5 Temmuz 2015 Pazar

Hilmi Yavuzla Röportaj

Düşünür, gazeteci, yazar, öğretim üyesi ama en çok şair 
Hilmi Yavuz


Günümüz Türk edebiyatının en saygın isimlerinden olan Hilmi Yavuz ile Kabataş Erkek Lisesi'nde yaptığımız söyleşide anlattıkları, anıların aktarımının ötesinde, Türk edebiyatının, Türk eğitim sisteminin bugünkü durumuna geliş sürecini özetler nitelikteydi.



Yazdığı onlarca kitap, gazete ve dergilerde yayınla­nan sayısız makale, üniversitelerde gençlerin zihin­lerini aydınlatmak uğruna verilmiş 30 seneye yakın bir zaman... Bir aydın, bir yazar, bir gazeteci ola­rak Hilmi Yavuz, Kabataş Erkek Lisesi'nin güzelim İstanbul Boğazı'na en hakim sınıfında yaptığımız söyleşide, bü­tün bu konulardaki yaşam sürecini anlatırken, kendisini en çok şair yönüyle anılmasının mutlu edeceğini söylüyor...



Şair Hilmi Yavuz, Kabataş Erkek Lisesi'nde yaşadıklarını, ho­calarının üstlendikleri hangi misyonla kendilerini hayata hazır­ladıklarını ve çağdaş Türk şiiri hakkındaki değerlendirmelerini anlattı.



Kabataş'ta eğitime nasıl başladınız? 



Ortaokulu Siirt'te bitirdim. O dönemde Siirt'te lise yoktu. Babam iyi şartlarda okuyabilmem için İstanbul'a taşınmamıza karar verdi. Ben zaten İstanbul doğumluyum. Annem ve babam Siirtli. Babam emekli olduktan sonra Siirt'e yerleşmiştik. Ortaokulu bitirip de benim İstanbul'da okumama karar verilince, hangi liseye gideceğim konusunda tartışmalar başladı. Babam, Galatasaray, Haydarpaşa ya da Kabataş'a gitmemin iyi olacağını düşünüyordu. Tanıdığımız tek Kabataşlı, halamın damadı olan Faik Olcay'dı. Faik Ağabey'in her konuşmasında Kabataş'ı çok övdüğünü biliyorduk. Durumu değerlendiren aile meclisi de Kabataş'ta okumama karar verdi. Bu karar üzerine İstanbul'a geldik. Babam disipline çok önem veren bir insandı. Bu nedenle yatılı okumama karar vermişti. Kayıt sırasında babama, yatılı öğrencilerin yanlarında getirmeleri gereken şeylerin listesini vermişlerdi. O listedekiler i n hepsi büyük bir Özenle hazırlanmış ve ceviz bir sandığın içerisine yerleştirilmişti. Okula İlk defa annemle gittim. Yatakhanede yer gösterdiler. Annem yatağımı yaptı. Bir de üzerinde 'Hilmi Yavuz' yazılı bir Siirt battaniyesi vardı. Onu da yatağın üzerine örttü. Ertesi gün okul açılıyordu. Annemi uğurlamak İçin kapıya kadar gittim. Kapıda iri kıyım, palabıyık, sert suratlı biri duruyor. Sonradan dört yıl boyunca, okulla dışarısı arasındaki tek engel olarak göreceğimiz, 'Pala' Yusuf! Kapıda annemin elini öptüm, o da bana "Allah zihîn açıklığı versin" gibi sözler söyledi. O sırada ben de annemle çıkacakmışım gibi bir hareket yaptım. Pala Yusuf sertçe, "Nereye gidiyorsun?" dedi. Anladım ki, ben artık burada mahpustum. Kabataş'taki günlerim böyle başladı...



Kabataş'ta nasıl bir ortamda okudunuz?



1950-51 ders yılında girdim ben Kabataş'a. 4-B sınıfıydı. Okul numaram da l O44'tü. Sınıfımız çok küçüktü. 30 kadar öğrenci vardı. Büyük çoğunluğu taşradan gelen çocuklardık. İstanbul'daki ortaokullardan mezun olarak gelen üç kişi vardı sadece: Hasan Pulur, Mete Uğur ve Öznur Gürkem. Onlar da yatılıydı. Sınıfta bir 'nehari', yani gündüzlü öğrenci vardı: Nehari Atilla Geriye kalanların tamamı 'leyli', yani yatılıydı. Dediğim gibi sınıf, mekan olarak çok küçüktü ve en arka sırada oturanlar İçin tahtaya kalkmak veya dışarıya çıkmak son derece zordu. Bu nedenle arka sırada oturanlar çok kolay kopya çekerlerdi. Hocalar, onları kolay kolay denetleyemiyorlardı çünkü... Cebir geometri hocası rahmetli Haydar Niyazi Dikecoğlu, bütün bir yazılı sınav süresince sıraların üzerinde dolaşmayı adet edinmişti. Yani tam sınava konsantre olmuş yazarken, bir anda hocanın pabucunu görüyorduk burnumuzun dibinde.



Bizim sınıfın önemli özelliklerinden biri de kendi arasında çok İyi bir ekip oluşturma becerisini göstermiş olmasıdır. Ben okula başladığımda sigara içiyordum. Herkes sigarayı tuvaletlerde içerdi. O dönem müdür olan Cemal Artüz de emekliliğinin yaklaşmış olmasından olacak, okulla çok fazla ilgilenmezdi ama müdür muavinleri son derece sıkılardı. Bunlardan biri ihsan Varas'tı. Biz O'na Faraş İhsan derdik. Jimnastik hocasıydı. Spora olan düşkünlüğü nedeniyle sigara içenlerin baş düşmanıydı İhsan Hoca. Hafta sonları eve çıkardım. Evin de tek çocuğuydum. Annem benim okulda iyi beslenmediğimi düşünürdü. Ben pazar aksamları okula giderken, bir kavanozun İçerisine tereyağıyla karıştırılmış bal koyar, yanına da kuruyemişler, başka yiyecekler verirdi. Oldukça yüklü bir şekilde okula dönerdim yani. Hepimizin dolapları vardı. Ben de o yiyecekleri dolabıma kilitliyordum. Fakat sınıfın veletleri vardı. Onlar dolapları açar ve içindekileri alırlardı. Bir kaç defa uyardım. Dedîm ki, "Arkadaşlar, bunu yapmayın. Tamam, alın istediğiniz kadarını, ama hiç değilse bana da biraz bırakın." Ancak bu ricalarım asla dikkate alınmamıştır. Sonuçta onlarla bir anlaşmaya vardık. Ben çalışkan bir Öğrenci olduğum için, dolabıma dokunmadıkları takdirde, istedikleri dersten kopya vermeyi önerdim. Onlar açısından çok iyi bir anlaşmaydı. Bu anlaşma sayesinde herkes rahat etti. Çünkü diğerlerinin dolaplarına dokunmaktan da vazgeçtiler.



Birinci sınıfta derslerimize giren hocalarımın kimler olduğunu söyleyeyim:



Birinci sınıfta edebiyat hocamız Güzin Benibol Hanım'dı, biyoloji hocamız Suat Gürel'di, kendisi diş doktoruydu, kimya ho­camız Hilmi Dilmer'di, namı diğer 'Öküz' Hilmi!.. Matematik hocamız Haydar Niyazi Dikeçoğlu, tarih hocası Aziz Taner'di, namı diğer Kürt Aziz, coğrafya hocamız Bedia Alev'di, Fransızca hocası ise Münip Tunç Bey. Jimnastiğe Hamdi Saver geliyordu. Müzik hocamız Seyfettin Asal, resim hocası da Zahide Hanım'dı. Askerlik dersine de kurmay binbaşı Münip Dinçkal geliyordu.Fransızca Hocamız Münip Bey tam bîr İstanbul beyefendisiydi. Okula gelirken da ima lacivert elbiseler giyer, giyim kuşamına özen gösterirdi. Biyoloji hocamız Suat Gürel bey de öyleydi. Bizim hocamız olmamalarına rağmen, okulun çok iyi giyinen hocaları arasında İngilizceci Sabahattin Eytemiz'i ve Coğrafya hocası 'Pal' Sadi'yi anmalıyım. Münip bey, ders anlatırken kendinden geçer, dağılırdı. Derslerde kullanacağı renkli tebeşirleri kendisi yaparmış Beyaz tebeşirleri kırmızı, mavi ya da yeşil mürekkebe yatırır, tebeşirin mürekkebi emerek renk kazanmasını sağlarmış. Bu rengarenk tebeşirleri, alüminyum sabun kutusunun içinde getirirdi derse. Tahtada ders anlatır, cümle çözümlemeleri yaparken prepositİon'ların altını yeşille, adverbe'lerin maviyle,abjectiflerİn mesela kırmızıyla çizer, kendisini öylesine kaptırırdı ki derse, üzerindeki o güzelim laci­vert elbise, dersin sonuna doğru empres­yonist bir resme dönüşürdü.



Edebiyatla ilgilenmeniz bu dönemde mi başladı?



Birinci sınıfta edebiyat hocamızın Gü­zin Hanım olduğunu söylemiştim. Sınıfta edebiyatla ilgilenen öğrenciler vardı. Hasan Pulur bunlardan biridir. Lise yıllarında çok güzel şiirler yazdı, sonra bıraktı şiir 



yazmayı ne yazık ki Öznur da karikatür çizerdi. Hocamızla birlikte karar verip "Sesimiz" diye elle çoğaltılan bir dergi çıkardık. Bugün bana çok komik gelen şiirlerim yayımlandı o dergide. Behçet Hoca dergimizi görmüş ve ilgilenmiş. Bu sayede Behçet Necatigil ile tanıştık. Nitekim ertesi yıldan itibaren bizim hocamız olunca da 1952'den itibaren Dönüm Dergisi'ni ilk defa biz çıkarmaya başladık. Donüm'ü de okuldaki Öğrenciler hazırlardı ama Özdemir Asaf'm matbaasında basılırdı. Biz yazıları hazırlardık, Hasan Pufur'a verirdik. O alır Ozdemir Asaf'm Cağaloğlu'nda<i matbaasına götürür, yazıları yerleştirir, mizanpajı yapardı. Derginin hem yazarı hem de 'teknik sekreter' İ idi Hasan... 'Sesimiz' defa'leri saymazsak, benim ilk ciddi şiirim 15 Aralık 1952 (tarihli) Dönüm' Dergİsİ'nde çıkmıştır. "Sabahların Türküsü" diye bir şiirdi. Benim okulla ilgili aklımda kalan daha çok mütalaa, anî etüt saatleridir. Etütler çok keyifli geçmiştir. Birinci sınıftay­ken bir ara 4A sınıfıyla beraber etüt yaptık. Bİr dönem Adalet Bakanlığı yapan Prof.Dr. Hikmet Sami Türk ile tanışmamız da o vesileyle olmuştur. Daha sonraki yıllarda aynı sınıfta okuduk. O da edebiyata meraklıydı. O sıralarda astronomiye merak sar­mıştı. Bana bir gün, "Bak eğer geleceğin şürini yazmak istiyor­san gökyüzüne ilişkin şiirler yaz" dedi. Hikmet Sami'nin bu söy­lediğinden etkilenip, 'Astronomik Şiirler' yazmaya başladım. Bu tıklarım 1951 yılında oluyor... ikinci sınıfın başladığı yıl, okula biraz geç geldim. 4-A ile 4-B'yi karıştırmışlar ve 5-F diye bîr sınıf yapmışlardı. Ben döndüğümde lise bi­rinci sınıftaki arkadaşlarımdan bazılarının olmadığı­nı, buna karşılık 4-A sınıfından bazı arkadaşların o sınıfta olduğunu gördüm. İşte o yıldan itibaren Sa­mi ile aynı sınıfta okumaya başladık. Coğrafya dersimize Cevat 'Babo'gİrerdi. "Her Türk ço­cuğunun 5 numero hakkıdır" derdi. Yani hiçbir şey bilmesen bile en az beş alıyordun. Öğrencileri derse kaldırır, Ankara'nın yerini haritada göstermesini isterdi. Göste­rirse, 7 verirdi. Yani, hem Türk çocuğu, hem Ankara'nın yerini biliyor. Bu nedenle 7'yi hak etmiş oluyordu tahtaya kalkan. Fi­zik hocası EcvetGürses'ti. Şişli Terakki Lİsesİ'nin müdürüydü ay­nı zamanda. Tarih hocası Galip Vardar, namı diğer Galip Baba'yaS. Biyolojiye yine Suat Hoca geliyordu. Fransızca hocamız değişmişti, ismet Hanım giriyordu. Öğrenciler kendisine 'Mefiake' adını takmışlardı; bugün bile bunun ne anlama geldiğini bil­mem! Üçüncü sınıfla birlikte hem hocalarla hem de arkadaşlar­la olan ilişkilerimiz daha da oturdu. Use üçüncü sınıfta psikolo­ji dersi aldık. Hocamız Rüştü Ultav'dı. Bunun dışındaki hocala­rımızda pek bir değişiklik olmadı. Fransızca dersine Müdür Muavinî Sadullah Gür girmeye başladı. Cebir geomefri dersine Nuri Çulan giriyordu. O sene isteyen öğrencilere resim ve mü­zik derslerinin yerine İkinci bir yabancı dil dersi alma hakkı ta­nındı. Ben de ingilizce dersini tercih ettim. Bu derse de Handan Boragantı girerdi. Okuldaki arkadaşlarım benim yaptığım tak­litleri çok beğenirlerdi. Bu yeteneğim, bazen çok hoş durumlara yol açsa da, bazen de başımın belaya girmesine neden oldu. Bİr gün laboratuardaki bir ders esnasında, Öküz Hilmi Hoca'y1 telefona çağırdılar. Arkadaşlar da fırsattan istifade, "şu öküz Hilmi'nin taklidini yapsana" diye ısrar ettiler. Ben de çıktım or­taya, hocanın tembel öğrencilere nasıl davrandığının taklidini yapmaya başladım. İsparta şİvesiyle söyle sorardı öğrenciye: "Çikolata yiyeyor musun, kazoz içeyor musun? Gamını sıkı sıkıviceksin!' Ben bunları yaparken sınıf kahkahadan kırılıyor. Bir an bir sessizlik oldu, ama ben kendimi aktörlüğümün!!) coşku­suna öylesine kaptırmışım ki, Hilmi hoca'nın sınıfa girdiğini Fark etmiyorum. Birden bire kulaklarımdan yukarıya doğru çekildiği­mi hissettim. Bir baktım arkamda Hilmi Bey. Bİr İki şamarla kur­tardık paçayı. Son sınıfta, felsefe dersinden sınav olduğumuz bir gündü. Descartes'ın hayatı ve felsefesi soruldu. Ben önde oturu­yorum arkamda da Hasan Pulur ile Ercüment Ruta oturuyor. Ercü, yaşça bizden büyülc dünya tatlısı bir insandı. Söylemeyi unuttum: Benîm okuldaki lakabım "kambur"... Ercü beni arka­dan dürtüp, "Kambur! Söylesene oğlum Descartes'ın eserleri­ni...' diye sıkboğaz ediyor. Baktım olmayacak, Refİa Hoca'ya çaktırmadan Milli Eğitim Bakanlığı'nın kitap katalogunu açtım, Descarfes'ın Türkçe'ye çevrilen bütün eserlerinin listesi var, o sayfayı açıp, Hoca'ya çaktırmadan Ercü'ye uzattım. Ercü'nün sesi kesildi. Bir süre sonra kağıtlar toplanmak üzereyken, Refia Hanım, sınavla ilgili bir soru sormak isteyen olup olmadığını sordu. Ercü parmağını kaldırıp, "Hocam" dedi, 'Descartes'ın yoğun temaslarımız da o yıldır. Benim Behçet Hoca ile tanışmam 1951 yılındadır. Ertesi yıldan itibaren bizim hocamız olmuştur. Necatigil, kendisine özgü birisiydi. Müfredatı anlatır, ancak arada çok farklı bilgiler de verirdi. Bizim yazılarımızı okurdu. Bir edebiyatçı gözüyle, yaptığımız yanlışları, sabırla anlatırdı. Çok uğraşmıştır, çok emeği geçmiştir bize.



Bugünden bakınca Kabataş'ın hayatınıza kattıklarını anlatır mısınız?



Kabataş bize bir ahlaki bütünlük verdi. Bizim arkadaşlarımız arasından üçkağıtçı, yalancı, hırsız, devleti dolandıran adamlar çıkmamıştır. Çünkü bizim hocalarımız, boşta tarih hocalarımız, Kürt Aziz ve Galip Baba, bize bu ülkede bir ahlaki duruşun na eserlerini yazdık, fiyatlarını da yazalım mı?". Tabu bütün sınıf gülmekten kırılıyor. Ercü saf bir çocuktu. Hasan bunun kopya çektiğini görünce, fiyatlarını da yazmasını, bu şekilde daha iyi not alabileceğini söylemiş. Ercü de bunun üzerine konuşmuş.



Behçet Necatigil ile olan ilişkinizi anlatır mısınız?



1953-54 yıllarında, yani bizim son sınıfta olduğumuz sene, "Dönüm' Dergisi için en yoğun çalıştığımız seneydi. Hoca'yla en 
sil olması gerektiğini son derece açık şekilde anlatmışlar ve bu ahlaklı duruşun, bizi nasıl erdemli insanlar kılacağını öğretmiş­lerdir. Bu iki hocanın bizim erdemli insan olmamız konusunda çok büyük etkileri olmuştur. Behçet Hoca'nın bizim entelektüel kimliğimizin oluşmasında ve gelişmesinde etkisi büyüktür. Hoca­larımızın hemen hemen hepsi, belli bir terbiyeden gelmiş, bir 'ruh medeniyeti'nden geçmiş insanlardı. Hiçbiri sıradan değildi.



Bu hocalar hem Doğu'yu hem de Batı'yı bilen insanlar olarak karşımıza çıktılar. Bir kere çoğu harf devriminden önce okuma yazmayı öğrenmişlerdi. Yani her iki alfabeyi de biliyorlardı. Bu çok önemli bir şey. Ama Batı'yı da tanıyorlardı. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra İdrakma vardığımız bir şeyi öğrettiler, Türkiye'de entelektüel bir duruşun, ancak hem Doğu'yu hem de Batı'yı bilerek olabileceğini gösterdiler. Yani sen Divan Şiiri'ni de bileceksin, Nazın Hikmet'İ de bileceksin. Bunu bize edebiyat, tarih ve felsefe derslerinde çok dolaylı bir şekilde telkin ettiler.



1950-54 yılları arasında bu okulda okumuş birisi olarak kendimi çok şanslı görüyorum. O zamanlar dershane diye bir ku­rum yoktu, Türkiye'de enflasyon yoktu. Bu hocalar devletin ken­dilerine verdiği maaşla geçinebilen ve daha fazlasını da talep etmeyen idealist insanlardı. Tabu, Cumhuriyet'İn ilk dönemlerinde yetişmiş olmanın onlara kazandırdığı niteliklerdir bunlar. Onlar kendilerinde Cumhuriyet idealinin misyonunu görmüşlerdir. 'Biz bu çocukları, Cumhuriyete yakışan bireyler olarak ye­tiştirmek zorundayız...' gibi bir anlayışla hareket etmişlerdi. Bu çok önemli bir şey. Onlardaki bu heyecan, bu coşkunun izleri­ne bugün rastlamak mümkün mü? Doğrusu bilemiyorum... 
Açık söylemek gerekirse, ben de Ankara'ya gitmeyi çok istemiyordum, istanbul'u seviyordum. Babama bu konudaki düşüncelerimi an attım. Bana hak verdi. Ancak hukuk okumak içime sinen bir şey değildi. Çok daha başka şeyler yapmak isti­yordum. Baba otoritesinden çekindiğim İçin bu düşüncelerimi açamıyordum. İstemeye istemeye birinci sınıfı bitirdim. Bu ara­da da hukuk birinci sınıfta yeni arkadaşlarla tanışmıştım. Çoğu edebiyatçıydı. Erdal öz, Onat Kutlar gibi... Bizler derslerle çok fazla ilgilenmeyip, kantinde edebiyat sohbetleri yapmaya baş­ladık. Ben bu arada sınavlara da giriyordum. Yani çok da kötü bir Öğrenci değildim, ama asıl niyetim, felsefe okumaktı. Bu ara­da bir takım gelişmeler oldu. Babam tek maaşa kalmıştı. Kira ödemek zorundaydık. Devletin verdiği emekli aylığı giderek, yetmemeye başladı. Bana çaktırmamaya çalışsalar da, bu du­rumu görebiliyordum. Eve katkıda bulunmam kaçınılmaz olmuş­tu. Bîr akşam yemeği sırasında, bir anda babama düşünceleri­mi söyledim. Ve adam ağlamaya başladı. Gözlerinden yaş ge­liyordu. Babam çalışmayı çok mu istediğimi sordu. "Evet" de­dim. Bunun üzerine, "yo;m benim, seni ve anneni geçindîremediğimi söylemek istiyorsun" dedi.



Mezuniyetinizden sonra ne gibi gelişmeler oldu yaşamınızda?



Liseyi bitirdikten sonra, 1954 yaz aylarında babam, beni Mülkiye'de okumam için Ankara'ya göndereceğini soy edi. Hik­met Sami ile bir gün oturmuş konuşurken Mülkiye'yi boş verme­mi, kendisinin İstanbul Hukuk Fakültesi'ne gireceğini, benim de öyle yapmamın doğru olacağını söyledi. Böylece ayrılmamış



olmadığını anlatmaya çalıştım. Babam sofradan kalktı gitti. Bu, ona çok ağır gelmişti.., iki gün sonra, anneme benim haklı ol­duğumu söylemiş. Çalışmamı kabul edecekti ancak üniversiteyi bitirmemi şart koşarak.



Gazetecilik yapabileceğimi düşündüm, 1957 yılının başında Vatan Gazetesİ'ne düzeltmen olarak girdim. Gece çalışacağım İçin gündüz de okula gidebilecektim. Okula gidiyordum ama arkadaşlarla yapacaklarım söylediler. Bu arada para kazanıp eve de yardım ediyordum. Ve bu bana, 21 yaşında bir genç olarak anla­tılmaz bir mutluluk veriyordu. 1957 yılından 1 962 yılına kadar Vatan Gazetesi'nde çalışmaya devam ettim, l 962 yılında Cum­huriyet Gazetesİ'ne transfer oldum. Dış haberler bölümüne... Tek başıma Cumhuriyet'in dış haber sayfalarını yapıyordum. Küba krizi başladığında, ben dış haberler sekreteriydim. Genel Yayın Yönetmeni Cevat Fehmi Başkurt.Ben meseleye tam hakimmiş gibi bir görüntü sergilerken, içe­riye Cevat Bey girdi. Saatine baktı, dokuz'du. Saat 10'da haberi istediğini söyledi. Oturdum, bütün haberleri harmanlaya­rak 6 7 sayfalık bir haber hazırladım. Cevat Bey'e götürdüm. On dakika sonra Cevat Bey içeriye girdi ve haberi çok beğen­diğini belirterek, birinci sayfada kullanılmak üzere bir yorum yazmamı istedi. Bu inanılmaz bir şeydi. Cumhuriyet Gazetesi'nİn birinci sayfasında, Küba kriziyle ilgili olarak Hilmi Yavuz İmzalı bir yorum yayınlanması muhteşem bir olaydı benim için.Çok gururlandım. Gece saat 11 'e doğru yorumu da bitirdim. Bu benim için unutulmaz bir anıdır.Bir gün gazetede BBC Türkçe Servisİ'nin spiker aradığını be­lirten bîr ilan gördüm. Şimdi 'Hürriyef'te köşe yazarı olarak gö­rev yapan Yalçın Bayer, buraya başvurmam gerektiğini söyledi. Bir dilekçe yazıp gönderdim. 10 gün sonra yanıt geldi. Testlere girdikten bir süre sonra 1964 yılının Mayıs'ında kabul edîldİgİmi belirten mektubu aldım. 5 yıllık bir anlaşma yaptık ve ingil­tere'ye gittim, içimde hala, İstanbul'da yapamadığım felsefe eğitimini Londra'da yapıp yapamayacağım sorusu da vardı. Londra Ünİversitesi'ne bağlı üç ayrı kolejde felsefe eğitimi veri­liyordu. Ben üçüne birden başvurdum.King's College'de gittiğim ilk görüşme çok iyi geçti. Kabul edi­leceğim söylendi. Tam odadan çıkarken, görüşmeyi yaptığım ki­şi, okurken nasıl geçineceğimi sordu. Hanİ Türkiye'de çalışarak okumak çok büyük bir erdemdir ya... Ben de kasıla kasıla BBC'de çalıştığımı, bu şekilde hayatımı sürdürdüğümü söyledim Adam bu durumda kabul edilemeyeceğimi, öğrenciliğin "full time" bir iş olduğunu söyledi. Ikîncİ görüşmem de çok başarıl geçti. Orada da aynı soruyu sordular, bu kez babamın Türki­ye'den para gönderdiğini söyledim ve felsefe bölümüne girdim Orada üç yıl boyunca, benden 6 yaş küçük insanlarla eğitir gördüm. O tarihten sonra, hayatımın geri kalan kısmının nasıl bîr seyir izleyeceğinin kararını vermiştim. Gazetecilik benim için artık gerilerde kalmıştı. Artık edebiyat, şiir ve felsefeyle uğraşa­caktım.
Türkiye'ye döndükten sonra askerliğimi yaptım. Bir süre gaze­telere yazılar yazdım ama asıl isteğim üniversitede çalışmaktı. İlk olarak Boğaziçi Üniversitesi'nde başladım. Daha sonra İstan­bul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde kadrolu Öğretim gö­revlisi oldum. 1977'den 2002'ye kadar 25 yıl hocalık yaptım orada. 2002'de emekli oldum. Kısa bir süre sonra Bilkent'ten teklif aldım ve burada hocalık yapmaya başladım.



İyi şiir/ iyi şair konusundaki kriterleriniz neler?



Benim İçin şahinlik (sahihlik) son derece önemli. Bizim tarihîmiz hem Doğulu hem Batılı olmamızı gerektiriyor. Bizim bir edebiyatçı­mız, düşünürümüz çıkıp da, "kardeşim geçmiş beni ilgilendirmi­yor, ben kendimi Batılı olarak görüyorum, bana ne Mevlana'dan, bana ne Yunus'tan, bana ne Evliya Çelebi'den" diye­mez. Dediği takdirde tarihiyle ters düşmüş olur. Bunun tersi de aynı. İnsan çıkıp, "ben Şarklıyım, Şeyh Galip okurum. Bana ne Goethe'den, Hegel'den" diyemez. Aynı duruma düşer. Bizim her ikisini de bilmek gibi bir mecburiyetimiz var. Kültürel tarihi­miz, zihniyet tarihimiz bunu gerektiriyor. Bunu yapabilen değer­lerimiz var bizim. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Behçet Necatİgil bu anlattığıma çok İyi birer örnektir. Bir sahih şairler aile ağacı çıkarılsa, ben kendimi bu aile ağacının bir yerinde konumlandırıyorum. Bu önemli bir objektif kriterdir. Büyük şair ol­mak, küçük şair olmak sübjektif kriterdir. Ancak, şiirin hem Doğu'nun hem Batı'nm İzlerini taşıması objektif bir değerlendir­meyle görülebilir. Bu bir tavrı da gösteriyor. Ben değerlendirme­lerimi yaparken çok haklı olarak bu zihniyet tarihiyle çelişme­yen, sahih şairler var mı yok mu buna bakıyorum.



Şiirinizle okuyucunun ilişki kurması kolay mı?



Modern sür, anlamın mümkün olduğu kadar geri plana itildîği
anlamlandırma işinin her zihinde yeniden üretilen bir işleve dönüştüğü şiirdir. Dolayısıyla, belli bîr sür beğeni eğitiminden ve zihinsel donanımdan geçmemiş herhangi birisinin, benim yaz­dığım şiirle ilişki kurması güçtür. Bunu da doğal karşılıyorum. Bu nedenle çok satan, çok okunan şairlerin, nitelikli olmayan okur­la buluşmuş şairler olduğunu düşünüyorum.



Bahsettiğiniz zihinsel gelişmenin önünü açan bir sistem var mı bugün ülkemizde?



Bu konuda söylenecek çok söz var. Ancak ben kendi döne­mim hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Bizler bu okulda, edebiyatı misyon edinmiş hocalarla muhatap olduk. Karşımıza onlar çıktılar.



Dolayısıyla, eğer şair olacaksan, yazar olacaksan bunun mut­laka bir zihinsel hazırlık sürecini geçirmek gerektirdiğini, mutla­ka bir donanımın olacağını söyledi bu insanlar bize. "Al eline kalemi, yaz başına geleni" anlayışıyla şair olunamayacağını anlattı.Siir duyguların aktarımı değildir. Sözcükler duyguların aktarımı için kullanılmazlar. Sözcükler duyguları yeniden üretmek için kullanılırlar. Daha önce de söyledim: Bİz Kabataş'taki hocalarımızdan bir misyonu sürdürmeyi de Öğrendik. Doğrularımızı korkusuzca söylemeyi Öğrendik. Tecrübelerimizi bu doğrultuda aktarmaya çalışıyoruz. 



Son çalışmalarınızdan bahseder misiniz?



Yenİ bir şiir kitabının hazırlığı içerisindeyim. Ancak hiç acele etmiyorum. Önce ben beğenmeliyim şiirlerimi. Başkasının beğe­nip beğenmemesi hiç önemli değil. Bu anlamda son derece ben­cil bir adamım diyebilirim rahatlıkla. Çok beğendiğim bir müs­veddenin altına, "Aferin Hilmi Yavuz", "Çok güzel olmuş Hilmi Yavuz" diye not düşerim. Siir kitaplarımın tematik bütünlüğü vardır. Hazırladığım kitap da öyle. 'Hurufi Şiirler'. Harfler üze­rine şiirler olacak, Sayısal olarak şiir kitaplarımdan fazladır düz yazılarım. Ama şiir kitapları benim için yükte hafif, pahada ağırdır. Hep şair kimliğimin ön planda olmasını İstiyorum.







*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder