5 Temmuz 2015 Pazar

Hilmi Yavuz’un Harfler Ve Laylay Lom Şiirini Üç Ayrı Okuma Denemesi-düz yazı





HARFLER VE LAYLAY LOM -I




HARFLER VE LAYLAY LOM

‘o’lardı, onların içinde, oooo!
o da oradaydı, o odada
gelin odasına gelindi, indi
'a’lar, ‘y’ler.’l’lerle bir arada

'ü'nün düğününde gördüğün
'ü'ler kalabalığı, beşi bir yerde
üzgün kızlar hep geride kaldılar
‘i’lerde olan her şey ise ilerde

imdi resimdeki adresim şimdi;
işte 'hilmiyalnızlik dot kom’
‘a' 'y'yle evlenirken, ay kara,
biz burda ayla'yla lay lay lom

Hilmi Yavuz

Yukarıdaki şiir,KAÇAK YAYIN dergisinin Aralık 2004 sayısından alındı.Sayfanın bir başlığı var: USTALAR BİZE BAKIYOR /Hilmi Yavuz.


Anlaşılan o ki,bu sayfa Hilmi Yavuz’a ait; veya her sayıda farklı bir usta’ya ait.Her neyse,sonuçta bu şiiri okumuş olduk.Ancak bende hiçbir şiirsel etki göstermediğini açıkça söyleyebilirim..Belki benim anlama kapasitem yetmemiş olabilir..Ancak günümüzde bir Türk şairi şiir yazıyorsa bunu ben anlamak zorundayım.Bir kere edebiyat eğitimi almış bir insanım.İkincisi,onun dışında edebiyata ve şiire gönül vermiş bir insanım.Eğer ben anlayamıyorsam,bu şiir kim anlasın diye yazılmış oluyor.Sadece bu konunun uzmanları mı anlayacak; en azından akademik düzeydeki uzmanlar.Sanırım Kaçak Yayın dergisi yazı işleri müdürü ve diğer görevliler anlamış olmalı.
Son zamanlarda moda bir laf var,”lay lay lom”.İnsanlar Türkçe'ye katılmış,daha önce türkü nakaratlarında falan kullanılan bir unsuru günlük dilde kullanıyorlar.Özür dilerim,türküde nakarat oluyorsa mutlaka bir anlamı vardır; bu ancak popüler kültürün yeni ürünlerinden biri..Biz her yıl benzeri buluşlar yapıp milletçe kullanırız.E yani biz de bu tür buluşlar yapıyoruz; kime ne.Elin oğlu bilim,sanat felsefe alanlarında farklı şeyler yapıyor,bir şey mi diyoruz onlara…Usta,lay lay lom’ u şiir yapmış..ama öncelikle,şiire başından başlamalı.. ‘o’ lardan, ‘a’ lardan,’y’ lerden sonra ‘ü’lerden ‘i’lerden söz eden dizeler..

Aklıma Hurufilik geliyor,kimine göre başka bir din,kimine göre farklı bir mezhep, İslam dışı dinlerde de benzerleri görülen bir anlayışla harflerin anlamlarıyla uğraşan bir görüş.Örneğin Hurufilere göre “Tanrı, kendisini insanın yüzünde “söz” biçiminde görünür kılmıştır. Sözün öğelerinin sayısal bir değeri vardır. İnsan yüzündeki burun “elif”, burnun iki yanı “lam”, gözler de “he” harflerini verir....... “ gibi düşünceleri var..Acaba diyorum,Hilmi Yavuz usta harflerle bir bina mı kuruyor bu şiirde.Bir oda var,odanın içinde –o’lar var, -a,-y,-l var (şiirin sonunda şairle ‘lay lay lom yapan ayla’nın harfleri) odayı dikdörtgen çizsek içine iki tane –o yazsak bunlar göz olsa,sonra -a, –y,-l,- harflerini kullansan bunlar burun ağız falan olsa..kalabalık şekilde –ü ler falan eklesek..bundan pek şiirsel bir sonuç çıkartamadım ben..Tabii bir de şiirde HARFÇİLİK Letrizm akımı var; internetten hemen bakalım neymiş “Öncülüğünü Romen asıllı şair Isidore Isou'nun yaptığı, 2'nci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir akımdır. Şiirde en küçük birim olarak sözcükleri değil harfleri temel alır. Bu yolla da yeni bir şiir ve yeni bir müzik yazmayı amaçlayan bir karşı-akım niteliğindedir. İsou'ya göre, 'harf olmayan ya da harf olmayacak hiç bir şey tinsel olarak da var olamaz.' Harfçilik, edebiyatın yanısıra sinemayı, dansı, müziği ve resmi de etkilemiştir. Çıkış noktaları, 'sesleri,sözcükleri, imgeleri aynı anda topluca bir araya getirecek yeni anlatım yollarının araştırılması'dır. Francois Dufrene, Maurice Lemaitre gibi şairler bu akımın önemli isimleridir.” Acaba Hilmi Yavuz Usta,harfçi bi deneme mi yapıyor..Öyle yapmış olsa bile,bana şiir olarak yansıyan hiç bir şey yok..Nedense şiiri iyi bildiğine inandığım Usta’nın doğu şiirleri bende iz bırakmıştır.O izlerde de yine ses değerlerinin ustaca kullanılması falan ön plana çıkmış gibi kaldı aklımda.Her neyse,Bana göre ne Hurufi ne de letrist bir çağrışım kastedilmemiş bunlar yazılırken burada.Sadece ben acaba diye,o olasılık üzerinde kendi çapımda durdum.

Burada şair ne anlatıyor? Bu soruyu sormuyorum.Çünkü bir şey anlatmak derdi olmayabilir şairin ve birileri kalkıp,şiir bir şey anlatmak zorunda değil,diyebilir.Anlatmak için,başka yazın türleri var..

Makale yazarsın,deneme yazarsın,öykü,roman yazarsın,derdini anlatırsın derler.Ben öyle bir soru sormuyorum; ama şunu soruyorum:Burada benim hissetmem gereken duygu nedir,yani şiiri okuduktan sonra bir şey hissetmem gerekmiyor muydu? Bir şey hissetmedim.Her hangi bir geleneksel akımla falan ilgisi varsa bilmiyorum,görmedim veya anlamadım..Ama kesin inandığım bir şey var ki,ben göndersem bu şiiri hiçbir dergi yayınlamazdı.Bilindiği gibi şiir sanatında,benzer ünlülerin (seslilerin) tekrarına asonans deniliyor..ünsüz tekrarı da aliterasyon..ama burada ne niçin gibi sorulara yanıt bulamadım..Bir dönem, bu resimde ne var anlamadık diyenlere Picasso “kuşların şarkılarını da anlamıyorsunuz ama seviyorsunuz “gibilerinden bir yanıt vermiş..Ama daha sonraki zamanlarda “Resim zenginlerin duvarını süslemek için yapılmaz,düşmana karşı bir silahtır” demiştir,Guernica’nın çizeri. 

Postmodernist sanat sadece kafa bulandırır,belirli bir değeri savunmaktan ziyade değerlerin içini boşaltır..Postmodern şiir de şiirin içinin boşaltılmasıdır..Şöyle de denilebilir,şiirin içine iç içe geçmiş içler cambazlığı yaparsın onu da anlayan olmaz.Her iki durum da postmodernizme uyar.Eğer moda lafları kaparsan bunu da bir zenginlik diye şiire eklersen veya yapıştırırsan,postmodern resimde olduğu gibi (değişik malzemeleri kafana göre yapıştırmanın adı resim olur) sen de aynı anlayışın şiirini yazmışsın demektir..Ne ararsan var uyak asanons alliteration harfçilik..tabii e mail adresi de olmalı..iyi düğünler iyi laylaylomlar..Ben bi şey anlamadım usta 




ek: Hangi dadacı,dünya şiirinde dillerden düşmeyen,insanlığa seslenen tek bir şiir bırakabildi? Bu şiir bireye mi sesleniyor,içinde var olduğu toplumla bu şiirin,kültürel,tarihsel,sosyal bağı nedir? Neresinde Karac’oğlan kokuyor,hangi ucu Nedim veya Fuzuliye doğru dal sürüyor? Bu şiirin bireye,topluma ve insanlığa verdiği doygu nedir? (mesaj demiyorum) Sadece şiir gibi yüce bir sanatı kimler hangi labirentlerdeki bataklıklarda boğuyor,bunun göstergelerinden yalnızca bir örnek.Şiir kitapları satılmıyor diye ağlaşanların,şiiri şiirlikten çıkarmalarının değişik bir göstergesi.Dünyadan büyük şairler geçti.Onlar gösterdiler ki,şiir tüm zamanlara seslenir.İlyada her zaman okunacak.Dedem Korkut her zaman okunacak.Aragon,Ritsos,Pir Sultan,Karac’oğlan,Saphoo, her zaman okunacak.Nazım’ın duruşu vardı,onu yaşama biçimi olarak seçti,fırtınasını yaşadı ve yazdı.Necip Fazıl başka bir inanca sahipti,inandığını yaşadı ve yazdı.Bu gün yaşıyor olsalardı,Iraka ve Filistine dair yürek isyanlarını kuşkusuz haykıracaklardı.Siz Felluce için ne yazdınız.Lay lay lom’un felsefesi nedir? Sizde hangi duyguyu bıraktı okuduktan sonra.. DEST BUSU ARZUSUYLA ÖLÜRSEM DOSTLAR,dizesindeki biçim ustalığının çağdaş versiyonunu gösterin bana burada..Burada bana aşka dair farklı bir söylem çıkartın koyun ortaya.Bize bu şiirin neyini beğendiğinizi söyleyerek yardımcı olun da biz de bu zevkten mahrum kalmayalım.
Eleştiri bir bilimdir ve somut göstergeler koyar ortaya.Bir sanat yapıtına dair söz söylüyorsanız,benim yaptığım gibi,neden beğendiğinizi somut olarak ortaya koyarsınız.Eleştiri, gerekçe ileriye sürmeden,sataşmak ve saldırmak değildir

Halkının yanında olmayan sanatçı,ortalarda bir yerde olamıyor,karşıda bir yerlerde oluyor.Daha çok da işine gelen,çıkarına uyan bir yerlerde.Postmodernizmin yerli versiyonları,Anadolu insanını sanatın her alanında zevksizleştirmek için durmadan çalışıyor,arkaşarındaki reklam şirlketleri,holdink medyası falan eşliğinde.Söz cambazlıklarını bize yutturamayacaklar artık.Bunların kökü hayli eskilere dayanır, başka bir sitedeki söyleşimde de belirtmiştim.”Okuyucu dediğin leş kargasıdır,orospu çocuğudur “ diyen Ece Ayhan size göre şair midir? ..Neden böyle demiştir acaba..Çünki,yazdıklarını okumamıştır kimse,anlamamıştır,okuyucunun anlamaması suç olmuştur.Bi yandan popülizme karşı olup,diğer yandan lay lay lom veya 'hilmiyalnızlik dot kom’ gibi unsurları kolaj mantığıyla bir araya getirmek,diğer yandan,şiirin alt katmanında ne olduğunu bilmediğimiz bir labirent kuran anlayışlar bize hiçbir şey vermiyor.Bu anlamda şiir cahiliyiz.anlamadık. bu tür durumlarda hayal gücümüz zayıf.Belirtmek gerekir ki,hülyalarımız var.


HARFLER VE LAY LAY LOM-II
YORUMSUZ

Sesliler

A kara, E ak, İ al, U yeşil, O mavi: sesliler
Diyeceğim bir gün gizli doğumlarınızı da:
Karanlık koylara, kara sineklere benzer A,
O amansız pis kokular üstünde fır dönerler,

Kır çiçeği, buhar, çadır beyazlığında E’ler
Benzer dik buzullar mızrağına, ak kırallara;
Gülüşüne İ, o güzelim, kızıl dudakların, kana,
O pişman sarhoşluklar içindeki, o öfkeler;

Çevreler U, yeşil denizlerin çalkantısı,
Sessizliği onca otlakların, yüz kırışıklarının
Bastığı simyanın geniş alınlara damgasını;

Kutsal borazan O, yaban çığlıklar, gürültüler,
Meleklerden, acunlardan geçmiş sessizlikler:
-Sen ey Omega, ey o mor ışını Gözlerinin!
Arthur Rimbaud
İlhan Berk çevirisi


HARFLER VE LAYLAY LOM

‘o’lardı, onların içinde, oooo!
o da oradaydı, o odada
gelin odasına gelindi, indi
'a’lar, ‘y’ler.’l’lerle bir arada

'ü'nün düğününde gördüğün
'ü'ler kalabalığı, beşi bir yerde
üzgün kızlar hep geride kaldılar
‘i’lerde olan her şey ise ilerde

imdi resimdeki adresim şimdi;
işte 'hilmiyalnızlik dot kom’
‘a' 'y'yle evlenirken, ay kara,
biz burda ayla'yla lay lay lom

Hilmi Yavuz


Not:
Dilin Coğrafyasını Değiştiren Şair(*)
Arthur Rimbaud
Ünsal Oskay 

Rimbaud'nun hayatı ve Rimbaud'nun şiirdeki devrimi, kusurlu bir tarihe rağmen, insanoğlunun hem dünyanın coğrafyasını, hem de şiirin dil evrenindeki coğrafyayı yeniden ve insanca 'temellük' etme çabasıdır. Rimbaud, bizim şimdi tıkanmış gibi görünen kültürel dünyamızın oluşumunu ana hatları ile tamamladığı 19. Yüzyılın şairi ve insanı... Şair, ya da sanatçı, düşünür kişi, kuşkusuz, yaşadığı hayatın dolayımsız bir ürünü, yansıması değildir. Çünkü, şair, sanatçı, düşünür kişi içinde yaşadığı toplumsal sistemin kendine dayanak aldığı, insan ile insan arasındaki 'efendi/köle ilişkisini' sorgulayabildiği için şairdi, sanatçıdır, düşünürdür. Sorgulamayan çoğunluk adına sorguladığı, sorgulayabildiği için şairdir, sanatçıdır, düşünürdür. 

Küçük coğrafyaların dil evreni küçüktür. İnsanın coğrafyasını küçük kılan esas değişken, bir başka insan karşısındaki toplumsal sistemin kuruluş mantığına göre oluşan konumudur. 'Kölenin', köle statüsü içinde yaşama zorunda bırakılmışların coğrafyası, daraltılmış bir coğrafyadır. 'Kölenin' bu daraltılmış coğrafyada sürdürdüğü hayatının gerektirdiği yaşatabildiği dil evrenindeki coğrafyası da daraltılmış bir coğrafyadır. 

19. Yüzyıl ise, bütün toplumsal ve siyasal olayları çalkantıları, umutları ve düş kırıklıkları ile, bu her iki coğrafyanın sıradan insanlarca zorlanması, genişletilmek istenmesi uğruna girişilmiş savaşımların ve yitirilmiş savaşların yüzyılıdır.Yitirilmeyen savaşlar, yalnızca şiirde, romanda ve teknik boyutu ağır basan sanatlarda gerçekleştirilmiştir. Teknik boyuttaki gelişmelerin bile önü tıkanmak istenmişse de bu boyutun özgürleşim olanakları, realize edilmemiş potansiyeller olarak bugün de önümüzde durmaktadır.
Fransız Devrimi, siyasal hayattan ve büyük kentlerden dışlanmış kitlelerin siyasal hayat alanına ve kentlere girmesini sağlamıştır. Sıradan insanlar Paris'e uşak olarak, hizmetkar olarak, fahişe olarak değil; Fransız Devriminin tarihsel gücü, siyasal hayatın özneleri olarak girmiştir.
Fransa'nın değişik bölgelerinden gelen insanların, ancient regime sırasında tek bir ortak lehçe ile konuşup anlaşamayan bu insanların aynı ortak dili konuşma yeteneği kazanmaya başlamaları da, bölük pörçük coğrafyalarının sınırlılıklarını kırıp, tek ve büyük bir coğrafyada yaşamaya başlamaları ile mümkün olmuştur. Napoleon Savaşları ise, silah taşıma hakkının kitlelere tanınması ile birlikte, ortak bir Fransız dilinin oluşmasını daha da hızlandırmıştır.
Kitlelerin, devrim sonrasındaki elli yıllık süre sonunda, kentlerin gelişkin coğrafyasında, düzenin egemenlik yapılanmasının mantığı ile sınırlı kılınmış bir varoluş biçimi içinde yer alabilmeleri devrimin getirdiği yeni toplumsal ortamda oluşan aynı dili konuşabilme olanağının da ortadan kalkmasına neden olmuştur. Kitleler, sıradan insanlar, birer özne olarak yer almaktan alıkonuldukları 1850'lerin coğrafyasında dilin kültürel evreninde de özne olma durumlarını ve şanslarını yitirmişlerdir. Dilin kültürel evrenindeki konumları da, yalnızca, tüketici olmaktır.
Tıpkı Paris'in hayat dolu coğrafyasını yalnızca tek bir boyutu ile ve tarihin öznesi olması şansından yoksun kılınmış birer sözde yurttaşları olarak yaşayabilmeleri gibi 1850'lerden itibaren sıradan insanlar, hep birlikte ortaklaşa konuştuklarını, anlaşabildiklerini sandıkları Fransız dilinin kültürel evreninde de yurttaş olma, özne olma şansından yoksun kılınmışlardır. Dili, hayatı dönüştürüme uğrattıkça dönüştürüme uğratıp, kendilerinin dili kılma olanağından yoksun bırakılmış sıradan insanlar onları bu içine sürüklendikleri gerçekliğin sahih halini algılamaktan alıkoyan bir dil kullanımı içine kapatılmışlardır. Dil, yeniden 'efendinin' dili olmuştur.
Kölenin de, aynı dili, kendi dili olarak kullanıyor gibi görünmesi, bir yanılsamadır, sadece. 'Kölenin' kendisi için geliştireceği bir dil ortadan kalkmıştır. 'Köle'nin ne konuşacağını, ne anlatacağını, neyi anlayabileceğini, neyi nasıl anlamlandıracağını belirleyen, 'kölenin' önüne 'efendi' tarafından 'ortak dil' diye köleleştirmenin dili konmuştur.
İnsan ile insanı 'efendi/köle' ilişkisi içinde tutmak zorundaki bir toplumsal sistemde (bu toplumsal sistemin ekonomik ve teknolojik gelişme aşamasının farklılığı, göreli bir önem taşımakla birlikte) dilin sıradan insanın kendi toplumsal konumunu 'sahih' haline uygun bir biçimde algılamasını önleyici şekilde kullanılmaya başlaması bu değişimlerin sonunda ortaya çıkmıştır. 20. Yüzyılın başlarında, Kafka'nın Değişim'de, Gregor Samsa'ya 'Hamamböceği olarak yola çıkıp saat dokuzda mesaiye yetişebilecek miyim? ' dedirtmesi de dildeki bu dışlanmışlığın neden olacağı bilinç yitirimini yansıtmaktadır.
Baudelaire ve Rimbaud'nun ve kuşkusuz, onlarla birlikte yaşayan eleştirmenlerin, ressamların, müzisyenlerin, roman yazarlarının da kendi sanat formlarının dil evreninde yapacaklarını, yaptıklarını belirleyen, toplumsal hayattaki bu gelişmeler olmuştur. Haussmann'ın kent coğrafyasını tek boyutlu/edilgin bir varoluş biçimi içinde yaşanabilen bir coğrafyaya indirgemesinden sonra, sanatçının direnebileceği tek coğrafya, kendi sanatsal formunun dil evrenindeki coğrafya olmuştur.
Şiirin, resmin, romanın, heykelin kendi sanat formlarındaki dil evrenini, ricale mecbur kaldığı hayatın gene dil evrenini ilerde bir gün yeniden özgürleştirmek için, özgür bir evren olarak korumak ve yaşar tutmak, şairin, romancının, ressamın, müzisyenin baş işi haline gelmiştir. Nitekim Baudelaire ve Rimbaud' dan, Beethoven' dan, Proust'tan, Joyce'dan, Kafka'dan geçen bir çizgi boyunca yapılan bu olmuştur.
Baudelaire, sözcüklerle ya da dil ile, dilin iletmeye çalıştığı toplumsal gerçekliğin özdeşliğinin kalmadığını; ikisi arasındaki ilişkinin yabancılaşmanın yoğunlaşması nedeniyle, bir benzeşme ilişkisine indirgendiğini fark etmiştir.Ayrıca,Gözler şiirinde belirttiği gibi, farklı toplumsal konumdaki, farklı bilinç düzeyindeki aşıkların bile dünyaya farklı gözlerle baktıklarını; aşıklar için bile dünyayı aynı anlamsal içerikle algılamanın olanaksızlaştığını da fark etmiştir. Bu fark ediştir ki, Baudelaire'i, öncesindeki şiir geleneğinden kopmaya yöneltmiştir.
Rimbaud'nun duygulara, içgüdülere, insanın içindeki doğaya bir kez daha söz hakkı tanıyan bir şiir dili araması da bunun için olmuştur. Marcuse'ün belirttiği gibi, Rimbaud'nun dil'deki bu arayışı, insanın en özgür yanı olan duygularına ve duygularına yaslanan bir dili yeniden özgürleştirme çabasıdır. Ne var ki, yaşadığı genel insansal evrenini özgürleştirmekten alıkonulmuş insanın, yalnızca sanattaki bu dönüştürümü ile kurabildiği dil evrenindeki özgürleşim yetersiz kalmaktadır.Ama, aynı anda, bu yetersiz kalan özgürleştirim çabası, genel evrende önüne setler konan insanın özgürleştirimine yönelik çabalar için önem taşımaktadır.
Bu iki evrenin birlikte özgürleştirilmemesinin bedelini ise, sanatçı, düşünür ödemektedir. Acılar, horlanmalar, kuşkular, düş kırıklıkları, değiştirilemeyen reel hayat karşısındaki hırçınlıklar, sanatçıya dünyayı bir kez daha zindan etmektedir.
Rimbaud'nun Mısır'dan, Kıbrıs'tan, Almanya'ya, İngiltere'ye kadar uzanan 'kaçışları' ve dünyada yer yurt edinemeyen bir insan olarak sürdürebildiği öz yaşamı bunun anlamlı bir örneğidir. İnsanın varoluşundaki tamamlanamamışlığın örneğidir. Ama, şairin, kusurlu bir tarih sürecinin içinde, şiir için yapabileceği, yaşayabileceği de budur. Başka türlü şair olunamamaktadır. Proust, Kafka ve sürüp giden bu çizgiden bildiğimiz, bilmediğimiz pek çok sanatçı, düşünür bunu, bunun için böyle yaşamaktadır.
Rimbaud'nun şiirde dil'i 'uygarlaşmış' kullanım biçiminden özgürleştirip 'doğal' ve 'yabanıl' kullanımını aramaya yönelmesi insanın yanlış bir tarihe göre biçimlendirilerek baskı altına alınmış duygularını, insanın içindeki Doğa'yı bir kez daha özgürleştirmesi içindir. 'Yabanıl' dönemdeki Doğa'yı içimizde yeniden canlandırmak; yanlış bir Tarih'in yaşattığı uygarlaşma sonunda baskı altına alınmış Doğallığımızın yeniden hayata dönmesini sağlamak içindir.
Proust'un yaşam deneyimlerinden insanın kendi varoluşsal koşullarına denk düşen sahih bilgilere erişilmesini; bu sahih bilgi sayesinde de, varoluşsal koşullarımıza göre sahih sayılabilecek bir bilinç kazanmamızı önleyen zamanın yaşanmasındaki ve algılanmasındaki fragmanlaşmayı (zamanın organik bir zaman olarak yaşanamayışını) ortadan kaldırma amacıyla arayıp bulduğu anlatım biçimi bunun içindir.
Joyce'un bilin çakışı dediğimiz anlatım biçimini arayıp bulması bunun içindir. Bilincimize yansıyan bu parçalanmışlığı ortadan kaldırmak içindir. Bu çabalar, kuşkusuz, yaşanan sorunlarımızın nedeni olan reel hayatı değiştirmekte yetersizdir. Ama, değiştirmemiz gereken şeyin ne olduğuna ilişkin bir farkındalık kazanmamızı sağlamaktadır.
Ve bütün bu sanatçıların, düşünürlerin çabaları, reel hayatı değiştirmekteki güçsüzlüklerine rağmen bu değiştirim için ileri sürülen bu yüzden de sınırlı siyasal programların dışında kaldıklarından ortaya konulabilen siyasal programların çok daha ötesinde bir ufka sahiptir. Güçsüz gibi göründükleri bu konumları içinde böyle geniş bir ufka sahip olabilmelerini sağlayan bu konumlarıdır ki sanatsal üretime, özgürlüğün henüz elde edilmediği bir ortamda da daha ilerlerde bir özgürlük olanağı tanımaktadır.
Bu, bugün için, yalnızca bir sınırsız düş görme özgürlüğüdür. Ama, gerçekten özgür bir hayat kurabilmek için, varolan toplumsal hayatın kuruluşlarının, kurumlarının dışında bir konuma çekilip orada özgürce düş kurmaya çalışan şairlere, sanatçılara, düşünürlere ihtiyacımız var.
Rimbaud'nun ve diğerlerinin dünyayı çok gezmeleri, varolan dünyadaki yersiz yurtsuzlukları ile kendi sanat formlarının dil evrenindeki yıkıcılıkları ve inşaacılıkları arasındaki bağlantı buradan oluşu yor. Dil'in evreninde ve hayatımızın insanal evreninde 'coğrafyamızı' büyütmek ve insansallaştırmak arzusundan, tutkusundan kaynaklanıyor.

* Ünsal Oskay tarafından kaleme alınan bu yazı Gösteri dergisinin Kasım 1991 tarihli sayısından alınmıştır. Gösteri dergisinin bu tarihte yayınlanan sayısı ile birlikte Rimbaud konulu bir ek verilmişti.

http://www.adanasanat.com/rimbaud/unsal_oskay.htm


...

Adnan Durmaz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder