanat eserine dönüşür.

           Aylak düşünür insanların ilgisini çeken şeyleri umursamaz. Onlara bir şeyler açıklamaya çalışmanın yararsızlığının da farkındadır. Flâneur kentte insanlar içinde ama onların hızından uzakta gittikçe daha da yavaşlayarak bireyselliği ve yalnızlığı güçlendirebilir. Kendi içinde yalnızlığı bulunca güce de ulaşmış belki de en zor olan kendine katlanmayı başarmıştır.

            Flâneur’ün eylemleri planlı, amaçlı ve önceden düşünülmüş değildir. Doğal, samimi bir gelişim, zorlanmayan bir akış vardır. Sürrealistler gibi rastlantıya önem verir. Rastlantıyı kendisi üretmez ama alakasız durumlarda birbiriyle uyuşan şeyleri arar ve görmeye çalışır.

            Bireysellik ve yalnızlığa önem veren mesafeli flâneur’ler yaşanılacak ve öğrenilecek şeylerin çokluğundan haz duyar. Bilgi insanı bir yerden başka bir yere götürür. Ucu bucağı, sınırı, köşesi yoktur.”[vii]


Yukarıdaki alıntının ışığında Hilmi Yavuz’a kolayca flaneur denebilir mi, denemez mi? 
"Pasajlar"ı Türkçeleştiren Ahmet Cemal, flâneur sözcüğünün Fransızca'da "avare gezgin" anlamına geldiğini ve "avare dolaşırken aynı zamanda çevrenin izlenimleriyle düşünce üreten kişi" demek olduğunu yazıyor.[viii]


Bu hız çağında entelektüelin kent kalabalıklarından bir düşünce damıtması olanaksızdır. Olsa olsa duygu damıtır ki bu da ancak hız duygusudur. Hız arttıkça algılama yavaşlar; modern kent algısız duyguların, coşkuların ve düşünce boşluğunun mekânı haline gelir.
Düşünce üreten kişi kent kalabalığını sevemez artık; çünkü kent kalabalığından bilime ve sanata ilişkin sonuçlar çıkarması güçleşmiştir. Kent ve birey ilişkisinin nevrotik doğası onu ürkütür, ancak köye yerleşemeyecek kadar kentli olduğu için iki bunalım arasında sıkışmıştır; henüz köy yalnızlığı ile kent kalabalığı arasında yeğlenecek bir ara nokta yoktur.”[ix]

Gürsel Korat’ın olanaksız dediğini Hilmi Yavuz başarmıştır sanırım. Bana bu kanıyı veren şu paragraflar olmuştur:
 “Bu hızlı yaşam temposu, biyolojik ritmimizi bozduğu kadar kimi duygulanımları da adım adım hayatımızdan çıkarıyor. Hüzün gibi yavaşlatıcı duygulara hakikiliğiyle yer kalmıyor hayatımızda. Ancak, ‘imge olarak hüzün’ varlığını koruyabiliyor, o da  nostalji sektörünün pazarlamasına terk edilmiş biçimde. Oysa, “Hüzün, her duygudan farklı olarak, girdiği insana kendini özümseterek duyurmaktan başka öznenin hiçbir çabasına ve duygusuna izin vermemesi nedeniyle üstün bir duygudur ve kendine sadıktır.” (‘Hüzün Yok Oldu’)

 Hüznün yavaş yavaş ‘hızlı hayatımız’dan çıkması gibi idealler, ideallerin sahiplenicisi insanlar da modası geçmiş giysiler muamelesi görmeye başlıyor. Psikolojinin terimleriyle konuşursak ‘bir savunma mekanizması olarak yüceltme’ de artık bireylerin kendilerini tedavi ediş yolu olarak ‘kullanım süresi geçmiş’ ürünlere benziyor. Toplum gittikçe patolojik mekanizmalarla benliğini korumaya çalışan bireylerle varlığını sürdürür hale geliyor. Bunun anlamıysa büyük ‘arsız çocuklar’ ve onların ‘yıkımları’: “Toplum, erken dönem sorunlarını yüceltemeyen insanlarca yıkılırsa, patolojilerini yüceltebilen insanlarca da onarılır.” (‘Arsızlık Anne Suçudur’)”[x]

 
Hilmi Yavuz’a “hüznün şairi” demiyor muyuz? Yine, Hilmi Yavuz il il, kasaba kasaba dolaşarak toplumu aydınlatmaya çalışmıyor mu? Demek ki Hilmi Yavuz zoru başarıyor. Kendini flaneur olarak hisseden Hilmi Yavuz dinleyicileri de okuyucuları da estetik konularında aydınlatıyor. Hilmi Yavuz, seyahatlerinde sohbetlerden, özellikle önceden tanıştığı öğrencilerle beraber olmaktan büyük haz duymaktadır.
Kısaca Hilmi Yavuz’a seyyah diyemeyiz, flaneur da diyemeyiz. Hilmi Yavuz için bazen seyyahın, bazen de flanurun bazı özelliklerini taşıyor da diyemeyiz; ama O’nun bazen seyyahın bazı özelliklerini, bazen de flaneurun bazı özelliklerini taşıdığını yazabiliriz.
Hilmi Yavuz, ister seyyah gibi, ister flanur gibi yazsın O’nun gezi izlenimleri okunmaya değer.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli




[viii] Walter Benjamin, Pasajlar, Çev. Ahmet Cemal, s. 81, Yapı Kredi Yayınları İstanbul, 1995
[ix] Gürsel Korat, Flaneur, 03. 10. 2008, http://gurselkorat.blogspot.com.tr/2008/10/flneur.html

[x] Cengiz Alkan, Fikrin Flaneur Hali, 24-01-2011,http://www.sabitfikir.com/elestiri/fikrin-%E2%80%98fl%C3%A2neur-hali

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder