4 Temmuz 2015 Cumartesi

Hilmi Yavuz’la “Şiirimizin Kaynakları ve Şiirimizde Aşk” Üzerine


25 Ekim 2007 tarihinden itibaren, Türkiye Polis Radyosu’ndaki İmbikten Damlalar adlı programımda, her Perşembe saat 21.00–22.30 saatleri arasında bir özel konu belirleyerek, Türk edebiyatının seçkin kalemleri ve şairleri ile sohbetler yaptım. Bu sohbetlere edebiyat tarihine düşülmüş notlar olarak bakabilirsiniz. İlk olarak 14 Şubat 2008 Perşembe günü, Hilmi Yavuz Şiirimizin Kaynakları ve Şiirimizde Aşk konusunda yaptığımız sohbetin deşifre metni:
 
M. Nuri PARMAKSIZ: Sayın Yavuz, 12 Nisan 2006 Çarşamba günü yazdığınız bir yazıda, “şiir ölüyor mu?” sorusu üzerine, genellikle sanat ve edebiyat sayfalarının muhabirleri konu sıkıntısı çektiklerinde bunu gündeme getirir ve biri çıkar şiir öldü der; ondan sonra da kızılca kıyamet kopar diyorsunuz. Okuyucuların şiirimizin kaynaklarının Yahya Kemal’le, Ahmet Haşim’le, Necip Fazıl’la ve Nazım Hikmet’le başladığını zanneder diyorsunuz; daha sonra da, bu gerçekten böyle midir diye açıklamalarda bulunuyorsunuz. Sayın Yavuz, şiirin ölmesi söz konusu değil ama belki can çekişiyor diyebilir miyiz? Şiirimizin durumu çoğu araştırmacı tarafından kötü olarak nitelendiriliyor; ama peki o zaman neden bu kadar çok şair var? Birkaç ay önce Atilla İlhan adına bir şiir yarışması yapıldı ve gazetede okuduğuma göre yarışma için yetkililere 1200 dosya ulaşmış. Zaman zaman gazeteler şiir sayfası yayınlayacaklarını söylerler ve sanırım en son Posta gazetesi böyle bir haber duyurmuştu; bir ay içerisinde de gazeteye 70 bin şiir gelmişti. Bir tarafta şiir ölüyor mu diyenler var; bir tarafta da bir gazetenin şiir sayfası için 70 bin kişi şiir gönderiyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz acaba?

H. YAVUZ: Her şeyden önce şiirin öldüğü kanısında değilim. Benim gençlik yıllarımdan bu yana Türkiye’de daima şair sayısı bir hayli fazla olmuştur. Hatta bu konuda Aziz Nesin’in ünlü bir sözü vardır: “Türkiye’de her 4 kişiden, 5’i şairdir” diye. Bizim insanımız özellikle gençlik yıllarında, başta aşk olmak üzere duygularını dile getirmek için şiiri tercih ederler, şiir yazarlar. Ama yazıların tamamen şiir olup olmadığının ayırdında olmak gerekir. “Al eline kalemi, yaz başına geleni” ile şiir olmuyor. Bunu maalesef bizim insanımıza anlatmanın mümkünü yok ve olamadı şimdiye kadar. Yani böyle düşünenler şiiri çok kolay bir iş düşünüyor; gündelik konuşma dilinin olanaklarını kullanarak şiir yazabileceğini sanıyor. Dolayısıyla böyle bir şiir ve şair furyasıdır gidiyor. Bu durum sayısal olarak ya da niceliksel olarak şairin ve şiirin hayli fazla olduğunu gösterir. Ama bunun yanı sıra, niteliksel olarak iyi şiir yazılıyor Türkiye’de. Çok sayıda değil ama az sayıda nitelikli şiir yazılıyor. Biz genellikle sayıya ve niceliğe bakıyoruz. Çok yazılıyor, çok dolaşıma giriyor şiir; ama aslında, biraz da o dolaşıma giren şiirlerin hangilerinin nitelikli, hangilerinin niteliksiz olduğuna da bakmak gerekiyor. Niteliksel ve kaliteli yanına bakılırsa şiirin kalitelisi, hası yazılıyor Türkiye’de. Biz ona bakmıyoruz biz sayısına bakıyoruz. Yok böyle bir şey. Yani Türkiye’de, nitel ve kalitatif olarak çok iyi şiirler yazılıyor.

M. Nuri PARMAKSIZ: Peki, sizce şairler hangi kaynaklardan beslenmeli? Herkesin kabulleri farklı ama genel olarak hangi kaynaklardan beslenmeli şairler?

H. YAVUZ: Benim için başta, birinci derecede önemli olan -mademki Türk şiirini konuşuyoruz- her zaman yazdığım ve sizinde bildiğiniz gibi şairin, Türkiye’nin zihniyet ve entelektüel tarihiyle birebir mutabakat içinde olmasıdır. Ne demek zihniyet tarihi: Diyelim ki, Türkiye’de 19. yüzyılın başından itibaren bir modernleşme başladı. Avrupalılaşma diyelim buna, batılılaşma diyelim. Dolayısıyla biz batıya açıldık. Ama batıya açılma sürecine girmekle bizi biz yapan, bizi temsil eden geçmiş değerlerimizi ya da gelecek değerlerimizi, geleceksel olarak bize kalmış olanları da elbette tasfiye etmedik. Bir modernleşme ne kadar radikal olursa olsun, ne kadar köklü olursa olsun yine de belirli ölçüde geleneklerini muhafaza eder ve değerlerini sürdürür. Dolayısıyla bizim toplumumuz bir yandan modernleşme sürecine girerken, bir yandan batılı olurken öte yandan doğululuk ya da geleneksellik kimliğini muhafaza etmeye, korumaya devam etmiştir. Bizim entelektüel tarihimiz bize “siz hem doğulusunuz, hem batılısınız; hem gelenekselsiniz, hem modernsiniz.” diyor. Dolayısıyla şiirinizin entelektüel tarihinizle mutabakat halinde olması isteniyorsa, o zaman siz hem batının şiirini, hem de doğunun şiirini bilmek durumundasınız. Yani bizim şiirimizin gerçek kaynakları hem doğudur, hem batıdır. Şöyle bir şeyle anlatayım. Bugün Türkiye’de bir şair kalkıp şöyle dememeli, ya da söylediği zaman gayr-i sahih konuma düşeceğinin farkında olmalı. Nedir o? “Biz Avrupalı olduk, modern olduk; artık beni Baki Efendi, Yahya Kemal, Fuzuli, Nedim, Necati, Karacaoğlan ilgilendirmiyor.”

M. Nuri PARMAKSIZ: Hilmi Hocam, köklerimizi nasıl inkâr edebiliriz?

H. YAVUZ: Ama böyle diyenler var. Şimdi bu ne kadar gayr-i sahih bir konu. Yani kendini batılı sayıp, bizim ve geleneksel olanı bütünüyle göz ardı eden bir yaklaşım ile geliyorsa, tabi bunun tersi de söz konusu. Yani biz doğuluyuz, bizim batıyla herhangi bir ilişkimiz olmadığı veya olsa bile, “ben niye Fransız şiirini, Alman şiirini, İngiliz şiirini okuyayım? Ben kendi kaynaklarımı okurum, kendi şiirlerimi okurum; Y. Kemal’i okurum, Fuzuli’yi okurum” derken de, aynı ölçüde gayr-i sahih bir konuma düşer. Yani Türk şairinin işi zor. Çünkü hem kendi müktesebatını, hem de Avrupa’nın şiir müktesebatını birlikte edinmek durumundadır. Ben buna temellük etmek diyorum. Yani mülk edinmek, kendisinin kılmak. Konuşmanızın başında Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’den bahsettiniz. Yahya Kemal’e bakıyoruz böyle; Yahya Kemal’de hem Nedim vardır, hem Boudalere vardır. Ahmet Haşim’de hem Şeyh Galip vardır, hem de hem Fransız şairleri vardır. Bunlar saptanmış kaynaklardır, bu konuda yazılmış makaleler var. Dolayısıyla Türk şairinin kaynağı hem doğudur, hem batıdır; hem Türk şiiridir, hem batı şiiridir.

M. Nuri PARMAKSIZ: Sayın Yavuz, bu mesele bütün her şeyiyle anlaşıldı; biraz daha aşka yol alalım isterseniz. Şiirin kaynaklarından birisi de aşk. Aşk için, şiirin ilham kaynağı mı desek, acaba daha doğrudur?

H. YAVUZ: Şöyle diyelim. Demin sözünü ettiğim doğu ve batı gelenekleri yani doğulu ve batılı olmak, aslında şiirimizin zihinsel kaynaklarıdır; öyle söyleyelim. Elbette bir de, sizinde söylediğiniz gibi duygusal kaynaklar var. Şiir zihinle yazılan bir şey değil elbette. Belki zihin onu düzenliyor veya yönlendiriyor; hangi mecraya doğru yönelmesi gerektiğini belirliyor ama buna karşılık bir de, zihinsel olanın, entelektüel olanın yanında duygusal olanı var.

M. Nuri PARMAKSIZ: Hilmi Hocam, şiirlerde, özellikle sevgililer adına yazılan şiirlerde, bir dönem çoğunlukla yabancı kadın isimleri görüldü.

H. YAVUZ: Bu konuda ben bir yazı yazdım.

M. Nuri PARMAKSIZ: Evet biliyorum.1 Şubat 2006’da yazdınız Hocam ve o yazıda da “Cumhuriyet dönemiyle özellikle beş hececilerle birlikte köylü kadın adlarının Ayşe, Kezban, Emine vs. bir süre devam ettiğini; onun yerini daha sonra kentli kadın adlarının Güzin, Aysel, Ayla, Müjgan vs. adlarının aldığını; aşağı yukarı aynı zamanda kentli kadın adlarıyla birlikte yabancı kadın adlarının boy gösterdiğini söylüyorsunuz.” Daha sonrada, “Orhan Veli’nin Almera’sından, Melih Cevdet’in Emilya’sından, Atilla İlhan’ın Pia’sından, Sezai Karakoç’un Mona Roza’sından” bahsediyorsunuz. Şimdi gelelim sizin Glorya’nıza. Siz de Glorya diye bir şiir yazdınız.

H. YAVUZ: Sevgili Mehmet Nuri, o şiir benim gençliğimden kalmış bir şiir. Bu şiiri 16-17 yaşlarında yazmıştım.

M. Nuri PARMAKSIZ: Ben aşkınızı merak ettiğim için Glorya’yı sormuyorum Hilmi Hocam. Bu o dönemde bir moda mıydı? Siz de o modaya mı uymuştunuz? Benim merak ettiğim bu.

H. YAVUZ: Evet, öyleydi aslında. Buna demin adını saydığınız yabancı kadın adlarını kullanan şairleri, onları dışta tutarak, onları tenzih ederek söylüyorum; bu biraz da alafrangalaşma idi. Bir tür batıya duyulan hayranlığın dile getirilişiydi. Züppelik demeyeceğim; tabi ki ben de dâhil olmak üzere, yabancı kadın adlarını kullanan şairlerin elbette, Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası’ndaki Bihruz Bey’le hiçbir ilgileri yok. Onlar daha çok bir şeyi gizlemek, günün modasına uymak anlamında yazılmıştı.

M. Nuri PARMAKSIZ: Siz bu açıklamaları yaparken, ben de Süveydâ’ya Mektuplar’ı mı düşündüm. Şiirle nesir arasında sevgiliye yazılan aşk kokan mektuplar bunlar.

H. YAVUZ: Çok iyi!

M. Nuri PARMAKSIZ: Bu mektuplarda kurmaca bir yapı söz konusu aslında. Yani yaşanmış olan şeyler yazının içine, şiirin içine mutlaka girer ama birde kurmaca (fiktif) yönleri vardır. Şiir ve nesirde, bir takım şeyler gizlenebilir. Bu sanatçının özelidir ve kimseyi ilgilendirmez. Eserde anlatılanlar, daha önce yaşanmıştır ya da şair yaşanabileceğini hayal edebilir. Bunu niye söylüyorum; çünkü zaman zaman “bu mektupları kime yazıyorsun?” cinsinden sorularla karşılaşıyorum. Kimseye de yazdığım yok ama bu kurmaca yapıyı ne söyleseniz söyleyin bir türlü anlatamıyorsunuz insanlara. Bir de üslup çok önemli. Birikimi, bilgiyi ve özgünlüğü orada göstermek lazım. Birikim diyince aklıma geldi, geçmişte birikim kazanmanın yollarından biri sohbet toplantılarına katılmaktı. Divan şiirinde ve Halk şiirinde bir sohbet kültürü vardı. Onun ortadan kalkmış olması veya nitelikli toplantıların, sohbetlerin artık azalmış olması da artık iyi şairlerin yetişmemesine sebep oluyor diyebilir miyiz?

H. YAVUZ: Bu söylediğiniz doğru olabilir, şundan ötürü, sizinde belirttiğiniz gibi Divan Şiirinin edebî mahfilleri vardı. Bu mahfiller sadece saray, şehzade ya da vezir konaklarına münhasır değildi. Yani sadece sarayda padişahların önünde veya şehzade konaklarında, vezir konaklarında okunan bir şey değildi şiir. Bunların dışında mesela, meyhaneler vardır. Edebi muhitler diye adlandırdığımız çevrelerdir bunlar. Edebî mahfiller ya da muhitler desek daha doğru isimlendirmiş oluruz. Meyhaneler vardır, kahveler vardır, şuara meclisleri vardır. Bunun gibi bir takım toplanma olanaklarının, bir araya gelme olanaklarının mevcudiyeti söz konusudur. Bunun yanı sıra, çok daha önemli olarak şairin ve şiirin Osmanlı toplumunda çok önemli bir statüsü vardır. Yani şair olmak, Osmanlı toplumunda çok ayrıcalıklı, statüsü çok yüksek konumda olmak anlamına gelir. Şairlerin Padişah meclislerine, sultan meclislerine kabul edildiklerini orada ve büyük ölçüde bu statüye uygun olarak kendilerine bizzat padişahlar tarafından itibar gösterildiğini biliyoruz. Dolayısıyla bu her şeyden önce, o toplumda şiire ve şaire tanınan statü ile ilgilidir. Bugün Türkiye’de şairin statüsü yok. Mesela Yahya Kemal ile birlikte, sanıyorum bu iş bitmiştir; çünkü o yıllarda onun ahbabı, eşi, dostu olan insanlar Yahya Kemal’i evlerinde ağırlamaktan onur duyan insanlar olmuşlardır. Bu kişiler çevrelerine “biliyor musunuz, dün akşam Yahya Kemal bizdeydi” diyerek, statülerini Yahya Kemal üzerinden dile getirmek ya da yüceltmek olanağını arayan insanlar olmuştur. Bu çok önemli bir şey. Şimdi böyle bir şey var mı? Dün akşam Hilmi Yavuz bize geldi, bizimle yemekteydi” deyince; “ ya öyle mi?” der insanlar. Yani “Hilmi Yavuz kim?”, “Geldiyse ne olmuş?”, “Niye bunu söylüyorsun?”, “Tafran kime?” gibi konuşur.

M. Nuri PARMAKSIZ: Peki günümüzde Yahya Kemal’in ismi kadar ismimizin büyük olabilmesi; bir Nab’i olabilmek, bir Şeyh Galip olabilmek gerçekten -çok sayıda eser verseniz bile- zor değil mi? Yani iletişim araçları çok gelişti, herkes yazı yazıyor, herkes şiir yazıyor. Günümüz şiiri için, birçok kişinin söylediği şu: “şair çok, şiir yok.” Peki ne yapacak şairler?

H. YAVUZ: Şair olmadığı ve olamayacağı belli olduğu halde, şiir yazmakta direnen insanlar vardır; bunlara da müteşair denir. Doğru şair çok, şiir az. Ama her şeyden önce şiirin bir zihinsel ve duygusal eğitim işi olduğunun bilinmesi ve anlatılması lazım. Osmanlı toplumu bunu biliyordu. Yani Osmanlı okuru, halk için söylemiyorum, Osmanlı eliti bunu biliyordu. Maalesef Türk okur-yazarı, Türk eliti tabi edebiyatla ilgilenenlerin dışında, bunu bilmiyor. Yani şiirin bir zihinsel ve duygusal eğitim işi olduğunu bilmiyor. Şiirin tarihini bilmeden, şiir konusunda en küçük bir fikri olmadan, başka şairlerin kendi duygularını ve düşüncelerini ne şekilde dile getirdiklerini bilmeden oturup şiir yazıyor.

M. Nuri PARMAKSIZ: Bu söylediklerinizden hareketle o zaman size “şiirin okulu olur mu?” diye soracağım. Bu okulda(atölye) dersler verilir, yeteneği olan şairlere birikim kazandırılır ve yetenek geliştirilebilir anlamında şiirin okulu olabilir mi?

H. YAVUZ: Olabilir. Mesela biz bir ara İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire başkanlığı bağlamında, böyle bir etkinlik işine giriştik. Atölye çalışması diyebileceğimiz ve Hilmi Yavuz’la poetik yolculuk adı altında böyle bir çalışmaya girdik. Ama bunun yanı sıra şiirin atölyeleri var. Bu atölyeler bir okul sayılabilir. Şunu söylemek istiyorum; kompozitör olmak isteyen nasıl konservatuara gidiyorsa, nasıl konservatuar gibi bir okul varsa ya da ressam dekoratör olmak isteyen güzel sanatlar akademisi gibi okullara gidiyorsa, şiirinde böyle bir okulu veya atölyesi olabilir. Burada zanaatkârlık öğretilebilir. Şiirin bilgisi aktarılır. Şiirin tarihi okutulur, şairlerin tek tek şiirleri incelenir. Edebi sanatlar üzerinde konuşulur. Bunların dersleri verilir vs. vs. Ama nasıl akademiden çıkan herkes büyük ressam olamıyorsa, nasıl konservatuarın bestecilik bölümünü, kompozitörlük bölümünü bitirenler besteci olamıyorsa o şiir atölyesini bitirmiş olanlar da şiirin zanaatkârlığıyla, bilgisiyle donanmış olarak oradan çıkarlar fakat bu onlara büyük şair olma garantisi vermez. O ayrıca başka bir şeydir. O bu işin sanat yanıdır. Sanat yanı da çok farklıdır; o daha çok yetenekle ilgili bir meseledir. Zanaatkâr yanını öğrenirsiniz ama sanatkâr değilseniz bir eser verebilmeniz mümkün değil.

M. Nuri PARMAKSIZ: Zaten verdiğimiz eserlerdir bizim sanatçı olup olmadığımızı, ismimizin yaşayıp yaşamayacağını ortaya koyan. Sayın Yavuz, verdiğiniz bilgilerden ötürü çok teşekkür eder, her daim çok velut olmanızı dilerim.

H. YAVUZ: Ben teşekkür ederim.

MEHMET NURİ PARMAKSIZ

*** 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder