6 Temmuz 2015 Pazartesi

Hilmi Yavuz'un Müstear isimle (İrfan Külyutmaz)yazdıklarından bir kaç örnek

Pennsilvanya’ya ve US Dolarlara dair

Şööle Bir Bakayorum Da...

İrfan Külyutmaz 

Eser ile Nev'eser'e dair 

Canımdan muazzez kaarilerim, dideler ruşen! Hilmi bey dostumuz nihayet Bodrum'dan avdet eylediler! Eh, deyeceksiniz ki, fukara Hilmi bey'in bütün bir yaz müddetince iflahı kesildi. Boğaziçi Yaz Mektebi'nde, o cehennemi suhunetde verdiği derslerden sonra, buncağız tatili ona çok görmeyiniz! Aman efendim, ne münasebet! Bendeniz Hilmi bey'e olan hasretimden naşi bu dürlü serzenişde bulunayorum. Aylardır kendisinden haber alamayor idim. Bodrum'da, Yahşi Yalısı'nda, Zeferya Moteli'nde tavattun edeyor olduğu da malum. Lakin Şehper hanım vesateti ile ne zaman kendisine telifun etsem, ya 'yürüyüşe çıkdı!', ya da 'arkadaşları ile Bodrum'a indi!' cevabını alayor idim. Neyse geçen hafda çıkageldi de, Allaha şükür, sesini istima edebildik... 





Efendim, Hilmi bey gelir gelmez, 'ey İrfan, biliyor musun, ben sanal bir kimlik imişim, sen de hakiki şahıs imişsin!..' deyince bakakaldım. Şaşkınlığımdan bilistifade, her zaman yapdığı gibi, elime bir mecmua tutuşdurdu ve ben sahifeleri çevirirken, hınzır, göz açıp kapayıncaya kadar, sırra kadem basdı...
Elime tutuşdurduğu mecmua, merhum Yaşar Nabi Nayır beyefendinin 'Varlık' mecmuasının Eylül nüshası. Sahifaları 'aceba Hilmi bey ne demek isdeyor?' deyerekden helecan ile çevirirken, 43. sahifede o mah ud yazı ile karşılaşmayım mı?
'Hilmi Yavuz kimdir veyahut İrfan Külyutmaz'ın Hüviyetine Dair' serlevhalı bu makale, Neveser N. Okutan namında bir hanımefendi ('Neveser' deye bir erkek ismi haatırlamayorum!) tarafından kaleme alınmış olduğu anlaşılayor.
Mekale 'İrfan Külyutmaz senelerdir mecmualardan takib etdiğimiz yazılarını nihayet kitap halinde neşretdi: Memleketimin Münevverlerine Dair.

Edebiyat alemimizde İrfan Külyutmaz'ı bilmeyen yok gibidir. Enis Batur, Orhan Pamuk, Hadi Uluengin, Zülfü Livaneli gibi pek çok 'münevver'imizin onun tenkidlerinden nasiplendiği aşikardır', deye başlamakda ve 'ben burada kitabı tanıtan bir yazı yazmaktan ziyade, İrfan Külyutmaz'ın hüviyetiyle alakalı malumatımı beyan etmek isdemekdeyim. Bunun pek mühim ve artık hallolunması lüzumlu bir mesele olduğu kanaatindeyim' deye devam etmekdedir.
Pekala ve pek rana! Neymiş efendim, İrfan Külyutmaz'ın hüviyeti? Nev'eser N. Okutan hanımefendi, ezcümle şunu iddia edeyor:

Efendim, raviyanın rivayet etdiği gibi İrfan Külyutmaz Hilmi Yavuz'un müstear ismi değil, tam tersine Hilmi Yavuz, İrfan Külyutmaz'ın müstear ismidir! Hadi bakalım, şindiki gençlerin tabiriyle 'buyrun burdan yakın!..' 
La havle vela kuvvete! Yahu, neye ben Hilmi bey'in veya Hilmi bey benim müstearım olsun? İkimiz de birer hakiki şahıs niyçün olmayalım Rabbena aşkına? Mutlaka birimiz ötekinin, müstearı mı olacağız? Nerden çıkarıyorlar bunu?
Neymiş, efendim Hilmi bey'in 'Kuyu' kitabında İzzeddin Şadan bey, onun amcası gibi gösterilmişmiş! Halbuysa, İzzeddin Şadan bey benim amcammış.. falan filan! Yahu, 'edebiyyat', şindiki taabirlen 'kurmaca' değil midir?

Hilmi bey, sevgili amcamı, kendi tahkiyyesinde kendi amcası deye gösteremez deye bir kanun mu var? Neveser N. Okutan hanımefendiye, acizane bir tavsiyyede bulunacağım. Benim çok sevgili dostum olan bir kıymetli edebiyyat öğretmeni hanımefendi vardır:

Eser Demirkan hanımefendi... Bu mevzularda daha ziyade malumat sahibi olmak isteyorlar ise, Eser Demirkan (şindi teehhül eyledi ve 'özpalabıyıklar' oldu) kızımızın adresini vereyim, ona yazsın. Zira Eser kızımız, hem beni, hem de Hilmi beyi yakiynen tanıdığı gibi, 'edebiyyat' ile 'hayat-ı hakikiyye' arasındaki farklar mevzuunda da Neveser hanımefendiyi ferade ferade tenvir edebilecekdir, vesselam...
Efendim telakiy gelecek hafdaya inşaallah, o vakde kadar şen ve esen kalınız. Sizi Rabbıma emanet edeyorum, au revoir aziz kaarilerim... 

http://arsiv.zaman.com.tr//1998/10/11/yazarlar/11.html
*

İRFAN KÜLYUTMAZ 




‘Recep’ve ‘İrcep’ mes’elesine dair 


Nur–i aynim, muazzez kaarilerim, efendim, geçen hafda da arz etdiğim gibi, bu sene de aziz muhibbim Hilmi bey ile beraber, Adatepe’ye, biiznillah, seyyahatimiz mukarrerdir. Bu seyyahat içün bütün hazırlıklarımız temamlanmış bulunmakdadır. Bakalım, Kamil Fırat bey evladım, bizi hangi tariyk ile götürecekdir? Bendeniz şahsen ferryboat ile Bandırma tariykini terciyh edeyorum. Hem daha kısa sürmekdedir, hem de ferryboat’da daha rahat edileyor. Bakalım, ne olacak! 

Efendim, bu sene, geçen sene olduğu gibi Recep Ayyıldız evladımız da, muazzez refiykaları Asuman hanım kızımız ile Adatepe’yi teşriyf edeceklerini istima etdim ve bittabii fevkalhad memnun oldum. Lakinbendenizi müteessir eden bir hususdan bahs etmek zarureti hasıl olmuşdur. Bu da muhterem refiykım Hercai Kıllabdan beyefendinin, Recep bey evladımıza, müstemirren, ‘Irceb’ deye hitab edeyor olmasıdır. Receb bey evladım, fevkalhad edebli bir zat olduğu ve Hercai Kıllabdan beyefendiye vafir muhabbet hisleriyle meşbu bulunduğu içün sesini çıkartmamakda, lakin için için müteellim olmakdadır. 

Muazzez kaarilerim, ‘İrfan bey, siz de Recai Güllabdan beyefendiye, ismini tahriyf ederekden, ‘Hercai Kıllabdan’ deye hitap etmeyor musunuz? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? ’ deye ta’rizde bulunduğunuzu istima eder gibiyim. Efendim hemen arz edeyorum: Bendeniz, bu zatın ismini temamiyle, mân 

â ve medlulü yerinde bir şekilde istimal edeyorum. Zira ‘Hercai’ lakırdısının hem bir mânâsı vardır, hem de Recai refiykımın tabiatına uymakdadır. ‘Kıllabdan’ da, muazzez refiykımın ipek kılabdan gibi yumuşak huylu ve zaarif bir zat olmasından kinayedir. Binaenaleyh, bu bir tahrif değil, bir iltifatdır: Lakin ‘İrcep’, eş mâ’nâ? 

Muazzez kaarilerim, lakırdı Hercai Beyefendi’den açılmışken, geçen sene Recep bey’in kendisini Adatepe’ye da’ved etdiğini de bilmem derhaatır edeyor musunuz? Bilmem, bu da’vete icabetle Adatepe’yi teşriyf edecekler midir? Kendisini ve Ahmed Toraman Algan beyefendi’yi, Adatepe’ye bekleyoruz. Ahmed Toraman Algan beyefendi’ye Receb bey ile bendeniz, kendi aramızda, ‘Hacı A.t.a.mız’ deye atıfda bulunmakda olduğumuzu da arz etmek isdeyorum. A.t.a, malumunuz, ‘Ahmed’in ‘A’sı, ‘Toraman’ın ‘T’si ve ‘Algan’ın ‘A’sından tertiyb olunmuşdur. Evet, Hacı Ata’mıza, en yakiyn zemanda, muhterem refiykaları hemşirem ve mahdumları ile beraber Adatepe’de intizar etmekdeyiz. Zira, Recep bey, daha geçen seneden Adatepe’nin en güzel pansiyon sahibesi Eliz Hanım’da yer ayırtmış bulunmakdadır. 

Efendim, Adatepe’ye intikal etmeden evvel, gene, birader–i canberaberim Hilmi bey ile, onun mektebi olan Kabataş Erkek Lisesi’nin ‘Pilav Günü’ne gitdik. Bendeniz malum, Galatasaray sultanisindenim. Lakin ilk mektebi, Galatasaray’ın ilk kısmı olan Ortaköy’deki binada itmam ettim idi. Bizim ilk mekteb (şindi üniversite olduğunu istima edeyorum!) , Kabataş Lisesi ile bitişik idi. O sebeble, Kabataş Lisesi’ne ve Kabataş’lılara fevkalhad sempatim vardır. 

Efendim, bu hafdalık da bu kadar. Telakıy gelecek hafdaya inşaallah. Gelecek hafda, Kabataş’ın ‘Pilav Günü’nden intibalar arz ederim. O vakde kadar, şen ve esen kalınız, muazzez kaarilerim Rabbime emanet olunuz ve zatınıza hoşca bakınız: Au Revoir, canlarım benim... 

06.07.2002 

http://nedir.antoloji.com/irfan-kulyutmaz/



*


İrfan KÜLYUTMAZ

Şööle Bir Bakayorum Da...

Tatile ve 'yarım' veya 'çeyrek' münevverlere dair...

Nur–i aynim, muazzez kaarilerim, Istanbol'da hevanın suhuneti tezayüd etdikçe, bendenizin rü'yalarına Bodrum ve elbetde Yahşi karyesi girmeye başlayor.

Senelerdir, ne zaman Istanbol'un abuhevası ısınmaya başladı ise, bu hep böyle olmuşdur. İnşaallah ü Teala, bu sene de, temmuz bidayetinde Adatepe'ye gidip, hilmi bey'in misafiri olarakdan iki hafda müddetle kalmayı müteakip, oradan da Yahşi Yalısı'na azimetimiz mukarrerdir. Bu vaz'iyyed muvacehesinde, eylül nihayetine kadar Yahşi Yalısı'nda, aziz muhibbim Yaşar Özdemir bey ile refiykaları Mücella Hanım ve kıymetli keriymeleri Nazlı hanım'ın işletdikleri, 'Zeferya Pansiyonu'nda tavattun etmek gibi bir niyyetimiz vardır. Tabiatıyla, bu de'a da, bu seyyahat, refiyk–i şefiykim kardaşıma sıhhat ve afiyed versin, deye her daim dua edeyorum. Siz de, İrfan Külyutmaz muhibleri olarakdan, Hilmi bey'den hayır dualarını eksik etmeyiniz;– bunu, hassaten sizlerden reca edeyorum, muazzez kaarilerim...

Efendim, hal ve haatırınızı istifsar etmeden, Adatepe, Bodrum ve Yahşi Yalısı gibi, tatil ve sayfiyyeye müteallik lakırdılara, sellemehüsselam girmiş olmamı, lutfen, sizlere karşı bir nezaketsizlik veya hadnaşinaslık telakkiy buyurmayınız. Siz muazzez kaarilerimi, herdaim kalbimle haatırladığımdan emin olabilirsiniz...

Efendim, geçdiğimiz hafda, memleketimizin zikıymet münevverleri beyninde bir münakaşaya şahid olduk. Bendeniz okumadım, lakin Şehper hanım, sağolsun, aramızda bir müddetden beri tevali edegelmekde olan bürudete rağmen, telifun ederekden, 'Tempo' mecmuasında Muhsinpaşazade Enis beyefendi'nin Hıncal Uluç beyefendi ile Ahmed Altan beyefendi'yi 'intellectuel' telakkıy etmediğini beyanla, 'bunlar, çeyrek aydınlardır' ibaresini istismal etdiğini nakl ile, kanaat–i acizanemi istifsar etdi.
Efendim, Şehper hanıma da ifade etdiğim üzre, bendeniz münevverlerin, 'yarım' 'çeyrek' gibi, dönercilerin veya mahalle bakkallarının tenavül ıstılahları ile ifade edilmelerine şiddetle muarızım. Mesela 'yarım ekmek arası döner' veya 'çeyrek ekmek arası kaşar' misali, intellectuel'lerin 'yarım' veya 'çeyrek' lakırdıları ile tavsif olunmalarını, edeb ve terbiyyeye mugayir bulurum. Eğer bu kıstaslardan hareket edilecek olursa, mesela Muhsinpaşazade Enis beyefendi'yi, 'Bir buçuk aydın' mı telakkıy edeceğiz? Şair Küçük İskender içün, 'büyüyünce ne olacak?' sualine, eski bir talebemin, Rezzan kızımın, 'Ne mi olacak hocam? Elbetde bir buçuk İskender olacak!' cevabı dahi, espri çok yerinde olmasına rağmen, tarafımdan hoş karşılanmamış idi. Şindi, bendeniz de kalkıb, ona buna 'çeyrek' veya 'yarım' aydın deyen Muhsinpaşazade içün, 'bir buçuk aydın' desem ne lazım gelir? Kaldı ki, Enis beyefendi'nin, şindiki gençlerin taabiri ile 'her şeye maydanoz' olmak esbab–ı mucibesi ile ittiham etdiği Hıncal Uluç ve Ahmed Altan beyefendi'ler kadar, bizzat kendileri de, her mevzuda kalem oynatmayor mudur? Aynı esbab–ı mucibe ile, Muhsinpaşazade'nin 'hakiki aydın' kabul ettiği, muazzez dostum Murad Belge beyefendi de, bizzat 'çeyrek' addolunmayacak mıdır? Malum, Murad bey dostumuz da, Hind taamlarından Boğaziçi yalılarına, Marksist estetikten İbrahim Tatlıses'e kadar, her mevzuda kalem oynatmakda değil midir?
Velhasılı kelam, hiç kimsenin elinde, intellectuel'lere tatbiyk içün, bir bakkal veya seyyar dönercininkine teşbih edilebilecek 'yarım' veya 'çeyrek' kıstası mevcud değildir. Muhsinpaşazade Enis beyefendi'ye haatırlatıyorum: Münasebetsizin biri kalkıb da, farzımuhal, kendisi içün 'Enis Batur, sekizde bir münevverdir' dese, bundan evvelemirde bendeniz dilhun olurum ve bu teşbihi fevkalhad ayıp bulurum. Merhum ressam ve şair Bedri Rahmi Eyuboğlu üstadımızın, bundan zannedersem kırk–kırkbeş sene mukaddem, 'Cumhuriyyet' ceridesinde intelectuel'ler mevzuunda neşr olunmuş bir mekalesinde, 'Aydın mı? Kaç mumluk?' deye sorduğu sual, bendenizin kanaat–i naçizanesine nazaran, Muhsinpaşazade'nin mes'eleyi 'çeyrek' veya 'yarım' şeklinde vaz'ediş tarzından, çok daha isabetli bir tesbitdir, deye düşüneyorum. Hakiykaten muazzez kaarilerim, 'aydın' mefhumu, 'tenvir etmek', yaniya, 'aydınlatmak' masdarı ile alakalı olduğu cihetle, burada. Batur beyefendi'ninki gibi, intellectuel'i, 'ekmek' porsiyonları kıstas alarak değil, 'ampul'u kıstas alarak tasvif etmek daha münasib olurdu.
Efendim, bu hafdalık da bu kadar. Telakıy, gelecek hafdaya inşaallah. O vakde kadar zatınıza hoşca bakınız; şen ve esen kalınız, muazzez kaarilerim. Rabbıma emanet olunuz: Au Revoir, canlarım benim...
Hamiş: Hercai Kıllabdan beyefendi biraderimin, Ali Sami Yen ıspor sahasında, aziz muhibbim Recep Ayyıldız bey ile seyr etdikleri maçda neler olup bitdiğini de, 'minik kuş' vesatetüle öğrenmiş bulunuyorum. Bir fursat düşer ise, siz muazzez kaarilerime anlatmaya söz vereyorum (İ.K.).
*
İrfan KÜLYUTMAZ

Şööle Bir Bakayorum Da...

'Kelime oyunları'na dair...

Nur–i aynim, muazzez kaarilerim, mutad olduğu üzre, hal ve haatırınızı istifsar etdikten sonra, lakırdıma başlayorum.

Efendim, geçen hafda muhterem refiyk–i şefiykim Recai Güllabdan beyefendi'nin şu naçiz kardaşınız İrfan hakkında sarf etdikleri ve fekat, suret–i kat'iyyede müstahak bulunmadığım bağzı türrehat münasebetiyle, bu def'a onun hak etdiği cevabı vermekte istical gösdermiş olmaklığımı takdirkarane ifadelerle tebarüz etdiren dostlarıma şükranlarımı arz edeyorum. 'İrfan beyefendi, elinize, dilinize sağlık! Şu Hercai keratasına haddini size yakışan kemal–i nezaketle vermiş bulunmaklığınız, biz kaarilerinizi ziyadesiylen bahtiyar etmiştir' kabilinden pek ziyade tebriyk telifunu ve email almış bulunmakdayım. Var olunuz, ömrünüze bereket, muazzez kaarilerim! Şindi bu gün, diger sütunlarda, bana vermeye teşebbüs edeceği cevabın hangi neviden mugalata ile ma'lul olacağını az buçuk tahmin edebiliyorum. Amma, bizzat kendi ifadeleri ile, bendeniz içün de 'cidalden tırsmak' bahis mevzuu değildir. Bu böylece biline!

Efendim, muazzez kaarilerimden, dostumuz avukat Receb Ayyıldız kardaşım, bendenize telifun ederekden, şindi 'Hürriyet' kazatasındaki mekalelerine nihayet verilen 'sıfırcı Kurthan Hoca' namiyle ma'ruf muharririn yapdığı anagramlara telmihen, 'Recai'yi 'Hercai'ye tebdil eylerken 'h' harfini 'joker' olarak istimal edişimi beğenmediğini ifade etmişdir. Onun kanaatine nazaran, bu vaz'iyyetde bir 'joker'e ihtiyac yokdur! Zira, bendenizin, Rumeli'li olmaklığım i'tibariyle, esasen 'h' harfini hazfetdiğim içün 'Hercai' yazmadan da 'Ercai' deye okuyabileceğimi, binaenaleyh, 'h' harfinden bir 'joker'e lüzum olmadığını bildirmişdir. Receb bey kardaşımıza vafir hak vereyorum. Zira, bizim ailede 'h' harfinin suret–i istimali, temamiyle, Receb bey'in ifade etdikleri gibidir. Mesela, merhume büyük validem, 'avluyu havluya astım' derdi. Tabii, bununla 'havluyu avluya astım' demek isdemekte idi. Lakin, 'havlu' lakırdısındaki 'h'yi alıp, 'avlu'nun başına koymak, Rumeli Türkçesinin azizliklerinden ma'duddur. Yine temsil misali arz edeyorum: Merhum pederim, lakin bu def'a kasd–ı mahsusa ile, hiç telezzüz etmediği bir eniştemiz içün, 'hadi' deyeceğine, 'adi' deyerek, münaferetini zarifane bir 'jeu de mot', yaniya, kelime oyunu ile ifadeden pek mesrur olurdu! 'Hadi' enişteyi Galassaray'lı eski arkadaşlarına, 'Efendim, bu bizim damat, Hadi! Lakin, 'h' muet!..' deyerek takdiym etdiğini haatırlayorum. O senelerde bendeniz de Galassaray Sultani'si talebesi bulunmaklığım hasebiyle, Fransızcada 'h muet'nin, 'okunmayan h harfi' olduğunu bileyordum elbet!
Efendim, 'jue de mot' deyince, tekrardan ve bizzarur, 'Hercai Kıllabdan' mes'elesine döneyoruz. Malum, Recai Güllabdan içün, 'çok renkli' ('hercai') bir murassa ipek kumaş ('kıllapdan') deyerek bir kelime oyunu yapmışdım. Daha evvel tebarüz etdirmediğim içün, bağzı muazzez kaarilerim, 'Recai'ye niyçün 'Hercai' demek lüzumunu hiss etdiğimi istifsar etdiler. Efendim, arz edeyorum: Recai beyefendi. Elhak, çok renkli bir 'hercai' menekşe gibidir: Her telden çaldığı ve her hafda birbirinden mütenevvi laakal 120 mekale kaleme aldığı içün, kendisine 'hercai' lakırdısının pek mütenasib olduğu esbab–ı mucibesiyle, bu 'jeu de mot'u yapdım. (İstitraden arz edeyorum: Bağzı kaarilerim de, üşenmeyip tadad etdiklerini ve Recai bey'in, her hafda muhtelif kazata ve mecmualarda neşr olunan mekalelerinin adedinin, 120'yi ferade ferade geçerekden 182'yi bulduğunu bildirdiler). Aceba, bu 'hercai'lik midir, yoksa bir 'ishal–i kelam' mıdır, bu mevzuda tereddüdte olan kaarilerimin bulunduğunu da bileyorum...
Efendim, merhum validem ehl–i tariyk idiler. Mekanı Ravza–i Rıdvan olsun, bize daima 'kıllet' tavsiyyesinde bulunmuşdur. Validem merhumeye nazaran, insan–ı kamil olmanın yolu, 'kıllet–i selase'den geçmekde idi: 'Kıllet–i taam', 'kıllet–i niyam' ve asıl mühimmi, 'kıllet–i kelam'! Yani, 'az yemek', 'az uyumak' ve 'az söz sarf etmek!' Bendeniz de validemin tembihine ıttıba edeyor ve lakırdıyı burada keseyorum...

Efendim, bu hafdalık da bu kadar. Hafdaya, Recai beyefendi'nin bana bugün neşrolunan cevabına(!) olan cevabımı arz edeceğim. İtalyan asıllı Artvinli şarkıcı Zolfo Livanelli hakkında siz muazzez kaarilerime vaad etdiğim mekaleyi asla unudmuş değilim. Lakin Recai beyefendi ile olan muharreratımız şindilik buna imkan vermeyecek gibi görüneyor...
Muazzez kaarilerim, telakıy gelecek hafdaya inşaallah. O vakde kadar Rabb'ıma emanet olunuz, zatınıza
 hoşca bakınız, şen ve esen kalınız... Au revoir, canlarım benim...
*
İrfan KÜLYUTMAZ

Şööle Bir Bakayorum Da...

Ahlaki inkırâza dair...

Nur–i aynim, muazzez kaarilerim, Mübarek Kurban Bayramı’nız nasıl geçdi? İnşaallah, sıhhat ve afiyetle ve neş’e ve sürur içerisinde geçirmiş olduğunuzu düşünerekden bahtiyar olayorum.

Bendeniz ise, geçen hafda da arz ettiğim vechile, değil İstanbol’dan, haneden bile taşra çıkmadan imrar–ı vakt etdim; kitap kıraat edib, Te Ve seyr ederek ve vaktin kısm–ı küllisini de, Te Ve karşısındaki mavi koltukda, hafif hafif kesdirerekden geçirdim. Sizi te’min ederim ki muazzez kaarilerim, gece uykusunu hiçbir şeyin ikame etmeyeceği lakırdısını kim iycad etmiş ise, haşa huzurdan, halt etmiştir! Zira, bir müddetden beri, geceleri uyumayıb gündüzleri uykuya yatdığım içün eyi bileyorum: Gündüzleri, şu mavi koltuğa gömülüp de, kesdirmeye başladığımda sanki dünyalar benim olmaktadır! Her ne hal ise, bayram işde öylece geçip gitdi. Rabb’im cümlemizi hayırlısıyla nice bayramlara erdirsin, amin!

Efendim, ekonomik kriz, elbetde, tahriybatını münhasıran ekonomi sahasında gösderecek değildir. Asıl büyük tahribatın, ahlak sahasında kendini gösdereceğinden zerrece şübhe edilmemelidir. Hatta, bu tahriybat şimdiden başladı bile... Bayramdan evvel, ‘Milliyet’ kazatasında Umur Talu’nun bir mekalesini kıraat etmişdim. Kesip bir kenara koymuş olduğum bu müstesna mekaleyi, siz muazzez kaarilerimin ıttılaına arz edeyorum. Zira bu mekale, memleketimizde, muvaffakiyyetin kıstaslarının nasıl tepetaklak edildiğini ortaya koymak zaviyesinden fevkalhad ehemmiyyetlidir. Hakiykaten, muazzez kaarilerim, bugün Türkiye’de, takdir edilip merhum Ziya Paşa’nın taabiri ile, ‘mesned–i izzetde ser–efraz’ olan zevat, bu muvaffakıyyetlerini (!), Umur Talu kardaşımın veciz bir şekilde ifade etdikleri vechile, ‘insanı tekmeleyen; insani ilişkileri törpüleyen; gündelik manevralarla iş kotarmayı işbilirlik sayan; yeraltının ‘çetevari’ ilişkiler ağlarını, şebekelenmeyi, yerüstünün siyaset ve iş dünyalarına taşıyan; günübirlik kakarakikirileri mutluluk sayan ve saydıran; kültürsüz; akılsız; iz’ansız; ve insafsız; ve omurgasız ve ahlaksız; oportünist ve hain’ olmaya borçludurlar. Ahlaken ne kadar alçalınırsa, o kadar muvaffak telakki edilen bir rezil telakki! Umur Talu devam edeyor: ‘Sinsi, tuzakçı, namert, kalleş bir ‘başarı’ modeli; yükselmenin, yerini korumanın, kazanmanın, en azından yenilmemenin, aradan sıyrılmanın, köşe dönmenin, enayilikten kurtulmanın, ‘akıllı ol oğlum’luğun amentüsü sayıldı...’
Şindi bu ekonomik kriz, zaten mevcut bu ahlakî inkırazı daha da teşdid edecekdir. Müslüman Türk insanı, Peygamber Efendimiz’in (sas), o güzel ahlakı ile tahalluk etmeyi maalesef bir tarafa bırakmış, aşşağılık bir ‘meta–ı hayat ed–Dünya’ya kendini kapdırmışdır. Sevgili Peygamberimiz’in ‘İbadetin yolları on’dur; bunlardan dokuz’u helal rızk talebidir’ sözünü unutmuş bir Müslümanlık! Nur Sûresi’nin 37. ayet–i kerimesinden nasibedar olmayan bir Müslüman cemaati! Nasıl oldu da bu hale düştük, muazzaz kaarilerim? Elbetde, ‘el kasibu Habibullah’ emr–i bi’l ma’rufu mucibince amel etmek iktiza eder. Lakin, Nefehat El Üns’ün ifadesiyle, ‘halk içine karışıp alış veriş eyleyib bir lahza dahi Hüda’dan gaafil’ olmamak kayd ü şartı ile! Nerde o Müslümanlar Rabbena aşkına? Nerde ekmeğini alın teri ile kazanan ehl–i tariyk? Nerdeler? Nerdeler? Nerdeler?
Muazzez kaarilerim, bir cem’iyyetin en mühim içtimai temeli, ahlakdır. Maatteessüf, cem’iyyetimiz maşeri bir ahlaki redaet ile malul hale gelmiştir. Ve memleketde istinad edebileceğimiz bir sağlam temel kalmamışdır. Rabb’ımın gazab günleri yakındır...
Efendim, bu hafdalık da bu kadar. Telakıy gelecek hafdaya inşaallah. O vakde kadar zatınıza hoşça bakınız şen ve esen kalınız muazzez kaarilerim. Au Revoir, canlarım benim...
*
İrfan KÜLYUTMAZ

Şööle Bir Bakayorum da...

Tebdil–i mekan'a dair...

Nur–i aynim, muazzez kaarilerim, evvelemirde cümlenize sıhhat ve afiyet temenni etdikten sonra lakırdıma başlayorum. Efendim, malum–u aliniz, bidayetden beri kazatamızın 'ilave' sahifalarında yazayor idim.

Bu def'a hiç şübhesiz, ekonomik kriz esbab–ı mucibesi ile, Pazar ilavesinin seddine karar verilmiş olmasına binaen, kazatamızın bu gördüğünüz beşinci sahifasına terfi ettirilmiş bulunmakdayım. Doğrusunu ifade etmek lazım gelirse, bu 'taşınma'dan memnun kaldığımı, siz muazzez kaarilerime evleviyyetle tebarüz etdirmek isterim. Efendim, eskiler her ne kadar, 'tebdil–i mekanda ferahlık vardır' deyorlarsa da, bu mekan tebdilinden bendeniz bir ferahlık hissetmiş değilim. Bir kere, sabık komşularımın (bu meyanda, arasıra aramızda niza çıksa da, betahsis, Recai Güllapdan kardaşımın) yad–ı ulvisini her vesiyle ile tezkar edeceğimi arz etmek isdeyorum. Her zeman söylediğim gibi, bendeniz gibi kocamış, farımışlar, artık tavattun etdikleri mahalde kalmak, ve pek yerlerinden kımıldamak isdemezler. Ve fekat, bu vaz'iyyed muvacehesinde yapılacak bir şey yokdur. Kazatamızın büyükleri öyle münasib görmüşlerdir, bize de bu emrüfermana boyun büküb inkıyad etmekden başka bir şey yokdur.

Yalnız bir mes'elede, kazatamızın ve betahsis bu sahifamızın kıymetli mes'ullerinden bir istirhamda bulunmak isdeyorum. Senelerdir, bendenizin ve elbette muhterem refiykim Recai Güllapdan beyefendi'nin sütun başlıklarımıza konulmuş olan o sakil karikatürlerden artık sarfınazar etme zemanının gelmiş olduğunu haatırlatma mecburiyyetini hissedeyorum. Hakiykaten muazzez kaarilerim, Recai beyefendi'yi bilemem amma, bu İrfan Külyutmaz kulunuza müşabeheti asla ve kat'a bahis mevzuu olmayan mezkur karikatürün yerine, bir fotografimiz konulsa, bendenizce, daha münasib olur gibi geleyor. Her hal ü karda, bizi, İkinci meşrutiyyet devrinden müdevver, haşa huzurdan, bıyık buran harfendaz zendostlara teşbih eden bu karikatür müsveddelerinden, ankariyb vazgeçilerekden, yerlerine, tıbkı Taha Kıvanç beyefendi ile Berrin Cankat hanımefendi'ninkiler gibi, birer fotografimizin konulmasını şiddetle talep edeyorum. Hem artık, Pazar ilavesinde değil de, kazatada yazdığımıza göre, böylesi daha muvafik olacakdır...

Efendim, bu arada bağzı muhiblerim, kendimi Te Ve denilen o nuhusedli alede kapdırdığımı ve kazataları eskisi gibi kıraat etmediğimi ifade ederekden şikayetde bulunmakdadırlar. Eskiden Berç kardaşımın ve Hilmi bey'in getirdiği kazataları daha sık kıraat etdiğim doğrudur. Lakin, ne Berç ne de Hilmi bey, bu sıralarda beni fevkalhad ihmal etmekde ve fakirhaneye hemen hemen hiç oğramamakdadırlar. Daha evvel de arz etmiş idim; bendenizin kazata iştira etmek gibi bir itiyadı yokdur! Ancak Berç veya Hilmi bey vesateti ile kıraat imkanı bulmakda idim. Mamafih muazzez kaarilerim, bu hususda dermeyan etdiğiniz şikayetleri, kaale alacağımdan şübhe etmeyiniz. Mahallemizin bakkalı Süleyman efendiye tenbih etdim. Her sabah bir kazata getirecek. Bu kazatanın her gün aynı kazata olmamasını tenbih etdim. Bir gün felan kazatayı, ertesi gün ise feşmekan kazatayı getirecek. Haftanın her günü ayrı bir kazata kıraat etmek fikri, nedense, bendenize fevkalhad cazib görüneyor. Ne dersiniz, muazzez kaarilerim?
Böyle olunca da, her gün aynı muharriri taakıyb etmek gibi bir mükellefiyetden de halas olmuş bulunmakdayım. Mesela kırk seneden beri temcid pilavı gibi aynı şeyleri müstemirren tekrar eden bağzı muharrirleri kıraat eden insancıklara ne kadar merhamet duyulsa azdır! Muazzez kaarilerime vaad edeyorum, müteakip mekalelerimde, sizleri, matbuatımızın zikıymet muharrirlerinin herzelerinden behemehal haberdar edeceğim...
Hemen müjdeyi vereyim: İnşaallah gelecek hafda tekrar mülakıy olduğumuzda, eskiden beri 'Cihan Münevveri' taabir olunan, İtalyan asıllı Artvin'li hanende Zolfo Livanelli'nin en son ma'rifetlerini bahse mevzu edeceğim...

Efendim, bu hafdalık da bu kadar. İnşaallah, bu mekaleyi kıraat eden bu sahifenin mes'ulü olan editeur arkadaş, bu sahifanın başındaki karikatürü değişdirerekden, yerine bir fotografimizi koymuş olur, deye ümmid edeyorum. O vakde kadar, Rabbime emanet olunuz, zatınıza hoşca bakınız, muazzez kaarilerim. Şen ve esen kalınız. Au Revoir canlarım benim...
*
İrfan KÜLYUTMAZ

Şööle Bir Bakayorum Da...

'Benim kaarilerim'e ve Livanelli'ye dair...

Nur-i aynim, muazzez kaarilerim, evvelemirde, sizleri şu mahud 'kari-i güzin'lerden veyahud da 'ey, azizler'den tenzih ederekden lakırdıma başlayorum.

Sizler benim içün, herdaim, 'muazzez'siniz ve herdaim şu salhurde kalbimin derununde indimac etmekdesiniz. Siz muazzez kaarilerime, 'ey!' sadası ile hitaba, haza teeddüb ederim. Zira, bu 'ey!' sadası, belki hata edeyorum amma, bendenizde 'ey, gaafiller!' lakırdısını tedai etdirmekdedir. Siz muazzez kaarilerimi, elbetde, gaflet, dalalet ve hatta hıyanetden tenzih ederim. Ne demek, 'ey!', Rabbena aşkına? Türrehat, efendim, türrehat! Yakiynde size, 'ey, güzinler!' deye hitab edilir ise, buna zinhar şaşmayınız. Temsil misali, şindi bendeniz kalkar da, size, 'ey, muazzezler!' deye ünlesem, 'bu lakırdı da nereden çıkdı, Rabbena aşkına?' demez misiniz? Ne günlere kaldık, ya Rabbi!
Efendim, bu kısa girizgahdan sonra, hemen bugünki mevzuuma geleyorum. Birkaç hafdadır bağzı mücbir sebebler tahtında mütemadiyen te'hir etmek mecburiyyetinde kaldığım Zolfo Livanelli mevzuuna!

Muazzez kaarilerim, (dikkat buyurur musunuz? Size 'muazzez kaarilerim' deye hitab ederekden, bir muhabbeti temellük edeyorum; -'benim kaarilerim' deyorum. Halbuysa bağzı muharrirler, ya 'kari-i güzin' veyahud da 'ey azizler!' deyerekden, kendileri ile sizler arasına bir mesafe koymakdadırlar. Bu tarz-ı ifade, salifüzzikir muharrirlerin, sizi suret-i kat'iyyede kendilerinden ta'dad etmediklerinin bir nişanesidir. Üstad Buffon'un, 'uslub-u beyan, ayniyle insan!', Frenkçesi'le steyle, o'est l'homme meme' demekle ne kadar isabetli bir tesbitde bulunduğunu şindi herhal daha eyi idrak edeyorsunuzdur. Mahud tarz-ı ifade ile, kaarilerini benimsemediklerini daha nasıl söylesinler? Bendeniz 'kaarilerim' deyorum, onlar 'kaari' deyorlar! Kaarie olan muhabbet ızharı bakımından, aradaki farkı ıttılaınıza arz ederek, bu mevzuu burada kapatayorum.)

Evet, muazzez kaarilerim bu uzun istitraddan sonra tekrar mes'elemize avdet edelim. Meselemiz, İtalyan asıllı Artvinli hanende (yoksa Artvin asıllı İtalyan mı idi?) Zolfo Livanelli!
Efendim, belki malumatınız yokdur, sinyor Livanelli, 2000 senesi mart ayında, Princeton Üniversitesi profesörlerinden Şükrü Hanioğlu beyefendinin 'nazik daveti' üzerine Princeton'a giderek bir konferans vermiş. 'Şindi, bunda ne var?' deyeceksiniz. Elbetde bir şey yok! Ancak, sinyor Livanelli, bu haberi verdiği 18 Mart 2001 tarihli mekalesinde, konferansın mevzuunun ne olduğunu yazmamaktadır. Saniyen, profesör Hanioğlu beyefendinin de kıymetli hanendemizi ne sıfatla da'vet etdiğinden de malumatımız yokdur. Şübhesiz, sinyor Livanelli gibi, on parmağında on ma'rifet bir 'cihan münevveri'nin, her telden çaldığı (burada 'her telden çalmak' taabirinin, hem mecazi ma'nasıyla hem de literal ma'nasıyla kullanılmış olduğuna dikkatinizi celbetmek isdeyorum) ma'lumumuzdur. Lakin aceba, roman veya hikaye muharriri olarakdan mı, köşe sahibi bir kazatacı olarakdan mı, sinema recisörü olarakdan mı, hanende veya bestekar olarakdan mı, Unesco sefir-i kebiri sıfatıyla bir diplomat olarakdan mı, yoksa memleketimizin Bişkek'de heykeli dikilmiş fevkalhad kıymetli bir siyaset adamı olarakdan mı da'vet edilmiş idi, bendenizin merakını mucip oldu. Tabii, sinyor Livanelli, mütevazı bir şahsiyetdir. Onun içün, sadece, Princeton'a konferans vermek üzere da'ved edildiğini haber vermekle iktifa etmiş. Netegim, aynı mekalesinde, profesör Hanioğlu'ndan da, onun tevazu ve mahviyyetkarlığının altını çizdiği şu ifade ile bahsetmiş: 'Bu değerli bilim adamımız, bütün önemli insanlar gibi, kendi önemini vurgulamaya çalışmayan, sadece yaptığı işe odaklanan alçakgönüllü ve dürüst bir kişilik sergiliyordu...'
Şu işe bakınız, muazzez kaarilerim, sinyor Livanelli'ye göre, 'önemli insan' olmanın kıstası, kendi önemini vurgulamaya çalışmayan, sadece yaptığı işe odaklanan alçakgönüllü ve dürüst bir kişilik olmak! Pek eyi de, bu kıstaslar muvacehesinde, sinyor Livanelli, aceba, 'önemli insan' mı, suali akla gelmekdedir. Aceba sinyor Livanelli, kendi önemini vurgulamaya çalışmayan ve sadece yaptığı işe odaklanan alçakgönüllü ve dürüst bir kişilik midir?

Muazzez kaarilerim, bu sualin cevabı, 'hiç şübhesiz, öyledir!' olacakdır. Netegim, Bişkek'e heykelinin dikildiğini bizzat kendisi yazdı ise, bu onun kendi önemini vurgulamaya çalışmıyor olmasındandır. Mihail Gorbaçov'a Issık Gölü toplantılarında 'Glasnost ve Peresytroyka' fikrini verenin kendisi olduğunu duyurdu ise, bu elbette onun alçakgönüllü bir kişilik sergilemesindendir. Kierkegaard'ı anadili Dancadan okuduğunu söyledi ise, bu onu halisüddem mahviyetkarlığındandır. Tony Blair'in ve Prodi'nin fikirlerinin, onlardan çok evvel Türkiye'de 'birileri' tarafından ifade edilmiş olduğunu haatırlatması da, elhak, yaptığı işe odaklanan bir şahsiyyet olmasındandır!!!
Muazzez kaarilerim, bu hafdalık da bu kadar; telakıy gelecek hafdaya inşaallah. O vakde kadar Rabbime emanet olunuz, zatınıza hoşca bakınız. Sakın ola ki, 'eskiv' yapmaya yeltenirken, knock-out ('nakavt') olmayınız! Şen ve esen kalınız, benim muazzez kaarilerim. Au revoir, canlarım benim...
*
İrfan KÜLYUTMAZ

Şööle Bir Bakayorum Da...

Attila İlhan'a ve Seyfullah Işık evladıma dair

Nur–i aynim, muazzez kaarilerim, haatırınızı sorup sual etdikten sonra, sellemehüsselam lakırdıya başlayorum.

Efendim, geçen hafdanın bendenize nazaran en mühim mes'elesi, eski kazatacılardan Bedii Faik bey'in yeni neşr olunan hatıratı ve bu hatırat münasebetiyle 'Tempo' mecmuasında Bedii Faik bey ile yapılan roportac ile bu roportacda Attila İlhan beyefendi hakkındaki iddiaları idi. Belki manzurunuz olmamışdır deye, o kısmı ıttılaınıza arz etmek isdeyorum.
Efendim, 'Tempo'da 'Attila İlhan, Komünistlerin İçyüzünü Polise Sattı' serlevhaası ile neşr olunan bu roportacında Bedii Faik bey, 1950'li senelerde 'Dünya' kazatasında iken, kazataya 'Türkiye Komünistlerinin İçyüzü' deye bir dosyanın geldiğini ifade ile aynen şunları söylemekte idi:
'Baktım, bu başlık altında bir sürü isim ve not. Bu isimler dosyayı getiren kişinin arkadaşlarıymış. Ama herkes var. Dönemin 1. Şube Müdürü (Emniyet'in Siyasi Şubesi İ.K.) Ahmet Topaloğlu'nu aradım. 'Bu tefrikayı neşr edersek, devletin tahkikatına zarar verir miyiz?' diye sordum. Güldü. 'Filanca mı, daha önce bu dosyayı bize sattı. Gönül rahatlığı ile yayımlayabilirsiniz' dedi. Çilingiroğlu'na (müessese müdürü) dosyayı teslim ettim ve 'Bu adamı iyi tanıyın, bir daha kapıdan içeri sokmayın' dedim.'
Bedii Faik bey, devamla 'Bu kişiyi bir dönem devlet sanatçısı yaptılar' diye devam edeyor, 'Maaş aldı. Televizyonu açtığınızda, kasketi kafasında ahkam kesiyor. Kendini iyi yutturmuş ve cemiyet iyi yutmuş.' Roportacı yapan kazatacının, 'Tarifimiz Attila İlhan'a benzeyor' deyince de, Bedii Faik bey, şöyle deyesi imiş: 'Evet, onu üçüncü ciltte yazacağım. İnşallah bir halt daha işler...'
Muazzez kaarilerim, 'ateş olmayan yerden, duman çıkmaz' deye bir darbımeselimiz var. Nedense Attila İlhan beyefendi hakkında, hep böyle iddialar serdedilmekdedir. Şindi hiç alakası yokken, haatırıma geldi: Toprağı bol olsun, Aziz Nesin, 'Benim Delillerim' kitabında, Türkiye Sosyalist Partisi'nin müessisi ve reisi olan merhum Esat Adil Müstecabı bey'in davası esnasında, Esat Adil bey aleyhine şahadet eden bir gençden bahsedeyor. Müsaade ederseniz, kitabtan o kısma da iktibas edeyim. Aziz Nesin şöyle yazayor:

'Tutuklu olarak yargılanmaları başladı. Duruşmalardan birinde, en güvendiği bir genç partili, aleyhinde tanıklık etti. Üstelik, söyledikleri de doğru değildi. Öyle bir partiliydi ki, parti gazetesindeki yazılarında, parti saflarına katılmayanları, toplumculuğa ihanetle suçlardı.'
Efendim, bu 'genç partili'nin kim olduğunu, bittabi, Aziz Nesin bey, söylemeyor. Ancak mezkur davayı haatırlayanlar, bu gencin kim olduğunu bildiklerini ifade etmekde iseler de, ismini mahfuz tutmaktadırlar. Günün birinde elbetde mahkeme zabıtları neşr edilince, Esat Adil bey aleyhine şahidlik eden zatın kim olduğunu da öğreniriz elbetde... (Bu hikaye nerden de haatırıma geldi? İnsan farıyınca, böyle hiç münasebeti olmayan şeyleri de haatırlayor işde!..)

Muazzez kaarilerim, Attila İlhan mevzuuna avdet edeyorum. Rahmetli üstadım Kemal Tahir de Attila İlhan içün 'polisdir!' demişdir. Bu bendenizin mesmuatına müstenid olduğu gibi, Halil Açıkgöz bey'in 'Cemil Meriç ile Sohbetler' kitabında da geçmekdedir. Kitabın 269. ve 339. sahifalarında nakl edildiğine nazaran, merhum Cemil Meriç üstadımız, Kemal Tahir'e Attila İlhan'ı sormuş, Kemal Tahir de 'Atilla, polistir!' demişdir. Halil Açıkgöz bey'in anlatdıklarına nazaran, Kemal Tahir'le Cemil Meriç'in aralarının açılmasına sebeb, Kemal Tahir'in Attila İlhan'ın polisliği hakkındaki iddiasında musırr olmasıdır...
Malumunuzdur ki, Hilmi bey de, son kitabı olan 'Ceviz Sandıktan Anılar'da, 1955'deki Dram Tiyatrosu hadisesinde, o hadisenin arkasındaki zatın, 'Waldeck Rochet'den ajit prop dersleri aldığını' iddia eden Attila İlhan olduğunu iddia etmiş idi. Bera–yı ma'lumat bunu da derc edeyorum...
Muazzez kaarilerim, geçen hafdaki mekalemde Şehper hanım ile beynimizde husule gelen bir niza münasebetiyle kat'–ı alaka etdiğimi söylemiş ve kapumu 'bad–ı sabadan gayrı' kimsenin çalmadığını ifade etmiş idim. Siz canlarımdan aldığım email, telifun ve telegraflar, hal–i pür melalime ne kadar müteesir olduğunuzu gösdereyor. Alakanıza kalbi teşekkürlerimi arz ederken, bu telifunlar içerisinde bir tanesini betahsis bahse mevzu etmeme müsaade buyurmanızı istirham edeyorum. Halen Hatay'da vatani vaziyfesini iyfa etmekde olan (bugün itibariyle terhisine, hayırlısıyle 35 şafağı kalmış bulunan), eski talebem ve muhibbim Seyfullah Işık evladım, bu hakiyr hocasını derhaatır ederekden, beni aramış ve ahir ömrümde gönlümü hakiykaten hoş eden ve layık olmadığım iltifatlarda bulunmuşdur. Rabbim ondan ferade ferade raziy olsun... Terhisden sonra memleketi Giresun'a gitmeden evvel, Istanbol'a oğrayıb bendenizi de bizzat ziyaret edeceğini ısrarla söylemesi de gönlümü tatyib ile bendenizi vafir bahtiyar etmişdir, bu onun nezaketidir. Kendisine alenen teşekkür edeyor ve hayırlı terhisler temenni edeyorum...
Efendim, bu hafdalık da bu kadar. Telakıy gelecek hafdaya inşaallah. O vakde kadar zatınıza hoşça bakınız, Rabbime emanet olunuz. Au revoir, canlarım benim...
*
İrfan KÜLYUTMAZ

Şööle Bir Bakayorum da...

'Derviş'e dair...

Nur–i aynim, muazzez kaarilerim, geçen hafdaki hoşamedi lakırdılarım, bağzı dostlarım üzerinde menfi te'sir icra etmiş bulunduğunu istima edeyorum.

Yok, efendim neymiş, İrfan Külyutmaz, kaarilerine Hacivad ağzıylan, hoşamedide bulunayor imiş! Kabahatimiz de, lakırdıya, 'huzur u hazıran, bezm–İrfan, vakt–i safa–yı canan, laindir, münafıkdır, haindir, kafirdir şeytan!' deyerekden başlamış olmak! La havle vela kuvvete! Yahu, size ne a birader, ben muazzez kaarilerime, nasıl hitab etmek isdeyorsam, öyle hitab ederim! Geçen def'a içimden öyle geldi, öyle hitab etdim! Hem Hacivad lakırdısı da nerden çıkdı? Fesübhanallah!
Efendim, geçen hafdayı, memleketimizin bilumum iktisadiyyatını yedd–i eminine tevdi' etdiğimiz Kemal Derviş beyefendi'nin bu vaziyfesinde muvaffak olması içün dua ve sena ile geçdi. Bendenize sorarsanız, memleketimizin bir 'derviş'e emanet edilmiş olmasında, hiç şübhe yok, hayır vardır. İstima edeyorum ki, ebaenced Osmanlı bir aileden gelmekdedir ve merhum büyük–büyük pederleri, Halil Hamid Paşa'dır. Eh, Kemal beyefendi hem Osmanlı hem derviş ise, bu Rabb'ımın bize bir işaretidir, deye düşüneyorum.
Geçenlerde, merhum profesör Amil Çelebioğlu'nun, maarif vekaletimiz tarafından neşrolunan 'Eski Türk Edebiyyatı Araştırmaları' kitabını kıraat edeyordum. İçinde fevkalhad kıymetli ve müfid mekaleler var. Bunlardan 'Muhtelif Şerhlere Göre Mesnevi'nin İlk Beytiyle İlgili Düşünceler' serlevhalı mekalede, Mevlana hazretlerinin Mesnevi–i Şeriyf'lerinin, 'Bişnev' lafziyle ve bilmünasebe 'b' ('ba') harfiyle başlamış olmasına atfedilen symbolique mânâlar üzerinde durulurken, merhum Amil Çelebioğlu, 'kültürümüzde, edebiyyatımızda bir gelenek olarak, kelimelerdeki harflerin edebi, tasavvufi, hemen her türlü tefsir, teşbih ve değerlendirmelerini tesbit etme'nin mümkin olduğunu ifade ile, misal olarakdan, 'edeb' ve 'derviş' kelimelerini gösdermekdedir: Malumualiniz, 'edeb', Tasavvuf'da, 'eline, diline, beline hakim olmak'dır ve bu kelimedeki 'e', 'eline'nin, 'd' 'diline'nin ve 'b' de 'beline'nin remzidir. Merhum Çelebioğlu, 'derviş' kelimesindeki harflerin de birer remiz olduğunu ifade ediyor: 'Derviş'deki 'd', Tasavvuf'da 'dünya'yı, 'r' 'riya'yı, 'v' 'varlık'ı, 'i' ('y') 'yalan'ı ve 'ş' 'şehvet'i temsil etmekte olduğundan, 'derviş' bu mânâda 'dünyayı, riyayı, varlığı, yalanı ve şehveti terk edebilen kişi' demekdir...
Muazzez kaarilerim, memleketimizin bilumum iktisadiyyatını yedd–i eminine tevdi' etdiğimiz Kemal Derviş beyefendi'nin bize bu mânâda bir lutf–i İlahi olduğunu ifade etmek isdeyorum. Bugüne kadarki icraatlarında Kemal Derviş beyefendi, ismine atfedilen yokarıdaki symbolique mânâya mugayir hiçbir ef'alde bulunmamışdır. Mes'ele tamamiyle ber'akisdir: Zira, Kemal Derviş beyefendi, Türk halkına hakikatleri ifade etmek muktezası ile yalan söylenmeyeceğini, bundan böyle riya ve tabasbusa meydan verilmeyeceğini, devletin malının 'meta–ı dünya ve hayat' kabilinden lalettayin har vurulup harman savrulmayacağını müstemirren ifade buyurmuşlardır ki, bu da Derviş beyefendi'nin 'derviş'likde bir hayli mesafe aldığının aynelyakin isbatıdır, deye düşüneyorum.
Efendim, Hercai Kıllabdan beyefendi hakkında kaleme aldıklarımın, taabir–i mahsusası ile 'kabak tadı' verdiğini ifade eden muazzez kaarilerime ve bu meyanda Azeri kardaşım Kızıltuğ beyefendi evladıma arz–ı teşekkürde bulunmak isdeyorum. Zira, hakiykaten, muazzez kaarilerim, Hercai beyefendi'nin, kendisi hakkındaki plaisanterie'lerimi, yaniya latifelerimi fevkalhad ciddiye almış olarakdan, bendenize küsdüğünü, Sivas karyesinde konuşlanmış bulunan 'minik kuş'umdan istima edeyorum. Hercai Kıllabdan beyefendi'nin, frenklerin 'esprit de serieux' taabir etdikleri ciddiyet illetine mübtela olduğunu bilmeyordum. Bendeniz, o zatın küsmelerinden değil de, siz muazzez kaarilerimin Kıllabdan meselesinin artık 'kabak tadı' verdiğinden bahisle bendenize tevcih etdikleri tenkıydlerden dolayı, bu mes'eleye burada nihayet vermek azim ve kararındayım... Bu iş burda biter, vesselam!
Efendim, Azeri Kızıltuğ efendi evladım, birkaç hafdadan beri vaad etdiğim halde, Kıllabdan mes'elesini vesiyle ederekden, Artvin asıllı İtalyan hanende ve 'cihan münevveri' Zolfo Livanelli hakkında kaleme almakda olduğum mekalemi müstemirren te'hir etmemi tenkıyd ile, 'Zolfo'dan ne zaman bahsedeceğimi sormaktadır. Heman arz edeyorum, muazzez kaarilerim: Gelecek hafda, inşaallah ü Teala, bu mes'eleyi ariz amik mütalaa edeceğiz.
Muazzez kaarilerim, bu hafdalık da bu kadar. Telakıy gelecek hafdaya inşaallah. O vakde kadar zatınıza hoşca bakınız, şen ve esen kalınız, Au Revoir, canlarım benim...
*
İrfan KÜLYUTMAZ

Şööle Bir Bakayorum Da...

Kazatalara dair...

Nur-i aynim, muazzez kaarilerim, ümmid edeyorum ki, sıhhat ve afiyetdesiniz. Bendeniz de, elhamdülillah eyiyim. Lakin, hevalardan ziyadesiyle müşteki olduğumu da ifade etmek isdeyorum.

Bu nedir, Rabbena aşkına? Bu nasıl işdir? İki gün eyi, üç gün berbad, bendeniz gibi, haşa huzurdan, nanemolla salhurdeler içün fevkalhad muhataralı olmakdadır. Muhataralı, deyorum, zira, hakiykaten muazzez kaarilerim, hasta olmak, maazallah işden bile değil! Malum, bu hakıyr, hayatını yalnız idame etdirmekdedir. Şehper hanım ile aramızda geçen nahoş bir hadise yüzünden münasebetimiz, maatteessüf inkıtaa oğramış bulunayor. Hilmi bey, Rabbim ondan ferade ferade raziy olsun, ara sıra telifun ederekden haatırımı sormakdadır. Ondan ve 'bad-ı sabadan' gayrı, kimse kapumuzu çalmayor. Eh, ne yapalım, kazaya rıza gösdermekten başka çaremiz yokdur! Rabbim daha beterinden muhafaza buyursun. Amin!
Efendim, geçdiğimiz pazar günü, mutadım hılafına, birkaç yevmi kazata iştira etmek üzre haneden taşra çıkdım. Evvel eski, 'Hurriyet' kazatasını severim. Sair kazatalarla beraber, bir de 'Hurriyet' aldım. O nuhusetli Te Ve denilen aletin karşısındaki mavi koltuğa oturup, kıraate başladım. Aaaa, bir de ne göreyim, muazzez dostlarımdan şair Özdemir İnce beyefendi dürzi olmamış mı! 'Hurriyet'deki haberde, Özdemir beyefendi, dürziler gibi telebbüs edip, fotoğrafisini aldırmamış mı? Hay Allah, Özdemir beyefendinin dürzilikle ne alakası var, vay dürzi vay, deye düşünerekden sahifaları çevireyorum. Akşam Te Ve'de şöyle eski, bizim devr-i şebabetimizden kalma bir film var ise seyredeyim deye, 'Hurriyet'in Te Ve sahifasına bir atf-ı nazarda bulunayım derken gözüm, Te Ve 8'de şair Attila İlhan beyefendi ile bir röportac haberine ilişdi. 'Söyleşi' sütununda, 'Ben Sana Mecburum' serlevhalı küçük bir haber. Bu haberi, müsaadenizle aynen buraya iktibas etmek isdeyorum, muazzez kaarilerim. Haber şöyle: 'Eleştirmen yazar Hikmet Altınkaynak, 'Yıldız'da Sohbet'te bu hafta dünyaca ünlü şair ve yazarımız Atilla İlhan'ı konuk edecek. Programda İlhan, 'Seni Sersem, Sensin' adlı şiir kitabıyla ilgi bilgi verecek ve 'Ben Sana Mecburum' adlı şiirini okuyacak. (17.30 TV8)
Muazzez kaarilerim, bu haberi okur okumaz az daha, mavi koltuktan yere yuvarlanayazdım. Aceba yanlış mı kıraat etdim, deye bir daha bakdım, fekat hayır, yanlış felan değil! Attila İlhan beyefendinin, son neşr etdiği 'Kimi Sevsem Sensin', 'Seni Sersem, Sensin!' olmuş! Attila beyefendi, ismini iki 't' ve bir 'l' ile yazar; halbuysa burada 'Atilla' deye iki 'l' ile yazılmış! Kitapla 'ilgili bilgi' yerine de, 'ilgi bilgi' deye neşr olunmuş! Eyi mi?
Muazzez kaarilerim, bendeniz bu sehv-i mürettipden, yaniya, dizgi hatalarından pek telezzüz etdim. Evvel eski, bu neviden hatalar, bendenizi pek eğlendirir. Attila İlhan beyefendi ile alakalı haber de öyle oldu. Bilahare düşündüm: Kitabın adının 'Seni Sersem, Sensin' deye derc olunmuş olması, aceba, basit bir sehv-i mürettip midir, yoksa bir Freudian lapsus mu, veya bir intak-ı hak mı? Lakin, 'sevsem'in 'sersem' olmasını anlayorum da, 'kimi'nin 'seni' olmasını anlayamayorum. Yoksa bu bir sehv-i mürettip veya bir Freudian lapsus veyahud bir intak-ı hak değil de, sakın kasd-ı mahsusa ile yapılmış olmasın?
Efendim, kazataları karışdırırken, interressant bir habere daha tesadüf etdim. Yılmaz Erdoğan'ın (nam-ı diger, 'Mükremin Abi') şiir kitabını okuduğu esbab-ı mucibesiyle Kahramanmaraş'da 10 senelik öğretmen Abdurrahim Nacar, müfettiş raporu mucibince sürgün edilmiş. Abdürrahim hoca böyle iddia etmiş. Lakin, Maarif müdiri Erdoğan Turgut bey, Abdürrahim hoca'nın sınıfta müfettişle münakaşa etdiğini ve müfettişe 'burası Uganda cumhuriyeti mi?' diye bağırdığını söyleyor. Maarif müdirine göre, tahkikat esnasında Yılmaz Erdoğan'ın ve kitabının adı hiç geçmemiş!
Muazzez kaarilerim, Yılmaz Erdoğan beyefendinin, bir müddedden beridir, birkaç şiir kitabı neşr ederek 'şair' olduğunu iddia etmekte olduğunu istima edeyordum. Kendisi, fevkalhad müstait bir komik-i şehir olduğu cihetle, Te Ve'deki poroğramlarından tanıyıb takdiyr etdiğim bir zattır. 'Bir Demet Teatro'daki 'Mükremin Abi' rolünde muvaffakiyyeti ile iktifa etmeyib, şiir yazmaya kalkdığını ve bununla da iktifa etmeyerek san'at filimleri çevirme iddiası ile kendisinin ikinci bir Yılmaz Güney olduğu zehabına kapılarakdan, bu yolda neşriyyat yapıldığı da, mesmuatım dahilindedir. Yılmaz Erdoğan beyefendi'nin Yılmaz Güney olabilmesi içün, laakal, kırk furun ekmek ekl etmesi lazım olduğunda heman heman herkes müttefikdir. Öyle kolay kolay Yılmaz Güney olunmayor! A Yılmaz Erdoğan bey evladım, muvaffakiyyetli bir komik-i şehir olmak neyine yetmemekdedir? Öyle 'ben şiir yazdım, şair oldum'la iş bitmeyor... Hadnaşinaslık etme, güzel güzel komiklik yap da, gülüp sana duacı olalım, olur mu güzel evladım?
Efendim bu hafdalık da bu kadar. Telakıy gelecek hafdaya inşaallah. O vakde kadar zatınıza hoşca bakınız, Rabb'ime emanet olunuz, muazzez kaarilerim. Şen ve esen kalınız. Au Revoir, canlarım benim...
Hamiş: Hercai Kıllabdan bey biraderimin 'güzin'lerinden veya 'ey azizler!'inden birinden galiz bir e-mail aldım. Benim böyle kuru gürültüye pabuç bırakmayacağım aşikardır. Hercai bey biraderimi iykaz edeyorum: 'Güzin'lerine dikkat etsin! (İ.K.)
*

USTA GÖZÜYLE

Pennsilvanya’ya ve US Dolarlara dair

İRFAN KÜLYUTMAZ
5 Kasım 2014, Çarşamba

Cânımdan aziz kaarilerim, nasılsınız, eyi misiniz, eyi olmanızı Cenâb-ı Rabb’ül Âlemiynden dileyerekden lakırdıma başlayorum.

Efendim, evvelemirde, üniversite nâmiyle küşâd edilen ve şimdi sayıları 180’lere bâliğ olan müesseselere dâir kanaat-i nâçizânemi arz edeyim isdeyorum. Bunların kaç danesi hakikî mânâsiylen ‘üniversite’dir; -bendenizin bundan ziyâdesiyle şübhem vardır. Hele, bağzı devlet üniversitelerine ‘üniversite’ tâbirini ıtlûk etmek sûret-i kat’iyyede mümkin değildir…

Her ne ise, bendeniz elyevm size  bir üniversitemizde cereyan eden nâhoş, lâkin nâhoş olduğu kadar vahîm ve düşündürücü bir hâdiseden bahs etmek niyetindeyim..

Efendim, bir vakıf üniversitesi, Amerika’dan bir profesörü, bir konferans irâd etmesi içün dâ’vet etmiş. Misafir profesör o üniversitede konferansını verdikten sonra, yine aynı şehirde bir başka üniversite, o profesöre ayni konferansı irâd etmek üzere dâ’vetde bulunmuş…

Buraya kadar, Alamanların tâabiriylen alles klar! Yani, her şey yolunda! Ama asıl bilâhire olanlar şâyân-ı taaccüb! Efendim, o üniversitenin selahiyetdâr zâtlarından biri, profesörün ‘Pennsilvanya Üniversitesi’nden geldiğini öğrenmemiş mi! İşde kızılca kıyamet ondan sonra kopuyor! Selahiyetdâr zât, emniyyet müdîrliğine telifun edip, “Burada bir ‘paralelci’ konferans verecek! Aman dikkat!” deye  ikâzda bulunaraktan polis celbi talep etmiş! Emniyetden sivil memurlar gelip Amerikalı profesörün medikal tarihe mütedair konferansını başdan sona kadar videoya almışlar!

Bu hâdiseyi bana nakleden arkadaşıma buna inanmadığımı söylediğimde, arkadaşım yemin billâh kasem ederek, mes’elenin ‘ayniyle vâki’ olduğunu temin etdi… Bendeniz onun yalancısıyım!

Muazzez kaarilerim, bana “Bu mevzuda ne düşüneyorsunuz İrfan Efendi?” deye sorup sual edecek olursanız, cevabım şudur, efendim: “Bazı hâdiseler vardır ki, tefsire hâcet yokdur!”

Bir ikinci hâdiseyi de yine mesmuâtıma istinâden nakl edeyim: Cenûb-u şarkîdeki üniversitelerimizden birine yine bir Amerikalı profesör dâ’vet edilmiş. Hikâyenin interressant yanı, bundan sonrasında! Profesörün, konferansını irâd etdikten sonra, mutâdı veçhile kendisine honorar, yani diş kirası olaraktan verilen zarfı açıp içindeki gıcır gıcır 1750 Amerikan dolarını görünce, halecanlanıb “Yaşasın Erdoğan!” deye, alâmeleinnâs, Türkçe ünlediği rivâyet edileyor! Dediğim gibi, günâhı vebâli, bana bu hâdiseyi anlatanın boynuna! Ben anlatanın yalancısıyım…

Muazzez kaarilerim, bu ay da bu kadar, telâkıy gelecek aya inşallah! O vakde kadar, zâtınıza hoşça bakınız ve Rabbime emânet olunuz! Au Revoir, canlarım benim…
*
[USTA GÖZÜYLE]

Muhsinpaşazade’nın ‘Ben Entelektüel Değilim!’ itirafına ve Guinness Rekorlar Kitabına dair

İRFAN KÜLYUTMAZ
7 Ocak 2014, Salı

Enis Beyefendi’nin ne kadar velût bir muharrir olduğu malûmunuzdur. Allahüâlem, elyevm kaç kitab neşr etdiğini bizzat kendisi de bilmeyordur! Böyle temâdi ederse, ankariybüzzeman, Guinness Rekorlar Kitabına girmesi muhtemel görüneyor…

Canımdan muazzez kaarilerim, evvelemirde yeni senenizi tebriyk ile Yunus Emre’mizin ifâdesiylen “sağlık, safalık ile” geçmesini temenni edeyorum…

    Efendim, siz muazzez kaarilerimden  aldığım mektublarda, bu sütûnumuzun daimî mevzularından olan Muhsinpaşazade Enis Beyefendi’den bir hayli zemandır bahs açmadığıma temas ile, “Aceba İrfan Beyefendi, sayın Muhsinpaşazade’yi unutdu mu?” deyerekden sitemde bulunulmakdadır… Evvelemirde arz edeyorum ki, böyle bir unutkanlık asla ve kat’a bahis mevzu değildir. Merak buyurmayınız, Muhsinpaşazade her dâim kontrolüm altındadır…

Cumhuriyyet kıraat etmeyorum

Netekim, Cumhuriyyet kazatasının kitab ilâvesinde Paşazademiz ile yapılmış bir mülâkata, Şehper Hanım vesatetiyle muttali oldum. Bendeniz, malûmunuz, bu kazatayı kıraat etmeyorum, İlâveyi Şehper Hanım getirdi ve Enis Beyefendi’nin bir ay zarfında neşr etdiği dört kitab vesiylesiyle bu mülâkatın yapılmasına lüzûm görülmüş olabileceğini ifade etti.

    Efendim, Enis Beyefendi’nin ne kadar velût bir muharrir olduğu malûmunuzdur. Allahüâlem,  elyevm kaç kitab neşr etdiğini bizzat kendisi de bilmeyordur! Böyle temâdi ederse, ankariybüzzeman, Guinness Rekorlar Kitabına girmesi muhtemel görüneyor… Zira 300’üncü kitabını idrak edeceğimiz günlere az kaldı, deye düşünüyorum. Haa, bir de, bundan on sene mukaddem, Paşazademizin kaynakçasını hazırlayan Hatiyce Aynur kızımıza da bu kaynakçayı mis au jour etmek düşeyor. Kolay değil!..

    İstitraden arz edeyorum: Efendim, Rabbim ömrünü müzdâd eylesin, Paşazademiz bu sene sinnen 63’ü idrakle artık bizim saflarımıza dâhil olmuş bulunmakdadır. Kendisine “Dinozorlar Kulübü’ne hoş geldiniz!” deyorum… Fekaaaat, Cumhuriyyet’in kitab ilâvesindeki mülâkatının serlevhası, bana fevkalhâd interressant geldi. Muhsinpaşazade’miz aynen şöyle deyor: “Entelektüel olduğumu düşünenler yanılıyor!”

‘Bravo Paşazadem!’

Kendisinin bu samimî itirafından dolayı tebriyk etmek vaziyfemizdir: Lâkin bunun böyle olduğu senelerden beri malûmumuz idi. Her nasılsa birtakım zevât, Muhsinpaşazade’nin ‘entelektüel’ olduğu zehâbına kapılmış idiler. Şindi Paşazadem, “Entelektüel olduğumu düşünenler yanılıyor!” deyerekden, aklı nakıs muhiblerine hakikati ifşâ edeyor. Buna elbetde ‘Bravo Paşazadem!’ deyoruz…

    Deyoruz da, ne olduğunu söylemeyor! Tamam, entelektüel değilsin de, ‘Neyin Nesisin Sen!’ a Paşazadem, deye, sormak iktizâ edeyor. Yoksa ‘Rakım Sıfır’ mı, yoksa evet yoksa, ‘Hepsi’ mi? Ne?

    Efendim, bu ay da bu kadar. Lakırdıyı uzatmayayım. Telâkıy inşallah gelecek aya, deyorum ve sizi Rabbime emânet edeyorum, benim muazzez kaarilerim, zâtınıza hoşca bakınız efendim, Au Revoir canlarım benim…

*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder