6 Temmuz 2015 Pazartesi

Hilmi Yavuz'dan Anılar




Anıları yazmak

Şimdi kimin olduğunu anımsamadığım, yanılmıyorsam bir Fransız devlet adamıydı, şöyle bir sözü vardır: İnsanın belirli bir yaşa geldiğinde anılarını yazması gerekir.
Anıları yazmak! İnsan niçin anılarını yazmak ister ve elbette niçin, bunu belli bir yaşa geldiğinde yapmalıdır? Bana sorarsanız, anıları yazmaya durmak, düpedüz bencilliktendir,- yaşadıklarını bir kez daha yaşamak isteği, bencilce bir istek değilse nedir? Aynı nehirde iki kez yıkanılmayacağı, Herakleitos’tan beri yinelenip durur; ama anılar olanak verir buna, anılarla ikinci kez girersiniz ‘Yaşam’ adlı o nehre. Bir şeyler değişir gene de anılarınızda, bir yüz ya da bir ad yitmiş, biraz silikleşmiştir o anı, bulanıklaşmış, değişmiştir biraz. Ahmet Muhip Dıranas’ın ‘Fahriye Abla’sında söylediği ‘hafızada kalan şey değişmez zamanla’ dizesine bakmayın, yaşananla anımsanan farklıdır: gerçeklik, artık, yaşandığı gibi değil, anımsandığı gibidir.

‘Ceviz Sandıktaki Anılar’ı yazmaya başladığımda, 1950’li yılları, lise ve ilkgençlik yıllarımı yazıyordum, belleğimde nasıl kaldıysa, olayları ve insanları tastamam öyle yazmaya karar vermiştim. Doğru anımsayıp anımsadığıma bakmayacak, anımsadıklarımı yazacaktım. Üniversitede sınıf arkadaşımdı diye anımsadığım birinin, daha sonra benden bir sınıf küçük olduğunu öğrendiğimde ya da Dram Tiyatrosu’ndaki o protesto gösterisinden sonra, ilk kez Sansaryan Hanı’na götürüldüğüm yılı 1955 değil de, 1956 diye anımsayıp öyle yazdığımda, bu yanlışları kitabın daha sonraki basımlarında düzeltme gereği duymadım. Tarih yazmıyordum ki ben, yazdıklarım bir belge olsun da istemiyordum. Gerçeklik, belleğimdi çünkü,- öyle düşünüyordum.

Anıları denetlemek, bana göre elbet, onların sahihliklerini, anı-oluş’larını örseler. Öyle mi olmuş acaba, belleğim beni yanıltıyor mu, diye düşünmek, anıları anı olmaktan çıkarır, başka bir şeydir o artık.

Anı yazmak bencilliktir de, onları yayımlamak? Yayımlamak da bencilliği bütün bütüne pekiştirir mi, gerçekliğin, benim belleğimden nasıl göründüğünün bilinmesini istemek midir anıları yayımlamak? Yoksa, tam tersine, gerçekliğin paylaşılmasını öngören bir özgecilik (diğerkamlık) mı?

Gerçekler anılarsa eğer, üzebilirler insanı. Verlaine, bir şiirine, ‘Hatıralar, hatıralar ne istersiniz benden?’ dizesiyle başlar (Cahit Sıtkı’nın da buna benzer bir dizesini anımsıyorum). Anılar söz konusu olunca üzüntü, gerçeğin yeniden yaşanmasından değil, bazen de bir kez daha yaşanamamasından dolayıdır. Ama, o zaman da anılar gerçek olmaktan çıkarlar: Belleğin diyalektiği’dir bu! Unutuş, anıların gerçeklik olmasında değil, gerçekliği anımsatmasında girer araya. Ahmet Muhip Dıranas’ın ‘Olvido’sunda söylediği gibi, pişmanlıklar dalga dalga hücum edip ‘unutuşun tunç kapısını’ zorlarlar...

Anılarımı yazmalı mıyım;- yazmalıyım, evet! Anıların yazılma süreci, bir fotoğrafın karanlık odada geçirdiği sürece benzer, giderek ve yavaş yavaş netleşir, görünürleşirler. Bellek, anılar yazılmaya kalkışıldığında ‘karanlık oda’dır artık.

Genel Yayın Yönetmenimiz sevgili Ekrem Dumanlı, benden anılarımı yazmamı istediğinde bunları düşündüm. 1950’den 60’a kadar yaşadıklarımı ‘Ceviz Sandıktaki Anılar’da yazmıştım, 1960 ile 70 arası benim, bohem ve Londra yıllarımdır. Şimdi 1970’ten 1980’e kadarki on yılımı yazmaya oturdum, Cesare Pavese’nin dediği gibi, günleri değil, an’ları anımsayarak...
Hilmi Yavuz, 11 Aralık 2005





"Annemin ballarını yemek nasip olmadı"

Hilmi Yavuz (Yazar)

Kabataş Erkek Lisesi'nde son sınıftayız. Ben evci yatılıydım. Annem yatılı okulda benim iyi beslenemediğimi düşünüp elime bir çıkın verirdi okula giderken. Onları yatakhanede dolaba koyardım. Fakat dört yıl boyunca, annemin hazırladığı o ballar, reçellerden yemek nasip olmadı. Bu işlerin kokusunu Hasan Pulur almıştı. Kendisi giderek şişmanlıyordu, ben sıskalaşıyordum. Hasan o günden bugüne hiç değişmedi.


http://www.milliyet.com.tr/2004/12/02/pazar/axpaz02.html




Radyo Günleri
Bundan 20 yıl önce, ‘Radyo Günleri’ başlıklı yazımda “Biz radyo kuşağıyız ve her zaman söylediğim gibi, dinleme eğitiminden geçmiş bir kuşağız. Konuşmayı ne kadar sevmişsek, dinlemeyi de o kadar sevmişizdir. Ve bunu da sanırım o gizemli kutuya, radyoya borçluyuz.” demiş, 1943 yılında ben ilkokul 2. sınıftayken, Orhangazi’deki evimizde, ilk defa radyo ile nasıl tanıştığımı anlatıp, yazıyı şöyle bitirmiştim:

“O büyülü kutuyla olan ilişkime gelince, o ayrı bir yazı konusudur.”

     Şimdi, o yazının üzerinden 20 yıl, radyo ile başlayan ilişkimin üzerinden 70 küsur yıl geçtikten sonra, vaad ettiğim o yazıyı yazıyorum işte… Radyo, misafir odasına özenle yerleştirilmişti. İçinden sesler gelen bu büyülü, kahverengi kutuyu, bir mucizeymiş gibi hayranlıkla seyrederken, kadranın üzerindeki yazıları da okuyordum: Lahti, Hilversum, Bucareşti, Ploeşti, Oradea Mare… Bunların radyo yayınları yapan şehirlerin adları olduğunu, babamdan öğrenmeden önce [evet, önce!] onların bana çağrıştırdığı çocukça hayaller kuruyordum…

      Ve elbette cumartesi günlerini bekliyordum; ‘Radyo Çocuk Kulübü’nü! ‘Ayşe Abla’nın yönetimindeki Kulüb’ün duyurusu hâlâ belleğimdedir: “Koşun, koşun radyo başına / Her cumartesi günü / Geçiyor iş başına Radyo Çocuk Kulübü”… Çocuklar kimlerdi? ‘Küçük Oya’ [sonradan adının Semiramis Çap olduğunu öğrenecektim], ‘Oktay’ [o da galiba, Ömer Yörükoğlu’ydu!]. Aradan çok geçmeden babam ‘Başvekâlet Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından her ayın on beşinci günü’ çıkan ‘Radyo’ mecmuasına abone olacak, ben de ‘Radyo Çocuk Kulübü’ üyelerini, artık oyunlardaki adlarıyla değil, gerçek kimlikleriyle tanıyacak, Rübap Tanal’ın, Attila Erdem’in, İnci Kunt’un fotoğraflarını hayranlıkla, gıptayla seyredecektim… Ama sabahları ‘Ajans’ dinlemek için, babam radyonun düğmesini çevirdiğinde, ‘Burası Türkiye Radyosu. Uzun dalga 1648 metre 182 kilosikl T.A.R’ sözleriyle yapılan açılışın ne demeye geldiğini anlamam söz konusu değildi elbette… Meteoroloji Saati’nde, meselâ, ‘havanın stratüs kümülüs ve alto kümülüs bulutları ile onda dokuz (10’da 9) kapalı geçeceği’ne ilişkin tahminleri de!..

     Kış gecelerinde, her yerde kar varken salondaki sobadan alınan harlı ateş, mangalla misafir odasına taşınır; orada annem, çiçek işlemeli lambanın altın ışıklarında sessizce örgü örerek, ya da çorapları yamayarak, radyoda, ‘Kimgil Ailesi’ni dinlerdi. Pazartesi geceleriydi, diye hatırlıyorum, geç saatti, ‘Kimgil Ailesi’ni izlememe izin verilmezdi…

     Babamın, Nurettin Artam’ın ‘Şen ve esen kalınız’ diye bitirdiği ‘Radyo Gazetesi’ programını dinlediğini sanıyorum. Savaş yıllarıydı, -olup bitenler ancak radyodan öğrenilebiliyordu. Yılgın, yoksul ve umutsuzdu Türkiye! Sinemanın, tiyatronun, televizyonun olmadığı Türkiye’de, hele taşra ilçelerinde, savaşın bunalımının, Çehov’un ‘taşra sıkıntısı’na eklemlendiği günlerde ve gecelerde, radyodaki müzikler, konserler, temsiller [‘piyes’ ya da ‘oyun’a o yıllarda ‘temsil’ deniyordu!], eğlenceler, bu yılgınlığa ‘tiryak’ gibi geliyordu…

     Çocuk Hilmi Yavuz içinse savaş, kurşun askerlerle, küçük kurşun top arabalarıyla, süvariler ve tanklarla devam ediyordu…

1 Nisan 2015




'Yahya Kemal Yılı' ve Anılar - Hilmi Yavuz


                                                             

    2008, Yahya Kemal'in ölümünün 50. yıldönümü. Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı adına başkan D. Mehmet Doğan, bir açıklama yaptı ve bu münasebetle Kültür Bakanlığı'na başvuruda bulunarak 2008 yılının 'Yahya Kemal Yılı' ilan edilmesini istediğini açıkladı.

     'Zaman'ın Kültür sayfasında izlemiş olmalısınız: Ben de bu öneriyi yürekten desteklediğimi; ama Yahya Kemal'i anmanın sıradan ve yasak savarcasına düzenlenen birtakım etkinliklerle geçiştirilmemesi gerektiğini belirttim. Genç kuşaklara Yahya Kemal nasıl anlatılacak? Onun şiirinin ve düşüncelerinin, bugünün insanında, eski deyişle, bir 'ma'kes bulması' nasıl sağlanacak? Bana sorarsanız, Kültür Bakanlığı'nın yanı sıra, Milli Eğitim Bakanlığı'na düşüyor asıl görev;- artık sadece dershanelere öğrenci taşımaktan öteye gitmeyen liselerimizde, edebiyat öğretmenleri kadar tarih ve sosyoloji öğretmenleri de, bu konuda görevli kılınmalı. Şair, tarihçi ve entelektüel olarak Yahya Kemal'in sanat ve düşünce dünyasına nüfuz edilebilmesini sağlamak için...

    Bu yazımda, belki biraz erken olacak ama, Yahya Kemal'e ilişkin anılarımı dile getirmek istiyorum. İlk gençlik yıllarımızda İstiklal Caddesi'nde (o yıllarda şimdiki gibi omuz vurup geçenler ya da çantalarını savurarak yürüyenler henüz yoktu o caddede! Ve özür dileme unutulmamıştı!) yeni yetme 'aylak adamlar' olarak bir aşağı bir yukarı gezinirken, Tokatlıyan Oteli kahvesinin Cadde-i Kebir'e bakan büyük ve yekpare camlı vitrininde, Üstad'ı görmüştüm birkaç kez. Tıpkı şimdi Yıldız'a taşınmış olan heykelinde göründüğü gibi, iki eliyle bastonuna dayanmış, dalgın, önünden geçenleri seyrediyor gibiydi...


Elbette, Üstad'la tanışmam söz konusu değildi. Şiirlerinin tümünü neredeyse ezbere okuyabilecek kertede hayranlık duyduğumdan olmalı, o büyük ve yekpare camlı vitrinin önünden geçerken, Üstad orada olsun ya da olmasın, tuhaf bir yürek çarpıntısı hissettiğimi hatırlıyorum. Şiir yazmayı öğrenmeye çalışan bir yeni yetmenin, büyük bir şairin bu kadar yakınından geçmesi! Aramızda o büyük ve yekpare cam vardı sadece...  

    Yahya Kemal, 1 Kasım 1958 günü öldü. O tarihte ben, 'Vatan' gazetesinde muhabir olarak çalışıyordum. 3 Kasım günü düzenlenecek cenaze törenini izleme görevini, İstihbarat şefimiz rahmetli Kemal Aydar bana verdi. 2 Kasım günkü 'Vatan' gazetesinde ise ölüm haberi, birinci sayfadan 4 sütun üzerine, 'Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı dün vefat etti' başlığıyla verildi. Buna 'haber'den çok, 'haber-yorum' demek daha doğru olur! Çünkü yazı işleri, bu görevi, o yıllarda öğretmenliğinin yanı sıra 'Vatan'da arşiv sorumlusu olarak çalışan rahmetli Tahir Alangu'ya vermişti. 2 Kasım 1958 tarihli 'Vatan' gazetesi şimdi önümde duruyor;- saklamışım o günkü gazeteyi, Alangu'nun 'haber-yorum'u şöyle başlıyor:

      'Türk edebiyatının en önemli şairlerinden Yahya Kemal Beyatlı, dün saat 10.22'de, tedavi görmekte olduğu Cerrahpaşa Hastanesi'nde hayata gözlerini yummuştur.
    Beyatlı'nın ölümü edebiyat âlemimiz için olduğu kadar, seçkin bir hemşehrisi bulunduğu İstanbul için de büyük bir kayıptır.

    Bin yıllık Türk şiirine yön veren belli başlı birkaç kişiden biri olan Yahya Kemal'in şiiri her ne kadar bir geçmiş özlemi içinde ve bugünkü şiir tutumundan ayrı bir yönde gelişmişse de, mısralarına yerleştirdiği üstün bir zevk, kolay kolay anlaşılmaz bir işçilik ve zengin bir doğu-batı kültürüyle, değeri hiçbir zaman inkâr edilmeyecek bir sağlamlığa erişmiştir.'
'Haber-yorum', bu kadar değil elbet; -Alangu, Yahya Kemal'in şiirini oldukça uzun bir yazıyla dile getiriyor.

    Dikkat edildiyse, Alangu'nun bu 'haber-yorum'unda, Yahya Kemal'in şiiri, 'geçmiş özlemi içinde' bir şiir olarak niteleniyor; bu sözlerin başına getirilen 'her ne kadar' ibaresi, Yahya Kemal'i aklama amacını taşısa da, 'geçmiş özlemi içinde olmak', Üstad'a yönelik bir eleştiri anlamına geliyor. Yahya Kemal için standart bir eleştiridir bu: 'Geçmiş özlemi içinde olmak!' Aslında bununla, örtük bir biçimde Yahya Kemal'in Osmanlıcı olduğu, dahası Cumhuriyet karşıtı olduğu ima edilmeye çalışılır;- yoksa 'masum' bir nostalji niçin eleştiri konusu yapılsın,-öyle değil mi?

    1958 tarihli bir ölüm haberinde bile Yahya Kemal'i rahat bırakmamak! Üstad'ı 2008'de nasıl anacağız acaba? 27. 10. 2011




'Yeni Edebiyat' anıları

Abdülhak Şinasi, 'mâzi, lezizdir' der. Hatırlamak, bellekten olduğu kadar, kalpten gelir. 

Hatıralar, tıpkı rüyalar gibi, ama bilinç dışından değil, hüzünlü veya haz dolu, kâbuslu veya alabildiğine coşkulu bir heyecanı yüklenerek [cathexis] bilince taşınırlar. Kâbuslu mu, olsun!; ama gene de lezizdir mâzi...

Doğan Hızlan, önceki gün, Kabataş Erkek Lisesi'nde yapılan Behçet Necatigil Şiir Armağanı törenindeki konuşmasında, 'geceyarısı telgraflarından' söz etti. Bu söz aldı beni ve 1969 yılına götürdü, mâzinin lezzetini yeniden tadmak üzere...

Londra'daki beş yıllık gurbetten sonra, 1969 Ağustos'unda İstanbul'a döndüğümde evli ve işsizdim. Yurt dışına çıkmadan önce dış haberler editörü olarak çalıştığım 'Cumhuriyet' gazetesi, henüz askerliğimi yapmadığım için, beni tekrar kadroya almakta tereddüt etti. Ama rahmetli genel yayın müdürü Ecvet ağabey (Güresin), o sırada 'Cumhuriyet'in kitap tanıtma yazarı Türker Acaroğlu'nun yerine, benim yazmamı önerdi. Sevinerek kabul ettim bu öneriyi. Önce kendi adımla;-daha sonra da, askerde de yazmayı sürdürdüğüm için Ali Hikmet müstearıyla! İşsizdim ve bu, bana geçimimizi sağlayacak bir gelir sağlamıyordu, ama yine de hiç yoktan iyiydi!

Londra'da üniversiteyi bitirmeye uğraşırken, bir yandan da gazetecilik yüzünden ara verdiğim şiir çalışmalarını sürdürmek olanağını bulmuştum. 'Bakış Kuşu' (ilk şiir kitabım) hazırdı, Londra'dan döndüğümde basılmayı bekliyordu. Edebiyat çevresinden bir ölçüde kopmuştum; -sevgili Kemal Özer'in 1965'te yayımlamaya başladığı 'Şiir Sanatı' dergisi dışında! Kemal, Londra'da yazdığım, 1965'ten başlayarak, korka çekine 'Şiir Sanatı'nda yayımladığım şiirler (daha sonra 'Bakış Kuşu'na gireceklerdi!) konusunda yüreklendirici şeyler söylüyordu, ama, İstanbul'dan, İstanbul'daki edebiyat ortamından uzaktaydım elbet...

Türkiye'de, edebiyatla yeniden tanışmam, sevgili Doğan Hızlan aracılığı ile oldu. Doğan, o yıllarda (1969) bir yandan 'Cumhuriyet' gazetesinde düzeltmenlik görevini sürdürüyor, öte yandan 'Altın Kitaplar' Yayınevi'ne danışmanlık yapıyordu. Yayınevlerinin bazılarının dergileri vardı: Varlık Yayınları 'Varlık' dergisini, Mehmet Fuat'ın de Yayınları, 'Yeni Dergi'yi yayımlıyordu. Eğer yanılmıyorsam, 'Altın Kitaplar'ın da böyle bir dergiyle görünmesi konusunda yayınevinin sahibi ve dünyanın en şeker insanlarından biri olan rahmetli Dr. Turhan Bozkurt'u ikna eden Doğan Hızlan olmuştur. 'Sevgili doktor' (biz Turhan Bozkurt'a böyle diyorduk!) bu öneriyi kabul eder etmez, Doğan, beni ve eski arkadaşı Konur Ertop'u 'Altın Kitaplar'a telgrafla çağırdı (Sevgili Doğan'ın bu 'geceyarısı telgrafları'nın muhataplarından biri de rahmetli Tahir Alangu hoca olmuştur! Bu, çok eğlenceli bir hikâyedir!

Ertesi günü bir araya geldik. 'Yeni Edebiyat' dergisinin (derginin adı, bu olacaktı!) yayın kurulu, üçümüzden oluşacaktı: Doğan, Konur ve ben... Dergi, eğer yanılmıyorsam, 1969 sonu ya da 1970 başlarında yayın hayatına girdi. Bir dergi için elverişli bütün türlere açık bir dergiydi 'Yeni Edebiyat'. Ayda bir ya da iki kere, 'Altın Kitaplar'ın, Cağaloğlu'nda, Celal Ferdi Gökçay Sokağı'ndaki yönetim yerinde toplanıp dergiye girecek yazılar konusunda karar veriyorduk. Dergide, birkaç şiirimin yayımlandığını anımsıyorum. Ama çok iyi anımsadığım bir yazım vardır ki, o yazı 'Yeni Edebiyat'ta yayımlandığında bayağı kıyamet kopmuştu!

Rahmetli Fethi Naci'nin, Gerçek Yayınevi'nde başlattığı '100 Soruda' dizisinden yayımlanan Kurthan Fişek'in '100 Soruda Sosyalist Devlet' adlı bir kitabı üzerinden başlayan tartışmayı kastediyorum. Ben bu kitap üzerine 'Cumhuriyet'te oldukça ağır bir yazı yazmış, Kurthan'ı eleştirmiştim. Kurthan'ın yanıtı gecikmedi: O sırada Türkiye İşçi Partisi içinde '(Sadun) Aren- (Behice) Boran grubu' olarak bilinen, Mehmet Ali Aybar muhalifi grubun yayın organı 'Emek' dergisinde Kurthan'ın, derginin ortadaki iki sayfasını baştanbaşa kaplayan sunturlu bir yazısı çıktı. Kurthan, beni 'Aybarcılık'la suçluyor; eleştiride önesürdüğüm görüşlerin Mehmet Ali Aybar'ın düşüncelerinin bir 'karbon kopyası' olduğunu söylüyordu.

Kurthan'ın, eleştirilerime cevap yerine demagoji yapması, doğrusu beni iyice sinirlendirmişti. Gençtim o zamanlar; oturup sıkı bir cevap döşendim ve yayımlanmak üzere Doğan'a verdim. Yazının başlığını görünce Doğan'ın o ünlü kahkahalarından birini attığını anımsıyorum. Başlık şuydu: "Eski Tüfekler'e Yeni 'Fişek'ler"! Başlıkta hem Aren ve Boran'ın, o bildik deyişle 'eski tüfekler' olduklarına; hem de Kurthan'ın soyadına ('Fişek') atıfta bulunularak, deyiş yerindeyse, bir 'tenasüp' yapılıyordu!

Bu yazı, başlığı dolayısıyla çok ilgi çekmiştir. Çok sonraları, 12 Eylül darbesi üzerine SBF'deki görevine son verilen Kurthan, Gelişim Yayınları'nda çalışmaya başlarken ilk tanışmamızda bu başlığı anımsatmış, karşılıklı gülüşmüştük.

'Geceyarısı telgrafları'na gelince: Doğan'ın bu telgraflarından biri de rahmetli Tahir Alangu hocaya gönderilmiştir. Alangu'dan dergi için vaad ettiği yazıyı zamanında alamadığı için Doğan, çareyi Alangu'nun evine bir 'yıldırım' telgraf çekmekte bulmuş. Telgraf, geceyarısı eve ulaştırıldığında, 'acaba kötü bir şey mi oldu?' diye endişeye kapılarak kapıyı açan yaşlı kayınvalde, neredeyse kalp krizinden gidecekmiş! Alangu, ertesi günü 'Altın Kitaplar'a gelip bu olayı anlatınca, gülsek mi, üzülsek mi, bir türlü karar verememiştik.

Evet, eski günler! Hangi şiirdeydi: 'Eski günler artık eski bile değil!'

18 Nisan 2012




'A' Dergisi: Anılar

A dergisi, 1955 yılının ilk aylarında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kantininde, garson Musa'nın sorumlu olduğu büyük yuvarlık masada konuşulmaya başlandı.
Bu masa, 1954-1955 ders yılında Hukuk Fakültesi birinci sınıfında öğrenci olan yeniyetme edebiyatçı adaylarını bir araya getiren masadır: 

Onat Kutlar, Erdal Öz, Hilmi Yavuz, Ergin Ertem, Hikmet Sami Türk (Adalet Eski Bakanı)! Edebiyata meraklı başka öğrenciler de vardı o sınıfta; ama 'A' dergisi'nin yayınlanmasına önayak olanlar Onat, Erdal, Hilmi ve Ergin'di. İktisat Fakültesi'nden Uğur Cankoçak, Onat'ın hemşehrisi Yüksel Yaşar (ünlü tanburî Necdet Yaşar'ın kardeşi) ve kardeşi Erhün Kutlar...

Derginin nasıl yayına başladığını anlatmalıyım: Elbette önce finans sorunu vardı ve dergi yayımlamak isteyen bizler hepimiz, deyiş yerindeyse, 'baba parası' ile geçiniyorduk. Yapılacak şey, babalarımızdan aldığımız cep harçlıklarından tasarruf ederek katkıda bulunmak olacaktı;-öyle de oldu! Çemberlitaş'ta Şahap bey adında bir matbaacı bulduk. Son derece laübali bir tavırla, bize ilk sorusu, 'Vatanınız var mı?' oldu. Doğallıkla çok şaşırdık ve elbette ne demek istediğini anlamadık. Bu zatın paraya 'vatan' dediğini, bizden '100 vatan' istediğinde anladık.
Derginin beyni, Erdal'dı: Buna bir tür genel yayın yönetmeni de diyebiliriz. İlk iş olarak bir yazı işleri müdürü bulmamız gerekiyordu hukukî sorumluluğu üstlenecek. Yanılmıyorsam, fakültede son sınıf öğrencisi olan bir ağabeyimiz, Namık Kemal Yalçınkaya yazı işleri müdürü oldu. Derginin yönetim adresinin bizim ev olması kararlaştırıldı: Fatih, Kıztaşı, Çiner Apartmanı'nda, kiracı olduğumuz daire, derginin yazışma adresi oldu. Babam, daha sonra eve gelmeye başlayan birtakım mektup ve dergilerden hiçbir şey anlamamıştı. Ona, derginin yönetim yerinin bizim ev olduğunu söyleyememiştim çünkü. Durumu öğrenince hiç kızmadı (oysa ben kızacağını sanıyordum!), sadece başımın 'belâya girmemesi' konusunda uyarmakla yetindi.
Derginin ilk sayısında, benim 'cıgara içmek yasaktır' başlıklı bir şiirimle, Onat'ın ve Ercüment Uçarı'nın şiirleri yer alıyordu. Ercü(ment) yaşça bizden bir hayli büyük olmasına karşın, derginin kurucuları arasına katılmıştı. Bizi, yani 'A'cıları, Edip Cansever'le tanıştıran Ercü'dür.
Derginin daha başından bir polemikçi yanı olmasının, dikkatleri çekmek için uygun bir yöntem olduğu konusunda birleşmiştik: Ama polemikler, sırf 'polemik' olsun diye değil, belirli bir temele ve kanıtlara dayanarak yapılmalıydı. Bu işi de Erdal üzerine aldı. Salâh Birsel'in Günlükler'ini 'Günlük Değil, Kedi Salçası' başlıklı, kışkırtıcı bir yazısıyla polemiğe açan odur.
Sait Faik Ödülü'nün o yıl Tahsin Yücel'e verilmesinde de bir 'kayırma' olduğu kanısındaydık. Tahsin, o yıllarda 'Varlık' dergisinde, Yaşar Nabi Nayır'ın yardımcısı olarak çalışıyordu ve Sait Faik jürisi üyelerinin tümüyle, dergideki konumu dolayısıyla, tanışıyordu. Ödülün Tahsin'e verilmesine öfkeli ve sert bir tavır aldık. Yıllar sonra, Tahsin'e ayıp ettiğimizi yazacak ve ondan özür dileyecektim...
Bir süre sonra 'A' dergisi, gençlik dergileri içinde en itibarlılarından biri oldu. Öteki önemli gençlik dergisi ise Ankara'da yayımlanan 'Mavi' dergisiydi. 1950 kuşağının genç edebiyatçıları, bu iki dergide kadrolaşmış gibiydiler: Erdal Öz, Onat Kutlar, Adnan Özyalçıner, Kemal Özer 'A'cılar; Ahmet Oktay, Yılmaz Gruda, Bekir Çiftçi, Ülkü Arman, Güner Sümer ve Ferit Edgü ise 'Mavi'ciler'di. Demir Özlü ile ben, 'A'da ve 'Mavi'de yazdığımız için, hem İstanbul'daki 'Mavi' karargâhı' sayılabilecek olan Baylan Pastanesi'nde hem de Fatih ya da Kıztaşı kahvelerinde olabiliyorduk zaman zaman...
1957 yılı Şubat ayında, yani bundan 52 yıl önce, 'Vatan' gazetesinde musahhih olarak çalışmaya başladıktan sonra, dergiyle ilişkim eskisi kadar yoğun değildir artık... Gazetecilik, uzun bir süre, beni edebiyattan uzaklaştırmayı başaracaktı;- 1972'de 'Yeni a'yı yayımlamaya karar verdiğimizde ise, Londra'dan döneli iki yıl olmuştu ve ben edebiyata dönüşün hazzını yeniden yaşamaya başlayacaktım...
HY, 07. 10. 2009
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/a-dergisi-anilar_900206.html




'Yalnız Demokrat'ın Hatıraları

Ferruh Bozbeyli, 1960 sonrası Türk siyasal hayatında önde gelen kimliklerden biri. Timaş Yayınları 'Hatırat Kitapları' dizinden Bozbeyli ile İhsan Dağı ve Fatih Uğur'un yaptıkları 'nehir söyleşi'yi 'Yalnız Demokrat Ferruh Bozbeyli' adıyla yayımladı.

Sanırım Victor Hugo'nun sözü olmalı: İnsanın belirli bir yaştan sonra okumak isteyeceği kitapların başında hatıra kitapları gelir, diyordu. Ben de o yaşa (hangi yaş?) geldim mi, bilemiyorum, ama, özellikle yaşadığım ya da içinde bulunduğum yıllara ait hatıraları okumaktan haz duyar olduğumu söylemeliyim.

'Yalnız Demokrat' da öyle: Bozbeyli, benden dokuz yaş büyük. Ama Hukuk Fakültesinde öğrenci olduğu yıllarda, onu Fatih Tramvay Durağı ile Saraçhanebaşı arasında, iki yanından kırmızılı yeşilli tramvayların aktığı çınarlı orta yolda, akşamları, arkadaşlarıyla birlikte bir aşağı bir yukarı dolaşırken görürdüm. O sırada Fatih Postanesi'nin önündeki gazete bayii Selahattin ağabeyin yanında, okul dışındaki saatlerde ona yardım ediyordum. Ve Fatih'te, 1950'li yılların başında, neredeyse herkesin birbiriyle tanıştığı ya da göz âşinâsı olduğu insanlar yaşıyordu. Büyük bir mahalle gibiydi Fatih o yıllarda...

Kitapta, benim özellikle ilgimi çeken Bozbeyli'nin İsmet Paşa (İnönü) ile olan ilişkisi oldu. Elbette Abdülaziz Bekkine ve Nureddin Topçu ile olan yakınlıklarını, Zeyrek camii ve Çivizade medresesini, Hasan Basri Çantay ve Ayverdi'lerle görüşmelerini ...ve bir muhafazakar milliyetçi kimliğin inşasında nasıl bir entelektüel ve manevî arkaplanın bulunduğunu kavramak bakımından ilkgençlik yıllarına ait hatıratını fevkalâde önemli bulduğumu da ilâve etmeliyim.

Bozbeyli'nin, Ragıp Gümüşpala'nın ölümünden sonra Adalet Partisi genel başkanlığı seçiminde Süleyman Demirel'i değil, 'Koca Reis' Sadeddin Bilgiç'i desteklediğini öğrenmek beni şaşırtmadı. Zira, Bozbeyli'nin milliyetçi muhafazakar kimliğinin Bilgiç'i desteklemede belirleyici olması son derece anlaşılır bir şeydir. Ama Ord. Prof. Ali Fuat Başgil'in Demirel'e karşı adaylığını koymak istediğini, ilk defa Bozbeyli'nin 'nehir söyleşisi'nden öğrendim ve doğrusu biraz da şaşırdım!

Her neyse, asıl önemli olan İnönü'nün, 'genç başkan' diye hitap ettiği Bozbeyli'ye (1965'te TBMM Başkanı seçilmiştir), Sadrıazam Damat Ferit Paşa hakkında söyledikleridir. İnönü, 1969'da Ankara'da Türk Tarih Kurumu'nda verdiği bir konferansta, Damat Ferit Paşa'nın 'hain' olmadığını söylemiş, Bozbeyli de 'biz ötedenberi haindir, diye biliyoruz' deyince, (Bozbeyli'nin naklettiğine göre) İnönü, şu açıklamayı yapmıştır: 'Hain olmak başka, yanlış düşünmek başkadır.

Damat Ferit bir manda idaresine taraftardı. Çünkü Türkiye'nin bütünlüğünü ancak bu şekilde koruyabiliriz düşüncesindeydi. Yeniden bir Milli Mücadeleyi göze alamıyordu. Bu fikir yanlış olabilir. Ama hainlik değil. Sonradan bize karşı bazı tedbirler aldığı için elbette o kısımları ve yaptıklarını da tasvip etmiyorum. Ama bir sadrıâzama haindir demeyi uygun bulmuyorum.'
İnsan düşünmeden edemiyor: İsmet Paşa, Damat Ferit Paşa'nın 'hain' olmadığını söylemek için niçin 1969 yılına kadar bekledi?
ZAMAN 05 Temmuz 2009



HİLMİ YAVUZ’DAN

Sabah, 24 Mayıs Bu kaldırım üstü açık hava kahvesini seviyorum. Sabahları güneş almıyor ve rüzgâr duyumsanabiliyor. İlkyaz sabahları bu kentte, bir ağaç hışırtısıyla, işte buradayım, bu kahvede çayımı içmeye hazırlanıyorken, birden, bir kokuyla, belirsiz, geliveriyor. Kağşamış gövdemi üşütmemeye çalışarak ve onunla, o yaşlı, atık gövdeyle, genç ilkyaz arasındaki karşıtlığı bilincimde kavrayarak; bilincimin, işte bir ince dilim limon koyup, gövdeyle ilkyazın bileşimi olduğunu düşünerek, içiyorum çayımı. 
Eskiden, çok eskiden bir öykü yazmıştım. Malte gibi söyleyeyim: 
Ah, öyküler yazardım ben, genç kızların mavi kurdelelerinden söz açan, düz pabuçlu ve ince beyaz pardösüleri olan ve yağmurlardan; o öykülerden birinde, akşamları sokağa çıktığımda yüzüme menekşelerin atıldığını yazmıştım; -ve ‘ah, cumartesiler başkadır, sokaklar başkadır’ diye yazmıştım. Şimdi burada, bu zarif kaldırım üstü kahvesinde, İstanbul’da, ondan asla kopamadığım için beni izlemeyen bu kentte, (şimdi neler çağrıştırıyor, bu kent, ‘polis seni izliyor’lardan, polis izliyor’a) bu cumartesi sabahı, limonlu çayımı bitirmek üzereyken ve nedense bir çay daha isteyerek, gündelik yaşamımı inceltiyorum sanki. (…)

(Geçmiş Yaz Defterleri)




M.Ali Tanyeri

Mehmet Ali Tanyeri, sessiz sadasız öldü. Türkiye’de divan edebiyatımızı nüfuz-u nazarla okuyan eski zaman adamlarından biriydi.

Akademisyen değildi. Bir süre lise öğretmenliği yapmış, daha sonra İstanbul’da, doğup büyüdüğü Kocamustafapaşa’daki mütevazı evine çekilmiş, geçimini Cumhuriyet gazetesinde düzeltmenlik yaparak sağlamaya koyulmuştu. Şimdi, biraz da anılar! Ve onlar, altın bir tüy yığını halinde, Ahmet Muhip Dıranas’ın ‘Olvido’sundan esinlenerek söylersem, belleğin ‘o tunç kapısını’ zorlamaya başlıyorlar işte…

    1963 yılındayız: ‘Cumhuriyet’ gazetesi yazıişleri, İttihad ve Terakki’den müdevver ‘Pembe Konak’ta, matbaa ise Konak’ın hemen yanındaki binada. Gazetenin ‘Tashih’ (‘Düzelti’) servisi, matbaanın bulunduğu binada çalışıyor. Kimler yok ki o serviste? Servis şefi (baş musahhih) Mustafa Baydar. Kadroda genç edebiyatçılar, düzeltmen olarak çalışıyorlar. Doğan Hızlan orada, Konur Ertop orada, Kemal Özer orada, Adnan Özyalçıner orada… Gazetenin Dış Haberler sorumlusu Hilmi Yavuz’un 1955’ten beri yakın arkadaşları hepsi. Mustafa Baydar dışında, tümü öğrenci bu genç düzeltmenlerin: Çoğu Türkoloji’de okuyor. Bir genç düzeltmen daha var o serviste: En uzun boylu olanı! Hilmi Yavuz, onunla, orada, iş ilişkisi içinde tanışacaktır: Mehmet Ali Tanyeri ile…

    Sevgili Ali Tanyeri ile tanışıklığımız 1963’e çıkıyor ama, asıl dostluğumuz 1970’li yıllardadır; -Behçet Hoca dolayısıyla! Rahmetli Behçet Hoca’nın (Necatigil), birbirinin içine geçmiş eşmerkezli halkalardan oluşan bir arkadaş çevresi vardı. Benim İngilizce ukalalığımla ‘inner circle’ dediğim en iç ve merkeze en yakın halkada, sadece iki kişi bulunuyordu: Hikâyeci ve çevirmen Kamuran Şipal ve M. Ali Tanyeri! Hoca, cumartesi akşamlarını, sadece bu iki dostuyla, özellikle de onların oturdukları Kocamustafapaşa ve Yedikule semtlerindeki içkievlerinde birlikte oluyor, masalarına bir dördüncü öyle kolay kolay kabul edilmiyordu.

    Behçet Hoca’nın 13 Aralık 1979’da ölümünden sonra, Necatigil ailesi, Cem Yayınları’nın sahibi rahmetli Oğuz Akkan’ın isteği üzerine, ‘Necatigil Külliyatı’nı yayımlamaya karar verdi. Huriye Hocanım (Necatigil’in eşi, ki, kendisi de edebiyat öğretmeni idi), ‘Külliyat’ın bir tenkidli basım olmasını istiyordu ve bu işi, eski Divan’ların tenkidli basımı (edisyon kritik) konusunda gerçek bir uzman olan Ali Tanyeri ile Hoca’nın şiirlerini yakından tanıyan birisi olarak bana vermek istediklerini söyledi. Yanlış anlaşılmamak için hemen söyleyeyim: Ali, sadece bir Divan edebiyatı uzmanı değil, Necatigil uzmanıydı da ve Hoca’nın yazdığı şiirleri, ilk kez kendisine okuduğunu, gururla tekrarlamaktan zevk duyardı…
    Neyse, biz Ali’yle birlikte 1980 yılı ortalarından itibaren çalışmaya başladık. Hoca’nın Beşiktaş’ta, Şair Nedim Caddesi’ndeki evinde, onun Yıldız sırtlarına bakan küçük, balkonlu odasında çalışıyorduk. Cumartesi günleri, ben Boğaziçi Üniversitesi’ndeki dersimi verdikten sonra Beşiktaş’a geliyor, Ali’yi genellikle benden önce gelmiş ve Huriye hocanımla sohbet eder buluyordum. Sonra çalışmaya koyuluyor, bu arada Huriye hocanımın bizim için özel olarak yaptığı nefis börekleri, kurabiyeleri, tatlıları, kemâl-i âfiyetle gövdeye indiriyorduk. Üç yıl süren bu çalışmalardan Ali’nin de benim de en azından onar kilo aldığımızı rahatlıkla söyleyebilirim.

    Ali’nin iki de kitabı var: ‘Divanlar Üstüne-Eleştiriler-, M. Ali Tanyeri’nin ilk kitabı değil. Daha önce de, 1996 yılında, ‘Örnekleriyle Halk Şiirinden Deyimler’i ve 1999’da da, bu defa ‘Örnekleriyle Divan Şiirinde Deyimler’i  yayımlamıştı. ‘Divanlar Üstüne–Eleştiriler-’ ise sevgili dostumun, Divan edebiyatı alanında yapılan çalışmaları, kendi deyişiyle, [m]etin -[i]nceleme içerenleri; yanlış okuma, edisyon kritik, deyimler, imla yönünden değerlendir[me]’ amacını taşıyor.

    M.Ali Tanyeri öldü. Ölümü ‘üç günden sonra’ duyuldu...
   26 Haziran 2013


HİLMİ YAVUZ HANGİ ‘PAŞA’ YI ANLATTI
‘Onun hatıraları kendi gök kubbemde var olmaya devam edecek’
09.09.2009

Zaman Gazetesi yazarı Hilmi Yavuz bugün geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz edebiyatçı yazar Demirtaş Ceyhun’u anlattı. Hilmi Yavuz “paşa” lakabı ile çağırdıkları Ceyhun için: “Demirtaş öldü. Ama her şeye rağmen onun edebiyatı, arasıra görünmez kılınsa ve bendeki binlerce hatırası, arasıra görünmez olsa da, o, kendi gök kubbemde varolmaya devam edecek...” dedi.

İşte Yavuz’un Demirtaş Ceyhun yazısı:

Yaz Ölüleri! Onları yazıyorum şimdi...Demirtaş Ceyhun'un, o karayağız yörük yüzüyle, ilk kez nerede karşılaştım?

Vedat Günyol'un, Karaköy'de, Veli Alemdar Han'daki o küçük odasında ('Yeni Ufuklar' Dergisi'nin İdarehanesi) mı, Baylan Pastanesi'nde Attila İlhan'ın, girişin sağ tarafındaki köşe masasında mı? Yıl, 1954 olmalıdır. Benim, elimde şiirlerle Vedat ağabey'e, ya da koltuğumun altında Fransızca kitaplarla Baylan'a taşındığım ve hayatın, olanca saydamlığı ile hatıralar, hatıralar, hatıralar inşa etmeye başladığı yıllar! Hangisinden başlamalı, bilmiyorum ki? Baudelaire'in, Spleen'inde söylediği gibi: 'Sanki bin yaşındayım, o kadar hatıram var!..'

Baylan'daki arkadaşlar arasında adı, 'Paşa'ydı Demirtaş'ın. Neden böyle denilmişti? Askerlikle ilgisi yoktu ki! Gene de kimse, ona niçin 'Paşa' lakabının takıldığını sorgulamadı. Demirtaş değil, 'Paşa'ydı o bizim için...

Demirtaş'la asıl yakınlığımız, benim Londra'dan dönüp askerliğimi tamamladıktan sonra, Harbiye'de, El Irak Apartmanı'nda, rahmetli Ercan Arıklı ve Ergin Telci'nin birlikte kurdukları Ar-Tel Yayınevi'nde çalışmaya başladığım 1972 yılından sonradır. 

Demirtaş, Harbiye Orduevi'nin karşısındaki Yapı Endüstri Merkezi'nde bir küçük kitapevi açmıştı. Önceleri, akşam işten çıktığımda, eve gitmeden (o sırada Şişli'de, Küçükbahçe Sokağı'nda oturuyordum) önce ona, daha sonra da Sander Kitapevi'ne uğruyordum. (1980'lerde, Valdeçeşme'ye taşındığımda ise, akşamları uğradığım kitapevi, Hadi Olca'nın 'Akademi Kitapevi' olacaktı...)

1972-1973 yılları, bütün öğlelerin ve öğleden sonraların ya Demirtaş'ın kitapevinde, ya da bir sokak altındaki kahvede, bol sohbetli, bol kahkahalı, pişpirik partilerinde geçtiği yıllardır. Tanju Cılızoğlu, Bülent Tanla, arasıra 'amele' Erol (Özkök) ve Ömür'ün (Candaş) ve benimle 'Paşa'nın katıldığı bu 'pişti' partilerinin, aynı zamanda bir 'edebî mahfil' oluşturduğunun da farkındaydık. Bu 'mahfil', kahveden Demirtaş'ın dükkânına taşınır, oradan da bazen gece, yemekli toplantılara intikal ederdi. 

'Yapı Endüstri Merkezi' Kitapevi, akşamları tam bir toplanma yeriydi: Vedat Türkali, Nevzat Üstün, Behçet Hoca (Demirtaş'ı pek severdi!), Sezer Tansuğ, Attila İlhan, Emil Galip Sandalcı, Nuri İyem... ve Oktay Akbal ile Fethi Naci gibi, yolu Harbiye taraflarına düşen hemen hemen herkes...

Demirtaş, Yapı Endüstri Merkezi'ni, elbette sevgili Doğan Hasol'un onayıyla, bir Kültür Merkezi'ne dönüştürmek amacındaydı. Alt katta, küçük bir konferans salonu vardı ve 'Paşa' orada bir dizi söyleşi düzenledi. Benim hatırlayabildiğim, ilk söyleşinin Aziz Nesin tarafından yapıldığıdır. Bir de Haldun Taner'in Kemal Tahir'in ölümünden sonra, o küçük salonda Kemal Tahir'i anlattığı o nefis söyleşi...

Demirtaş'ın ilk basımı, 1972 Aralık ayında, Sinan Yayınları tarafından yapılan 'Çamasan'ın, 1973 Sait Faik Hikâye Ödülü'nü alması, onu gerçekten seven biz dostları için büyük bir bahtiyarlık vesilesi oldu. 'Çamasan' üzerine hem o sıralarda kitap tanıtma yazıları yazdığım Milliyet Sanat Dergisi'nde hem de Yeni a Dergisi'nde bu bahtiyarlığı dile getirdim. Yanlış anlaşılmasın: Demirtaş'ı ahbapçavuş duygusallığı ile övmedim elbet;- mesela, o kitaptaki 'Çamur' hikâyesinde, 'Don Kişot'luğu, Anadolu insanının temel karakteristik özelliği olarak ortaya koyuşundaki benzersiz anlatımı göstermeye çalıştım.

Son yıllarda, Hamit Kınaytürk'ün önayak oluşuyla Mimar Sinan Üniversitesi'nin denize bitişik restoranında, ayda bir kere yapılan toplantılarda birlikte olduk. Halit Refiğ, Semih Balcıoğlu, Metin Sözen, Sabahattin Batur, Saim Bugay'ın ve elbette Demirtaş'ın, eşleriyle katıldıkları bu yemeklerde, siyasal görüş farklılıkları iyice suyun yüzüne çıkmaya başlamıştı ve maalesef, kadîm dostluklar artık, tatsız, gergin ve zoraki bir birlikteliğe dönüşmekteydi...

Demirtaş öldü. Ama her şeye rağmen onun edebiyatı, arasıra görünmez kılınsa ve bendeki binlerce hatırası, arasıra görünmez olsa da, o, kendi gök kubbemde varolmaya devam edecek...

Odatv.com
Sezai Karakoç

       1952 yılı haziran ayı başında, bir akşam üzeri Haydarpaşa Garı'ndan hareket eden Kurtalan Ekspresi, ertesi gün sabah saat 11.00 sularında Ankara Garı'nda durdu. Trenin ikinci mevki yeşil deri döşeli kuşetli kompartmanlarından 15-16 yaşlarında bir lise öğrencisi koşarak indi.

Doğruca, garın büyük giriş kapısının hemen solunda bulunan gazete ve dergi satılan kulübeye yöneldi. İstanbul'dan aceleyle yola koyuldukları için o ayki edebiyat dergilerini almayı ihmal etmişti. 

Ankara Garı'ndaki kulübeden dergileri alacaktı: 'Varlık', 'Yeditepe', 'Kaynak', 'Hisar'... Dergileri koltuğunun altına sıkıştırıp trene döndü. Kurtalan'a daha iki günlük yolculukları vardı. Yolculuk boyunca dergileri rahatça okuyabilecekti...

Tren Ankara'dan Sivas'a doğru ilerlerken, akşamüzeri olmalıydı, sıra 'Hisar' dergisine gelmişti. Dergilerde, önce şiirlere bakardı. Bu kez de öyle yaptı. 'Hisar'daki şiirleri okumaya başladı. O. Fehmi Özçelik, Mustafa Necati Karaer, İlhan Geçer, Mehmet Çınarlı... Bu adları, iyi bir edebiyat okuru olarak biliyordu elbet,- şöyle bir göz attı o şiirlere ve sayfayı çevirdi. Tam sayfa ayrılmış bir şiir çekti dikkatini: Monna Rosa! Sezai Karakoç imzasına o güne kadar da rastladığından pek emin değildi, şiiri okumaya başladı. Şiiri sonuna kadar okudu, sonra başa dönüp tekrar okudu. Kurtalan'a gelinceye dek, elinden düşmedi 'Hisar' dergisi. Yeşil döşemeli ikinci sınıf kuşetlide en üst yatağa tırmanıp uzandığında, hep o ilk dizeyi mırıldandı: Monna Rosa, siyah güller ak güller...

Sezai Karakoç'un kendisiyle tanışmamsa, bundan 4 yıl sonra olmuştur. 1956'da biz, Erdal Öz, Onat Kutlar, Demir Özlü, Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Uğur Cankoçak, Ergin Ertem, 'A' dergisini yayımlamaya başladıktan sonra, hemen Edip Cansever'le, Turgut Uyar'la, Cemal Süreya ile ilişkiye geçmiş, onların yazı ve şiirleriyle dergimize destek olmalarını istemiştik.

Belleğim beni yanıltmıyorsa 1956 sonbaharı olmalıdır, Cemal Süreya, genellikle karargâh kurduğumuz Aksaray'daki Bulvar Çay Salonu'na çıkageldi. Yalnız değildi, yanında bir arkadaşı da vardı. Arkadaşını tanıttı: Sezai Karakoç! Sezai, Diriliş'te yayımladığı 'Hatıralar'ının LXXI. bölümünde, bizimle tanışmasını şöyle anlatır: 'İstanbul'a geldiğimde gerek liseden tanıdığım, gerek edebiyat alanında görünüşüm sebebiyle beni tanıyan bazı gençler beni görmeye gelmişlerdi. Birkaç defa Aksaray'da, Bulvar'da, Bulvar Çay Salonu'nda buluştuk. Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Onat Kutlar, Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer ve arkadaşlarıyla bu gençler, ki bizim hemen arkamızdan gelen kuşağı temsil ediyorlardı edebiyatta. 
Onat'ı Gaziantep Lisesi'nden tanıyordum. Bizden üç yıl sonraydı. Çalışkan bir öğrenci olarak kalmıştı hatırımda. Bu görüştüğümüz zaman hukukta öğrenciydi. Ancak, dersleri ihmal edip, üniversitede ilk kez gözüken öğrenci eylemlerine karıştığı izlenimini almıştım bu görüşmelerde. Ülkü Tamer henüz kolejde öğrenciydi. Çeviriler getirmişti görmemiz için. T. Wilder'in, otantik adı 'Dişimizin Zarı' olan eserini 'Ramak Kaldı' adıyla çevirmişti. Adnan Özyalçıner'in o zamanki hikayeleri, beğendiğim ve edebiyatımızda gelişmesini arzu ettiğim bir türün örnekleriydi. Fakat ne yazık ki sonra değiştirdi tarzını.'

O yıllardan belleğimde kalan, Sezai'yi hep Cemal Süreya ile birlikte gördüğümdür. Cemal'in, Sezai'ye büyük değer verdiğini de gözlemliyorduk elbet. Ben tanık olmadım ama, arkadaşlardan dinlediğim, Cemal'in, birkaç kez, Sezai'ye 'Sezo, senin şiirindeki şu dizeyi bana ödünç verir misin?' dediğidir. Cemal'in şiirini bilenler, onun Sezai'den 'ödünç' aldığı dizeleri bilirler.

Bir özel not: Rahmetli babamla Sezai'nin rahmetli babası'nın arkadaş olduklarını sonradan öğrendim. Sezai, 1989'da, Diriliş'te yayımladığı 'Hatıralar'ının (LXXI), 'İstanbul-Maliye Müfettiş Muavinliği' başlıklı aynı bölümü'nde şunları anlatır: 
'Hilmi Yavuz'un babasıyla babam tanışmıştı Fatih'te. Babam, övgüyle söz etmişti Hilmi Yavuz'un babasından. Bizim o taraflarda, Çermik'te de görev yapmıştı Hilmi'nin babası. Bu yüzdendir ki, Hilmi, sonradan sol grup içinde oldu ama, kullandığı imajlar İslami imajlardır, güney-doğu Anadolu'nun İslam'la kaynaşmış görüntüleridir.'

Şimdi onunla aşağı yukarı yarım yüzyıldır da görüşmemiş olduğumuzu düşündüm. Onu tanıyan kiminle konuşsam, Sezai'nin kimselerle görüşmek istemediğini işitmişimdir.
Oysa konuşacak o kadar çok şeyimiz var ki...

14. 02. 2007



Bursa'da çocuk Narkissos ve yaşlı Dionysos

Bugün, canım, Bursa üzerine yazmak istedi... Bursa'yı yazacağım... Bursa'nın, benim çocukluğuma bellek mekanı olarak yerleşmesinin tarihi, 1940'lardır.

1939'da babam Yahya Hikmet Yavuz'un, Orhangazi kaymakamlığına atandığında üç yaşımı yeni sürüyordum. Bütün bir İkinci Dünya Savaşı boyunca orada kaldığımız için, evin 'dışarısı' olarak tanıdığım ilk mekan, Orhangazi'de, kaymakam evinin önündeki sokaktır. Oralı ünlü bir kamyoncu olan Tozkoparan'ın (sanırım, adı Hüsnü'ydü) eviydi burası ve Orhangazi'ye kaymakam olarak atananlara kiralanıyordu. Ev sahibimize 'Tozkoparan' denilmesinin nedeni de, bir zamanlar kamyonuyla Orhangazi sokaklarını toza dumana katmış olmasındandı...

Sokağın başındaki iki kat olarak inşa edilmiş olan evin, dışarıdan demir parmaklıklarla ayrılmış, büyükçe bir bahçesi vardı. Bahçe kapısından eve, üzeri sarmaşıklar, hanımelleri ve annemin çok sevdiği saat çiçekleriyle sarılmış bir çardağın altından geçilerek giriliyordu. Belleğimin beyaz kâğıdına işlenen ilk kokular! Sokak girişine göre sağda, fıskiyeli küçük bir havuz vardı ve evin yokuşa bakan sol cephesindeki mutfak kapısından da çıkılabilen bir yan bahçe... İnsanlar, Mekânlar, Yolculuklar'daki 'Bir Bellek Mekânı: Orhangazi' başlıklı denememde, bu bahçeyi anlatırken şunları yazmıştım:

'Bu evin bahçesi, benim Doğa ile tanıştığım ilk mekândır. Çimler sulandıktan sonra, ıslak yeşillerin arasından, sırtındaki su damlaları akşam güneşinde parıldayan küçük, patlakgöz ve ürkek kurbağayı, toprağı kazdıkça yüzeye çıkan pembemsi, ince solucanları, hanımellerine dadanan arıları, havuzun içindeki kırmızı balıkları, ilk kez o bahçede gördüm. Bir itirafta bulunayım: Bildiğim bütün çiçek adları, o bahçedeki çiçeklerin adlarıdır.'

Çocukluğumun ilk kenti, Bursa'dır. Babamın, emekli (o 'tekaüt' diyordu!) olduktan sonra yerleşmeyi hayal ettiği Bursa! Gerçekten de, Bursa, 1940'lı yıllarda bir 'emekliler kenti' olarak biliniyordu ve onların, Dünya'da kalan günlerini Bursa'da geçirmeyi düşünmeleri, 'yeşil'in ebedi ve erinçli sessizliğine, yaşarken alışmak istemelerinden kaynaklanıyor olabilirdi. 

Bursa, 'Yeşil Bursa'ydı o zamanlar, –'Cennet Bursa'ydı. Çekirge'de kaldığımız otelin bahçesinden, aşağıda, altımızda uzanan o sınırsız ağaç örtüsüne dalgın dalgın bakan Hikmet Bey'le Vecide Hanım'ın (o, annemdi benim!), neyi hayal ettiklerini bilemezdim elbet...
O otel, 'Hüsnüyusuf Oteli'dir. 'Geçmiş Yaz Defterleri'nde, orada konakladığımız bir Bursa yolculuğundan söz etmiştim;– şöyle:

'Babam Orhangazi'deyken, 1940'lar olmalı, Bursa'ya çok giderdik, kaplıcalara, annemin ayaklarına iyi geliyordu, bir keresinde Feride halamı görmeye gittiğimizi anımsıyorum. Sanırım, eniştemle sorunları vardı halamın, babamla konuşmak istemiş olmalı, Hüsnüyusuf Oteli'nde, otelin adı buydu, belleğim yanıltmaz beni, kalıyordu halam, bir öğleden sonrası duruyor imgelemde, babam, annem, halam çay içiyorlar konuşarak otelin bahçesinde, ağaçların içinden alabildiğince Bursa Ovası görünüyor; –sonyaza duruyor olmalıdır, uzağındayım masanın, bahçedeki havuza bakıyorum: 

Yapraklar duruyor suyun yüzeyinde ('hayalinden bakar puşide–i evrak olan havza') orada yüzümü görüyorum. Sanki ilk kez! Havuza uzatıyorum ellerimi, yüzümün imgesini kavrayıp suda, yüzümün imgesiyle yüzümü yıkamak diliyorum! Yapraklar vuruyor yüzüme, belki ceviz yaprakları, altın sarısı, yassı ve damarlı görünüyor.
Otelin adı: 'Hüsnüyusuf Oteli'!..

Çocuğun, kendini Narkissos olarak kavradığı mekânın 'Hüsnüyusuf Oteli' olması?'
Hilmi Yavuz'un kendini bir Nergis (ya da, Narkissos) olarak kavradığı çocukluğundan, Erguvan olarak kavradığı yaşlılık yıllarına uzanan günlerinde Bursa, yine gelir o bellek mekânına yerleşir. Çünkü sadece İstanbul ve Boğaz değildir erguvanlarla anılan. Bursa da öyledir. 

Bundan yüzyıl öncesine kadar süren bir ilkyaz geleneğinin adı 'Erguvan Bayramı'ydı Bursa'da... Evliya Çelebi, bu gelenekten 'Erguvan Cemiyeti Faslı' diye söz eder. Bu bayram XIV. yüzyılın büyük velilerinden Emir Sultan'ın başlattığı söylenen bir bayramdır. Hüseyin Algül, 'Bursa'da Medfun Osmanlı Sultanları ve Emir Sultan'da, 'bir hafta süren bu bayramın, adını, o mevsimde Bursa'da salkım salkım açmakta olan erguvan çiçeğinden aldığı bilinmektedir.' diyor ve ekliyor: 'Anadolu'dan ve Bursa civarından sekiz–onbin kişinin Erguvan Faslı münasebetiyle Bursa'ya akın etmesi ve bu bayramın bir hafta sürdüğü bilinince, o dönemlerde Bursa hayatında fevkâlade değişikliklerin ve gelişmelerin olduğunu düşünmek tabii olacaktır.'

Ahmet Hamdi Tanpınar da bu kanıda. Her yıl bahar mevsiminde Emir Sultan Türbesi'nde büyük bir halk kitlesinin toplanıp Erguvan Bayramı yaptıklarını bildirdikten sonra 'Ben' diyor, 'Emir Sultan'ın bu rolünü çok seviyorum, çünkü bizim iklimde gülden sonra bayramı yapılacak bir çiçek varsa, o da erguvandır.'

Hilmi Yavuz'un bir Erguvan olarak Portresi, tıpkı onun bir Nergis (Narkissos) olarak Portresi gibi, Bursa'da yazılmalıdır. Erguvanın, yine Tanpınar'ın deyişiyle, 'şehirlerimizin ufkunda her bahar, bir Dionysos rüyası gibi sarhoş ve renkli' doğuşu, bu portreyi Narkissos'tan Dionysos'a dönüşen bir şairin portresi yapmaya yeter de artar bile!

Bursa, Hilmi Yavuz için, çocuk Narkissos'la yaşlı Dionysos'un, hem dingin, hem esrik, birlikte oturdukları bir bellek mekanı demektir...




Fahir Aksoy için (1)
Oktay Rifat, bir şiirinde 'Hatıralar da dal istiyor/ Kuşlar gibi konacak' der. Artık çoklukla, hatıralar, Ölüm Ağacının dallarına konuyorlar. Ölümler, taşıyor hatıraları...
Fahir Aksoy'un ölümü, beni aldı, önce 1950'li yılların sonlarına, o yıllarda muhabir olarak çalıştığım 'Vatan' gazetesinin Cağaloğlu'nda, Molla Fenari Sokağı'ndaki yeni binasına götürdü;- ikinci kattaki 'yazarlar' odasına. O odada, 'Vatan'ın beş yazarının masası vardı: 

Burhan Arpad'ın, Enis Tahsin Til'in, Azra Erhat'ın, Refik Noyan'ın ve Adnan Veli'nin. Öteki dört yazarın genellikle haftanın belirli günleri gazeteye geliyor olmalarına karşılık, Adnan (Veli) ağabey, her gün gelir, pencerenin önündeki köşe masaya oturur, cebinden iki paket 'Birinci' sigarası çıkarıp masaya koyar, ilk sigarasını yakıp, emekdar Atiye Hanım'dan az şekerli kahvesini istedikten sonra, daktilosunu önüne çekip, günlük fıkrasını yazmaya koyulurdu. 

O yıllarda gazetelerin birinci sayfalarında, üç-dört kısa, ama çarpıcı cümleden oluşan 'küçük fıkra' yayınlama geleneği vardı. 'Cumhuriyet'te Doğan Nadi, 'Dünya'da Bedii Faik, 'Akşam'da Çetin Altan, güncel bir olayı, ince ve zarif bir espriyle hicvediyor ve çok okunuyorlardı:

 'Vatan' gazetesinde de Adnan ağabeyin kısa fıkraları yayımlanmaktaydı o yıllarda... Demokrat Parti'nin basın üzerindeki baskılarını iyice arttırdığı günlerden birinde, gazetedeki odasının kapısındaki 'Yazarlar' levhasının üzerine, beyaz bir kâğıda kocaman harflerle 'biraz zor' yazıp yapıştırmış, sonra da bu espriyi, hikâyesiyle birlikte, o günkü fıkrasında kullanmıştı: 'Biraz zor yazarlar!..'

Adnan Ağabey, Orhan Veli'nin iki yaş küçük kardeşiydi. Odasına sık sık dostları gelirdi ve ben genç ve toy, ama meraklı bir gazeteci olarak (ve onun hoşgörüsüne sığınarak) bir köşede oturur ve arkadaşlarıyla söyleşilerini derin bir hayranlıkla izlerdim. Bilginin, anıların ve esprilerin, çekiştirmelerin o tadına doyulmaz hazzını yaşayarak elbette...
Fahir Aksoy'u da o odada, Adnan ağabeyin öteki dostlarıyla birlikte tanıdım: Şair ve 'Kitapçınız' Halim Şefik (Güzelson), Diş Hekimi Sami Halbuni ve ötekilerle birlikte. (Halim ağabey, ayrı bir yazı konusudur). Hemen hepsi, hem Adnan ağabeyin hem de Orhan Veli'nin ya Beykoz'dan çocukluk arkadaşları ya da ilkgençlik yıllarının dostlarıydılar.
Fahir ağabey'in, o yıllarda resim yapıyor oluşundan söz ediliyor muydu, hatırlamıyorum. Ama, ressamlığa 1958 yılında, yani tam da 'Vatan' gazetesine, Adnan ağabeye uğradığı sıralarda başladığını, 'Kürdün Meyhanesi' adlı 'anılar' kitabında (Can Yayınları, 2000) kendisi belirtiyor. Tuhaftır, bu kadar zeki, cinfikirli, şeytana pabucunu ters giydiren birinin, Dünya'ya çocuksu ve saf bakışlarla bakan 'Naif' bir ressam olacağı, olabileceği hiç aklıma gelmemiştir. Bir çelişki midir, bilemiyorum.
Her neyse, Adnan ağabey'in ona 'Meccani Fahir' diye takıldığını hatırlıyorum. (Genç okurlarım için not: 'Meccani', bir imkândan, herhangi bir bedel ödenmeden yararlanmak, anlamına gelir. Bizim okul yıllarımızda, liselerde okul taksidi ödemeden yatılı olma imkânından yararlananlara 'Leyli Meccani' denirdi;- 'Parasız Yatılı!'. Füruzan'ın bu adla bir hikâye kitabı vardır.).
Fahir ağabey'e 'Meccani' lakabını, galiba Orhan Veli takmıştı. Orhan Veli'nin, ayrıca, Fahir ağabey için bir beyit de yazdığı ve bu defa ona 'Meccani Fahir' değil de, 'sarhoş Fahir' diye seslendiği söylenirdi:
Sarhoş Fahir, sarhoş Fahir
Ne bilirsin, aşka dair...
Bu beyit, büyük olasılıkla, Fahir ağabeyin, 1940'lı yılların Ankara 'bohem' hayatının önde gelen kimliklerinden biri oluşuyla ilişkilidir. 'Kürdün Meyhanesi' (Can Yayınları, 2000), o yıllardaki Ankara'nın entelektüelleri ve içkicilerinin toplandığı bir 'bohem' mekânıdır ve Fahir ağabey orada Orhan Veli'ler, Cahit Sıtkı'lar, Ceyhun Atuf'lar, Çetin Altan'lar ve daha başkalarıyla geçen günlerini anlatır.
Fahir ağabeyi anlatmaya devam edeceğim.
09. 01. 2008
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/fahir-aksoy-icin-1_635161.html
 
Fahir Aksoy için (2)
Fahir Aksoy, benim tanıdığım şikemperverlerin en zarifiydi. Midesine düşkün, ama damak beğenisi fevkalade yüksek bir gourmet! 1959 yılında, mahut 'Rıhtım Davası' dolayısıyla tutuklanıp bir süre Sultanahmet Ceza ve Tevkif Evi'nde sanık sıfatıyla alakonduktan sonra kefaletle tahliye edildiğimde, rahmetli annem, Fatih'te, Hırkaışerif Caddesi'ndeki evimizde gazetedeki yakın arkadaş ve dostlarıma bir akşam yemeği vermiş ve o her zamanki hamaratlığıyla müstesna bir sofra donatmıştı. Sofrada ana yemek, annemin spesiyalitesi olan Siirt usulü Perde Pilav'dı.
Konuklarımız arasında Adnan (Veli) ağabeyle Fahir ağabey de vardı. Fahir ağabeyin, perde pilavdan birkaç tabağı kemal-i afiyetle gövdeye indirdiğini ve anneme 'valde hanım, daha yok mu?' diye sorduğunu hatırlıyorum. Çok gülmüştük.

Ben Londra'dan döndükten sonra da Babıâli'de Fahir ağabeyle birkaç defa karşılaştık. Ahmet Emin Yalman'ın, o benim için gençlik yıllarımın hatıralarını saklayan 'Vatan' gazetesi yoktu. Fahir ağabey de, ünlü bir naif ressamdı artık. 1970 yazında Büyükada'ya, o zamanki eşimin annesinin yazlık evine yemeğe davet etmiştim. Yurdanur Salman'la birlikte geldiklerinde onları iskelede karşılar karşılamaz, Fahir ağabeyin ilk sözü, 'Perde pilav var mı, Perde pilav?' diye sormak olmuştu...
İki yıl sonra, o sırada çalıştığım yayınevine ansızın çıkageldi. Büyük bir projeyi gerçekleştirdiğini söylüyor ve Matrakçı Nasuh'un 'Derbeyan-ı Menazır-ı Sefer-i Irakeyn' adlı minyatür albümünü, kısa metrajlı belgesel bir film olarak çektiğinden söz ediyordu. Senaryoyu yazmıştı, ama bir de İngilizce bir kopya hazırlamak amacındaydı. Senaryoyu bana verdi ve İngilizceye çevirmemi rica etti. Sadece çevirmekle kalmadım, o metni film için ayrıca ben okudum. (Merak ediyorum: Acaba bu film, Fahir ağabeyin terekesi arasında mıdır? Eğer orda yoksa nerededir?) Filmin İngilizce versiyonunu, yabancı TV şirketlerine pazarlamaya niyet etti, hatta birileriyle teması da oldu. Ama sanırım, bir sonuç vermedi.
70'li yılların ortalarında Fahir ağabeyi, gençlik yıllarının bohem yaşantısını sürdürdüğü Ankara'da görüyoruz. İlber Ortaylı, Fahir Aksoy'un, o yıllarda Ankara'da, Piknik'in hemen arkasındaki Sanatsevenler Derneği lokalinin (Dernek yöneticisi, Edebiyat öğretmeni sevgili Rükzan Günaysu Hoca'ydı) müdavimleri arasında bulunduğunu belirtir ve şöyle der: '(Sanatsevenler Derneği Lokali'nde) Herkes meşrebine ve arkadaş grubuna göre yerleşir, sohbeti koyulturdu. Fahir Aksoy'un doğrusu bir seçimi yoktu, herkesle oturabilirdi. Evvela milletin yediğinin ve içtiğinin bir cinayet olduğundan başlardı. Bol mayonezli rus salatası bir faciaydı. Kebab ayda bir belki yenirdi; birinin yediği sigara böreğine 'Damar tıkanıklığı başlayacak' der, tereyağını zehir ilan ederdi.. Sigarayı bırakmıştı, asıl önemlisi müptela olduğu içkiyi de. (...) Diyet listesi 30 yıl boyunca değişti. Rana Cabbar'ın tıkınma üzerine verdiği tarifleri nasıl seyrettiysek; Aksoy'un diyet listeleri de o derece keyifle dinlenirdi. Uygulamamak şartıyla tabii...'
Fahir ağabey, Ankara'da bir de çok ciddi ve entelektüel yoğunluğu yüksek bir dergi de çıkardı: 'Köken'. Dergi, bu tür dergilerin akıbetine uğramakta gecikmedi: Kısa bir süre sonra kapandı.
Fahir ağabeyin, bundan sonra İzmir'e yerleştiğini görüyoruz: Orada bir atelye açarak özellikle ev hanımlarına resim dersleri verdi; Fahir Aksoy Atelyesi öğrencileri sergileri açtı. Oradan Foça'yı, daha sonra Erdek'i yurt edindi. En son onu The Marmara Cafe'de gördüğümde, iyice çökmüştü. Öldüğünde 92 yaşındaydı.
Aksoy'un ölümü ile 'Garip' neslinin son tanığını da yitirdik... Ne hazin!
Hilmi Yavuz, 16. 01. 2008
 http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/fahir-aksoy-icin-2_638307.html
siir-hikayeleri-haluk-oral


Haluk Oral'ın "Şiir Hikayeleri" KÜLTÜR SANAT.  
 17 Haziran 2009  

Bir 'edebiyat arkeoloğu'! Doğan Hızlan, Haluk Oral'ı böyle tanımlıyor. Gerçekten de öyle! Oral sahaf dükkânlarının tozlu raflarından, kitap müzayedelerinden, eskiciler eline düşmüş terekelerden oluşan belge, mektup, fotoğraf, kartpostal ve efemera katmanlarından bulup çıkardıklarını, bir arkeolog gibi okuyor, düzenliyor ve tasnif ediyor. Son kitabı, 'Şiir Hikâyeleri'nde edebiyatın bazıları çok bilinen, bazıları da hiç bilinmeyen ayrıntılarının izini sürerek, bu ayrıntılardan başka ayrıntılara atlayarak yazdığı metinlerde, Laurent Mignon'un son kitabının adından esinlenerek söylersem, 'edebiyatın dipnotlarını ana metne' taşıyor...

Haluk Oral, kitabına yazdığı 'Giriş' ya da 'Önsöz' sayılabilecek olan 'İfade-i Meram'da, sevdiği şiirlerin 'hikâyeleri ile' ilgilenmeye karar verdikten sonrasını şöyle açıklıyor: 'Ara sokaklara saptım, şairlerin çevreleriyle ilgili bulabildiklerimi topladım. Neticede her şiirle ilgili bir sürü malzeme birikti. Bir araya geldiklerinde de ilginç bağlantılar fark ettim. Her şiir farklı sorular sordurdu. [...] Kimi sorulara cevap aramak gereğini duydum. Bulduğum cevaplar, söz gelişi Orhan Veli-Yahya Kemal ilişkisi, edebiyat tarihini değiştirmese bile, yanlış bilgileri bir nebze olsun düzeltebilir umudundayım.' Sadece Orhan Veli-Yahya Kemal ilişkisi mi? Elbette değil! Özdemir Asaf'ın o ünlü 'Lavinia' şiirine konu olan Lavinia kim? Nazım Hikmet'in, Memet Fuat tarafından yayıma hazırlanan 'Memleketimden İnsan Manzaraları'ndan olsun, Cevdet Kudret'in yayıma hazırladığı Kuva-yı Milliye Destanı'ndan olsun, niçin 'Akif, inanmış adam/ Büyük şair' diye sözedilen bölümden 'Büyük şair' dizesi çıkarılmıştır? Melih Cevdet Anday'ın 'Tohum' şiirinin hikâyesi nedir? [Oral, 'Tohum' şiiriyle, benim Pablo Neruda'dan çevirdiğim 'Buğdayın Türküsü' arasındaki benzerlikten söz ederek, benim elyazımla alıntıladığı bu şiire yazdığı altyazıda şöyle diyor: 

'Hilmi Yavuz'un elyazısıyla Buğdayın Türküsü. Hilmi Yavuz'un bu çevirisi 70'li yıllarda dilden dile dolaşırdı, çevirmeni ve hatta çeviri olduğu bile bilinmeden']. Orhan Veli, ölümünden üç ay sonra, 15 Şubat 1951'de 'Nokta' dergisinde çıkan 'Efsane' şiirini, Yahya Kemal'le ve Aruz vezniyle 'alay etmek' için mi yazdı? Necip Fazıl'ın 'Kaldırımlar' şiirinin hikâyesi; Orhan Kemal ve Nazım; Yahya Kemal'in Salim Roza Kırkpınar'a ithaf ettiği Rübai: Daha önce Nadir Nadi'nin eşi Berrin Hanımefendi'ye mi ithaf edilmişti? Ve nihayet, Oğuz Atay ve Sevin Seydi ilişkisi...['Şiir Hikâyeleri'nde Oğuz Atay'ın yer alışını, Oral 'İfade-i Meram'da şöyle açıklıyor: Bir de Tutunamayanlar ve Oğuz Atay var kitapta, biraz da buna değineyim. Romanın içindeki 'Dün, Bugün, Yarın' şiiri onun bu kitapta yer alması için yeterli bir neden bence.[...] [H]em de böylece Tutunamayanlar'ın bendeki daktilo metninden edebiyat dünyasını haberdar etmiş oldum.'] Bu 'hikâyeler'in Orhan Veli bölümünde adı geçen Halim Şefik'i[Güzelson], Haluk Oral'ın ayrı bir bahis olarak ele almış olmasını çok isterdim.

'Otopsi', 'Kitapçınız' Halim Şefik'in ilk ve ne yazık ki son kitabı! Bendeki ilk baskısını [Haziran 1978] Halim ağabey, 'Hiç unutma bunu Hilmi Yavuz! Biz eski (VATAN)daşız' diye imzalayıp vermiş (1.8.78). 'Vatan'daşlığımız, onun Adnan Veli Kanık'ı sık sık ziyarete geldiği VATAN gazetesinden dolayı. Halim ağabey, Orhan Veli'nin de Adnan Veli'nin de Beykoz'dan çocukluk arkadaşıydı ve benim VATAN'da çalıştığım yıllarda seyyar kitapçılık yapıyordu. Gazeteye elinde küçük bir bavulla gelir, içinden daha çok Aziz Nesin'le Kemal Tahir'in sahibi oldukları 'Düşün Yayınları'nın kitaplarını çıkarıp önümüze sererdi. Yanılmıyorsam Türkiye için 'Her Kilometrekareye Bir Kitap' sloganı yazılıydı bavulun üzerinde... 'Edebiyat arkeologu'ndan yeni kazılar bekliyoruz!

Hilmi Yavuz, Zaman




‘Oktay Akbal’a Mektuplar’

Oktay Akbal’ı -ki benim için daimâ ‘Oktay ağabey’dir, ilkgençlik yıllarımdan beri tanıyorum. Bundan yarım yüzyıl önce bir gazetede birlikte çalıştık. Sabaha karşı gazeteyi bağlayıp son tramvayı kaçırdığımızda Cağaloğlu’ndan Fatih’teki evlerimize yürürdük birlikte. İlkgençlik aşklarını, Günay’ı, Hisya’yı tanımadım elbet, ama çok daha sonraki yıllarda sırdaşıydım onun…
Hayatımda tanıdığım en som yürekli, en dürüst ve en iyiniyetli insanlardan biridir Oktay ağabey. Bunca yıllık dostluğumuz süresince, bir tek gün, bir tek kişi için, kötü söz söylediğine tanık olmadım. Uzun bir süredir ‘Cumhuriyet’ gazetesinde yazıyor; - gerçek ve ‘ivazsız garazsız’ bir Kemalist olarak... Kemalizm, onun için, hiçbir zaman bir iktidar aracı olmamış, arasıra öyle görünse de Kemalizmi, jakoben bir cunta anlayışına indirgememiştir. Gerçek bir Batılıdır, Oktay Akbal. Gençlik yıllarında Necip Fazıl’ın ‘Büyük Doğu’ dergisinde çalıştığını ve orada yazılarının çıktığını pek az insan bilir. Bana kendisi anlatmıştı: ‘Büyük Doğu’da yazdığı yıllarda üstad Necip Fazıl, ona ‘Avrupaî Oktay Bey!..’ diye takılırmış, çoğu zaman…
Oktay Ağabey, geçen yıl 90 yaşına bastı. Dileğimiz, onun sağlıklı ve daha uzun bir ömür sürmesidir.
Hikmet Altınkaynak, Oktay Akbal’a 1943 ile 2014 yılları arasında yazılan mektuplardan bir seçmeyi ‘Oktay Akbal’a Mektuplar’ adıyla yayımladı.

 Kitapta Oktay ağabeye yazılmış, kimi gerçekten çok yakın 40 dostunun mektupları var. 138 mektup. Mektupların çoğu Oktay ağabeyin edebiyatçı dostları: Behçet Necatigil, Sabahattin Kudret Aksal, Salâh Birsel, Necati Cumalı, Cahit Külebi, Nezihe Meriç, Nahid Ulvi Akgün, Ziya Osman Saba, Kenan Harun vd... Kitapta benim de Oktay ağabey’e Londra’dan, 1960’larda yazdığım iki mektup var…
Dikkat edilirse, eski tarihlerdekilerle İstanbul’dan uzakta Anadolu’dan [mesela, Elazığ’dan] yazılan mektupların, daha sonrakilere ve büyük şehirlerden [İstanbul, Ankara, İzmir] yazılanlara göre, çok daha uzun ve teferruatlı oldukları görülecektir. Üstelik uzaktan, Elazığ’dan Kenan Harun’un 1940’lı yılların başlarında yazdığı mektuplar gibi olanlar, ağırlıklı olarak özel hayatın sübjektif ve bireysel yaşantılarını dile getirirken, daha sonra ve büyük şehirlerden yazılanların ise, daha çok, kamusal hayata ilişkin, deyiş yerindeyse, iş mektupları olarak yazıldıklarını görüyoruz. Bence Kenan Harun’un Çehovvâri bir taşra sıkıntısını dilegetiren içtenlikli, lirik ve hüzünlü mektupları, kitaptakilerin en dikkate değer olanlarıdır.
Bedreddin Tuncel, Türk Dili Dergisi’nin ‘Mektup Özel Sayısı’ndaki ‘Mektup Türüne Giriş’ yazısında, edebî mektupların değerinden söz eder ve ‘Kanımca bizde mektup türünün en güzel en tatlı örneklerini ilkin Cahit Sıtkı ile Ziya Osman vermişlerdir. Tanpınar’ın mektupları büyük Avrupa yazarlarını hiç aratmaz,’ der ve ‘hele Paris’ten dostlarına yolladıkları[nın] her zaman zevkle okunacak değerde’ olduklarını söyler. Bence, asıl bu bağlamda, Oktay Akbal’a yazılanlardan çok, edebî kimliğinin değerliliği asla tartışılmaz olan onun, dostlarına yazdığı ‘Oktay Akbal’dan Mektuplar’ı beklemeliyiz.
17. 12. 2014
Bu arada editörlere fotoğraflar konusunda bir küçük düzeltme notu: 307. sayfa alttaki fotoğrafta Sait Faik unutulmuş; 312. sayfada hem alttaki hem de üstteki fotoğrafta, Cahit Tanyol olarak belirtilen kişinin Cavit Orhan Tütengil olduğu gözden kaçmış.
*Oktay Akbal’a Mektuplar, Hazırlayan: Hikmet Altınkaynak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2014
Hilmi Yavuz
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/oktay-akbala-mektuplar_2264736.html





Fransızca ve Ben

Ben Fransız diliyle, 1947 yılı sonyazında, Kuzey Anadolu’da, bir ilçenin ortaokulunda tanıştım. Samsun İli’nin, Çarşamba ilçesi ortaokulunda! Fransızca öğretmenimin adını unutmadım ve burada saygıyla anıyorum: İhsan Bengü hanımefendi idi… 
Okul dışında babam özel ders de aldırdı bana iki yıl boyunca. Fransız dilini bana sevdiren, bu dilin bir şiir dili olduğunu ilk ondan öğrendiğim öğretmenim…
Ortaokulda 3 yıl, daha sonra Kabataş Erkek Lisesi’nde 4 yıl, yabancı dil olarak Fransızca okudum. Fransız şiirini, ders kitaplarının dışında, daha yakından tanımak istemem, Kabataş Erkek Lisesi yıllarıdır. Kabataş Erkek Lisesi’ndeki Fransızca öğretmenlerimi, Sadullah Gür, Safinaz Şarman ve Münip Tunç’u burada saygıyla, minnetle anmak isterim…
Varlık Dergisi’nin yayımladığı ilk kitapları, deyiş yerindeyse, sıcağı sıcağına izlemiş bir kuşaktanım. Orhan Veli Kanık’ın hazırladığı ‘Fransız Şiiri Antolojisi’, benim, Fransız şiiriyle daha yakından tanışmamın ilk evresidir. Siirt’te, 1951’in yaz aylarında, Baudelaire’in ‘L’Ennemi’ [Düşman] şiirini Ahmet Muhip Dıranas çevirisinden okuduğumda, ‘Les Fleurs du Mal’i edinmemiştim henüz;- İstanbul’a döndüğümde, ilk işim Sahaflar Çarşısı’na uğramak ve eski bir ‘Les Fleurs du Mal’ edinmek oldu. ‘Düşman’ı Fransızcasından okuyabiliyordum artık…
Sonra Verlaine’i ve Apollinaire’i, Orhan Veli’nin ‘Fransız Şiiri Antolojisi’nin kılavuzluğunda, o kitaptaki Verlaine ve Apollinaire şiirlerinin Fransızcalarını bularak tanıdım: Verlaine’in Cahit Sıtkı Tarancı çevirisi ‘Gök Öyle Mavi’ şiirini, Apollinaire’in, Sabahattin Eyuboğlu ve Orhan Veli çevirisi ‘Ren Gecesi’ [La Nuit Rhenane] şiirini ve yine Apollinaire’in Sabahattin Eyuboğlu ve Necati Cumalı’nın çevirdiği ‘Marizbıll’ı… Valery’nin ‘La Production du Charme’ dediği sözdizimsel büyüyü hissettiren Baudelaire’in Suut Kemal Yetkin’in çevirdiği Spleen’lerinden ikincisine giriş dizesini! Dizenin Fransızcası,
‘J’ai plus de souvenirs que si j’avais mille ans’
biçimindedir- ve Suut bey, bu dizeyi,
‘Sanki bin yaşındayım, o kadar hatıram var’
diye çevirmiştir -ki Baudelaire’in bu dizesinin, başka bir söz dizimiyle çevrilirse asla verilemeyecek olan büyüsünü Türkçede yeniden ürettiğini düşünüyorum…
‘O kadar çok hatıram var ki, bin yaşındaymış gibiyim’
Ya da,
‘Bin yaşındayım sanki, hatıralarım o kadar çok’
biçimindeki ve başka söz dizimlerinin üretemeyeceği o ‘büyü üretimi’…
Bu örnekleri vermem, şiirsel söylemin gramerinin, yani onun sözdağarı ile sözdiziminin inceliklerinin, Fransızcadan yapılan çeviri şiirlerde de görülebileceğini göstermek içindi. Tıpkı Yahya Kemal’in Lecomte de Lisle’in antik Yunan şairleri Teokritos, Bion, Moskhos’dan yaptığı çevirilerden yola çıkarak Nev-Yunanî, kendi deyişiyle, ‘beyaz bir lisan’ın şiirsel söylemini inşa etme girişiminde olduğu gibi… 
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/fransizca-ve-ben_2185150.html
Hilmi Yavuz, 18. 12. 2013

Malatya İzlenimleri (1)

Kurtalan ekspresi, Sivas'ı geçip Hekimhan'a, oradan da Kesikköprü, Yazıhan, Dilek istasyonları üzerinden Malatya'ya geldiğinde, Haydarpaşa'dan Kurtalan'a olan üç gün üç gecelik yolculuğun yavaş yavaş sonuna gelmekte olmanın hazzını yaşardık.
1950'li yılların başında, lise öğrencisi Hilmi Yavuz'un hayatında, o 'uzayıp giden' tren yollarında, birbirine benzeyen taş yapılı tren istasyonlarının, beyaz fayans üzerine siyah harflerle yazılmış isimlerini okumanın, kalbi esrimeyle dolduran bir coşkusu vardı: Her istasyon adıyla, varılacak olan yere biraz daha yaklaşıldığını duyumsamak! Malatya'dan sonra Eski Malatya, Fırat, Bekirhüseyin, Baskil, Şefkat, Yolçatı, Uluova, Kürk, Gezin, Maden, Sallar, Ergani, Geyik ve Leylek üzerinden Diyarbakır'a varılacaktı. Üç gece önce Haydarpaşa'dan kalkan 'kara tren'in pencerelerinden Meteris, Ulam, Bismil, Çöltepe, Sinan, Batman, Kıradağ, Beşiri ve Garzan istasyonlarının o beyaz fayans üzerine siyah harflerle yazılmış adlarını okuyan Hilmi Yavuz, 'Baba, Kurtalan'a geldik!' diye sevinçle seslenecekti... Sivas'tan Kurtalan'a kadar bütün tren istasyonlarını ezberden biliyordu çünkü...

Malatya'yı geçtiğimiz hafta cumartesi günü gecesine kadar görmek nasip olmamıştı. 'Malatya'nın, bir mekan olarak o kunt yapılı istasyon binasını; bir şiir olarak Sezai Karakoç'un 'Mona Roza'sının, 'Hisar'da yayımlanan ilk haliyle ikinci dizesini ('Malatya gülleri ve beyaz yatak') ve bir folklor olarak da kayısısını anmaktan öte bir çağrışımı yoktu bende. Ama şimdi? Orada geçirdiğim iki güzel gecenin ve bir günün sonunda, şehrin ve şehrin insanının bende bıraktığı öyle harikuladelikler var ki!
İnönü Üniversitesi'nden Dr. İlhan Erdem, bundan bir süre önce beni arayıp BİLSAM adına beni Malatya'ya davet etmek istediklerini söyleyince, doğrusu önce tereddüt ettim. Çünkü Mart, Nisan ve Mayıs aylarında yoğun bir seyahat programı üstlenmiştim. Edirne'ye, Kayseri'ye, Avanos'a, Isparta'ya, Van'a gidecek, orada söyleşiler yapacaktım. Elbette Ankara'da Bilkent ve TOBB Üniversiteleri'ndeki derslerimi unutmadan! Yaşım 75'e merdiven dayamıştı;- bütün bunlara Malatya'yı da ilave etmeli miydim?
Sonunda 'davete icâbet sünnettir' diyerek Dr. Erdem'in önerisini kabul ettim. Ayrıca, Malatya'yı, istasyon binası, Sezai Karakoç'un o dizesi ve kayısısından öte tanımak da istiyordum elbet... İyi ki de kabul etmişim sevgili Dr. İlhan Erdem'in BİLSAM adına davetini... Orada müstesnâ, mücevher insanlar tanıdım. Erdemli, bilgili, yurtsever, imanlı insanlar!
Önce BİLSAM'dan söz edeyim. BİLSAM'ın açılımı 'Bilgi Yolu, Eğitim, Kültür ve Sosyal Araştırmalar Merkezi'... BİLSAM Yönetim Kurulu Başkanı sevgili Prof. Dr. İbrahim Gezer'in belirttiğine göre, '[ç]oğunluğunu akademisyen ve eğitimcilerin oluşturduğu, bunun yanısıra hemen her meslekten birikim, vizyon ve tecrübe sahibi yaklaşık 150 arkadaşı[n] bir araya gelerek kurduğu bir STK', yani bir sivil toplum kuruluşu! Prof. Gezer, BİLSAM'ın 'temel misyonu'nu 'bilgi çağında, bilgiden hareketle Anadolu kültürünün yerel değerlerini, İslâm kültürünün manevi değerlerini ve insanlık kültürünün evrensel değerlerini beraberce önemseyen bir yaklaşımla eğitim, kültür, sanat, sosyal sorunlar ve diğer alanlarda etkinlikler düzenlemek, projeler geliştirmek' olarak açıklıyor.
Bundan kısa bir süre önce Malatya Valiliğine atanan aziz kardeşim Doç. Dr. Ulvi Saran'la, orada, Malatya'da birlikte olmanın bahtiyarlığını yaşadım. Sayın Saran, sadece müstesna bir yönetici değil, aynı zamanda entelektüel donanımı ile de seçkin bir kimliktir. Onunla ve öteki dostlarla yaptığımız uzun gece sohbetlerinde, sayın Saran'ın Malatya için kuşatıcı bir vizyon geliştirdiğine tanık oldum ve elbette hiç şaşırmadım: Ulvi Saran'a yakışan ve ondan beklenen buydu çünkü...
Malatya izlenimlerime gelecek hafta da devam edeceğim.' 03.03. 2010
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/malatya-izlenimleri-1_957370.html

Malatya İzlenimleri (2)

Malatya izlenimlerime devam ediyorum.
Malatya'da ilk gece, Sayın Vali Ulvi Saran'ın da katıldığı ve geceyarısını bir hayli geçen bir söyleşiyle devam etti. BİLSAM yöneticilerinden bazılarının da hazır bulunduğu söyleşi, Malatya'nın entelektüel hayatı üzerineydi. BİLSAM'ın bu bağlamda Malatya'ya yaptığı katkıların beni derinden etkilediğini söylemeliyim. BİLSAM'ın genel yaklaşımı, özellikle "eğitim, kültür, bilim, sanat ve estetik üretimini merkeze almak; eğitim faaliyetlerinde 'iyi insan'ı hedefleyen bir perspektif geliştirmek; kurumsallaşmada önceliği düşünsel, kültürel ve sanatsal alanlara vermek" ve elbette en önemlisi, 'farklılıklara ve farklı düşüncelere karşı saygılı ve hoşgörülü olmak'. 

BİLSAM, gerçek anlamda bir 'sivil toplum' örgütü olarak 'devlete karşı bireyin ve toplumun konumunu güçlendirici yaklaşım ve projeleri [de] önemsemek'ten yana bir tavır koyuyor. 'Gerçek anlamda' dedim, çünkü kendilerine 'sivil toplum'culuğu yakıştıran bazı örgütlerin, 'Devlete karşı bireyin ve toplumun konumunu güçlendir[meyi]' değil, tam tersine bireye ve topluma karşı Devlet'i ve onun 'resmî ideoloji'sinin konumunu güçlendirmeyi önemsediklerini biliyoruz çünkü... Onlar, sivil toplum örgütleri değil, Devlet'in ideolojik aygıtları olarak çalışıyorlar çünkü...

Ertesi gün sabah, BİLSAM'ın İstanbulluoğlu Konağı'ndaki merkezinde kahvaltı ettikten sonra, kahvaltı masasında başlayan sohbete, sonrasında çaylarımızı içerken de devam ettik. İstanbulluoğlu Konağı, adı üstünde, eski bir konak yavrusu. Onarılıp restore edildikten sonra, Sayın Vali Ulvi Saran tarafından BİLSAM'a tahsis edilmiş. Malatya'nın entelektüel merkezi burası gerçekten... BİLSAM Yönetim Kurulu üyelerinden, başta sevgili başkan Prof. Dr. İbrahim Gezer kardeşim olmak üzere, Prof. Dr. Ahmet Kızılay, Sinan Akıncı, Enver Acar, Temel Aşıcı, Abdullah Çolak, Abuzer Yetiş ve başta Doç. Dr. İsmet Emre, tekstilci Basri Yaşar, Hacı Uğur Polat, Zekeriya Bey ve öteki dostların katıldığı sohbetimizi, BİLSAM Şiir ve Yazı Atelyesi öğrencileriyle daha da koyulaştırdık.
Murat Sezik'in rehberliğinde yaptığımız Malatya gezisinde Battalgazi'yi, Ulucami ve Kervansaray'ı gördükten sonra, iki edebiyat öğretmeni kardeşimizin, Güneş TV'de, Ferman Salmış ve Ertan Zorteymur'un hazırlayıp sundukları bir televizyon programına konuk oldum. Kız Meslek Lisesi'nde görevli Ferman Salmış'ın Güneş TV'de 'Siyah Beyaz', Cumhuriyet Lisesi'nde görevli Ertan Zorteymur'un ise 'Ezgiden Söze' adlı ayrı programları var. Bu defa, benim için ortak bir program düzenlemişler. Şiirden güncel politikaya kadar, eski deyişle 'ariz amik' bir söyleşi yaptık onlarla. Selami Bey'in, o gerçekten çok sevimli, modern Kitap Kafe'sinde kısa bir süre dinlenip içilen bir yorgunluk kahvesinin ardından İl Genel Meclisi Salonu'nda, Timaş'tan çıkan 'Türkiye'nin Zihin Tarihi' adlı kitabımı konu alan bir konferans verdim.
Akşam yemeğinden sonra Sayın Vali Ulvi Saran'ın ve Malatya AK Parti Milletvekili Mehmet Şahin Bey'in de katıldığı bir sohbetin ve Malatya'da geçen saatlerimin zihnimde bıraktığı telezzüzle, ertesi günün sabahı ayrıldım Malatya'dan...
Genellikle bu yaşta, bu tür yoğun gezi programlarının beni yorup yormadığı sorulur hep. Verdiğim cevap şudur: Eğer bu geziler, benim zihnimde ve kalbimde lezzetler ve bahtiyarlıklar bıraktıysa, asla bir yorgunluk hissetmem;- tam tersine, zihnen ve kalben dirilmiş olarak dönerim o yolculuklardan... Malatya gezisi de tastamam böyleydi benim için... Herkese sonsuz teşekkürler... Ama Malatya gezisi sırasında beni yalnız bırakmayan, hep yanımda olan üç dosta ise özel teşekkürlerim var: İlhan Erdem'e, Sinan Akıncı'ya ve Hayrettin Beyhan'a...10. 03. 2010
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/malatya-izlenimleri-2_959835.html



Hilmi Yavuz Edebiyat Hatıraları'nı anlattı

Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ile NeoCorteX Öğrenci Topluluğu'nun düzenlediği 'Edebiyat Hatıraları' söyleşisinin konuğu Şair-Yazar Hilmi Yavuz oldu.

8 Ekim 2013
Hilmi Yavuz Edebiyat Hatıraları'nı anlattı
Öğrenciler ve akademisyenlerin yoğun ilgi gösterdiği Yavuz, çok küçük yaşta babasıyla birlikte başlayan edebiyat yolculuğundan önemli kesitler anlattı.
Yavuz, 'Edebi hayatıma şekil veren iki insan vardır. Biri babam diğeri de lisede edebiyat öğretmenim olan Behçet Necatigil'dir.'dedi.
Süleyman Demirel Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen söyleşiye Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hakkı Gökbel, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Musa Özcan, Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Oktay Sarı, Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Alim Gür, Tıp Fakültesi Başhekimi Doç. Dr. Yaşar Şen, öğretim üyeleri ve çok sayıda öğrenci katıldı.
'7-8 yaşlarındayken edebiyatın tadına vardım'
Çok erken yaşlarda babasının da desteğiyle edebiyata ilgi duymaya başladığını belirten Şair-Yazar Hilmi Yavuz, 'Henüz 7-8 yaşlarında arkadaşlarım sokakta oyun oynarken babam bana 'Otur evlat sana mektepte öğretilmeyen şeyleri öğreteceğim' diye oturtur ve edebiyatın lezzetine varmam için divan şairlerinin şiirlerini okurdu. Bu bilgiler ışığında geçen çocukluğumun ardından 13-15 yaşlarındayken öğretmenlerimiz divan şairlerinin beyitlerini açıklar, ben de söze katılır onlarla birlikte açıklardım.' dedi.
'Necatigil sayesinde hayatımın kararını verdim"
Belli bir yaşa gelince hatıraları anlatmanın daha bir önemli hale geldiğini söyleyen Yavuz, 'Edebi hayatıma şekil veren iki insan vardır. Biri babam diğeri de lisede edebiyat öğretmenim olan Behçet Necatigil'dir. Bu iki insan olmasaydı ben bugün Selçuk Üniversitesi öğrencilerinin karşısına çıkıp edebiyat hatıralarını anlatan bir sanatçı olamazdım. Necatigil, benim edebiyat anlamında bugünlere gelmemi sağlayan önemli bir isimdir. Onun yol göstericiliğinde hayatımın kararını verdim ve edebiyatçı oldum. Tabi bunda önemli bir faktör de bendeki yeteneği onun görmesiydi. Hayatımın sonuna kadar ona olan borcumu ödedim diyemem.' dedi.
Behçet Necatigil'in Türk edebiyatçılarını tanımasına da vesile olduğunun altını çizen Yavuz, 'Lisedeki edebiyat derslerimizde Behçet Necatigil aramızdan seçim yaparak bizi o zamanlarda İstanbul'da düzenlenen Edebiyat Matineleri'ne götürürdü. Onun sayesinde edebiyatımızın önemli isimleriyle tanışma fırsatı bulurduk.' dedi.
Söyleşinin sonunda Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hakkı Gökbel, Şair-Yazar Hilmi Yavuz'a teşekkür ederek Selçuk Üniversitesi'nin köstekli saatini ve Mevlana Araştırma Enstitüsü tarafından hazırlanan 'Gönle Yolculuk' kitabını hediye etti.
http://www.haber5.com/kultursanat/hilmi-yavuz-edebiyat-hatiralarini-anlatti


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder