4 Temmuz 2015 Cumartesi

Hilmi Yavuzla Edebiyat ve Şiir Hakkında



...
-Muharrem Yaman: Hilmi Yavuz kimdir, kendinizden bahseder misiniz?
-Hilmi YavuzHilmi Yavuz, bir şair ve bir hoca!
-Muharrem Yaman: Peki, kendinizi bir şair ve bir hoca olarak nitelendiriyorsunuz. Bir şair ve bir hoca olarak sizce büyük şiir denilen olgunun kriterleri nelerdir?
-Hilmi YavuzBüyük şiirin bir kriteri yok! Montaigne’nin bir sözünü aktarayım: Şiirin orta hallisi veya kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir. Ama iyisi, yükseği, harikuladesi, aklın kurallarını aşar. Onun güzelliğini tam ve sağlam olarak görenler, bir şimşeğin ihtişamına benzer bir parıltı görmekle kalırlar. Büyük şiir, muhakememizi tatmin etmez, allak bullak eder.’
-Muharrem Yaman: 55 yıldır şiir yazdığınızı sizi yakından takip eden edebiyatseverler çok iyi biliyor. İyi şiir ve iyi şair konusunda bilimsel anlamda kişide oturması gereken değerler neler olmalı? Yine bu noktadan hareketle iyi şiir ve şair kavramları geçmişte nasıldı, günümüzde nasıl ya da bu ölçüt şiirin beslendiği köklere göre mi değişiyor?
-Hilmi Yavuz: ‘Büyük şiir’ ile ‘Sahhi şiir’i birbirinden ayırmak gerek. Montaigne’e katılıyorum: Büyük şiirin kriteri yoktur;- öznel bir yargıdır, bir şiire ‘büyük şiir’ demek! Sizde bir şimşeğin görkemine benzer bir parıltıya neden olan bir şiir, bende hiçbir etkiye yol açmayabilir. Bunu, elbette ‘klasikler’i dışta tutarak söylüyorum. Klasikler, ‘iyi’nin ve kötü’nün ötesinde’dirler çünkü… Oysa, ben ‘sahih şiir’den söz ederken, ‘büyük şiir’den farklı olarak, öznel değil, nesnel bir yargıda bulunuyorum. ‘Sahih şiir’, bir şairin şiirlerinin, kendi toplumunun entelektüel tarihi ile birebir ilişkili olduğu şiirdir. Daha önce de belirttim: “Benim için ‘sahihlik’ son derece önemli. Bizim tarihîmiz hem Doğulu hem Batılı olmamızı gerektiriyor. Bizim bir edebiyatçı¬mız, düşünürümüz çıkıp da, "kardeşim geçmiş beni ilgilendirmiyor, ben kendimi Batılı olarak görüyorum, bana ne Mevlana'dan, bana ne Yunus'tan, bana ne Evliya Çelebi'den" diyemez. Dediği takdirde tarihiyle ters düşmüş olur. Bunun tersi de aynı. İnsan çıkıp, "ben Şarklıyım, Şeyh Galip okurum. Bana ne Goethe'den, Hegel'den" diyemez. Aynı duruma düşer. Bizim her ikisini de bilmek gibi bir mecburiyetimiz var. Kültürel tarihimiz, zihniyet tarihimiz bunu gerektiriyor. Bunu yapabilen değerlerimiz var bizim. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Behçet Necatigil, Asaf Çelebi bu anlattığıma çok iyi birer örnektir. Bir sahih şairler aile ağacı çıkarılsa, ben kendimi bu aile ağacının bir yerinde konumlandırıyorum. Bu önemli bir objektif kriterdir. Büyük şair olmak ya da küçük şair olmak sübjektif kriterdir; ancak, şiirin hem Doğu'nun hem Batı'nın izlerini taşıması objektif bir değerlendirmeyle görülebilir. Bu bir tavrı da gösteriyor. Ben değerlendirmelerimi yaparken çok haklı olarak bu zihniyet tarihiyle çelişmeyen, sahih şairler var mı yok mu buna bakıyorum.
-Muharrem Yaman: Şiiri, felsefe, sosyoloji, tarih ve coğrafya ile etkileşim kurarak yazmak ile bu alanlardan bağımsız şiir yazabilmek arasındaki farklar neler?
-Hilmi Yavuz: Şiirin felsefe, tarih, sosyoloji ile olan ilişkilerini ayrı ayrı ele almak gerekiyor. Ben, daha önce de birkaç defa belirttiğim gibi, şiirle felsefe yapılamayacağını, şiirle felsefenin söylemlerinin birbirinden farklılaşmış olduğunu düşünüyorum. Kısaca felsefe, soyut ve genel düşünce o-nesneleriyle (kavramlarla) yapılır; şiir ise, somut ve tikel düşüce nesneleriyle(imgelerle) … Felsefe ancak somut ve tikele indirgendiğinde, bir Dünya görüşü olarak yer alabilir şiirde. Tarihle olan ilişkisi, 3. sorunuza verdiğim yanıtta dile getirdiğim gibi, şiirin entelektüel tarihle örtüşmesi bağlamında düşünülmelidir. ‘Tarihsel şiir’i ise ben, epik şiir olarak anlıyorum. Sosyoloji ve coğrafyayı da şiirle doğrudan değil, dolaylı olarak kurabilecekleri ilişkiler bağlamında ele almak gerekir. Ama asıl olan, şiirin şiirle ilişkisidir. Kısaca, metinlerarasılık (intertextualité) ilişkisi…
-Muharrem Yaman: Bir söyleşinizde, şiirin, gerçeklikle olan ilişkisi problematiktir: Bu problematik ilişkinin çözümü, şiir dilini, gündelik konuşma dilinden ayırmak; şiir dilini 'sembolik dil'; gerçekliğin dilini de 'gündelik konuşma dili' olarak belirlemektir. Böylece gerçeklik, dünyaya ait bir gerçeklikten, şiire ait bir gerçekliğe dönüşür: Dünyaya ya da doğa'ya ilişkin gerçeklikle, sanata, dolayısıyla da şiire ait gerçeklik ayrımı ortaya çıkar” diyorsunuz, peki bunu ayırt etmenin yolu nedir?
-Hilmi Yavuz: Evet, bir defa daha yineleyeyim: Şiirin gerçeklikle ilişkisi problematiktir. Bir şiir dilinden ya da şiirsel söylemden söz edeceksek eğer, bu söylem dilin mecazlar ve istiarelerle inşa edilmiş olan sembolizmine dayanmalıdır. Bu dili, gerçeklikle sembolik ya da dolaylı olmayan, doğrudan ilişki kuran gündelik konuşma dilinden ayırt etmek gerekir. Gündelik konuşma dilinde sözcükler, dünyada gösterdikleri nesnelere, konvansiyon gereği, atıfta bulunmak zorundadırlar; oysa şiir dili, sembolik bir dil olarak bunu yapmak zorunda değildir: Şiirdeki sözcükler, dünyada işaret ettikleri nesnelere göndermede bulunmayabilirler. Bu da bizi, şiirin doğruluk ve yanlışlıkla bir ilişkisi olmadığı sonucuna götürür. Doğruluk ya da yanlışlık, ancak gerçeklikle ilişki kuran önermeler için geçerlidir. Ne zaman Maçka'dan geçsem / Limanda hep gemiler olurdu" dizelerini, 'Attila İlhan'a öyle görünmüş; acaba doğru mu bu?' diye, her sabah Maçka'dan geçerek limana bakmayı deneyip doğrulamaya ya da yanlışlamaya çalışan birine tanık olsanız, kim bilir ne düşünürdünüz? Şiirin, bu anlamda gerçekliği dile getirişte Doğruluk ya da Yanlışlıkla bir ilişkisi olmadığı ortadadır. Ama bundan, şiirin yalan söylediği sonucu çıkarılabilir mi?
-Muharrem Yaman: Öğrencilerinizden Şair Vural Bahadır Bayrıl: “Hayatını şiire adanmış bir ömür olarak Hoca'nın şiirine baktığımızda gelenekten kopmamamız gerektiğini, dil işçiliğini, şairin nasıl bir entelektüel olması gerektiğini öğreniriz." diyor. Bir insanın hayatını şiire adamasındaki kasıt nedir?
-Hilmi YavuzBir şairin hayatını şiire adaması demek, elbette şiirden başka hiçbir şey yapmaması demek değil: Buradaki ‘adamak’, şiirden asla vazgeçmemek, şiiri kendi var oluşunu anlamlı kılan bir etkinlik olarak düşünmektir. Hayatımı şiire adadım, evet, çünkü şiir yazmakla hayatımın bir anlam kazandığını düşünüyorum.
-Muharrem Yaman: Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Behçet Necatigil ve Asaf Çelebi gibi edebiyatçılarımızın soy kütüğünün devamı olduğunuzu biliyoruz. Bu ifadeden hareketle bu yazarların soy kütüğüne uzak olan şahsiyetler hakkındaki düşünceleriniz?
-Hilmi Yavuz: Bu soy kütüğü içinde yer almayanları, ‘gayrisahih şairler’ olarak adlandırıyorum. Kuşkusuz, içlerinde büyük şairler de olabilir; - ama bu, bir nakşa sorunuza verdiğim yanıtta da söylediğim gibi, farklı kategorilerdir.
-Muharrem Yaman: Türkiye’de edebiyat üzerine yapılan son çalışmalar sizi zihinsel manada ve duygusal manada tatmin ediyor mu? Son dönem çalışmaların edebiyat dünyasına kattıkları, olması gerekenler ve elbette olmaması gerekenleri bir öneri şeklinde okuyucularımızla paylaşır mısınız?
-Hilmi YavuzEdebiyatımızın en büyük eksiği, hiç kuşku yok, kuramsal çalışmaların azlığıdır. Son birkaç yıldır, benim de öğretim kadrosu içinde bulunduğum Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde, yüksek lisans ve doktora öğrencilerimizin yaptıkları çalışmalar ve yayınlar dışta tutulursa, kuramsal alanda edebiyatımızın oldukça kısır ve çorak olduğunu söyleyebilirim. Dünyanın büyük bir kesimi, edebiyatı psikanalitik, semiyolojik, yapı sökümcü, feminist, marksist, postkolonyal… okumalar bağlamında ele alıyor. Özellikle şiir okumaları konusunda kuramsal okumalardan yoksunuz. Edebiyatın, ‘izlenimci’ bir eleştiri geleneğine sahipmiş gibi görünen ülkemizde, bu tip okumaları, deneme yazarlarına bırakması gerekiyor.
-Muharrem Yaman: Bugün geçmişe oranla yüzlerce edebiyat dergisi var. Hilmi Yavuz bu kadar matbu ve görsel kaynakların var olduğu halde, edebiyatın ve edebi dilin, sinemalarda gündelik hayattaki boşluğunu nasıl değerlendiriyor?
-Hilmi Yavuz: Edebiyat dergilerinin sayısının bir hayli fazla olması, o dergilerin dolaşım alanının geniş olduğu anlamına gelmez: Ne kadar çok sayıda edebiyat dergisi yayımlanırsa yayımlansın, bu dergileri alan ve okuyanların sayısında bir değişiklik olmaz. Edebiyat, bundan elbette ‘nitelikli’ edebiyatı kastediyorum, ‘nitelikli okurlar’ arasında dolaşıma girer;- nitelikli okurların sayısı da, bu ülkede, taş çatlasa 5000’i geçmez. O nedenle, ‘nitelikli’ edebiyatın medyada çok büyük bir karşılık bulmamasında, anlaşılmayacak bir yan yoktur. Medya nitelikli ama az satanla değil, daimai, nteliksiz ve çok satanla ilgilenir. Medya, nitelik’e değil, nicelik’e öncelik verir, vermek zorundadır çünkü!
-Muharrem Yaman: İnsanların zamanlarına benzediği düşüncesinden hareketle, 21. yüzyıl edebiyatçılarının bizlere şu an nasıl bir profil (görüntü) çizdiğini anlatır mısınız?
-Hilmi Yavuz: 21.yüzyılın edebiyatçısının, bundan önceki yüzyılların edebiyatçı profilinden çok farklı bir profil çizeceğini sanmıyorum. Nitelikli edebiyatçının profili değişmez, diye düşünüyorum.
-Muharrem Yaman: Son olarak, edebiyat sahasında emek veren genç arkadaşlarımıza ve bu işin eğitimini alan kişilere dillendireceğiniz birkaç altın öğüt, sanırım edebiyat sahasındaki aydınlamaya çok büyük yarar sağlayacak, buyurun, sizi dinliyoruz…
-Hilmi Yavuz: Ben öğüt vermekten hiç hazzetmem. Öğüt vermek, öğüt verilen kişiden kendini üstün görmektir.
-Muharrem Yaman: Değerli hocam, son derece keyif aldığımız hoş bir sohbet oldu. Bize kıymetli vaktinizi ayırıp fikirlerinizi içtenlikle paylaştığınız için size çok teşekkür ediyorum.
Hilmi Yavuz: Asıl ben teşekkür ederim. Sakarya’daki tüm dost ve arkadaşlara çok selamlar…
Not: Türk Edebiyatı’nın üstatlarından Hilmi Yavuz’la edebiyat ve şiir üzerine yaptığımız röportaj, İstanbul Taksim The Marmara Otel’in lobisinde gerçekleştirilmiştir.

*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder