7 Temmuz 2015 Salı

Hilmi Yavuz’un Köşe Yazılarından




Dinler, medeniyetler, kültürler, diller

Dinlerle medeniyetler, uluslar veya etnisitelerle kültürler arasında bir nedensellik ilişkisinin bulunduğu söylenebilir.
Dinler, medeniyetleri; uluslar ve etnisiteler ise kültürleri üretirler. Dolayısıyla medeniyetlerin dili ile kültürlerin dili birbirinden farklıdır. Medeniyetler, medeniyet dillerini; uluslar veya etnisiteler ise kültür dillerini inşa ederler. Formel bir biçimde açıklamak gerekirse {din, medeniyet, medeniyet dili} bir bağlam oluştururken, {ulus veya etnisite, kültür, kültür dili} daha başka bir bağlam kurar. Batı Hıristiyan medeniyetinin dili Eski Yunanca ve Latince; Doğu İslam medeniyetinin dili ise, Arapça ve Farsçadır. Fransızca, Fransız ulusunun; İngilizce, İngiliz ulusunun; kültür dilidir; Kürtçe, Kürt  etnisitesinin kültür dili...
Medeniyet dillerinin entelektüel ve bürokratik dil ve sarayla diplomasinin teşrifat dili olarak elit bir statü kazandığını gösteren örnekler var. Mesela, bir Türk devleti olan Selçuklu İmparatorluğu’nda entelektüel, bürokratik ve teşrifat dili Farsçadır. Bu Selçuklu Devleti’nin, Türk etnisitesinin kültür dili olarak Türkçeyi değil, İslam medeniyetinin dili olan Farsçayı, elitlerin statü dili olarak temellük ettiklerini gösterir. Hz. Mevlânâ Türk’tür ama Mesnevî’yi Farsça yazmış; Selçuklu sarayı bürokratik yazışma dili olarak Farsçayı kullanmış, teşrifat dili Farsça olmuştur.





İslam ve Pragmatizm (1)
(...)
İslam entelektüel geleneğinde siyasetin ve siyasal pratik düşüncesinin ağırlıklı bir yer tuttuğunu biliyoruz. Elbette, şiirin ve şiirsel düşüncenin de! Rorty'nin belirttiği gibi, Felsefenin 'siyaset'i (Dewey) ya da Şiiri (Heidegger) model alarak inşa etmenin mümkün oluşu, bize, Felsefeyi, hangi geleneksel yollardan geçerek kurabileceğimiz konusunda kılavuzluk etmelidir. İslam geleneğinde Siyaset vardır, siyaset kuramı (Farabi ve El–Maverdi'ninkiler dışında) yoktur; Şiir vardır, şiir kuramı yoktur! İslam siyasette Doğruluk'un tanımını, pratikle temellendirmekte ne kertede Pragmatik ise; şiirde Doğruluk'un kriterini, metaforlarda temellendirmekte de, o kertede Pragmatiktir. Hükümet nasıl bir siyasal araçsa, metafor da işte tastamam öyle bir dilsel araçtır İslam geleneğine göre... Müslüman insan, 'Bu, nedir?' sorusuna teorik bir cevap aramak yerine, 'Bu ne işe yarar?' sorusuna pratik bir cevap bulmayı öne çıkarır. Rorty'nin bildirdiği gibi, Heidegger'in 'Sein und Zeit'inde 'objektif Bilimsel Bilgi'yi (Vorhanden), araç kullanmaya (Zuhanden) göre, ikincil bir konuma ittiği hesaba katılırsa, bir Felsefe geleneğinin inşası için hangi kaynaklara eğilmemiz gerektiği daha iyi anlaşılacaktır.




İslam ve Pragmatizm(2)

Heidegger'in ve Dewey'in sistemleri göz önüne alındığında, bir felsefî sistemin zorunlu olarak Bilimsellik ve dolayısıyla, Bilgi teorisi (Epistemoloji) üzerine inşa edilmesini dayatmanın yanlışlığı, Richard Rorty'nin o ünlü denemesinden bu yana biliniyor artık.
Rorty, XX. yüzyıl Batı entelektüel geleneğinde Felsefenin Husserl'de Bilim, Heidegger'de Şiir ve Dewey'de Siyaset model alınarak inşa edildiğini bildiriyor, -ki bunun, İslam düşünce geleneğinde Felsefenin yeniden- üretilebilmesini mümkün kılacak koşulları gösteriyor olması bakımından büyük anlamı vardır.
(...)
Kur'an referanslı bir okuma, Müslüman insanı, İman (Dogma) ile Amel (Pratik) bağlamında konumlandırır. Malumu ilam kabilinden söyleyeyim: Zaman zaman, 'İman mı üstündür, Amel mi?' konusunda birtakım tartışmalar yapılmış olsa bile (Hariciler, Amel'i, İman'ın bir parçası, bir cüz'ü saymışlar ve ameli farzları yerine getirmeyenleri, 'kafir' ilan etmişlerdi), İslamiyet, bir yanıyla Dogma ya da Nass olarak Vahiy ile; öte yandan da Pratik olarak ameller ile inşa edilmiş bir dindir. Dogma olarak Vahyi, Kelam ilmi ele alır; Pratik olarak amelleri, Fıkıh ilmi! Başka bir deyişle söylemek gerekirse, Kelam sadece itikadi (dogmatik) meselelere, Fıkıh ise sadece ameli (pratik) hükümlere aittir. Gustave E.von Grunebaum'un tespit ettiği gibi, Ortaçağların sonundan itibaren İslam'da bütün entelektüel etkinliğin, giderek Kelam ve Fıkıh üzerinde yoğunlaşması da, bundan dolayıdır. Yoksa onun zannettiği gibi, 'cemaatin tahkimi'nin birincil bir ihtiyaç olarak görülmesinden dolayı değil!
(...)



İslam ve pragmatizm (3)

(...)
Galiba, hayatımızı değiştirmek için kitaplara değil, metaforlara ihtiyacımız var. Metaforların, Doğruluk'un kriteri olabildikleri kabul ediliyorsa eğer, Şiir ile Felsefe'nin Platon'la birlikte ayrılan yolları tekrar birleşip, o büyük düşünce yolu'nda (Heidegger'in (Denkweg'i) birlikte yürümeleri imkanı doğmuş olacaktır. Felsefe söyleminin şiirsel söz üzerine inşa edilebiliyor olmasının da, sanıyorum, anlamı budur...
Evet, evet! Hayatımızı değiştirmek için kitaplara değil, metaforlara ihtiyacımız var...






Alev Hanım bizi ‘Ehlileştirecek!’

Alatlı’ya göre, ‘toplum’ olabilmek için, bireyin ‘ehlileştirilmesi’ gerekiyor! Dahası, bu ‘ehlileştirme’nin, bireylerin bir ‘kutsal, bir idea, bir dünya görüşü etrafında’ toplanmasıyla mümkün olabileceği kanısında! ‘Ehlileştirme’, toplumun tüm bireylerinin ‘ehlileştirilerek’ bir örnek düşünmelerini sağlayacak bir biçimde gerçekleştirilmiş olacak. Hepimiz, aynı ‘bir kutsal, bir idea, bir dünya görüşü’ üzerinde birleşerek ehlileşeceğiz! Nasıl olacak bu? Cevap: ‘İlle de baskı’ uygulanarak!.
Vahim olan şu: Alatlı, ‘ehlileştirme’ derken, zihinlerimize üniforma giydirmekten söz ediyor. Hepimiz, bir ‘idea, bir kutsal, bir dünya görüşü etrafında’ birleşerek itaatkâr, söz dinleyen, ‘mutî bendeler’ olacaktık: ‘Homo Docilis’ler’! Alatlı, ‘ehlileştirilen birey’in birey olmaktan çıkıp ‘sürüleşmesini’ öneriyor;- kurnazca yapıyor bunu: ‘ehlileştirme’nin, özellikle vahşi hayvanlar için kullanıldığını unutmadan!
Türkiye’de ilk defa Faşizm’in bu kadar açık ve net bir biçimde savunulduğuna tanık olduğumu söylesem herhalde yadırgamazsınız! Alatlı’nın sözleri, tam da Michel Foucault’nun, Aydınlanma’nın, uysal bir tebaadan oluşan disiplinli bir toplum inşa etme ideali’ne ilişkin olarak söyledikleri ile birebir örtüşüyor. Foucault, Aydınlanma’nın bedenlerin denetiminden zihinlerin denetimine doğru bir gözetleme ve cezalandırma sürecini gerçekleştirdiğini söylüyordu;- Alatlı da tastamam bunu imâ ediyor! ‘İlle de baskı gerek!’le neyi meşrulaştırıyor Alev Alatlı? Söyleyeyim: ‘ehlileştirme’nin yöntemlerini: gözetleme ve cezalandırmayı!




Genç bir şaire mektup

Yaşlı şairler şiirin kendileriyle bittiğini zannederler; -genç şairler ise, kendileriyle başladığını! ‘Ama ben’ diye düşünmüştüm, ‘ne şiirin benimle başladığını iddia edecek kadar yaşlıyım, ne de şiirin benimle başladığını iddia edecek kadar genç…’  Bunu, bundan 30 yıl kadar önce, kırklı yaşlarımdayken düşündüğümü söylemeliyim: Gülten Akın gibi söyleyeyim: ‘İşte şimdi yaşlandım!’ Dolayısıyla şiirin benimle bittiğini mi iddia etmeliyim? Hayır! Şiir hiç kimseyle bitmez. Bitse Yunus’la, olmadı Shakespeare’le biterdi!




Dil ve felsefe
Osmanlı’nın İkinci Meşrutiyet dönemi, modernliğin kendisine bir felsefî arkaplan ya da daha doğrusu bir felsefî meşruiyet zemini hazırlamanın zaaflarını barındırır.



Takvaya karşı israf: Hangi İslam?

İslam’da özellikle Emevî saltanatıyla birlikte, Prof. Dr. Ülgener’in deyişiyle, ‘baş döndürücü [bir] ihtişam dönemi’ başlamıştır: Zühd ve takvada ısrar eden büyük Ebu Zerr’e karşı, saltanatlı ve gösterişçi Muaviye! Ebu Zerr, daimâ israf ve ihtişamdan [modern sosyoloji terimleriyle söylersem ‘gösterişçi tüketim’den] şikâyetçidir. Ama heyhat! Muaviye, Ebu Zerr’e galip gelmiştir. Ülgener şöyle diyor: ‘Ebu Zerr’in Muaviye’ye yenik düşmesi, bir bakıma, diyânetin ihtişam ve saltanata pes etmesinden başka bir şey değildi



Batı-dışı bir edebî modernleşmenin imkânları üzerine

Michel Foucault, 1970’lerde S. Hasumi ile yaptığı bir söyleşide, [Dits et Ecrits, Cilt: 2 ,1970-1975, De l’Archéologie ȧ la Dynastie, 405 vd. Gallimard, Paris, 1994] Batılı zihinsel araçlarla gerçekleşen bir özgürleşmenin, Batı-dışı bir kültür ve bir medeniyetin keşfine yol açıp açmayacağını sorgular. Foucault’ya göre, böyle bir keşif, muhtemel, hatta mümkündür. “Böylece”, diyor Foucault, “Dünya, kapitalizmin oluşumuna özgü siyasal iktidar biçimlerinden ayrılması mümkün olmayan Batılı kültürden kurtulup özgürleşmiş [Fr.affranchir] olacaktır.” Konuşmanın devamı şöyle: “Kapitalist olmayan bir kültür, ancak Batı dışında gerçekleşebilir. Dolayısıyla, kapitalist olmayan bir kültürü, ancak Batılı olmayanlar icat edebilir.’”
Foucault’nun, Hasumi ile yaptığı söyleşide, ‘Kapitalist olmayan bir kültürü ancak Batılı olmayanlar icad edebilir’ derken, Japonya’yı kastediyor olduğunu düşünmek gerekir. Ancak postkolonyal okumalar, meselenin sadece Foucault’nun söylediği gibi, Batılı olmayan bir kültürün, kapitalizmin oluşumuna özgü siyasal iktidar biçimlerinden özgürleşmekle mümkün olmadığını gösteriyor. Mesela, sömürgeleştirilmiş toplumlarda Batı’nın kültürel tahakkümünün [‘Oryantalizm’in’], sömürge karşıtı postkolonyal söylemleri bile belirleyen bir buyurganlığı olduğunu biliyoruz. Partha Chatterjee, ‘milliyetçi akımlar[ın], anti-kolonyalist niteliklerinden dolayı Avrupa’dan özgürleşmeyi arzulasalar da Aydınlanma-sonrası rasyonalist söylemin terim ve kavramlarını içselleştirdikleri için, bizzat reddettikleri moderniteden türeyen söylemler olarak onun içinde sıkışıp kalmakta’ olduklarını, diğer bir deyişle, türemiş söylemler olarak milliyetçilikler[in], türedikleri kaynak olarak moderniteden özgürleşmeyi sağlayama[dıklarını], dahası, milliyetçilik[in], Avrupa modernitesine özgü kültürel ve siyasal hastalıkların Batı-dışı coğrafyalarda yeniden üretilmesine vesile ol[duğunu]’ bildirir. [P. Chattarjee’den aktaran Nazım İrem, Doğu Batı Dergisi, 157-179]’ Cemil Meriç’in, ‘Batı’nın her hastalığını ithale memur bir anonim şirket’ gibi çalışan bir entelijansiya’dan sözederken kastettiği de tastamam budur!
Özetle söylersem: ‘Farklı bir edebî modernleşme’, bu koşullar altında mümkün değildi;- olamazdı da!



‘Ol Mahkemenin Hükmüne…’

İnsanın cemaat hayatından [gemeinschaft], toplum [gesellschaft] hayatına geçişi, hukuku önce rasyonelleşmesi, sonra da sistemleşmesi ile başlar.
Cemaat hayatının hukuku, örf ve âdet hukukudur; toplum hayatının hukuku ise, antik Yunan’da gerçekleşen rasyonelleşmenin ardından, Romalıların daha sonra M.Ö. 1. yüzyıl ile M.S. 1. yüzyıl arasında, hukuku soyut ve sistemli bir yapıya kavuşturması ile mümkün olabilmiştir.

Hukukta hakikatin rasyonel imkânlarla keşfi, Richard Rorty’nin özetlediği gibi, ya empirik yoldan, yani gözlem, yani tanıklık yoluyla, ya tıpkı polisiye romanlarda görüldüğü gibi akıl yürütme yoluyla gerçekleşir. Tanık varken tanığa başvurmama, hakikatin verilerle kanıtlanmasına dayalı bir akıl yürütmeyi savsaklama, aklî yani rasyonel hukukun temelkoyucu kurallarının hiçe sayılması demektir.
Michel Foucault, yazılarının ve konuşmalarının toplandığı  ‘Dits et Ecrits’te, eski Yunan’da hakikatin görgü tanıkları varken, onlara başvurulmadan saptandığı Homeros döneminden sonra [Homeros’un ‘İlyada’sında, iki soylu arasındaki bir araba yarışını kazananın kurallara uyup uymadığı, tanıklara müracaat edilmeden belirlenmiştir çünkü!..] durumun değiştiğini ve Sophokles’in ‘Kral Oidipus’unda ise bu defa bir hakikatin [kral Laios’u kimin öldürdüğünün!] bir görgü tanığının tanıklığıyla tesbit edildiğini bildirir. Foucault’ya göre bu, eski Yunan’da yeni bir bilgi tipinin ortaya çıkışı demektir. Foucault, hukukun rasyonelleşmesi ya da hakikatin ne olduğunun keşfedilmesinin, gözleme [tanıklığa] dayanan empirik bilginin, öteki bilgi alanları için bir model teşkil ettiğini de belirtiyor Dits et Ecrits’te…



Meydanlar ve ideolojiler
Cumhuriyet’le birlikte bürokratik vesayete geri dönülmüş ve bu vesayetin zihinsel arkaplanını teşkil eden Pozitivizmin, daha sonra Ankara Üniversitesi’nin kapısına yazılacak olan ‘Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir’ sloganıyla tahkim edilmiş olmasıdır.



Modern mi, ‘moda’ mı?: Köpek sosyolojisi

 Modernleşme ya da Batılılaşma ‘metonimik’ bir Batılılaşmadır. Metonimi, parçanın bütün’ün yerini alması, onun yerine geçmesi, onun yerini tutması demek! Fransızca konuşmak ya da piyano çalmak Batılı olmanın bir ‘parça’sı ya da görünümü olabilir, ama Modernleşme gerçekliğini bütünüyle temsil etmez. Parçanın Bütün’ün yerine konulması, Bütün’ü ikame etmesi, Modernleşme olarak değil, ancak ‘Moda’laşma’ olarak nitelendirilebilir: Osmanlı Türk modernleşmesi, bu anlamda Avrupa Modernleşmesini bir ‘moda’ olarak temellük etmekten ibarettir. Durum şöyle özetlenebilir: ‘Biz modernleşmedik, modaya uyduk!



Aile içi öğretim ve eğitim

Türkiye’de milli eğitimin [İnönü’nün ilk başbakanı Dr. Refik Saydam’ın o 1940’larda çok ünlenmiş “Türkiye’de her şey A’dan Z’ye kadar bozuk” sözünü alıntılayarak söylersem], “A’dan Z’ye bozuk” olduğu cümlenin malûmu iken, ailelere düşen görevlerin öne çıktığını görmenin zamanı geldi de geçiyor bile!
Farkında mısınız? İnsanımız artık çocuklarının öğretim ve eğitim işini, bütünüyle kurumlara terk etmiş bulunuyor. Bunun açık anlamı, “Biz çocuklarımızı dershanelere gönderiyoruz, özel öğretmenler tutuyoruz, iyi bir devlet ya da vakıf okuluna gönderiyoruz! Kısaca, ebeveynler olarak üzerimize düşeni yapıyoruz!” demektir. Ve elbette bugün Türkiye millî eğitiminin durumu göz önüne alındığında ebeveynlerin bu yaklaşımlarının, tembelce sorumsuzluğun sonucu ortaya çıkan vahim bir hata olduğunu idrak etmeleri gerekiyor.
iPad’lerle, tabletlerle, laptoplarla, cep telefonlarıyla… ya da adını bilmediğim birtakım elektronik aygıtlarla ziyadesiyle meşgul [!] çocuklarının durumunu, sofrada sadece “ödevini yaptın mı?”, “bugün okul nasıl geçti?” gibi âdet yerini bulsun türünden yasak savıcı sorularla geçiştiren ebeveynlerin bu rahatlıklarının nelere mal olduğunu düşünmeleri gerekmez mi?

Bırakınız liseyi, üniversitelerde bile, kendi ana dilini, Türkçeyi, doğru dürüst yazamayan, kendini yazıyla ya da sözle ifâde etmeyi bir türlü beceremeyen bir nesli, bu devlet okulları, bu özel okullar yetiştirdi! Devlet ortaokullarında ve liselerde altı yıl İngilizce okuyan öğrencilerimiz “may neym iz Ali. Vat iz yor neym? Dis iz e pensıl!” diyebilmekten öte bir şey söyleyemiyorlarsa ve büyük bir medeniyetin neler ürettiğinden bîhaber, İbn Arabî’yi Barcelona’da futbol oynayan bir Faslı zannediyorlarsa, bunun vebali, sadece okullara değil,  ana babalara da aittir.

Sadece bu kadar mı? Değil, elbette! Çok daha önemli olanını unutuyoruz:
Bakınız din, ahlak ve estetik hassasiyetin öğretilmesi [ta’lim’i] bir şeydir, eğitimi [terbiyesi] başka şey! Dinin de, ahlakın da, estetiğin de, bir yanıyla teorik [bilgi, ta’lim] bir yanıyla da pratik [eylem, terbiye] yanı vardır.  Mesela, ahlak alanında erdemli bir insan olmanın kriteri, ‘erdem’ kavramının tanımını bilmek değildir; erdemli olmak, insanın yapıp etmelerinde, yani eylemlerinde, davranışlarında görülür. Müslüman olmak, Müslüman ahlakıyla ahlaklanmak, sadece [evet, sadece!] din ve ahlak bilgisiyle değil, bu bilgilerin insanın yapıp etmeleriyle hayata geçirilmesiyle mümkündür. Türkiye’de Peygamber ahlakını çok iyi bilen, ama Müslümanca davranmayan o kadar çok insan var ki!
Genç arkadaşlarıma söylediğim dâimâ şudur: Lütfen, çocuklarınızla, onların öğretimi ile olduğu kadar, eğitimi [terbiyesi] ile de yakından ilgilenin! Bugün Türkiye’de aile içi öğretim ve eğitim, belki de resmî okul öğretim ve eğitiminden çok daha âcil bir ihtiyaçtır…



Kalem üzerine bir deneme

Daktilo kalemle bilgisayar arasında ara konumdadır. Ama kalemle birlikte yiten el yazısının kişilik ve kimlik kaybı sorununu bilgisayara taşıma şerefi[?] de daktiloya aittir. Fakat şu var: Bilgisayar her şeyi yapabilir, ama bir tek şeyi, o kişiye özel olanı, kimliğin göstereni olanı, yani imza’yı yapamaz. Kişilik ve kimliğin kalem ve el yazısıyla son savunma mevzii, imza’dır;-ıslak imza! İmza, biraz retorik yaparak söyleyeyim, kalem ve el yazısının teslim alınamaz son kalesidir!..
Şeyh’ül Ekber’in söylediği gibi, kalem akıl’sa eğer, bilgisayar bu akıl’ı, deyiş yerindeyse, kamusal akıl’a dönüştürür. Harfler, hepimizin olur; yazı Ben’im değil, Heidegger’in deyişiyle ‘Das Man’ındır artık…



 Talim ve terbiye

öğretimle eğitim arasında temelli bir fark var. Bilirsiniz elbet: İlköğretimde ve lisede jimnastik dersinin adı, ‘beden eğitimi’dir; -beden öğretimi değil! Ama, terbiye ya da eğitimi, sadece beden eğitimi ile sınırlı görmemek gerekir. Söylemesi bile fazla: İnsan, hem beden hem de ruhtur. Dolayısıyla, terbiyenin gayesi, sadece bedenin terbiyesi, bedenin eğitimi değil, aynı zamanda ruhun eğitimidir de!
...
Platon’un Alkibiades’inde şöyle denilmiştir: ‘bedeninize özen gösterdiğinizde, kendinize özen göstermiş olmazsınız. Kendilik, üst baş, araç gereç, mal mülk [de] değildir.[…]; ‘ruhunuza ilişkin bir kaygı taşımanız gerekir, başlıca kendine özen gösterme ilkesi budur’
Edebiyat ve elbette felsefe! Felsefe de öyledir. Felsefe, tıpkı edebiyat gibi, bir öğretim [tâlim] işi değil, bir eğitim [terbiye] işidir. Wittgenstein, felsefenin bir teori değil, bir etkinlik olduğunu bildirir bize [‘Philosophy is not a theory but an activity’]. Nitekim felsefe, Aristoteles’in gösterdiği gibi, bir akılyürütme eğitimi, bir etkinlik olarak Pedagogic bir işleve sahip olduğu kadar, kendini beğenmiş ve doğru düşündükleri konusunda hiç kuşku duymayan, egosu şişkin insanlara alçakgönüllü olma eğitimi veren Peirastic işleve de sahiptir. Hani burnundan kıl aldırmayan, herşeyi bildiğini sanan ukala tipler vardır ya, işte felsefe, bu insanları, onlara, tartışma yoluyla yanlışlarını, akılyürütmedeki tutarsızlıklarını göstererek eğitir; -onlara alçakgönüllü olmayı öğretir. Felsefî dialoglar, yine Aristoteles’e göre, tıpkı satrançta olduğu gibi, oyun kazanma hazzını bağışlarlar: Aristoteles, buna felsefenin Agonistik işlevi, diyor. Ama bunu sofistlerinki gibi, ne bahasına olursa olsun oyunu kazanmak olarak okumamak gerekir.



Ta’lim ve Terbiye [2]

İnsanı anlamak, yaşamı anlamaktır. Yaşamı anlamak, onu değerli kılmak, edebiyat başta olmak üzere güzel sanatların işidir. Edebiyat ve güzel sanatlarla ilgilenmek, haz duymak, insanı sıradan olmaktan, herhangi biri olmaktan öte ayrıcalıklı bir yerde konumlandırır. Dar ve sınırlı bir idrak ve duyarlık sahibi olmamanın yolu, ancak böyle mümkün olabilir. Bir sözü incelikle söylemek, bir sözü zarafetle dile getirmek, beğeni sahibi bir kişilik edinmek, kısaca farklı olabilmek! Bütün bunlar ancak duygusal eğitimle, ruh terbiyesiyle gerçekleşir.
Edebiyat, insana topluma ve Doğa’ya herkes olmadan bakabilmenin olanaklarını sağlar. Çok başarılı bir hukukçu, teknoloji alanında üstün bir mühendis, bir holdinge CEO olunabilir ve bu elbette arzu edilebilir bir durumdur. Para kazanmayı, maddi açıdan iyi, hatta çok iyi bir yaşam sürebilmeyi kim istemez? Ama ruhsal, duygusal ve entelektüel açıdan eğitilmemiş, yoksul, sıradan ve kabasaba bir yaşamın da arzu edilir bir yaşam olmadığını da hepimiz biliyoruz elbette…

İnsan bir bütündür. Ruhsal, duygusal, entelektüel donanımı olmayan kişi, eksik insan’dır. Yaşamın doluluğu, bu eksikliğin giderilmesiyle edinilir.

Türkiye sıradanlaşıyor: Paranın en yüce değer olduğu bir dünya görüşünün, insanımızı nasıl bencil, nasıl kaba ve nasıl bayağılaştırdığını görüyoruz. İnsanımız birey olmayı bencil olmak biçiminde kavradıysa, bu bize hiç yakışmayan dünya görüşünün, ancak ve ancak, ruh donanımıyla üstesinden gelinebilir.
Bunlar, seküler ahlaka ilişkin düşünceler. Dolayısıyla, Platon ve Antik Yunan’ın seküler ahlakı değil, İslam ahlakı da aynı zamanda ‘edeb ve terbiye’ demektir…
‘İster İslami-tasavvufi, ister Yunani-seküler bağlamda olsun, terbiyeden anlaşılması gereken, insanın hem kendi kemaline, hem de Allah’ın [C.C.] kemaline varmasıdır.’


Yazın bittiğini söylemek?

Bir şiirimde ‘bahçem eski yazlarla dolu’ demiştim; -öyledir ve farkında olunmalıdır: ‘Yazlar da yaşlanmadadır’ artık!




Geçmiş yazlara yolculuk

Belleğim, bahçelerdir benim: İşte bugün olduğu gibi, belleğimin bahçesine iniyorum, orada, bazıları sulanmadığı ya da anımsanmadığı için solmuş, ama bazıları olanca beyazlığı, kırmızılığı ya da sarılığıyla öylece dipdiri güller gibi duran geçmiş yazlar duruyor, hep anımsanan…




İlk Osmanlı entelektüeli kimdi?[3]

Bu konuyla ilgili olarak aldığım mesajları yanıtlama ya da özetlemeye devam edebilmem mümkün değil! Dolayısıyla sadece Doç. Dr. Ali Utku’nun mektubunu yayımlamakla yetineceğim. Mektup şöyle:
Dr. Nazif Muhtaroğlu’nun, köşenizde ‘İlk Osmanlı entelektüeli kimdi?’ başlığıyla yer verdiğiniz, Cevdet Paşazâde Ali Sedat Bey’i ‘Kavaid-i Tahavvülât fi Harekât-ı Zerrât’ (Parçacıkların Hareketlerindeki Değişim Kanunları) eseriyle ‘bir Batılı teoriyi, hiçbir eleştiriye tâbi tutmadan, olduğu gibi, dogmatik bir akıl ve tekrarlayıcı bir mantıkla [‘ars demonstrandi’] nakletmeyen ilk Osmanlı düşünürü’ olarak sunan mukabil mektubunu okudum. Düşüncemize ilişkin –Nazif Bey’in ifadesiyle ‘pek fazla rastlamadığımız’– bu ufuk açıcı tartışma için teşekkür ederim. Batı karşısında henüz gardını düşürmemiş olan Tanzimat aydınıyla belki daha geriye taşıyabileceğimiz ‘ilk sahih Osmanlı entelektüeli’nin kim olduğu sorusu bir yana, Nazif Bey’in Ali Sedat Bey’e ilişkin ‘sahih entelektüellik’ tespitinin, kız kardeşi Fatma Aliye’nin felsefî metinleri –ve tabii ki babaları Cevdet Paşa’nın çok yönlü entelektüel kimliği– düşünüldüğünde Cevdet Paşa ailesine teşmil edilebileceği kanaatindeyim.




‘Test çocukları!’

Kaç defa yazdım, yine yazıyorum ve yazacağım: Türkiye’nin  bütün meselelerini sadece siyasi ve ekonomik meselelerden ibaret görmek, akılalmaz bir malüliyettir ve daha da beteri, kimsenin bu ürkütücü malüliyetin idraki içinde olmayışıdır! Ne iktidar, ne muhalefet, ne sözümona sivil toplum, ne medya!
Bilgiyi, malûmata indirgeyen ansiklopedik ve aydınlanmacı yaklaşımın sonu budur!  Felsefe öğretiminin,  analitik ve eleştirel bir akıl yürütmeye değil, ezberci bir malûmatfuruşluğa dayandırılmasının ‘test çocukları’ üretmekten [‘yetiştirmekten değil!] başka bir anlamı olmadığı!



‘Bu cehaletle, bu topraklarda hüküm sürmemize izin vermezler’

Bu cehalet ve bilgisizlik, modernleşmenin idrak ediliş tarzıyla ilgilidir. Daha önce de müteaddid defalar yazdım: Tahsil, talim ve terbiye’dir! [Talim, ‘öğretim’ demektir;  terbiye ise, ‘eğitim’! [Bilindiği gibi, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir ‘Talim ve Terbiye Kurulu’ var!] Mesele, temelde, ne talim’in ne de terbiye’nin hayata geçirilememiş olmasıdır.

Prof. Dr. Mehmet S. Aydın, ‘İslam’ın Evrenselliği’ adlı kitabındaki [Ufuk Kitapları, 2000], ‘İnsan Yetiştirme Modelimiz: Din ve Değer Eğitimi’ başlıklı yazısında ‘Modern Türk eğitim modelinin öğretim [yahut ta’lim] yanının başarıları[nın], başarısızlıklarına oranla çok daha fazla’ olduğu kanaatindedir.  Ona göre, ‘bu başarılar, Türkiye’yi bugün hiç de küçümsenemeyecek bir noktaya getirmiş bulunmaktadır. Ne yazık ki, aynı hükmü, modelin eğitim [terbiye] yanı için vermemiz mümkün değildir.’
Hiç kuşkusuz, Prof. Dr. Aydın’ın belirttiği gibi, ‘biri ta’lim, öteki terbiye, biri bilgi, öteki değer ağırlıklıdır. Gerek tek insanın gerekse toplumların maddî ve manevî kalkınmaları [terakki], bu iki alanın bir âhenk içinde bulunması ve olabildiğince güçlü olmasına bağlıdır.’




Okuryazar, aydın, entelektüel

Okuma-yazma bilen herkes okuryazardır. Aydın, okuryazarın bilgi sahibi olanıdır. Bu bilginin ağırlıklı olarak okuryazarın meslek ya da uzmanlık alanına ait olması gerekir. Mesela bir mühendis, bir hukukçu, bir iktisatçı, bir hekim, bir sosyolog… aydındır. Entelektüel ise, meslek ya da uzmanlık alanında edindiği bilginin yanı sıra düşünce üreten kişidir; -fikir adamı! Newton, bir entelektüeldir, Freud bir entelektüel! Marx, Foucault, Einstein… birer entelektüel! Entelektüel olabilmek için zorunlu olarak bir sistem inşa etmiş olmak gerekmez:
Bilgi sahibi olmadan aydın, fikir sahibi olmadan da entelektüel olunamaz…

...aydın ile entelektüel arasındaki ayırt edici sınır çizgisi, sadece bilgi sahibi olmak veya fikir sahibi olmak meselesine indirgenerek çizilemez. Burada, zihinsel emek ile kol [veya, gövde] emeği arasındaki farkın da aydın’la entelektüel arasındaki farkta belirleyici bir kriter olabilmesi sözkonusudur. Neden mi, şundan dolayı:
Bundan, aşağı yukarı 50 yıl önce Frédéric Bon ve M.A. Burnier adında iki Fransız toplumbilimcisi Les Temps Modernes [haziran,1966] dergisinde yayımladıkları ‘Les Intellectuels dans la Société’ başlıklı incelemelerinde ‘Sözgelimi, diş hekimlerini, kol emekçisi mi, yoksa zihin emekçisi mi sayacağız?’ diye soruyorlardı. Bu sorunun, hiç şüphe yok, Aydın’ı, sadece zihin emeği ile var olan bir kimlikle tanımlamanın doğru olamayacağını vurgulamak amacıyla sorulduğu bellidir. Aydın, diş hekimi örneğinde olduğu gibi, mesleğe göre bilgiye dayalı zihinsel emeğin yanı sıra, kol emeğini de zorunlu kılar. Entelektüel ise, sadece zihinsel emekle var olur; entelektüel kimlik, sadece fikir üretmekle [zihinsel emekle] mümkündür.

http://www.zaman.com.tr/full-name/okuryazar-aydin-entelektuel_2219000.html



Aydınlar ve kültür adamları
(...)
Bizim gibi, zihin tarihi hem Doğu'lu hem de Batı'lı olmaktan geçen bir toplumda, 'aydın' ile 'kültür' adamı arasında hiçbir fark yoktur: Türk aydını hem aydın hem de kültür adamı olmak zorundadır. Hem geçmişin değerlerini kavramak, hem de yeni değerler üretmek!   



Özerk aydınlar mı Devlet'in 'Organik Aydınları' mı?
(...)
'Şu var: Bizim bazı okur yazarımız, Devlet'ten, deyiş yerindeyse, göbek bağını koparmamıştır henüz. Ne kertede demokrat, ne kertede yasakçılığa karşıymış gibi görünürlerse görünsünler, Devlet'in Organik Aydını' kimliklerinden kurtulamamışlardır. Haydi, Frederick Jameson'a özenerek onun gibi söyleyeyim: Devlet onların (bu tip 'aydın'ların!) bilinç dışıdır! Kendilerini resmi söylemin içinden 'Cumhuriyet aydını' olarak tanımlarlar; ama gerçekte, 'nizam-ı alem'ci birer Tanzimat münevverinden ötede bir şey değildirler.'
(...)



İdeolojik tahakküm

Bir şiir […] ancak propaganda amacıyla yazılmışsa, bir tek düzlemde okunabilir:- öyle okunması amaçlanmıştır çünkü… O şiirden […], amaçlanan o tek anlamın çıkarılması beklenir:- o kadar! Halbuki sadece bir düzlemde okunabilen şiirlere, olsa olsa “manzume” denir .




İnsanca yaşamak

İnsanca yaşamak! Evet, insanca yaşamak, benim değil herkesin insanca yaşadığına tanık olmakla mümkündür. Aslolan, sadece kendi ülkemde değil, Dünyada, mazlumların ve mağdurların, zorbalığa ve gadre uğramışların olmadığı bir Dünyada ve sadece böyle bir Dünyada insanca yaşamaktır.
Kapitalizm ‘insanca’ yaşamayı, belirli bir sınıfa tahsis etti. Nasyonalizm belirli bir ırka, dini fanatizm belirli bir mezhebe! Kapitalizmin cerahat tarihi 1871 Paris Komünü ile, nasyonalizmin cerahat tarihi Nazilerin Yahudi soykırımı ile, dini fanatizmin cerahat tarihi Saint-Barthélemy katliamı ile yazıldı. Cerahat tarihi meşruiyetini [nasıl bir meşruiyetse!] Trasymakhos’un kim güçlüyse onun haklı olduğu ilkesinden alır. Platon’un ‘Devlet’inde Trasymakhos şöyle konuşacaktır:
“Her yönetim, kanunlarını işine geldiği gibi koyar. Demokratlık, demokratlığa uygun kanunlar, zorbalık zorbalığa uygun kanunlar… Ötekiler de öyle. Bu kanunları koyarken işlerine gelen şeylerin, yönetilenler için de doğru olduğunu söylerler; kendi işlerine gelenden ayrılanları da, kanuna, doğruluğa aykırı diye cezalandırırlar!”




Mektep’ten Okul’a

Oysa, yazı, okuma’dan önce gelir: Yazılmış olan okunur ancak! Yazı yoksa nedir okunacak olan? Asıl mesele, her ikisinin bir aradalığı ya da genelgeçer bir deyişle söylemek gerekirse okuma-yazma işidir. Bu ayrılmazlık ya soru sorulurken [‘Okuma yazma biliyor musun?’] ya da etkinlikler duyurulurken [‘Okuma yazma seferberliği başladı!..’]; yahut da bir entelektüel kimlik belirtilirken [‘okur yazar biridir!’] görülür..

http://www.zaman.com.tr/full-name/mektepten-okula_2214077.html



İslam ve Marksizm: ‘Kimlikler Siyaseti Üzerine

Marksizmin Kapitalist Üretim Tarzı’na yönelttiği eleştiriler, İslam’ın Kapitalizm’e yönelttiği eleştirilerle temelli benzerlikler gösteriyor mu? Türkiye’deki İslamcı yazarların Batı’ya ve dolayısıyla Modernizme karşı çıkışları ile Marksistlerin karşı çıkışları arasında birtakım paralellikler var mı? İslam’ı bir tür sosyalizm gibi görmek, Batılı bazı oryantalistlerin yaptığı gibi, bu tarz akılyürütmelere dayandırılabilir mi?
Öncelikle şunu belirteyim: Birbirinden çok farklı tarihleri ve entelektüel arkaplanı olan iki sistemin, Görünüş’te ya da yüzeyde verilmiş olan birtakım benzerliklerden yolaçıkılarak mukayese edilmesini, ya da birinin ötekine indirgenmesini, öteden beri yanlış bulmuşumdur. Lévi–Strauss’un ‘Gerçeklik’te benzeyenlerin, Görünüş’te benzemeyenler olduğu’na ilişkin yargısının, geçerli olduğunu düşünürüm;– Karl Marx’ın ‘Eğer Görünüş’le Gerçeklik bir olsaydı, Bilim’e gerek kalmazdı’ sözünün de! Rahmetli Sabahattin Eyüboğlu’nun Yunus Emre’nin ‘Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü’ diye başlayan ünlü Şathiyye’sini, onun tasavvufi bağlamını inşa eden tarih ve entelektüel arkaplanı gözardı eden bir yaklaşımla ve yüzeydeki benzeşimden yolaçıkıp Sürrealist şiirle ilişkilendirmesi, bana ne kertede yanlış geldiyse, Marksizmin ve İslam’ın, Kapitalizme ve Modernizme yönelttiği eleştiriler arasındaki yüzeysel benzeşimler arasında ilişki kurmak da, bana o kertede yanlış geliyor.
...
04.05.2003


Modernizmin inkârcılığı
...
Türk Modernleşmesi projesinin, geçmişe ait olan her şeyin herhangi iz bile bırakılmadan silinmesi üzerine inşa edilmiş olduğu besbellidir: Ne kadar inkardan gelinirse gelinsin. Modernleşme, geçmişle bir hesaplaşmayı değil, onu toptan reddetmeyi ve her zaman söylediğim gibi, kendisini geçmişin mefhum–u muhalifi (a contrario’su) olarak tanımlamayı amaçlar. Bunları, elbette, sadece Türk Modernleşmesi için söylüyor değilim. Teorik düzlemde yapılan eleştirilerinde, Modernleşmenin bu tasfiyeci, inkarcı, hatta saldırgan konumunun, ısrarla vurgulandığını biliyoruz.
...

20.09.2002


Küreselleşme 
Küreselleşme, geçen yüzyılın sonundan bu yana, Dünya’nın entelektüel gündemindeki ağırlıklı yerini koruyor. Gelgelelim, bu meselenin gereğince anlaşıldığı konusunda ciddi kuşkularım var. Nedir bu ‘küreselleşme?’ Anlamı ne? Ronald Robertson, ‘küreselleşme’yi tanımlıyor; –şöyle: 

‘Küreselleşme, hem Dünya’nın küçülerek yoğunlaşması, hem de bir bütün olarak Dünya bilinci’ndeki yoğunlaşmadır. 

Robertson’a göre, Dünya’nın küçülerek yoğunlaşması ulusların ‘karşılıklı bağımlılık ilişkilerindeki artış’a; bir bütün olarak Dünya bilinci’nin yoğunlaşması ise, bu karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin farkında oluşumuza gönderme yapıyor. Bu ikili tanım, meseleyi daha açık ve seçik görebilmemizi mümkün kılıyor. 
Dünya’nın küçülerek yoğunlaşması ve Dünya bilinci’nde yoğunlaşma, uluslararasında giderek artmakta olan karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin farkında olunması anlamına geliyorsa, o zaman hiç şüphesiz, bu ‘farkında–oluş’un kimler tarafından üretildiğinin irdelenmesi gerekiyor. Cevabını hemen vereyim: Entelektüeller! Bu ‘farkında’lığı üretme ve taşıma işi, onlara ait! ‘Küreselleşme’nin ürettiği özneler arasındaki zihinsel işbölümü, Dünya’yı tanımlamak ve Dünya’nın ‘küreselleşme’ ile değişen kimliğini belirleme görevinin, entelektüellere ait olduğunu gösteriyor. 
Ronald Robertson’ın da belirttiği gibi, ‘karşılıklı bağımlılık’, ‘küreselleşme’, bağlamında temelkoyucu bir kavram. ‘Özerklik’ düşüncesinin de ‘karşılıklı bağımlılık’ kriterinden yola çıkılarak yeniden tanımlanması söz konusu. ‘Karşılıklı bağımlılık’ın özerkliği ortadan kaldırmadığını, ama onu izafileştirdiğini biliyoruz. Şüphesiz bu, ulusların hukuksal özerkliği için geçerli olduğu kadar, bireylerin zihinsel özerkliği için de geçerli. Mesele, özerkliği, öz’cü (essentialist) bir yaklaşımla ve verili tanımlarla değil, Robertson’ın da dediği gibi ‘bütün ideolojik’ süreçleri özümseme, kuşatarak içine alma ve toplumsal etkileşim ortamında bütünleşme’ olarak konumlanmış pratiklerle kavramaktır! 
Pragmatizmin, iki binli yıllar için geçerli bir felsefi söylem olarak öne sürülebiliyor olması, biraz da bundan dolayıdır. Başka türlü söylersem; Pragmatizm bağlamında zihin özerkliği, bir ideolojiye peşin hükümlerle bağlanımı değil, bütün ideolojileri özümleme, kuşatarak içine alma ve hepsiyle bütünleşmeyi öngörür. 
İdeolojilerin, sanıldığı gibi bütüncül değil, gerçekte parçalı (fragmanter) oluşunun kavranması, belki de ‘küreselleşme’nin en büyük entelektüel getirisidir. Küreselleşmenin felsefi arkaplanı Pragmatizm ise, onun sözünün parçalanışı da Postmodern düşünce ile hayata geçer. ‘Küreselleşme’ ile birlikte zihin özerkliği, sözün parçalı oluşu anlamına geliyor şimdi. Özerk bir zihnin tutarlılığı ise, ideolojilerin somut verilerle nerede ve nasıl örtüştükleri ya da örtüşmediklerini saptayabilmekle belirleniyor artık;– bunu unutmamak gerek!
13.12.2001
http://arsiv.zaman.com.tr/2001/12/13/yazarlar/hilmiyavuz.htm

 




Modernleşme ve Romantizm

Türk Modernleşmesi konusunda çok şey yazıldı. Bu Modernleşmenin özellikle Cumhuriyet’le birlikte, 18. yüzyıl Aydınlanma düşüncesinin yol göstericiliğinde gerçekleştirilmeye çalışıldığı, Aydınlanma’nın, Modernleşme projesi olarak (kamusal ve özel) hayata geçirilmek istendiğini biliyoruz. Kemalizm, bir Aydınlanma devrimi! Öyle söyleniyor.



Sömürge entelektüelleri
'Dikkat edilsin' diyorum, çünkü Orhan Pamuk bütün sömürge entelektüelleri gibi, Llosa da dahil, yazarın kendi ülkesinde yenilgiye uğramaya yazgılı olduğunu düşünmektedir. Halkın 'cehalet'i, 'yoksulluk'u, 'düşmanlığı'nın, önünde sonunda yazarı 'gerçek dışı bir yaşama veya sürgüne' yazgılı kıldığına ilişkin bu yanlış bilinç, tipik bir sömürge entelektüeli tavrıdır. Sömürge entelektüeli kendini kendi halkı karşısında yenik düşmeye yazgılı konumda göstermenin dışında bir meşrulaştırma olanağına sahip değildir çünkü. Bu olanak, kuşkusuz, sömürgeci entelektüellerin kendi halklarından niçin bu kadar nefret ettiklerini de açıklar: 'Ne garip insanlar bunlar, ne tuhaf bir ülke burası!'

10 Eylül 1996



Orhan Pamuk ve ‘Niteliksiz’ Okur

Orhan Pamuk’un ‘Kar’ fırtınası epeydir devam ediyor. Edebiyatın meteorolojisi, bu fırtınanın yakında dineceğini bildiriyor. Bir ara, göz gözü görmüyor; Orhan Pamuk, seyirciyi ya da okuru sersemleten medyatik bir sür’atle kendisini bir televizyon kanalından ötekine, bir gazeteden ya da dergiden ötekine atıyordu. Şöhret, galiba böyle bir şey! Bu medyatik başarısından ötürü Orhan Pamuk’u tebrik etmek gerek. Medyatik başarı;—evet, çünkü, romanın değil, yazarın öne çıktığı bir kampanya yürütülüyor.
Elbette bir yazarın kitabının ‘çok satan’lar arasında bulunması önemlidir. Bunu inkar etmek, abesle iştigal olur. Ama ‘çok satıyor’ların liste başında bulunmak, romanın edebi değerinden çok, yazarının medyatik pazarlanma kampanyasının çok başarılı bir biçimde yürütülmesinden kaynaklanıyorsa, orada bir problem var demektir.


‘Yeni Oryantalistler’ ve Orhan Pamuk
Söze başlamadan belirtmeliyim: Ian Almond’un ‘Yeni Oryantalistler’ kitabı [Pinhan Yayıncılık, 2013], bugüne kadar başta Müslümanlar olmak üzere Türk entelijansiyasının yapmakla yükümlü olduğu, ama yapmadığı, dahası, ısrarla yapmaktan kaçındığı Oryantalizm eleştirisini yapıyor.
Batı’nın son yüzyılının büyük entelektüel müktesebatını taşıyan Foucault, Baudrillard  ve Derrida’yı, İslam’a ilişkin yaklaşımlarını ya dikkat etmeden [bu, bir bilinçdışı tavır olabilir!] ya da kasden göz ardı ederek okumak, zihinleri Türk modernleşmesini bir tür Oryantalizm biçiminde temellük eden Türk entelijensiyasına mahsustur. Ian Almond, işte tastamam, Türk entelijensiyasının üstlenmediği, üstlenmekten kaçındığı bu eleştiriyi yerine getiriyor…



Polemik üzerine

Polemiği severim; ama polemik olsun diye yapmam o işi! Kimileri, sanki gerçekten ‘polemik için polemik’ yaptığımı zannettiklerinden, adımı ‘huysuz’a çıkarmışlardır. Edebiyat çevresini, düpedüz bir ahbabçavuş birlikteliği gibi olarak düşünenler içinse ‘polemik’ten vebadan kaçar gibi kaçmak gerekiyordur. Ben böyle düşünmem. Doğru bildiğimi yazmış, düşüncelerimi birilerini incitebilir kaygısıyla dile getirmekten asla çekinmemişimdir. Entelektüel ve ahlakî motivasyonlardır beni tartışmaya, polemiğe yönelten;–kişisel öfkeler, hınçlar, düşmanlıklar, hasetler değil!
Ama nedense bizim edebiyat çevremiz, öküz altında buzağı aramaya, her eleştirinin arkasında bir ardniyet bulmaya meraklı olmuştur her zaman. Sebeplerle değil, gerekçelerle ilgilenilir. Gerekçeler ise, daima bir ardniyet arayışına dönüşür.


Noam Chomsky: Bilgin ve aydın

Çağımızın gerçekten önde gelen entelektüellerinden biri, Noam Chomsky, bildiğiniz gibi, İstanbul’daydı geçen hafta. Bir dava dolayısıyla gelmişti ülkemize. Doğrusu ya, medya da bu ünlü dilbilimciden ilgisini esirgemedi. Röportajlar, söyleşiler, basın toplantıları vs., vs...
Noam Chomsky, bir dilbilimci;– ama felsefeyle yakından ilgilenen bir dilbilimci. Yalnız dilbilim ve felsefeyle değil elbet;– çağımızın aydın sorumluluğu taşıyan bütün büyük entelektüelleri gibi, mesela Bertrand Russell, mesela Jean–Paul Sartre gibi, siyasetle de ilgileniyor Noam Chomsky. Kendisini, dilbilimin fildişi kulesine kapamayan ve çağın güncel sorunlarıyla olan ilişkisine, siyasal bağlanım (engagement) meselesi olarak bakan bir aydın. 1960’lı yıllarda, Amerika Birleşik Devletleri’nin Vietnam’da sürdürdüğü savaşa karşı aldığı tavrın, örnek bir entelektüel tavır olarak, unutulması söz konusu değil. ‘Yeni Mandarin’lerde, kendilerini teknokratik ve totaliter bir rejimin hizmetine adayan aydınlara yönelttiği o haklı ve soylu eleştirileri de...



Tarih ve roman, bir tek söylemde anlatıya dönüşebilir mi?

Kemal Tahir, ‘Devlet Ana’nın yayımlanmasından sonra, ‘Dost’ dergisiyle yaptığı söyleşide şunları söylemişti: ‘Devlet Ana’nın düşün ve toplum hayatımıza katkısı, tarihimize başka başka, yeni yeni açılardan bakabileceğimizi örnek vermesi olabilir.’
Gerçekten de öyledir: ‘Devlet Ana’, hem bir roman hem de bir Tarih’tir. Şöyle söyleyeyim: Homeros’un ‘İlyada’sı, nasıl hem bir Tarih hem bir (Epik) Şiir ise (M.I.Finley ‘Aspects of Antiquity’de ‘Homeros’un dehasının, şiirin tarihe dönüşmesini mümkün kıldığını yazıyordu), ‘Devlet Ana’ da bir Tarih–Roman’dır;– tarihsel roman değil! Bu yüzden de, Kemal Tahir’e, ‘Devlet Ana’da ‘tarihsel gerçekleri tahrif ettiği’ yolunda yöneltilen eleştirilerin hiçbir geçerliliği yoktur. Onun deyişiyle, ‘hangi Gerçek değişken değildir ki?’


  
İntihal, Umberto Eco ve Orhan Pamuk

‘Çalıntı’ ya da ‘intihal’ iddiaları, öteden beri yazarların, şairlerin korkulu rüyasıdır; arasıra, birileri çıkar ve ‘intihal’den söz eder. Çoğu defa, ‘intihal’, daha önce de yazdığım gibi, ‘metinlerarasılık’ ile karıştırılır. Bundan dolayıdır ki, Haşim’e, Ahmet Muhip Dıranas’a, Behçet Necatigil’e, Cemal Süreya’ya, hatta Yahya Kemal’e, ‘intihal’ suçlamalarında bulunulmuştur! Hemen belirteyim ki, Kristeva’nın, Genette’in, Riffaterre’in ‘metinlerarasılık’ kuramlarından haberi olmayan birinin, kalkıp, uluorta ‘intihal’den bahsetmesi, bırakınız cehaleti, en azından, ayıptır!
Nitekim bazı yazarlar, hiç okumadıkları, bırakınız okumayı, adını bile duymadıkları bir metni ‘intihal’ ettikleri, yani düpedüz çalıntıladıkları suçlamasıyla karşı karşıya kalabiliyorlar. Bazan da, okudukları, bildikleri bir metinden yararlandıklarında da, bu suçlamadan kurtaramıyorlar kendilerini...

Bunlardan ilki, edebiyat sözlüklerinde ‘tevarüt’ olarak adlandırılır: Ben, yazarların, okumadıkları, bilmedikleri bir başka yazarın yazdıklarına benzer şeyler yazmış olmaları meselesi üzerinde durmak istemiyorum.

Kısaca, meselem, ‘tevarüt’ değil! Ben, ikincisini, yani, yazarların bildikleri bir metinden yararlanmalarını, kısaca ‘metinlerarasılık’ meselesini, bir defa daha söz konusu etmek istiyorum.

‘Metinlerarası’ yararlanmaya en son örnek, Orhan Pamuk! Pamuk’un ‘Beyaz Kale’sinin, 16. yüzyılda Osmanlı’ya tutsak düşen bir İspanyol’un, 1961’de, Fuad Carım tarafından çevrilerek ‘Türkiye Seyahati’ adıyla yayımlanan anılarından yararlanılarak yazıldığı, yanılmıyorsam, on yıl kadar önce öne sürülmüştü. Konu, birkaç hafta önce de, bir büyük gazetemizin popüler tarih yazarı tarafından yeniden gündeme getirildi;– ama bu defa ‘intihal’ iddiasıyla!

Okuyucularım bilirler: Orhan Pamuk’un, ‘Sessiz Ev’inden sonra yazdığı romanların edebi değerinin vasatın çok üzerinde olmadığını; onun asıl şöhretini, yaptığı kaba ‘oryantalizm’e borçlu olduğunu birçok defa söyledim ve yazdım. Ama, ‘intihal’ iddialarına gelince, iş değişir. Pamuk’un ‘Beyaz Kale’sini beğenmemiş olsam da, söz konusu ‘intihal’ suçlamasının haklı bir gerekçeye dayanmadığını düşünüyorum. Pamuk, Fuad Carım’ın çevirdiği o kitabı okumuş, ondan metinlerarası bağlamda yararlanmış –hatta biraz fazlaca yararlanmış olabilir ve bunda, bana göre elbet, hiçbir sakınca yoktur!



İbn Rüşd, Levinas, Din ve Felsefe

Din ile felsefe arasındaki ilişkinin Brabant'lı Siger (ölm. 1282) ve galiba İbn Rüşd ile birlikte iki ayrı mecradan akıtılmaya başlandığı söylenir. İki ayrı mecra, iki ayrı Hakikat;- Dinin ve Felsefenin ‘Hakikat'leri farklıdır! Brabant'lı Siger'in Kilise ile düştüğü anlaşmazlığa bir çözüm yolu bulmak amacıyla öne sürdüğü (sonradan Skolastik düşüncenin son döneminde ve Rönesans'ta da yeniden-üretilecek olan) ‘Çifte Hakikat' doktrini'ni Ernst von Aster, ‘Felsefe Tarihi Dersleri'nde şöyle özetler:

‘Felsefe bakımından doğru olan bir şey, İlahiyat bakımından yanlış olabilir. Felsefe ile ilahiyat ayrı sahalar oldukları için, felsefenin doğru bulduğu bir hakikati dindar bir adam pekala ve haklı olarak, yanlış telakki edebilir.' Von Aster, Kilise'nin ‘Çifte Hakikat' doktrini ile tatmin olmadığını, bu doktrinin Kilise tarafından mahkum edildiğini bildiriyor.

Brabant'lı Siger, bir İbn Rüşd'cüdür. Dolayısıyla, Siger'in bu doktrini, İbn Rüşd'den esinlenerek öne sürdüğü yaygın bir kanıdır. Gelgelelim, bu kanıda olmayalar da vardır. Mahmut Kaya, ‘İslam Filozoflarından Klasik Metinler'in ‘Önsöz'ünde ‘Din ile felsefenin süt kardeşi olduğunu söyleyen İbn Rüşd'ün başlıca çabası Vahiy ile felsefenin birbirinden bağımsız olarak, biri diğerini suçlayıp geçersiz kılmaksızın nasıl uzlaşacaklarını göstermektir. Ona göre bu her iki alanın kendilerine özgü esasları, ilke ve yöntemleri vardır ve dolayısıyla din ile felsefe birbirinden farklı olmak durumundadır. Birinin diğerine karıştırılması veya birinin öteki uğruna feda edilmesi, zihin dünyamızda ve toplumda telafi edilmesi güç ikilemlere yol açar. O halde bu iki alanın doğruları kendi içinde belirlenip tartışılmalıdır,' der ve hemen sonra, dikkat edilsin, şunları ilave eder: ‘Ancak filozofun bu yaklaşımı, onun ‘çifte hakikat' tezini savunduğu anlamına gelmemektedir.'
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/ibn-rusd-levinas-din-ve-felsefe_99925.html



Türkiye’de Felsefe Eğitiminin Sorunları Üzerine Notlar (2)
(...)
Benim önerim şudur: Türkiye’de Felsefe eğitimi veren bütün üniversitelerin Felsefe bölümü yetkililerinin, esnek ama aynı zamanda ortak bir program üzerinde bir uzlaşmaya, bir konsensüse varmaları! Bu yapılamadığı sürece İngilizce eğitim veren bir bölümde mesela Jean-Paul Sartre’ın, mesela Merleau-Ponty’nin ya da Emmanuel Levinas, yahut Jacques Derrida’nın; Fransızca eğitim veren bir bölümde ise mesela Austin’in, mesela Strawson’ın, ya da Davidson veya Searle’ün doğru dürüst okutuluyor olduğundan ne kertede emin olabiliriz,-doğrusu bilemiyorum.
Bütün bu söylediklerim, Türkiye’de Felsefe eğitiminin Kıta Avrupası’nın bütün klasik ve modern Felsefe geleneklerini bütünüyle kuşatacak bir müfredat programına sahip olması gerektiği konusunda ısrarcı olmamdan dolayıdır. Türkiye’de felsefe okuyan öğrencinin, Angloamerikan eğitimi aldığı için ve mesela Mantıkçı Pozitivist gelenek değersiz buldu diye, bir Martin Heidegger’i öğrenmemiş olması bana anlamsız geliyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde 1990’lara gelinceye kadar, yıllarca Hegel, Husserl ve Heidegger’in müfredat programında yer almadıklarını biliyorum.
http://mobil.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/turkiye-de-felsefe-egitiminin-sorunlari-uzerine-notlar-2_29504.html




Felsefe, İslam ve insan eylemleri (1)
(...)
İnsan eylemini, her şeyden önce, insanın iradesiyle ilişkilendirerek tarif etmek gerekiyor. Öyleyse, insanın kendi özerk iradesiyle yapıp ettiklerine 'eylem' demek yanlış değil! Evet, yanlış değil; ama eksik! Zira, bir insanın eylemde bulunması, o eylemi gerçekleştirmeyi iradi olarak isteyip istemiyor olmasıyla olduğu kadar, o eylemle bir objeye veya objelere belirli birtakım özelliklere sebep olmasına da bağlıdır. Mesela, bulaşıkları yıkamak bir eylemdir; -ama, bulaşıkları isteyerek (iradi olarak) yıkamak yetmez; 'yıkamak' eyleminin bulaşıkların temizlenmesine de sebep olması gerekir. O zaman şöyle diyebiliriz: İnsan, kendi iradesiyle bir şeyin gerçekleşmesine sebep oluyorsa, bir 'eylem'de bulunuyordur. Eylem, hem irade'yi hem de sebep-olma'yı içerir çünkü...
(...)



Felsefe, İslâm ve insan eylemleri (2)
Önce şu: İrâdemiz dışında ve bizim sebep olmadığımız olaylarda İrâde–i Küllîye'nin, bizim irâdemizle ve bizim sebep olduğumuz eylemlerde ise İrâde–i Cüz'îyye'nin hâkim olduğunu söylemek mümkündür; ama bu, meseleyi basite ircâ etmek olur. Zirâ asıl mesele, bir olaya istemeye istemeye sebep olan, yâni 'olaylar' ile 'eylemler' arasında, ara–konumda bulunan ahlakî özneye ilişkindir. Ve bana göre elbet, Mu'tezile ile Eş'arîlik arasında eylemlerin yaratılıp yaratılmadığı ('Halk'ul Ef'âl') konusunda ortaya çıkan anlaşmazlık, buradan kaynaklanmaktadır.
Mu'tezile, 'Istıtaa (bir eylemi yapma veya yapmaya erki) eylemden önce gelir' ('El Istıtaa kabl'el–fi'il') derken, İrâde'yi Eylem'e hâkim kılıyordu; Eş'arîlik ise, 'Istıtaa eylemle birlikte var olur' (El Istıtaa ma'al–fi'il') derken, İrâde'yi değil Sebeb'i belirleyici kılıyor. Rüşvet alan memur örneğini düşünelim: Mu'tezile'ye göre memur rüşvet almama irâdesini gösteremediği için (çünkü Istıtaa, Mu'tezile açısından, rüşvet alma veya almama erki'dir) sorumludur; Eş'arîliğe göre, rüşvetin alınmasına, rüşvetin meydana gelmesine sebep olduğu için sorumlu...
(...)

Postmodernizmin yolaçıcısı olarak Friedrich Nietzsche
(...)
Önce ‘parçalı yazı’yı açmak gerekir. ‘Parçalı yazı’ (‘écriture fragmentaire’), Maurice Blanchot’nun. Blanchot, Nietzsche’nin sağken yayımladığı metinlerin çelişkili ve aforizma biçiminde yazılmış, sistematik olmayan metinler olduğunu söyler. Ernest Behler de Confrontations’da ‘parçalı yazı’yı ‘her şeyden önce bir sistemin reddi, eksik olan’a tutku, düşüncenin tamamlanmamış devinimi’ olarak tanımlar.
Nietzsche’nin, ‘parçalı yazı’ dolayımında, postmodern düşüncenin yolaçıcısı olduğu söylenegelmiştir;–doğrudur da! Ama elbette bu yolaçıcılığın hangi bağlamda gerçekleştiği üzerinde durulmak koşuluyla!
Bu bağlam, bana göre elbet, Nietzsche’nin Nachlass’da (903) dile getirdiği şu önermede temellenir: ‘Olgular (tatsachen) yoktur, sadece yorumlar vardır.’ Önesürüşlerin, bir perspektiften doğru, bir başka perspektiften yanlış olabileceğini söyler Nietzsche ve ‘İnsanca, Pek İnsanca’da şunları ilave eder: ‘Filozof, insan hakkında ne söylediyse, temelde, sadece insanın son derece sınırlı bir zaman süresine tanıklık etmekten öte bir anlam taşımaz [...] Bengi olgular olmadığı gibi, saltık doğrular da yoktur.’ Öyleyse, şunu söylemek ister Nietzsche: Dünyanın okunabilmesi ancak parçalı yazıyla mümkündür. Dünya çoğulluktur ve çoğulluk da, elbet parçalı yazıyla okunabilir. Blanchot şöyle koyar meseleyi: ‘Dünyanın yorumlanması gerekir, yorum ise çoğuldur.’ Nietzche’nin Perspektivizmi’nden de anlaşılması gereken budur elbet...
(...)



Bir Osmanlı Felsefe Metni Üzerine
Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken, 1951 yılında, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları arasında çıkan ‘Felsefeye Giriş’ adlı kitabında, Doğu tefekkür geleneğinde Felsefenin ya ‘Hikemiyyat’ biçiminde edebi eserlerde görüldüğünü, ya da ‘Tefelsüf’ biçiminde ahlaki eserlerde ortaya çıktığını bildirir ve gerek ‘Hikemiyyat’ın gerekse ‘Tefelsüf’ün, ‘felsefe eserlerinin ruhu olan sistemlilik, açıklık; bilgi, varlık, ve değerlere ait bir bütün halinde bir açıklama olma vasfından’ yoksun oldukları için, Felsefe sayılamayacağını öne sürer.
(...)
4 Nisan 2004




Ney ve Edebiyat (1)

-Niyazi Sayın'a , saygıyla...- Ney, Türk-İslam geleneğinde bir simge-çalgı. Daha açık ve somut bir biçimde söylemek gerekirse, Mevleviliğin simgesi.

Örneğin, Haç'ın Hıristiyanlığın ya da Terazi'nin Adalet'in simgesi olması gibi, dilbilimsel anlamda Ney'in Mevleviliğin simgesi olmasına ilişkin bir uzlaşımdan, bir konvansiyondan sözetmek mümkün değil; ama, üzerinde bir uzlaşım, bir konvansiyon olmasa da, ‘Ney' in Mevleviliği simgelediği açık. Bunda, Mevleviliğin en büyük yapıtı olan Mesnevi'nin ‘Fatiha'sı sayılan ilk 18 beytinin ilk dizesinin ‘Bişnov ez ney...' diye başlamış olmasıdır. O nedenle de Mesnevi şarihleri, ney'in ne anlama geldiğini yorumlamaya ayrıcalıklı ve özel bir önem vermişlerdir. Ankaravi İsmail Rusuhi Dede, Fatih al-Abyat'ında ney'in, ‘içi boş olduğu için masivadan arınmışlığı ve Hakk'ın nefesiyle dolan gerçek sufi ve aşık'ı' simgelediğini söyler. Ankaravi, ney'in ebced hesabı ile 60'a karşılık geldiğini, 60'ın, ‘sin' harfine tekabül ettiğini, ‘sin'in de Muhammed demek olduğunu önesürerek, ‘bişnov ez ney'i, ‘Peygamberden Dinle!' olarak okumuştur. Elbette burada, Hz. Peygamber, rahmetli Prof. Ahmet Ateş'in belirttiği gibi, ‘kesret âleminde maruz kaldığı güçlüklerden şikayet etmektedir.'



Ney ve Edebiyat (2)

Geçen haftaki yazımda, özellikle Mesnevi'nin ilk 18 beytinden ve Sultan Veled'in ‘Maarif'inden yola çıkarak, ney'in hem İnsan-ı Kamil'i hem de İsrafil'in sur'unu simgelediğini belirtmiş, Asaf Halet Çelebi'nin de ney'i İsrafil'in sur'u ile ilişkilendirdiğine de değinmiştim.


Bu bağlamda okunduğunda ney sesinin bir yakınmayı, bir şikayeti dile getiriyor olması kadar, bir yeniden doğuşa işaret ediyor olması da sözkonusudur. Bir başka deyişle, ney hem Tasavvufi anlamda Vahdet'ten Kesret'e düşmüş olmanın getirdiği yersiz yurtsuzlaşmadan yakınmakta, hem de teolojik anlamda tıpkı İsrafil'in sur'uyla Doğa'nın ilkyazda yeniden doğuşu gibi tekrar yerine yurduna kavuşmanın ya da Kıyamet gününde cesedin haşriyle tekrar ‘bedenleşme'nin sevincini dile getirmektedir.



Magazinleşen entelektüel hayatımız

Eski Babıâli gazeteciliğinde, istihbarat şefleri, istihbarat defterine, muhabirlerden, onların günlük  ödevlerini yazarken, daha önce bir sonuca bağlanmamış konuları da takip etmelerini isterlerdi. O yılların Babıâli jargonunda buna ‘fikr-i takip’ denirdi…
Şimdi medyamız, buna yazılı basın da dahil, belki de televizyon gazeteciliğinin hakimiyeti dolayısıyla, gündelik haberleri vermekle yetiniyor, sonuçlanmamış olayları, deyiş yerindeyse, ‘unutuveriyorlar’!


http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/magazinlesen-entelektuel-hayatimiz_2275699.html




‘Mevlânâ Üzerine Konuşmalar’: Bir ‘Mekteb-i Edeb’ İhtiyacı
(...)
Son söz: Eskilerin ‘ham-ervâh’ sözünü hatırlamamak mümkün değil! Türkiye, tam bir ‘ham ervâh’lar ülkesi oldu. Bunların farkında değiller ama, bir Mekteb-i Edeb’de te’dibe şiddetle ihtiyaçları var! Pişmek için! Zira pişmiş değiller bunlar,- yüzsüz ve pişkinler!


Edward Said’in ölümü üzerine bir ‘Teessür’ yazısı
(...)
Şunu söylemek istiyorum: Said, ölürken onun yanı başında değildim. Ortega’nın tasvir ettiği bağlamda bir ‘yakınlık’ da olmadı onunla aramızda. Ama, o ‘teessüri mesafe’nin kısaldığını, iyice kısaldığını; onun, bir okuryazar olarak benim yaşamımdaki entelektüel ağırlığının, duygusal (ya da ‘teessüri’) bir ağırlığa dönüştüğünü farkettim birden. Ruh’un diyalektiği, galiba böyle bir şey işte!

Şunu da söylemeliyim: ‘Oryantalizm’e, ‘Beginnings’e, ‘Kış Ruhu’na, ‘Entelektüel’e, ‘Kültür ve Emperyalizm’e... ilişkin okumalarımın, beni, sadece zihinsel düzlemde değil, ama, ‘insanca, pek insanca’ düzlemde bir okumaya hazırladığının da ayırdındaydım elbet. Said benim için gerçek bir yirminci yüzyıl aydınıydı: Yazıyor, ama İsrail tanklarını da taşlıyordu...
(...)



Talât Halman’la son yemek
5 Aralık 2014 Cuma günü, sabah 10.40’ta girdiğim dersten saat 12.30’da çıkıp İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Binası’nın 2. katındaki ofisime yürürken, benim ofisin tam karşısındaki dekan sekreterliği odasının kapısının açık olduğunu gördüm.
Bilkent Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı ve Türk Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Talât Halman oturmuş, bölüm sekreteri Aslı Hanım’a notlar yazdırıyordu. Kapıyı açık görünce, ‘günaydın!’ dedim: Ofisimden bir sonraki dersimin notlarını alıp çıkmak durumunda olduğum için ‘Derse gidiyorum. Dersten sonra uğrayacağım!’ demekle yetindim. Gülümsedi, ‘Bekliyorum!’
İkinci dersten saat 13.30’da çıktım. Hoca, Dekanlık ofisindeydi. Kapısı açıktı. Beni gördü: ‘Yemeğe gidelim mi?’




'Mustafa','Ev İlacı' ve Bilim
(...)
Edgar Morin, o daha önce de sık sık sözünü ettiğim, 'Aşk, Şiir, Bilgelik' adlı kitabına şöyle başlar:
 'İnsanın, ona sapiens ('akıllı') niteliği verilerek, yani makul ve bilge bir varlık olarak tanımlanabilesi fikri, pek makul ve bilgece sayılmaz.' İnsan, çünkü aynı zamanda 'tutkularla, öfkelerle, haykırışlarla, ani mizaç değişiklikleriyle, ihtilaçlı ve aşırı bir duygusallık' da gösterir. Sadece, bir akıl varlığı değildir insan;- duyguları, zaafları, heyecanları da vardır. Dolayısıyla insanı, Aydınlanma'nın yaptığı gibi Akıl'a indirgemek, onun, Cusa'lı Nicholas'ın deyişiyle bir 'coincidentia oppositorum' ('karşıtlıklar buluşması') olduğunu gözardı etmek olur. Evet, bir 'karşıtlıklar buluşması'! V.E. Frankl'ın 'silindir' metaforu, bunu apaçık koyar ortaya. Silindirin dikey kesiti dikdörtgendir; yatay kesiti ise, daire! İnsan da, deyiş yerindeyse, bir kesitten bakıldığında Akıl varlığıdır; bir başka kesitten bakıldığında ise, İçgüdü varlığı! Dahası, mesela Nietzsche gibi, 'İnsan varlığının, en genel bir biçimde söylendikte, canlı varlığın her şeyinin temeli olan bir yönü[nün], içgüdüler alanı' olduğunu, insanın bir içgüdü varlığı olduğunu önesürenler de vardır.
Edgar Morin, Aydınlanma'nın (ve elbette, Aydınlanma sonrası'nın) 'hurafe' diye reddettiklerinin, İnsan'a ait olduklarını kesinler. 'Aslında, üzerinde bir nazarlık taşımak (...) kadar masumane bir şey yoktur' der Morin. Akli (rasyonel) olmak, ona göre, bu hurafelerin reddinden değil, tam tersine onları kabullenmekten geçer. Şöyle der Morin: 'Akli olmak, akliliğin sınırlarını ve dünyada da esrarın payının bulunduğunu anlamak olamaz mı? Aklilik (Rasyonalite) harikulade bir araçtır ama insan zihnini aşan şeyler de vardır. Yaşam, aklileştirilemeyenle (l'Irrationalisable), akliliğin bir karışımıdır. Yaşamlarımızdaki bu akıldışılık payıyla oynamayı öğrenmek ve onu kabullenmeyi bilmek gerekirdi. Geceleyin bir ormana yalnız girdiğimde korktuğumu itiraf ediyorum; haydutlardan değil, hayaletlerden korkarım! Bunun akıldışı bir korku olduğunu biliyorum, ama aynı zamanda bunu bastıramadığımı da biliyorum.'
(...)




Kimlik ve Hakikat
Sonuçta her şey, gelip bir kavramda düğümleniyor: Hakikat kavramında! Daha başlangıcından beri Modernleşme, Batılılaşma ya da Avrupalılaşma diye tanımlanan sürecin arkasında duran zihniyet, bu sürecin bir Hakikat projesine dayandığını gösteriyor. Avrupa'nın zihin tarihine özgü olan bir Hakikat! 'Avrupalı olmak'ın olmazsa olmaz koşuludur ve Avrupa kültürünün dışında kalanlar bu Hakikat'i kendilerine mal etmedikçe, tam anlamıyla Modernleşmiş, Avrupalılaşmış, Batılılaşmış olamazlar!.. Bize, bazen açıkça bazen de örtük bir biçimde dayatılan budur.
Abdullah Laroui Tarihselcilik ve Gelenek'te, fikirleri hiç de yabana atılamayacak bir oryantalistin, Gustave E.Von Grunebaum'un bu konudaki görüşlerini aktarıyor, -şöyle: 'Von Grunebaum'un milliyetçiliği, kültürel etkileşmeye, Batılılaşmaya ve Müslümanların kendilerini yorumlama tarzlarına tahsis ettiği birçok eserin hepsinin özeti şudur: Bugünkü İslam Batı'yı reddeder, çünkü temel gayesine bağlı kalır; ama kendini Batılı görüş açısından yeniden yorumlamadıkça ve Batı'nın insan tasarımını ve Hakikat tanımını (altını ben çizdim, H.Y.) kabul etmedikçe Modernleşme olarak gerçekleşemez.'
Oryantalizmin temeldeki dayanaklarından en kıyıcı ve en hoşgörüsüz olanıyla karşı karşıyayız burada. Avrupalılaşma ya da Modernleşmenin bir Hakikat projesi olarak sunulması ve bu sunuluşun bir dayatma biçiminde olması... Avrupa şunu her zaman açık ya da örtük olarak ima etmiştir: Bizim Hakikatimizi kabul edersin aksi halde bizden biri olamazsın!..
(...)





Geleneğin İcâdı
Gelenek ('An'ane') nedir, Görenek ('Âdet') ne? Gelenekle Görenek arasında ne fark var?
Çoğu defa, aradaki belirgin kavramsal farkın göz ardı edildiğine tanık olduğumuz, sınır çizgisini bilmeden belirsizleştirerek yanlış bağlamlarda kullandığımız, kısacası, birbirine sıklıkla karıştırdığımız iki kavram: Gelenek ve Görenek...
Eric Hobsbawm, Terence Ranger'le birlikte editörlüğünü yaptıkları ve yayımlandığı 1983 yılından bu yana özellikle akademik çevrelerde neredeyse saygın bir klasik niteliğine kavuşmuş olan 'The Invention of Tradition'a ('Geleneğin İcâdı') yazdığı 'Giriş' yazısında, Gelenek ('Tradition') ile Görenek ('Custom') arasındaki farkları dile getirir. Hobsbawm'a göre, Geleneğin objesi ve karakteristik özelliği, Değişmezlik'tir: 'Geleneklerin atıfta bulunduğu geçmiş, ister gerçek ister icâd edilmiş olsun, meselâ devamlı tekrarlama gibi sabit, değişmez ve formalize edilmiş pratikleri dayatır (empoze eder)', Formalize edilmiş olmalarının anlamı, Geleneklerin açık ya da örtük biçimde kabul edilmiş kurallarla belirlenen törensel veya sembolik birtakım uygulamalardan (pratiklerden) ibâret olmalarıdır. Görenek ise, bir noktaya kadar yenilik ve değişmeyi kabul eder; ama bu yenilik ve değişmeler, elbette, daha önceki, yâni mevcut göreneklerle uyumlu, hattâ özdeş olmak dolayısıyla, birtakım sınırlamalara tâbidirler. Elbette Hobsbawm söylemiyor; ama meselâ İslâm'da 'Bid'at' ('Yenilik') düşüncesi, onun tanımladığı anlamda 'Görenek'in konumuna tastamam uymaktadır, zirâ, 'bid'at–ı hasene' ve 'bid'at–ı seyyie' kavramları, İslâm'da yenilik ve değişmenin hangi sınırlamalar bağlamında kabul ya da red edilebileceğini ortaya koyan kıstasları içerirler...




'Bir Başyapıt İmâl Etmek...'
Amerikan ve Avrupa entelektüel kamuoyu bir süredir, özellikle Üçüncü Dünya ülkeleri yazarlarından Batı dillerine yapılan çevirilerin edebiyat değerini tartışıyor.

Özellikle de, Hintli ve Arap yazarların romanlarını! Bunların, Batılı okurları ya da kendi ülkelerindeki 'Batılılaşmış' küçük bir yerli entelektüel azınlığı hedef alan romanlar oldukları ve özellikle Batı dillerine çevrilmek üzere yazıldıkları iddiaları var...
The Times Literary Supplement gibi uluslararası alanda saygın bir edebiyat dergisinin 24 Nisan 1998 tarihli sayısında yayımlanan Jenine Abboushi Dallal'ın, 'The Perils of Occidentailsm' başlıklı yazısı, tam da bu meseleye değiniyor. Dallal'a göre, İngiltere'de Arap edebiyatı genel olarak çok az ilgi görmektedir. Romancının kim olduğunun hiç önemi yok; zira ilgisizlik yazarın, Necib Mahfuz gibi Nobel ödüllü olması durumunda değişmiyor. Çeviri için seçilen romanlar, yenilikçi teknikleriyle değil; ama mesela Elias Khouri'nin 'Küçük Dağ' romanı örneğinde olduğu gibi, Batılı okurun hiç de yabancısı olmadığı, onun kolaylıkla tanıyabileceği formlarda yazılmış olmak zorunda. Çoğu defa da ilgi, romanın içeriğine yöneliyor. Buna göre, çevrilecek romanlar, Batılı için daima çok cazip bulunan iki ana konuya ilişkin olmalıdır. Arap kadınlarının durumu ve İslam Fundamentalizmi!.. Elbette burada önemli olan, meselâ Salim Barakat'ın 'Karanlığın... Bilgeleri'nde ya da Salman Rushdie'nin 'Şeytan Âyetleri'nde olduğu gibi, İslam'ın tahkir ve tezyif edilmesi... Dallal şöyle yazıyor: 'Salman Rushdie'de problem olan, İslam görenekleriyle alay edilmesi değil, İslam'la, sırf Batılı okurların gözüne girebilmek amacıyla alay ediliyor olmasıdır. İşi çığırından çıkaran da budur.'' (Altını ben çizdim. H.Y.)




Kapalı zihinler
(...)
Temmuz ayı içerisinde yayımlanan üç dergide beni eleştiren, yerden yere vuran üç yazı yayımlandı. ‘Bilgi ve Düşünce’ dergisinde Mustafa Miyasoğlu’nun, ‘Edebiyat ve Eleştiri’ dergisinde Ahmet Yıldız’ın ve E dergisinde Rüstem Aslan’ın yazıları... Denecek ki, bu bir tesadüf;– ama öyle değil! Yıllardan beri, hiçbir ahbapçavuş birlikteliğinin içinde bulunmamaya, belirli bir görüşe (velev özgür irade ile de olsa!) bağlanmamaya özen göstererek, zihin özerkliğini korumaya çalışan biri olarak, bu üç yazının, tesadüfi olamayacağını düşünüyorum.
(...)
Görüyorsunuz ya, değerli okurlarım, ne Sağcılara yaranabildik, ne Solculara! Bari Heidegger’cilere yaranabilseydik; – o da olmadı anlaşılan! Ne yapalım, sağlık olsun!
Hamiş: ‘Varlık’ dergisinin eylül sayısında sevgili Nilüfer Kuyaş’ın benimle ‘Kara Güneş’ üzerine yaptığı bir söyleşi var. O söyleşide, şunu söylemişim Nilüfer’e: ‘Türkiye’de birey olmanın yolu, düşman edinmekten geçer...’ Yeri geldi, diye aktarayım istedim.


10.09.2003



‘Lügatle pehlivanlık olmaz...’
Türkiye’de akademik ya da entelektüel hayatta, rahmetli Ali Nihat Tarlan Hoca’nın bir özdeyişinin, sıklıkla unutulduğu söylenebilir: Tarlan Hoca’nın, o özdeyişi, ‘Lügatle pehlivanlık olmaz!’ idi...
Ali Nihat Hoca, bu özdeyişle, yazımından ve anlamından emin olsak bile, bir kelime konusunda sözlüğe bakmanın muhtemel bir yanlışlığa düşmeyi önleyebileceğini dile getirmekteydi. ‘Lügatle pehlivanlık olmaz!’ özdeyişinin, sadece, kelimelerin yazımı ve anlamlarıyla sınırlandırılması söz konusu değil elbette. Bilgi aktarımı için de geçerli bir özdeyiş bu! Hafıza-i beşerin sadece nisyan ile malul olmadığını; ama zaman zaman doğru olanı değil, yanlış olanı doğruymuş zannıyla hatırlamakla da malul olduğunu unutmamak gerek...




Modernite, 'birey' mi üretti, yoksa 'bencil insan' mı?
Modernitenin toplumu dönüştürmesinde bireyin konumu öne çıkar. Modernite, topluluktan [Simmel'in kavramsallaştırmasıyla 'Gemeinschaft'tan], bir toplum['Gesellschaft'] inşa ederek birey'i ortaya çıkarır.
(...)
Demek ki, insanımız, maddî anlamda kendi çıkarını her şeyin üzerinde görmeye öncelik veriyor. Bizi mânen inşâ eden nezaket, saygı, hoşgörü, yardımseverlik ve benzeri kavramların, hayatımızdan çekilmiş olmasını, ne yalan söyleyeyim, hüzünle seyrediyorum. Dünyayı somut ve maddî çıkarların dışında, entelektüel ve ahlakî bir obje olarak idrak edememe malûliyeti! Her şeyin maddiyat ile ölçüldüğü, bir başka deyişle, 'paranın en yüce değer' olduğu sözde ve sahte bir modernlikle malûl bu toplulukta, birey olmanın, bencil olma biçiminde idrak edilmiş olmasına da elbette şaşmamak gerekir.
Türk modernleşmesinin bireyler yerine, bencillikler inşâ ediyor olması, bize bu modernleşmenin mahiyeti hakkında da bir fikir verecektir. Bencilliklerin hâkim olduğu bir toplulukta, herkesin birbirini 'ötekileştirme'si biçiminde gerçekleşen ilişkiler, Türk modernleşme sürecinin ürettiği modernitenin, bir tür Oryantalizm olduğunu, dahası, modern bir toplum inşa edemediğini gösterir; gösteriyor da!
10 Haziran 2012



Hiç bitmeyecek bir tartışma: Yaradılış mı, Evrim mi?
Bilim ve Teknik dergisi'nin Darwin'e ilişkin kapak konusunun başlattığı 'küçük kıyamet' devam ediyor.
(...)
Darwin teorisi de bir istisna değil. Ama bu teoriyi, 'mutlak doğru' kabul etme eğiliminin, özellikle, bilimsel düşünceyi referans olarak alan kesimlerde görülüyor olması, bana daima biraz şaşırtıcı görünmüştür. Zira bilimsel düşüncenin yapısı, bilim tarihinin de tanıklık ettiği gibi, bir teorinin (ister 'yanlışlanarak' diyelim, ister 'geçersiz bulunup terkedilerek'!) bir başka teoriyle yerdeğiştirdiğini gösteriyorken, Darwin Teorisi'ni bu alanda 'son sözü söylemiş' gibi kabul etmek, ne kertede bilimsel düşünceyle bağdaşır;-doğrusu, bunu anlamakta güçlük çekiyorum.

15 Mart 2009





Aile içi öğretim ve eğitim
Türkiye’de milli eğitimin [İnönü’nün ilk başbakanı Dr. Refik Saydam’ın o 1940’larda çok ünlenmiş “Türkiye’de her şey A’dan Z’ye kadar bozuk” sözünü alıntılayarak söylersem], “A’dan Z’ye bozuk” olduğu cümlenin malûmu iken, ailelere düşen görevlerin öne çıktığını görmenin zamanı geldi de geçiyor bile!


 

Dinler, medeniyetler, kültürler, diller
Dinlerle medeniyetler, uluslar veya etnisitelerle kültürler arasında bir nedensellik ilişkisinin bulunduğu söylenebilir.

Dinler, medeniyetleri; uluslar ve etnisiteler ise kültürleri üretirler. Dolayısıyla medeniyetlerin dili ile kültürlerin dili birbirinden farklıdır. Medeniyetler, medeniyet dillerini; uluslar veya etnisiteler ise kültür dillerini inşa ederler. Formel bir biçimde açıklamak gerekirse {din, medeniyet, medeniyet dili} bir bağlam oluştururken, {ulus veya etnisite, kültür, kültür dili} daha başka bir bağlam kurar. Batı Hıristiyan medeniyetinin dili Eski Yunanca ve Latince; Doğu İslam medeniyetinin dili ise, Arapça ve Farsçadır. Fransızca, Fransız ulusunun; İngilizce, İngiliz ulusunun; kültür dilidir; Kürtçe, Kürt  etnisitesinin kültür dili...



Rasyonalite eksikliği

Türkiye zihinsel olarak modernleşememiş, rasyonelleşmenin bir içermesi olan kuramsal akıl (mantık) düzeyinde örgütlenebilmenin üstesinden gelememiştir. Denebilir ki, bu gerekli miydi? Ben onu söylemiyorum. Ben, sadece modernleşmeyi ağzımıza yüzümüze bulaştırdığımızı dile getirmek istiyorum burada. Ve bir şeyi daha: Modernleşmeyi Batı'nın rasyonalitesine dayalı olarak zihinsel planda inşa edemediğimizi anlamanın zamanı gelmedi mi? Bize şimdi, modernleşmeyi, tıpkı Japonya'da yapıldığı gibi, kendi geleneklerimizden yola çıkarak nasıl inşa edebileceğimizi düşünmek düşüyor;– hem de vakit geçirmeden!

30 Temmuz 1996



Şiir ve Satış
Kapitalizmin mantığı, üzerine bir fiyat konularak serbest piyasaya arz edilen metalar arasında herhangi bir ayrım gözetmez; gömlek de metadır, şiir kitabı da! Her şeyi niceliklere (kemiyete) ircâ eder kapitalizm. Nitelikler (keyfiyet) değil, niceliklerdir öne çıkan. Metaların kullanım –değerlerinin prekapitalist toplumlardaki hâkimiyetini, kapitalist toplumda değişim (mübadele)– değerinin hâkimiyeti almıştır. Metaın iyi'si ya da kötü'süne (niteliklerine) değil, 'kaç sattığına' (niceliğine) bakılmaya başlanır. 'Çok satmak' bir statü olur. Diyalektik burada da yürürlüktedir: Nicelikteki değişiklik, niteliği de değiştirir: 'Çok satmak' bir kerteden sonra kötü'yü iyi yapar! Görece olarak ne kadar 'çok' satıyorsa, o metaın o kadar 'iyi' olduğu düşünülür. Vahîm yanılgı! Kapitalist mantığın niteliği niceliğe irca etmesinin ortaya çıkardığı kavram kargaşasına bundan daha iyi bir örnek gösterilemez.


Dusman edinme sanati
Kimin soyledigini hatirlayamadigim bir ozdeyis 'Insan, dusmani yoksa, onu icad etmelidir.' diyor. Hic dusmani olmayan insan olabilir mi? Oyle ya da boyle, herkesin bir ya da bircok dusmani vardir. Kiminin de, mesela Karacaoglan gibi, 'dusmani dostundan cok'tur: 'Karacoglan sozun haktir / Dusmanin dostundan coktur...'
Gunun birinde 'Dusman edinme sanati' konusunda bir kitap yazmaya kalkissam, bu kitabi ehliyetle ve selahiyetle yazabilecegimi rahatlikla iddia edebilirim. Cunku, hakikaten dusman edinmede ve yeni yeni dusman edinme metotlari icad etmekte ustume yoktur! Nasil olsun ki, Nef'i'den Suleyman Nazif'e ve Esref'e kadar 'dilinin belasi'na ugramis bednamlarin (!) hepsinden daha marifetli oldugunu gogsunu gere gere soyleyecek kac kisi cikabilir? Benden baska!
Bir mazohizm midir dusman edinmek? Kimileri icin bu soz konusu olabilir elbet. Ama ben, dusmanim oldugu icin memnun oluyorsam eger, bu, nefret edilmekten haz duydugum anlamina gelmiyor. Bu mesele uzerinde bunca israr etmemin nedeni, mazohizm gibi patolojik bir durumdan degil; ama Turkiye'de birey (fert) olmanin; ancak dusman edinmekle mumkun oldugunu, epeydir dusunuyor olmamdan dolayidir. Hadi, kestirmeden soyleyeyim: Turkiye'de birey olmanin yolu, dusman edinmekten geciyor! Ya da soyle: Dusman edinmek, bireylesmenin belirtisidir! Ne kadar cok dusman edinirseniz, o kadar bireysinizdir bu ulkede..


Damıtılmış Sözler
İster 'özdeyiş' (maxim) denilsin; ister 'aforizma', ister 'hikmetli söz' (hakimane söz) ya da 'atasözü' adı verilsin, bunların tümünde değişmeyen bir yan var: Bir düşüncenin en kısa, kestirme ve kuşkusuz, en çarpıcı bir biçimde dile getirilmesi... Kısalık ve çarpıcılık, bu tür sözlerin ayırt edici özelliği. Tek başlarına söylenebildikleri gibi (aforizma, özdeyiş, atasözü), bir metnin içinde, o metnin bir cümlesi, bir parçası olarak da yer alabiliyorlar. Türk-İslam geleneği, şiirde de, düz yazıda da hikmetli ya da felsefi söz'e sık sık başvurur. Müfredler, rübailer ve mesnevilerde olduğu kadar, Prof. Hilmi Ziya Ülken'in deyişiyle, 'tefelsüf' ya da 'hikemiyyat' türünden kitaplarda da rastlıyoruz bu tür sözlere: 'Hikemiyyat', yani, Sadi'nin 'Gülistan' ve 'Bostan'ı Aşık Paşa'nın 'Garibname'si, ya da Mevlana'nın 'Mesnevi'si gibi eserlerde dile gelen 'derin düşünceler'... 'Tefelsüf' ise bazı bilim, hukuk ve ahlak kitaplarındaki 'fikir kırıntıları'... Siz, Hilmi Ziya Ülken Hoca'nın 'fikir kırıntıları' ifadesindeki küçümseyici edaya bakmayın, -bu sözlerin Türk-İslam toplumlarının düşünce geleneğinde canalıcı bir yeri vardır...
Bunları, sevgili dostum M. Ertuğrul Saraçbaşı'nın hazırladığı 'Damıtılmış Sözler' kitabı dolayısıyla yazıyorum.


Nükte züğürdü olduk!
Yıllardan beri söyleye söyleye dilimde tüy bitti, desem yeridir. Biz Türk insanları olarak, zarif ve düşündürücü şakalardan, eskilerin 'irsal-i mesel' dediği, taşı gediğine koymalardan, ince nüktelerden, nedense çoktandır yoksun kaldık...

Hani anglosaksonların 'sense of humor' adını verdikleri o duygu! Giderek 'nükte züğürdü' bir toplum olduk, çıktık. Denecektir ki, bir sürü mizah dergisi yayımlanıyor, gazetelerin çoğunda mizahi yazılar var! Evet, bütün bunlar çok doğru; -elbette, karikatür ve mizah alanında belirli bir gelişme görülüyor; ama bu gelişme, sadece nicelikte olan bir gelişme;- nitelikte değil! Çok satan romanlar gibi, çok satan mizah dergileri de, ne yazık ki, bu satışı gerçek anlamda düzeyli ve entelektüel mizahtan ödün vererek (ya da, belki o düzeyde bir mizahı yapabilecek ehliyette olmadıklarındandır bu!) sağlıyorlar. Epey oluyor, bir gazetede şarkıcı Kayahan'la bir söyleşi yayımlandı. Gazete, Kayahan'ın gerçekten kulaklara küpe olması gereken şu sözünü başlığa çıkarmış: 'Çok satmayı başarı saymak, ahmaklıktır!'



‘Sır Küpleri’, ‘Sır Kâtipleri’

Rahmetli validem beni sık sık, ‘sırrını söyleme dostuna, o da söyler kendi dostuna!’ diye uyarırdı. İnsanın kendi mahremini saklı tutması, en yakınında olanlara bile, gizlenmesi gerekenleri açıklamaktan kaçınması anlamında…
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/sir-kupleri-sir-katipleri_2277922.html

‘Merak’ mı, ‘tecessüs’ mü? ‘sormak’ mı, ‘sorgulamak’ mı?

Batılı laik eğitimden söz ederken genellikle, soru sormanın ne kadar önemli olduğu vurgulanır.
Soru sormak, Dogmatik Akla karşı, Kritik Aklın gereğidir;- doğrudur da! Max Scheler, Dogmatik Aklın akılyürütme metodunun ‘Ars Demonstrandi’ [kanıtlayıcı mantık sanatı], Kritik Aklın akılyürütme metodunun ise, ‘Ars Inveniendi’ [yaratıcı mantık sanatı] bildirir. Scheler, ‘Ars Demonstrandi’yi Dogmatik Akıl’la birlikte Geleneksel cemaat tipi toplumla [Gemeinschaft]; ‘Ars Inveniendi’yi ise Kritik Akıl’la birlikte Modern toplumla [‘Gesellschaft’] ilişkilendirir.
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/merak-mi-tecessus-mu-sormak-mi-sorgulamak-mi_2278492.html



İngiltere vizesi: Onur kırıcı muameleler

(...)
Bakınız, ben 1964-1969 yılları arasında Londra’da yaşadım. BBC’nin Türkçe servisinde ‘program assistant’ olarak çalıştım ve Londra Üniversitesi’ni [‘University College’] bitirdim. Dört yıldan daha uzun bir süre kaldığım için Home Office tarafından bana daimî ikamet ve çalışma izni verildi. İsteyen Home Office’den, BBC’den ve Senate House’dan buna ilişkin bilgileri edinebilir…
Dahası, beni bu yılki Londra Kitap Fuarı’na Türk Hükümeti’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı resmen dâvet ediyor:  İki yıl kadar önce, Londra’da, Yunus Emre Kültür Merkezi’nin açılışına da sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e refakat etmek üzere Danışma Kurulu üyesi olduğum Yunus Emre Enstitüsü tarafından resmen dâvet edildiğimde de, İngiltere’den vize talep etmiş ve potansiyel bir terrorist muamelesine tâbi tutulmuştum.  Vize almaktan vazgeçip gitmedim Yunus Emre Merkezi’nin açılışına… Bütün bunlar bir yana, ben 77 yaşındayım ve yaş durumumun da, herhalde, terrorist olma ihtimalim olmadığına ilişkin bir kanıt olarak dikkate alınabilirdi…
(...)

Osmanlı’da felsefe var mı idi? (1)
Osmanlı toplumunda felsefi düşünce üretiminden söz edilebilir mi? Felsefi üretim belirli bir tarihsel döneme kadar var idi de, sonradan mı önü kesildi? Neden Batı tarzı sistemleştirilmiş bir felsefe geleneği yok.
Bu ve benzeri sorular, Osmanlı toplumunun entelektüel geleneği üzerinde düşünenlerin hemen hepsi tarafından sorulmuş olan sorular;- ama elbette bu sorulara verilen yanıtlar birbirinden çok farklı. Kimileri, mesela, rahmetli Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken hocamız gibi düşünenler, felsefi düşünce üretiminden söz edilebileceğini; ancak bu üretimin, sistemleştirilmiş bir yapısı olmadığı için ‘felsefe’ sayılamayacağını önesürmüşlerdir: 
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/osmanli-da-felsefe-var-mi-idi-1_234570.html

Osmanlı’da felsefe var mı idi? (2)

‘Osmanlı’da felsefe var mı idi?’ sorusuna, Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay’ın ‘Osmanlı’da her devirde felsefe olduğu’ yanıtını verdiğini, geçen haftaki yazımda belirtmiştim.
Prof. Bolay, bu tespitle yetinmiyor ve ‘Osmanlılarda Düşünce Hayatı ve Felsefe’ (Akçağ Yayınları, 2005) adlı çalışmasında, Osmanlı’da Varlık felsefesi, Bilgi felsefesi, Dil felsefesi, Mantık felsefesi, Ahlak felsefesi, Tasavvuf ve Hukuk felsefesi alanlarında yazılmış olan metinlerden örnekler vererek, ‘Osmanlı’da her devirde felsefe olduğu’ yolundaki görüşünü kanıtlama işine de girişiyor.

http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/osmanli-da-felsefe-var-mi-idi-2_235722.html



Dinler, medeniyetler, kültürler, diller
Dinlerle medeniyetler, uluslar veya etnisitelerle kültürler arasında bir nedensellik ilişkisinin bulunduğu söylenebilir.
Dinler, medeniyetleri; uluslar ve etnisiteler ise kültürleri üretirler. Dolayısıyla medeniyetlerin dili ile kültürlerin dili birbirinden farklıdır. Medeniyetler, medeniyet dillerini; uluslar veya etnisiteler ise kültür dillerini inşa ederler. Formel bir biçimde açıklamak gerekirse {din, medeniyet, medeniyet dili} bir bağlam oluştururken, {ulus veya etnisite, kültür, kültür dili} daha başka bir bağlam kurar. Batı Hıristiyan medeniyetinin dili Eski Yunanca ve Latince; Doğu İslam medeniyetinin dili ise, Arapça ve Farsçadır. Fransızca, Fransız ulusunun; İngilizce, İngiliz ulusunun; kültür dilidir; Kürtçe, Kürt  etnisitesinin kültür dili...
4 Ocak 2015




Muhafazakârlık ve sembolizm
Edebî muhafazakârlık nedir? Edebiyat alanında muhafazakâr düşüncenin üretim ve yeniden üretim koşulları ve imkânları nelerdir?
Nazım İrem, ‘Muhafazakâr Edebî Tahayyülün Felsefî-Siyasal İmâları’ başlığıyla, Pasaj Dergisi’nde (Ocak-Temmuz 2006) yayımlanan makalesinde, bu ‘imâ’ları dile getirmeye çalışıyor. [Ayraç içinde belirteyim: Muhafazakâr sanatın, entelektüel gündemin konusu olmaya devam ediyor olması, İrem’in makalesini daha da güncel kılıyor]: Makalenin, İrem’in, Kemalist Modernism and the Genesis of Turkish Traditionalist Conservatism’ başlıklı yayımlanmamış doktora tezinde ‘kullanmış olduğu kaynaklardan faydalanıl[arak]’ yazıldığı, bir dipnotta belirtiliyor.
31 Ekim 2012



Karabekir Paşa: Manda ve sömürge

Tamamıyla bir tevafuk: Sırrı Sakık’ın Ağrı’da ilk iş olarak Kâzım Karabekir’in adının her yerden silinmesi konusundaki demeci açıklandığında, ben de Paşa’nın ‘Günlükler’ini [ Kâzım Karabekir, ‘Günlükler, 1906-1948’, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2009] okuyordum.




İslamiyet Düşmanı 'Edebi Muhafazakarlar'


Peki, kim bu Blitcon'lar? Sardar, bu sıralarda İngiltere'de pek revaçta olan üç romancıyı zikrediyor: Martin Amis, Salman Rushdie ve Ian McEwan! 'Romancılar, artık sadece romancı değiller', diyor Sardar, ''küresel akılhocaları' olarak, gazetelerin 'fikir sayfalarında, nüfuzlu dergilerde, TV programlarında, edebi festivallerde yazıp konuşarak sanat, yaşam, siyaset ve medeniyet hakkındaki düşüncelerimize biçim de veriyorlar…'
Blitcon'ların muhafazakar projelerinin üç tuhaf, belki de fantezi diyebileceğimiz üç dayanağı var Sardar'a göre. Bunlardan ilki, Amerikan kültürünün mutlak üstünlüğünün kabulü, ikincisinin de Amerikan özgürlük ideallerinin sadece doğru olduğu değil, bu ideallerin Dünya'nın geri kalan ülkelerine de dayatılması gerektiğidir. Sardar, bunun 'XXI. yüzyıl Oryantalizmi' olduğunu ve vurgunun 'Batı'nın üstünlüğünden Amerika'nın özgürlük ideallerinin üstünlüğüne kay[dığı]' anlamına geldiğini belirtiyor. Gene de, özellikle Ian McEwan'ın romanlarında 'Batı kanonu'nun insanlığın özü' olduğu konusu ağır basıyor Sardar'a göre… McEwan'ın 'Saturday' romanını okuyup bitirenlerin, Tolstoy'un 'Savaş ve Barış' romanını okumamış olan herhangi birinin gerçek anlamda insan olamayacağı sonucuna varacaklarını söylüyor…
(...)
http://haber10.com/makale/5586/#.VPBBmXysVrV


Ahmet Güner Sayar’dan: ‘Abdülbâki Gölpınarlı’


Sevgili kardeşim, aziz dostum Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar, Sabri Ülgener’le başlattığı, Süheyl Ünver’le ve Raif Yelkenci ile devam eden biyografi külliyatına bir yenisini ekledi: Abdülbaki Gölpınarlı!    
Doğrusu, bu eserlere ‘biyografi’ demek ne kertede meşrudur, diye sormam gerekiyor: Çünkü, bunlar biyografi olmanın ötesinde, bireysel ilişkileri, özel sohbetleri, hatıraları ve daha çok, -bilhassa Gölpınarlı metninde gördüğümüz gibi- ele alınan karakterin kimliğinin belirli bir yönüne ağırlıklı olarak vurgu yapılmış olmak itibarıyla, farklı bir yapı oluşturan metinlerdir.

http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/ahmet-guner-sayardan-abdulbaki-golpinarli_2177034.html


Transfer mantığı: Pişmiş aşa nasıl su kattım?

Abdullah Uçman’la Handan İnci’nin hazırladıkları “Bir Gül Bu Karanlıklarda”nın ( -Tanpınar Üzerine Yazılar-)  ‘Kitap Üzerine Birkaç Söz’ başlıklı giriş yazısında, ‘Tanpınar’ın, ölümünden ancak on yıla yakın bir zaman geçtikten sonra, yani aşağı yukarı 70’li yıllarda yeniden okunmaya başlandığı[…]’ ve bunda Mehmet Kaplan, Zeynep Kerman, Birol Emil’in ve ‘Huzur’un ‘yeniden yayımlanmaları kadar, Selahattin Hilav ile Hilmi Yavuz arasında doğrudan doğruya Tanpınar münasebetiyle başlayan ve 4-5 ay kadar süren oldukça geniş boyutlu tartışmanın da önemli ölçüde payı bulunduğunu belirtmek gerekir’ deniliyor.
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/transfer-mantigi-pismis-asa-nasil-su-kattim_2064444.html




Kemalist Tarih Tezi ve Popüler Tarih

Jakoben kim?
         Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonraki ilk yılları, Kemalist Cumhuriyet'in geleceğinde yaşanacak olan siyasal gelişmeleri belirleyecek, temelli dönüşümlerin yaşandığı yıllardır. Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa'nın, pragmatik çözümlerle gerçekleştirdiği bu dönüşümler, Cumhuriyet'in resmî siyasasının temelkoyucu ilkelerini oluştururlar.
Bu ilkelerden biri ve belki de en önemlisi, 'milli ordunun siyasetten tamamıyla tecridi ve siyasetle alakadar olmaması' ilkesidir
(...)


http://arsiv.zaman.com.tr//2000/09/08/yazarlar/HilmiYAVUZ.htm

‘Hayatın Satır Araları’ 

Aziz dostum, sevgili kardeşim Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç’ın ‘Hayatın Satır Araları’ kitabına (Timaş Yayınları, 2013) yazdığım ‘Takriz’dir:
“Bir ‘Sunuş’ [ya da ‘Önsöz’], sunulan metin üzerinde örtük bir tahakküm kurmaktır. Ana metnin sanki, İbn Arabî’nin deyişiyle, ‘beyan’a ve ‘tafsil’e ihtiyacı varmış gibi! Halbuki, ‘sunucu, bana göre, ne bir mübeyyin ne bir mufassıl’dır;- sade bir okurdur ve, metni, yayımlanmadan önce okumuş olmak, ‘sunucu’ya öteki okurlara nazaran bir imtiyaz sağlamaz: Sadece, eşitler arasında birincidir o: Primus inter pares...
    Öyleyse ‘Sunuş’ yazısının anlamı nedir?  ‘Hayatın Satır Araları’nda […] Mahmud Erol Kılıç’ın hayatı nasıl metne dönüştürdüğüne tanık olmak! ‘Sunucu’nun işi bu tanıklıktır sadece,-o kadar, ne fazla ne eksik! ‘Sunuş yazarı’ yerine ‘sunucu’ sözünü kullanıyor olmam da, herhalde dikkatleri çekmiş olmalıdır. Tıpkı bir büyük sanatçıyı sahneye davet eden ‘sunucu’ gibidir, ‘sunuş yazarı’nın ödevi…
    ‘Hayatın Satır Araları’, önce modern hayatın kendisini sorgulamakla aralar satırları. ‘Kalbinden sürgün insan’ın ve ‘vicdan’ın, müteâl duyguların oturmadığı’ makinenin hikâyesi! Hakikatin boşluğunun değer boşluğu biçiminde ortaya çıktığı insan tipi! Sadece ‘ete kemiğe bürünmüş’, ama harfe bürünüp ‘vahiy’le ikiz olamamış insan! Değer, ‘insanın yaslandığı ve sırtını verdiği kabullerdir’ diyor Mahmud Erol Kılıç, ‘bu kabuller onun referansı olur.[…] Referansı, yani ‘değeri olmayan insanın ne yapacağı belli olmaz çünkü, dolayısıyla kimliksiz[dir]’…
05. 06. 2013
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/hayatin-satir-aralari_2097167.html




‘Önce mecaz, öğrenin!’ [Behçet Necatigil]

Buffon’un çok iyi bilinen bir özdeyişi vardır: ‘Le style c’est l’Homme même!’ Eskiler, bu sözü, ‘Üslub-u beyân, ayniyle insan’ diye çevirmişlerdir;- ‘sözün neyse, sen de o’sun!’ anlamında!
Bu elbette söz’ün içeriğine değil söyleniş tarzına, dile getiriliş biçimine ilişkindir. Söz konusu edilen içerik değil, üslub’dur çünkü… Burada bir üslub çözümlemesi yapmadan bu çözümlemede uygulanacak metodu önceden belirlemek gerekiyor. Bu yöntem, İslam mantıkçılarının deyişiyle, delilden medlûle doğru istinbad etme yöntemidir;- kısaca, görünenden [veya, söylenenden], görünmeyeni [veya, söylenmeyeni] çıkarsamak!
Örneklerle işe başlayalım. Mesela, ‘seni kümesinden çıkaracağım!’ dediğinizde, söylenmeyenin, yani medlûlün ‘tavuk’ olduğunu; ‘seni ahırından çıkaracağım!’ dendiğinde, medlûlün ‘eşek’ veya ‘at’ olduğunu; ‘seni ağılından çıkaracağım!’ denildiğinde medlûlün ‘koyun’ olduğunu; ‘seni kovanından çıkaracağım!’ dendiğinde medlûlün ‘arı’ olduğunu istinbad ederiz;- yani, çıkarsarız!
(...)
26. 01. 2014
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/once-mecaz-ogrenin-behcet-necatigil_2195640.html


Eşek: Filozof mu, ahmak mı?

Eşek, edebiyatın ve felsefenin olduğu kadar geometrinin ve sosyolojinin de en gözde mecazlarından biri. Nedense, şairler, filozoflar, bilim adamları kadar folklor da eşekten vazgeçmiyor. Divan şiirimizden derinlemesine bilgi sahibi olmaya gerek yok
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/esek-filozof-mu-ahmak-mi_828464.html


‘Yeşil’, Bursa’da bir semt adı artık!”

İki gün önce Osmangazi Belediyesi’nin 12 yıldır sürdürdüğü Ahmet Hamdi Tanpınar Armağanı yarışması için Bursa’daydım.

Hemen belirteyim: Bursa’ya gitmek, benim için her zaman bir bahtiyarlık vesilesi olmuştur. İkinci Dünya Savaşı yıllarını Bursa’nın Orhangazi ilçesinde geçirmiş, o çocukluk yıllarında sık sık Bursa’ya gitmiş biri olarak elbette. Çekirge’de, ‘Hüsnügüzel Oteli’nde kalırdık; o ağaçlı, havuzlu büyük bahçeden yemyeşil Bursa Ovası’na bakardım. Çok uzun bir süredir o yeşil görünümün, soğuk bir beton yapılanmayla yer değiştirdiğini biliyordum kuşkusuz. Bursa, benim çocukluğumun  ‘Yeşil Bursa’sı yok artık, ama Tanpınar’ın dediği gibi, hâlâ ‘ruhaniyetli’ bir şehir mi, bundan çok şüpheliyim artık…
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/-yesil-bursada-bir-semt-adi-artik-_2042909.html


Edebiyat ve Psikanaliz (1)
Edebiyat yapıtlarını Psikanalitik yöntemlerle okuma’nın giderek yaygınlaştığına tanık oluyoruz:
...
Nurdan Gürbilek, ‘Kör Ayna Kayıp Şark’taki bir dipnotunda ‘Edebiyat-psikanaliz alışverişinde kabaca üç yaklaşımdan söz edilebil[eceğini] sandığını bildiriyor: ‘Birinci yaklaşım edebiyat metnini bir dil sürçmesi, bir semptom olarak görecek, semptomlardan hareketle yazarın analizine, kişisel geçmişine yönelecek ya da tersine o geçmişten yola çıkıp yapıta gelecektir [...]. İkinci (ve birincisiyle akraba) yaklaşım, psikanalizi ve edebiyatı herhangi bir ilişkiye sokmadan yan yana koymakla yetinir. Başı şiir, sonu şiir, ortası kuramdan oluşan yazılardır özellikle bunlar: Bu durumda da kuramın bahanesi, örneği ya da kenar süsünden ibaret kalmıştır edebiyat.’ Gürbilek, ‘hem kuram hem de edebiyat açısından daha anlamlı olan’ üçüncü yaklaşımı şöyle dilegetiriyor: ‘Burada kuram kendi hakikatini bu kez edebiyatın imkanlarıyla yeniden üretebilmek ister. Edebiyatın ‘maruz kaldığı’ bir şey olmaktan çıkar, kendini onun devamı olarak kurmayı dener.’ ‘Sanırım’, diyor Nurdan Gürbilek, ‘eleştiri ancak o zaman yapıtı bir semptom olarak görmekten vazgeçip, yazarın okura aktardıkları kadar, okurun da metne aktardıklarının, yazma-okuma sürecinde yazarla okur arasında kurulan bu ikili aktarımın analizine yönelebilir.’

Yavuz, 22 Mart 2006


Edebiyat ve Psikanaliz (2)
...
Gürbilek’e göre, asıl okuma, ‘yapıtı bir semptom olarak görmekten vazgeçip, yazarın okura aktardıkları kadar, okurun da metne aktardıklarının, yazma-okuma sürecinde yazarla okur arasında kurulan bu ikili aktarımın analizine yönele[n]’ okumadır.

Gürbilek’in üçlü modeli, aslında, ikili bir modeldir: Jean Gallop’un Reading Lacan’da dilegetirdiği gibi, Psikanalitik okumaya (i) Yorum’a (Interpretation) ya da (ii) Aktarım’a (Transference) dayanır. Yorum, Terry Eagleton’un ‘Edebiyat Kuramı’ndaki konumlandırmasıyla ‘edebiyat metninin bir rüya-metni olarak’ okunmasıdır. Eagleton: ‘Tıpkı rüya gibi yapıt da bazı ‘hammaddeleri […] ele alır ve bu hammaddeleri bazı tekniklerle ürüne dönüştürür’ der ve şunları ilave eder: ‘Edebiyat yapıtı da, rüya metni (dream-text) gibi, üretildiği süreçleri açıklayacak biçimde analiz edilebilir (deciphered) ve ayrıştırılabilir (decomposed).’

‘Edebiyat ve Sanat Üzerine Yazılar’ adlı kitabımdaki ‘Şiir Dili ve Rüya Dili’ adlı yazımda da belirttiğim gibi, şiir dili ile rüya dili arasındaki mütekabiliyet ilişkisi üzerine inşa edilen bu okuma, Lacan’cı bir okumadır. Çünkü, Freud’un ‘Düşlerin Yorumu’nda Rüya işlemi (dream work) sürecini belirleyen Yoğunlaştırma ve Yerdeğiştirme’nin, Lacan’cı Psikanalizde, Jacobson’dan yararlanarak edinilmiş karşılıkları vardır: Metafor ve Metonimi! Dolayısıyla, Yorum, Psikanalitik söylemin edebi söyleme, deyiş yerindeyse, tercüme edilmesini mümkün kılar. Gürbilek gibi söylersem, burada edebiyat, teoriye ‘maruz kalmaz’...
Hilmi Yavuz, 29 Mart 2006  


Edebiyat ve Lumpenleşme
Türkiye’de temelli bir çelişki yaşanıyor. Bir yandan Devlet, kendi ideolojik ve yaptırımcı aygıtlarıyla resmi ideolojiyi egemen kılmaya çalışırken, öte yandan sivil toplumun kamusal alanında popüler (dolayısıyla, gayrıresmi) bir ideoloji dolaşıma girmiş görünüyor.
Gerçek anlamda bir sivil toplumdan sözedilemeyişinin ortaya çıkardığı bir trajedi bu: Ne resmi ideolojiyi ne de popüler gayrıresmi ideolojiyi onaylayanların trajedisi! Resmi ideoloji ile lumpen medya kültürü arasında, Devletle Medya arasında, iki arada bir derede sıkışıp kalmışlık anlamında bir trajedi…

Dolayısıyla ne o ne öteki! Ne devlet ne medya! Ama elbette bir iktidar oyunu var: Lumpen medya kültürü, niteliğin değil, niceliğin öneçıkarıldığı bir erki dayatıyor; resmi ideoloji ise miadı dolmuş bir tip Modernliği, ideolojik ve yaptırımcı aygıtlarıyla olduğu kadar, lumpen medyanın desteğiyle iktidar kılmaya çalışıyor. Gerçek iktidar, Devlet ve Medya kültürünün dışında ve ötesinde, sivil bir kültürün iktidarı olacaktır. Ama bu, henüz ortada görünmüyor.

Konumuz edebiyat. Sözü oraya getirmek istiyorum. Edebiyatta da, sivil kültürün iktidarı değil, lumpen medyanın hegemonyası yürürlüktedir. Bir kısım edebiyat eleştirisinin bugünkü içler acısı durumu, medyanın insanları birbirine düşürüp ‘polemik yaratmak’ amacıyla yaptığı lumpen kışkırtmaların edebiyatı da kuşattığını gösteriyor. Bir türedi ‘lumpen yazar’ kategorisi var, ve bunlar, edebiyat dergilerinde yer bulmaya, daha da vahimi, itibar görmeye, devam ediyorlar.
Hilmi Yavuz, 26 Ekim 2005


Metin okuma: Teori ve pratik
Bir metin nasıl okunmalı? Edebiyat teorileri, bunu ya (i) yazar merkezli olarak okuma, yani, ‘yazarın niyeti’ni (‘intentio lectoris’) açığa çıkaracak bir okuma; ya (ii) metin merkezli okuma, yani ‘metnin niyeti’ni (‘intentio operis’) açığa çıkaracak bir okuma; yahut da (iii) okur merkezli okuma, yani ‘okurun niyeti’ni (‘intentio lectoris’) açığa çıkaracak bir okuma biçiminde öbeklendirirler.
Oysa eleştiri pratiği, edebiyat teorilerinin bu kesin sınırkoyucu öbeklendirmelerini aşan, teoriyle pratiğin örtüşmediği durumlarla karşı karşıya bırakır bizi. Gerçekten de, edebiyat teorilerinin ‘yazar’, ‘metin’ ve ‘okur’u birbirinden katı ve kalın çizgilerle ayırarak temellendirdiği yaklaşımlara, eleştiri pratiklerinde ne kertede bağlı kalındığı, üzerinde durulması gereken kışkırtıcı bir sorudur.
Hilmi Yavuz, 15 Şubat 2006


Mesnevi şerhleri üzerine (1)
Sevgili dostum Prof. Dr. Walter Andrews, 2002 yılında yazdığı bir yazıda, Amerika Birleşik Devletleri’nde ‘best seller’ (’en çok satan’) şiir kitabının Coleman Barks’ın çevirileriyle Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin şiirleri olduğunu belirtiyordu.

Sadece Amerika’da mı? Mevlana’nın, ‘best seller’ değil, ama birçok Avrupa ülkesinde de ‘long seller’ (’uzun süre satışta kalan’) olan bir şair olduğunu biliyoruz elbet...

Türkiye’de, ‘çok satanlar’ listelerine baktığımızda, bırakınız Mevlana’yı, herhangi bir şairi bile görmek, düpedüz muhaldir ve bir bakıma böyle olması da iyidir. Zira şiir, ‘nitelikli okur’la ilişki kurar, öyle olmak zorundadır. Mevlana’nın, Amerika’da büyük ilgi görmesi, onun şairliğinden çok, mistisizmi ve Mesnevi’nin ‘Hakikat’ üzerine (Prof. Hilmi Ziya Ülken’in deyişiyle) ‘hikemiyyat’ olmasından, ‘hikemi bilgi’ sunmasından dolayıdır.
Hilmi Yavuz, 2 Şubat 2005


Mesnevi Şerhleri Üzerine (2)
Geçen haftaki yazımda Mesnevi şerhlerinden sözetmeye başlamış ve bilinen eski ve ünlü şerhleri kısaca tanıtmıştım.
Bilindiği gibi, Mesnevi, birçok defa şerhedilmiştir: Bu şerhlerden bir kısmı, Mesnevi’nin tamamını (ki, tamamı 25.000 beyittir), bir kısmı bir cildini, bir kısmı ilk on sekiz beytini, bir kısmı da birkaç beytini şerhetmişlerdir. Ankaravi İsmail Rüsuhi Dede, ‘Fatih el-Ebyat’ ile Mesnevi’nin tamamını şerheden ilk şarih olarak biliniyor.

Bu yazımda eski şerhlerin en bilinenlerinden birini, İsmail Hakkı Bursevi’nin ‘Ruhü’l-Mesnevi’si üzerinde duracağım. Nedeni, ‘Ruhü’l-Mesnevi’nin ‘Mesnevi Şerhi’ adıyla yeni basımının geçen yıl yapılmış olması.

18. yüzyıl Osmanlı entelijansiyası arasında ‘en fazla eser vermiş olan’ İsmail Hakkı Bursevi, ‘Ruhü’l-Mesnevi’de, Mevlana Celaeddin-i Rumi’nin ‘Mesnevi’sinin ilk 748 beytini şerhetmiştir. ‘Ruhü’l-Mesnevi’yi yayına hazırlayan Dr. İsmail Güleç, Bursevi’nin, bizzat Mevlana tarafından yazılan ilk 18 beytini bir cilt kabul ettiğini (ilk 18 beytin dışında kalan beyitlerin Mevlana tarafından söylendiğini ve Hüsameddin Çelebi tarafından yazıldığını ‘
Hilmi Yavuz, 9 Şubat 2005


Müteşairler’ ve ‘Mütenekkidler’
Edebiyat eleştirisi alanında ama özellikle de roman ve hikaye eleştirisi alanında, son yıllarda büyük bir dönüşüm yaşandığına tanık oluyoruz. Apaçık görünen bir gerçeklik bu: Türkiye’de roman ve hikaye, edebi tür olarak hem nitelik açısından değerli hem de nicelik açısından çok sayıda ürünle karşı karşıya getirdi Türk okurunu.
Roman ve hikayenin edebiyat alanında öne çıkışı, elbette, bu alanlara yönelik eleştirinin de öne çıkmasının nedenidir: Eleştirmenlerin, şiire ve şiir eleştirisine yüz vermiyor olmalarını, elbette anlıyorum. Roman ve hikaye yayımlayan yazarlarla birlikte, roman ve hikaye okuyan okurların sayısı artınca, bu alanda yazılan eleştirilerin sayısının artması da doğaldır elbet. Şiir ise Türk toplumunda, bunca büyük ve köklü geleneğine rağmen, artık ‘köhne meta’ olmuş gibi görünüyor;- en azından, Türkiye’de edebiyat alanını ‘tanzim’ işini fahriyen üstlenmiş olan görsel ve yazılı medya sayesinde böyle bu! Elbette şiirin ‘rating’i (şimdi, Türkçe ya, ‘okunduğu gibi’ yazıyoruz: reyting!!!) yoktur;- her zaman söylediğim gibi, ‘nitelikli’ şiir okurunun sayısının, taş çatlasa 5.000’i bulmadığı bir ülkede, şiirin ‘rating’ yapması elbette mümkün değildir. ‘Rating’ yapan şairlerin de, şair mi yoksa ‘müteşair’ mi oldukları konusunda da düşüncelerimi, sevgili okurlarım, hiç şüphe yok, iyi biliyor olmalıdır:- ‘rating’ yapan şairin, ‘nitelikli’ değil, tersine, ‘niteliksiz’ okurla buluştuğunu da!

Hilmi Yavuz, 25 Mayıs 2005


Aşırı Modernleşme
‘...

‘Akşam’da Mehmet Kenan Kaya ile yaptığım konuşmada şunları söylemiştim:
‘Geleneksel olanla Modern olan arasındaki yapay karşıtlık, modernleşmenin resmi ve dayatmacı tavrından kaynaklandı. Avrupa toplumları da modern topluma geçişte birtakım problemler yaşadı, ama hiçbiri geçmişle olan bağını bizim kadar radikal bir biçimde koparmadı. Osmanlı entelektüel kalıtının ‘görünmez’ kılındığı bir toplumda,bu geleneksel kalıta aynı radikalizmle sahip çıkılmasının ortaya çıkardığı gerginlik... Türkiye’de yaşanan asıl sorun budur: Aşırı modernleşmenin getirdiği radikal kopma! Türk modernleşmesi, geçmişin tasfiyesi üzerine inşa edilmemiş olsaydı, bu problemleri yaşamayacaktık. Daha doğrusu, ortada böyle bir problem olmayacaktı...’

Bir kısa söyleşi bağlamında özetle söyleyebildiklerim bunlardı. Burada, biraz daha açmakta yarar var. Benim altını çizerek vurgulamak istediğim, Türk modernleşmesinin resmi ve dayatmacı tavrının, arkasına aldığı ideolojik ve yaptırımcı aygıtlarıyla birlikte, Türk toplumunun, geleneksel olan kalıtını gündelik hayat pratikleri düzleminde yaşamasına olduğu kadar (burada ‘devletin yaptırımcı aygıtları’ devreye girdi), geleneği zihinsel düzlemde yeniden üretmesine (burada da ‘devletin ideolojik aygıtları devreye girdi) imkan tanımadığı idi.
Hilmi Yavuz, 13 Şubat 2005


Modernlik, bir Aydınlanma Projesi midir? (1)
Türkiye’de Modernlik meselesinin nasıl alımlandığı konusunda ciddi tereddütlerim var. Öne çıkan alımlama tarzı, Modernliğin bir Aydınlanma projesi olarak temellük edildiğidir.
Modernliğin, Aydınlanma ile temellendirilmesi, bir Kemalist iddiadır ve yıllardan beri, Modernliği bir Aydınlanma Projesi olarak Kemalizm’le ilişkilendirmek, bıkmadan ve usanmadan tekrarlanmaktadır.

Oysa, sorulması gereken sorular var: Kemalizm’le Aydınlanma arasında birebir bir ilişki olabilir, buna da kimsenin bir itirazı yoktur. Ancak, Modernliğin Aydınlanma’ya indirgenmesi söz konusu olamaz, Aydınlanma, olsa olsa, Modernlik meselesini temellendirici yaklaşımlardan sadece biridir. Belki, Jurgen Habermas için böyledir bu;-Modernlik, Aydınlanma Projesidir ona göre, ama mesela bir Foucault için, bir Frankfurt Okulu için, Modernliğin Aydınlanma projesi ile bir ilişkisi yoktur. Foucault, Modernliği, Totalitarizme yol açan bir ‘Disipline-edici-Sistem’de temellendirir, Frankfurt Okulu ise ‘Araçsal Akıl’ın yükselişinde! Modernliği, deyiş yerindeyse, çoğul okumaya açık bir anlatı olmasına rağmen Aydınlanma’ya indirgemek, meseleye ne kertede yoksullaştırıcı bir zihniyetle bakıldığını göstermek bakımından hayli manidardır.
Hilmi Yavuz, 29 Ocak 2006



Evliya Çelebi 'Seyahatname'sine ilişkin bir alternatif okuma
Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi, 3, 4, 5 Nisan günlerinde 'Uluslar arası Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi' başlıklı bir sempozyum düzenledi.
...
Mitolojik, anekdotal (yani, rivayete dayalı) birtakım duyum ve enformasyonların, gerçekliğe dayalı bilgilerle aynı düzeye konulmasının, Evliya Çelebi'yi eleştirmek için kullanıldığını hatırlamalı burada. Gerçekten de, 'Seyahatname'de, Erzurum kışının aşırı soğuğunda kedinin havada donup kalmasına, ya da Mısır'da timsahlarla çiftleşildiğine ilişkin vb. bölümler gerçekliğe aykırı düştükleri gerekçesiyle Evliya'nın ciddiye alınmamasına yol açmış; Fahir İz hocamızın deyişiyle, 'kimi bilginler Evliya'nın hiçbir anlattığına inanmamışlar, hatta birçok yolculuklarını bile şüphe ile karşılamışlardır.' Oysa Evliya Çelebi'nin, anlatısını 17. yüzyıl Osmanlı Toplumu'nun Episteme'sine denk düşen bir epistemik bütünlükle söylemselleştirdiği anlaşılıyor: Tıpkı Aristoteles ya da Aldrovandi gibi, Çelebi de Tarih'in, Mitoloji'nin, Masal'ın ve Rivayet'in birbirinden ayrılmadığı bir söylem inşa ediyor. Olağanüstülükleri değil, bir Episteme'nin söylemini sunuyor bize.
Hilmi Yavuz, 9 Nisan 2008


Evliya Çelebi Seyahatnamesi Okuma Sözlüğü (2)
...

Evliya Çelebi’nin ‘Anadolu ve Rumeli Türkçesi ağızlarından derlediği sözcükler[le] kendi uydurduğu sözcük ve deyimler de dahil olmak üzere anlatımda kullandığı tüm sözcükler[in] Türkçe’nin Büyük Tarihsel Sözlüğü’nde yer alması gerekeceğini söyler. Dr.Tezcan’ın, ‘Okuma Sözlüğü’nün ‘Türkçenin Büyük Tarihsel Sözlük’ için çok yararlı bir kaynak olacağı konusundaki görüşlerini haklı çıkaran bir araştırma da, Çukurova Üniversitesi’nden A. Deniz Abik tarafından yapılmıştır. A. Deniz Abik, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nce düzenlenen Evliya Çelebi Sempozyumu’na sunduğu bildiride, Türk Dil Kurumu’nca yayımlanan Tarama Sözlüğü’nde ‘Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden ‘tanıklanmış’ 267 madde bulunduğunu, bunlardan 87’sinin, başka kaynaklardan değil, sadece Seyahatname’den ‘tanıklandığını’ göstermiştir. Tarama Sözlüğü ile, Prof. Tezcan’ın deyişiyle, ‘yalnızca eskicil (arkaik) ve sadece Türkçe (daha doğrusu Türkçe olduğu varsayılan) sözcük ve deyimleri bir araya getirmek’ amaçlanmıştı. (Ayraç içinde belirteyim: T.D.K’nın 1970’lerde başlattığı, çok daha geniş kapsamlı ‘Türkiye Türkçesi’nin Tarihsel Sözlüğü’ projesi ne yazık ki, tamamlanamamıştır!).
...
Hilmi Yavuz, 29 Eylül 2004



Gazzalî: Özerklik ve ahlak

İslam medeniyetinin en büyük düşünürü olan ‘muhteşem’ Gazzalî, bana göre elbet, İslam’ın ilk ve tek filozofudur.
Hilmi Yavuz, 15. 04. 2015
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/gazzali-ozerklik-ve-ahlak_2289735.html


‘Öteki’den Düşman’a’: İslamofobi
‘Son on yılda neredeyse tüm dünyayı saran fakat Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa ülkelerinde yoğunlaşan İslamofobi, İslam inancının başlangıcından beri çeşitli yoğunluklarda görülmüştür. Bugün gördüğümüz yoğunluk ve şiddet belki yalnızca XI. yüzyılda başlayan Haçlı Seferleri ile karşılaştırılabilir. Neredeyse bin yıl öncesine baktığımızda silahla kan dökerek uygulanan İslamofobi […] günümüzde […] daha sistematik olarak, uygarlığın tüm araçları kullanılarak yaşanmaktadır.’
Hilmi Yavuz, 22. 04. 2015















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder