5 Temmuz 2015 Pazar

Hilmi Yavuz’un sahih aydın kimliği



Giriş: 

Hilmi Yavuz, genel anlamda edebiyatçı, özel bağlamda şair kimliğiyle Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olduğu kadar, Türk düşünce hayatında da sahih aydın kimliğiyle belirgin bir konum edinmiştir.

O, yazı ve konuşmalarında Türk milletinin sosyal, siyasi, kültürel, tarihî, ekonomik vb. sorunlarına kayıtsız kalmadığını göstermektedir. Bu tür sorunlara yaklaşırken dışardan ve yabancı bir bakış yerine; yerli ve millî bir duruş ortaya koyarak sıhhatli irdelemelerde bulunmaktadır. 

Onu sahih aydın yapan temel unsurlar, Türk milletinin millî ve manevî değerlerini görmezlikten gelmemesi, meselelere bu toprağın, ihanet etmeyen bir evladı olarak yaklaşmasıdır. Hilmi Yavuz’un sahih aydın olmasında belirleyici olan etmen, yerli oryantalist olmayı reddetmesidir.

Hilmi Yavuz’a Göre Aydın Tanımı: 

Hilmi Yavuz, değişik yazı ve konuşmalarında aydın figürünün kim olduğu üzerinde de durmuştur. Onun aydın tanımı, aynı zamanda kendi aydın kimliğini de belirleyen ifadeleri içerir. O, aydını fikir adamı olarak görür. Fikir adamı Türkiye’nin sorunları üzerinde kavrayıcı ve kuşatıcı olarak düşünen insan demektir. Fikir adamı, kendi ülkesinin sorunları üzerinde düşünen adam demektir. “Fikir adamı bana hep ulusal kimliği ağır basan bir aydın gibi gelmiştir.” der. Böylelikle aydının millî kimliğine vurgu yapar.

Aydın, verili olan her şeyi sorgulayan insandır. ”Şüphenin bir nura koşmak” olduğunu T. Fikret’in deyişi ile - savunan insandır. Aydının mümeyyiz vasfı şüphe, müminin mümeyyiz vasfı da imandır.

Hilmi Yavuz’a göre aydının Osmanlıcası “münevver”di. Aydınlanma akla ve bilime dönüş demektir.

“Entekllektüel” kelimesi ilk kez Fransa’da Dreyfus Davası dolayısıyla kullanıldı. 1898’de bir gazetede “Manifeste des Intellectuels” adlı bir bildiriinin altında geçer. Entelektüelin eleştirel bir işlevi vardır: Dönüştürücü, bilinçlendirici. Ayrıca zihinsel emek / kol emeği iş bölümünde entelektüel, zihinnsel emeği karşlıyor. Entelektüel, kafa emekçisi. demektir.

Hilmi Yavuz, “Sahih Aydın”dan ne Anlıyor?: 

Hilmi Yavuz’un tanımlamalarıyla sahih aydın, kendi entelektüel tarihiyle birebir örtüşen kişidir. 

Bizim entellektüel tarihimiz ise 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başından itibaren hem gelenekselliği hem de modernliği içeren bir tarihtir. Yani hem Doğuyu hem Batıyı içeren. Dolayısıyla sahih aydın, bu entellektüel tarihle bütünleşmek ve uyum içinde olmak zorundadır. Hilmi Yavuz bu manada sahih bir aydındır. Çünkü hem Doğuludur hem Batılı. Hilmi Yavuz’un entellektüel duruşu Doğu-Batı sentezi üzerinedir. Bu nedenle sahihtir. Sadece Batılı olan ya da sadece Doğulu olan sahih değildir.
Hilmi Yavuz’a göre Türkiye’de sahih bir aydın olma konumu, modernleşme / gelenek sorunsalı göz ardı edilerek temellük edilemez. Türkiye’de sahih bir aydın olmanın ön koşulu, dile, belleğe, mekana ve aidiyete dair sorunları, modernliğin gelenekle olan kopma ve kopçalama ilişkileri bağlamında ele almaktır. Sahih bir Türk aydınının düşünce sistematiği bu olmalıdır.

Hilmi Yavuz’u Sahih Bir Aydın Yapan Bazı Özellikleri:

1. Bağımsız ve Analitik Düşünen Bir Aydın Olması: 

Hilmi Yavuz, bazı yazarlar, düşünürler, düşünceler, felsefeler, sanatlar, akımlar, kültürler karşısında savunmacı, özür dileyici, kesinkes reddedici, yüceltici, propaganda edici, aşağılayıcı gibi tutumlar takınmaz. O, her türlü yaklaşım, düşünce, kişi ve kurum karşısında analitik ve tahlilci bir yaklaşımı benimser. Anlamaya çalışır ve anladıklarından bir yoruma gider. Bu tutum da onu sıhhatli bir aydın yapıyor. Bir grubun, bir kiliğin, bir tarafın fanatik sözcüsü değil, her düşünce karşısında nesnel, analitik bir düşünür aydındır.

Hilmi Yavuz, ülkemiz ve milletimizle ilgili meselelerde herhangi bir ideolojinin, ya da siyasi grubun bakış açısını esas alan bağımlı bir aydın değil, tamamen kendi bağımsız bakış açısıyla yaklaşan bir aydındır. Gençlik yıllarında zaman zaman Marksist bakış açısına sahip olmuşsa da zaman içerisinde Marksizmden bağımsız fikir üretmeye başlamıştır. O Marksizme bağlı olmadığı gibi Amerika ya da Avrupa Birliği kaynaklı düşünce kuruluşlarına ve politika üretim merkezlerine de bağımlı bir aydın değildir. Bugün çok miktarda Amerika ve Avrupa Birliği doğrultusunda yazı yazıp konuşan bağımlı aydıncıkların yanında Hilmi Yavuz, tamamen kendi bağımsız düşüncesiyle fikir üretmektedir. Bu yönüyle Türk milletini ve Türkiye’yi merkeze alan düşünce üretimiyle karşımıza güvenilir millî bir Türk aydını olarak çıkmaktadır.
Mesela Marksizmin Asya Tipi Üretim Tarzını gençlik yıllarında benimserken ileriki yaşlarında ATÜT’ün oryantalizmin ideolojik bir aracı olduğunu görmüş ve ATÜT’e elveda demiştir.

Hilmi Yavuz, bu meseleyi şöyle izah ediyor: Biz, Avrupalı veya Marksist bir tarih yazımının içinden kendi tarihimizi yeniden okumaya başladık. Mesela hepimizin içinde olduğu büyük aymazlıklardan birisi, Asya Tipi Üretim Tarzıdır. Bu tarz, bir oryantalist kategori değil midir? Düpedüz öyledir.
Hür düşünceli, bağımsız bir aydın olduğunu böyle perçinleyen yazar, ayrıca “özerk zihin” kavramına önem veriyor. Bu elbette zihnin önceden belirli bir angajmana girmemiş olması demek. Özerk zihin, bir ideolojiye peşin hükümle bağlanmamadır.

2. Doğu-Batı Tarihsel Kültür Birikimleri Karşısındaki Sentezci Tavrı: 

Hilmi Yavuz, hem Türk-İslam kültür birikimi hem de Batı kültür birikimi karşısında bağnaz bir tavır takınmaz. Her iki kaynaktan da önemine inandığı, benimsediği, faydalı, iyi, doğru, güzel bulduğu unsurları alıp kendi zihin potasında belli bir sentezle yeniden üretir. Bu, hem düşüncelerine, hem sanatına, hem de hayat tarzına yansır. Bu bağlamda o, ne Doğuyu tamamen reddeden bağnaz bir Batıcı, ne de Batıyı tamamen reddeden bağnaz bir Doğucudur. Bu tutumu onu sahih, bağımsız ve üretken bir aydın yapmaya yetiyor.
Hilmi Yavuz, sanatı ve düşüncesi ile dünya kültür mirasının modern bir varisidir. O, bu mirası, kendi zihninde ve duygu dünyasında özgün bir sentez olarak yeniden üretmekle çağının aydını olabilmiştir. Kendini hem Doğu geleneğine hem de Batı geleneğine bağlı hisseder. Ama bu gelenekleri olduğu gibi kabul etmez. Bunlardan işine yarayan, önemine, faydasına inandığı hususları alıp onları çağına özgü olarak yeniden üretir. Geleneğin içinden gelen, ama kendisini gelenekle sınırlı saymayan bir konumdadır.

Gelenekle bağını koparmamak, Hilmi Yavuz’u sahih aydın yapan temel hususlardan biridir. Türk-İslam kültür mirasını reddetmez, tam tersine onu temellük ederek oradan beslenerek çağına özgü yeni bir sentez üretir. Geleneği aynen tekrarlamaz ama ondan kopmadan kendi zamanına özgü, özgün bir üretim gerçekleştirir. Hiçbir modernliğin geleneği göz ardı ederek gerçekleşmediğini anlamıştır.

3. Türkiye’nin Modernleşme Sürecini Doğru Yorumlaması:

Türk milleti, aşağı yukarı kabaca Tanzimat’tan beri bir modernleşme süreci yaşıyor. Bu süreçte modernleşme nedir, nasıl algılanmalıdır, gibi hususlar hep sorunlu olagelmiştir. Batılılaşma meseleleri, genellikle bunun etrafında cereyan etmiştir. Gerçek bir Türk aydını da bu modernleşme denen şeyin ne olduğunu net olarak tanımlayıp ortaya koymalıdır. İşte bu noktada Hilmi Yavuz’un net ve açık tanımlamalarıyla ve algılamalarıyla karşılaşıyoruz. Tabii sahih aydın kimliğiyle bu meseleye ışık tutuyor.

Hilmi Yavuz, yazı ve konuşmalarında sahih bir aydın olarak “modernleşme” kavramını tartışır.
Hilmi Yavuz, Türkiye’de ideolojik avangardizm bağlamında algılanan ve geleneğe ait her şeyi toptan reddeden bir modernizm anlayışına tepki gösterir. Çünkü bu anlamdaki bir modernizm, bize “eski olan her şey mutlak anlamda kötüdür, yeni olan her şey de yine mutlak anlamda iyidir” gibi bir dayatmada bulunur. Daha yeni olan her zaman iyi olmayabilir. Eski olan da her zaman kötü olmayabilir. Halbuki modernizm, geçmişe saldırmak değil, onu aşmaktır. Geleneğin çağa özgü olarak temellük edilmesi ve modern olarak yeniden üretilmesi gerekir.

Hilmi Yavuz’un farkına vardığı önemli bir husus vardır: Yanlış algılanan modernizm, eski olan her şeyi tasfiye ederken doğan boşluğa bilimi koyar. Ancak modernleşmeci tasfiyecilik ya da inkar, bir hakikat boşluğu doğurmuştur.

Bizde modernleşme, Avrupalılaşma ya da Batılılaşma, batının da sadece 18. Yüzyılını içeren Aydınlanma bağlamında algılanmıştır. Halbuki Batı tarihi Aydınlanmadan ibaret değildir. Mesela 19. Yüzyıl Batıda Aydınlanmaya taban tabana zıt bir Romantizm dönemi yaşamıştır. Romantizm, aklın yol göstericiliğini onaylamaz. Din karşıtı söylemin müfrit sekülarizmini onaylamaz. Aydınlanma akılcı, Romantizm ise sezgicidir. Modernleşme, Avrupa ruhunu telif edecek mekanizmalar icat etmelidir. Avrupa ruhu dialojik karakterlidir. Yani zıtlarını üretir. Akılcı bir Aydınlanma yaşarsa arkasından sezgici bir Romantizm de yaşar. Gerçek Avrupalılık, Batıcılık bu zıt unsurları telif etmektir.

Ona göre modernleşme, kamusal alana ilişkin düzenlemeler toplamıdır. Türkiye’de modern devlet, kamusal alanı modern ya da Batılı ölçütlere göre yeniden yapılandırabilmiş, gel gelelim kişi ya da birey alanında özel alanda çağdaş değerleri taşıyacak özneler üretememiştir. 

Türkiye modernleşmiştir ama çağdaşlaşamamıştır. Aile, geleneksel değerleri taşıyan özneler üretmeyi sürdürmüştür.
Soyut sistem seviyesinde eğitim, iletişim, iktisadi yapı, endüstri gibi alanlarda devlet, çok başarılı olmasına rağmen cemaat seviyesinde, köy, kasaba, aşiret ve mahalleden başlayan ve insanları paylaştıkları günlük değerlerle birbirine kenetleyen yeni yapıları getirmemiştir. Modernizm, batılılaşma ya da Avrupa merkezli bir hakikat (rasyonalite) projesi olarak sunulmuştur. Modernleşme, somut insan bireyleri düzlemine taşınamamıştır.
Rasyonalizasyona dayalı modernleşme, dünyayı neredeyse sadece akılla ve zihinle kavranan bir nesneye dönüştürür. Yalnız dünyayı mı, elbette insanı da.
Kendi geleneklerimizi, kültürümüzü reddederek modernleşme olmaz. Bunlardan yola çıkarak onu nasıl inşa edebileceğimizi düşünmeliyiz.
Modernizm formeldir, biçimsel gereklerini yerine getirirseniz olur.
Modernleşme yani teknik akıl kaçınılmazdır. Ancak biz kendi medeniyetimizi kendi rasyonalitemizden yola çıkarak modernleştirmek ve temellendirmek zorundayız.
Hilmi Yavuz, Türk modernleşmesine yönelik eleştirilerine devam eder. Ona göre biz Aydınlanmanın aklı öne çıkaran tavrını, aklın yerine bilimi koyarak aktardık. Ancak aklın bilim olarak tercüme edilmesi, Aydınlanma düşüncesiyle bağdaşmaz. Aydınlanmanın felsefî kritik aklını değil, jakobenlerin dogmatik aklını ilke edinmiş olduğu için Türk modernleşmesi aklın yerine koyduğu bilimi de dogmalaştırmakta gecikmemiştir. Bilimin rasyonalitesi akılla özdeşleştirilmiş, bilimsel rasyonalitenin dışında başka rasyonaliteler bütünüyle akıl dışı sayılmıştır. Mesela din ve büyü gibi birtakım pratikler, bilim dışı oldukları için rasyonel pratikler olarak görülmemişlerdir. Modern Türkiye’de sekülerleşmenin bu kadar sancılı ve problemli olmasının asıl sebebi, dini rasyonel bir pratik kabul etmemektir. Oysa çoğul rasyonaliteler dünyası sözkonusudur. Bilimsel rasyonalitenin yanında din ve büyü gibi öteki pratiklerin rasyonalitelerinden de söz edilmektedir.
Türkiye’de modernleşme ve yenilik, imtidâddan, devam zincirinden değil de sistemli bir unutturmadan ve geçmişe ait olan ne varsa hepsini görünmez kılmadan geçiyor. Türkiye’de Tanzimat’tan bu yana modernleşmede yapıcı, üretici ve inşa edici, pozitif bir tavır alıştan çok geçmişe karşı bütünüyle olumsuzlayıcı, hatta yıkıcı bir negatif tavır alış hâkim olmuştur. Moden olmak, geçmişi unutmak, geçmişten kalan ne varsa neredeyse tümünü elinin tersiyle silkip atmakla işe başlamak anlamına geliyor.

Hilmi Yavuz’a göre çağdaşlaşma, özel bireysel alana ilişkin problematiklerdir. Çağdaşlaşma, geleneğin bütünüyle tasfiyesi demek değildir. Modernleşme, çağdaşlaşmayı gerektirmez. Fesin yerini şapka alabilir ama kafanın içini değiştirmeye yetmez.

Çağdaşlaşmadan kuşkusuz sivilleşmeyi, demokratikleşmeyi ve elbette çoğulculuğu anlıyorum.” der.

4. Oryantalizme Getirdiği Sağlıklı Eleştiriler:

Hilmi Yavuz’u yerli ve millî aydın yapan en belirgin özelliklerinden birisi, onun hem batılı hem de yerli oryantalist aydını yakından tanıyor olmasıdır. Şimdi onun oryantalizme bakışını irdeleyelim.

Oryantalizm Nedir?: Hilmi Yavuz’a göre Oryantalizm, insanlara ilkel-uygar karşıtlığı bağlamında bakmak demektir. Türkiye’nin zihin ufkunu kuşatan, baştan başa kuşatan vahim bir ideolojidir. Oryantalizm, bir hayalî İslam tasarısıdır. Max Weber, İslam’ı ve Uzak Doğu dinlerini onları tanımak için değil, daima Batıyı karşıtlık hâlinde daha iyi tanıtabilmek amacıyla ele alır. Her iyi şey Batıda ortaya çıkmış, Doğu ise bu iyi şeylerin uzağında kalmıştır. Rasyonel hayat, rasyonel bilim, rasyonel musiki, disiplinli iş ve meslek ahlakı. Bunların hepsi Batıya ait ve diğerlerine yabancıdır. Oryantalizm buradan kaynaklanıyor. Oryantalist söylem, alabildiğine tahrif edilmiş, tek yanlı ve hayalî bir İslam ve hayalî bir Doğu tasarımını gerçek İslam ve gerçek Doğu yerine ikame etmiş.

Batılı oryantalizmin meşruiyet zeminlerinden biri antropoloji biliminin sömürü aracı olarak kullanılmasıdır. Sömürülecek Batı dışı toplumlar, geri, ilkel, bilgi, kültür, medeniyet üretmez toplumlar olarak görülüyor ve bunlar batılılar tarafından adam edilmesi, medenîleştirilmesi gereken toplumlar olarak görülüyor. Müslümanların bilimi yeme, içme, üreme gibi birincil ihtiyaçlarına dönük olarak kullandıklarını; yani pratik faydası olan ilimle ilgilendiklerini; ama soyut ve teorik bilgiden yoksun olduklarını, teoriden anlamadıklarını söylerler. Bunu âdeta bir alınyazısı gibi empoze etmeye çalışırlar. İşte Oryantalizmin meşruiyet zemini budur.

Oryantalizmin Batı Emperyalizminin Bir Aracı Olması: Batı emperyalizminin, Batı dışındaki ülke ve milletlere nasıl bir sistem içinde sömürgeleştirme programı uyguladıklarını Hilmi Yavuz kısaca şöyle özetlemektedir:
Önce misyonerler, sonra tüccarlar, en sonra da askerler!... Oryantalizm bunlara bir dördüncüsünün eklenmesini olanaklı kıldı: Oryantalist aydınlar ya da Batı kültürünün misyonerleri... Emperyalizm şimdi küreselleşme maskesi arkasına gizlenen ideolojik taşıyıcıları ile egemen olmaya çalışıyorlar.

Batılı Oryantalistin Aşağılayıcı Tavrına Tepkisi: Hilmi Yavuz’un özgün yanlarından biri, Batılı oryantalist tavırlı kişilerin Türk ve İslam dünyasına yönelik aşağılayıcı ve yalan yanlış değerlendirmelerine, yargılamalarına karşı millî bir Türk aydını olarak tavır koymasıdır. Nitekim bazı yazılarında bunu görmek mümkündür. Mesela Norveçli romancı Knut Hamsun’un Türkleri vahşi ve adam yiyen yamyamlar olarak algılamasını şiddetle eleştirmektedir. Buna karşı asıl insan eti yemenin 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da görüldüğünü belirterek savunmadan hücuma geçer.

Batılı Oryantalistin Kendisini Tek Gerçeklik Olarak Sunmasına Tepkisi: Hilmi Yavuz, Bryan Turner’in tanımı olan “oryantalist söylemin temel özelliği, Batının emsalsizliğini vurgulamak için Doğuyla farklılığının altını çizmektir. Bu farklılık, oryantalist söylemde Doğunun statikliğinde, değişmezliğinde temellenir temellenmesine de bu değişmezliğin asıl nedeni, İslam’dır. Uygarlık değişme demektir ve oryantalistlere göre İslam, bir medeniyet kurmayı hiçbir zaman aslî ve temel bir görev olarak görmemiştir. İslam’ı sadece değişmeyen dogma olarak din tarafı ile kavrayıp onu aynı zamanda değişen bir uygarlığın kurucusu olarak kabul etmeme, oryantalist söylemin alamet-i farikasıdır. Ona göre batılı oryantalist, Avrupalılaşma ya da modernleşmeyi bir hakikat projesi olarak sunar ve bu sunuşu da bir dayatma biçiminde yapar. Avrupa şunu her zaman açık ya da örtük olarak ima etmiştir: Bizim hakikatimizi kabul edersin, aksi hâlde bizden biri olamazsın. Avrupa başkasının da hakikati olabileceğini kabul etmez. Oryantalizmin gayesi bellidir: Avrupa kültürünün dışında kalan kimliklerin kendilerine ait hakikatlerini kabul etmek yerine onlara kendi hakikatini dayatmak, dolayısıyla da onların kimliğini silmek! Çünkü Avrupa dışı bir kimlik, özellikle de müslüman kimlik barındırdığı hakikat bakımından kabul edilebilir ya da onaylanabilir bir kimlik değildir.

Yerli Oryantaliste Tepkisi: Hilmi Yavuz’un bana göre en özgün düşüncelerinden birisi ve onu sahih aydın kılan niteliği, yerli oryantalistlere duyduğu şiddetli, haklı tepkidir. Yerli Oryantalizm, aynı tarihi taşıyan özneler olarak insanların, birbirlerine öteki muamelesi yaptıkları bir tuhaf yabancılıktır. Yerli oryantalist aydın da batılı oryantalist gibi düşünür. Hilmi Yavuz, yerli oryantaliste ayrıca “yabancılaşmış sömürge entelektüeli” der. Yerli oryantalist, bilinç ayniyetini kaybetmiş ve dolayısıyla kimliksizleşmiştir. Kimlik krizine tutulan yerli oryantalist aydın, kendi geçmişimizi öteki, ötekini de kendimiz olarak tanımlamaya başlamıştır. Yani bilincin ayniyetini kaybetmiştir. Batı bizi nasıl anlıyorsa biz de kendimizi onların yani batılıların bizi anladığı gibi anlamaya çalışıyor. Batı bizi hep öteki olarak görmüştür ve bize dair tanımlamaları da ona göre olmuştur. Batı, kendi entellektüel tarihini ötekini yani Batı dışında kalan toplumların belirlenmesi üzerine kurmuştu. Bu, belirleme veyahut zihinsel temellüktür. Ötekini zihinsel olarak temellüküdür. 18. yüzyıl Aydınlanma projesi de Marx’ın Asya Tipi Üretim Tarzı da, İsraillilerin Filistinlilere bakışı da hep öteki kavramına bağlı zihinsel temellüktür.
İşte bizdeki yerli oryantalist aydın da Türk milletinin, tarihini, kültürünü, her şeyini batının gözüyle görmeye çalışıyor.
Hilmi Yavuz’a göre biz Tanzimat’tan bugüne kadar Avrupalılaşmayı, Batılılaşmayı Avrupa tarihinin sadece bir yüzü olan Aydınlanma rasyonalitesi düşüncesini almak istememizle sınırlı tutuyoruz. Biz Avrupalılaşmayı, Aydınlanma düşüncesini temellülk etmek olarak algıladık. Biz ona göre batılılaşmadık, Avrupalılaşmadık, oryantalistleştik. Oryantalizm yani kendimizi Avrupalının gözüyle görmek.
Hilmi Yavuz’a göre oryantalizm, aslında Amerika’nın keşfedildiği 1492 yılında İspanyolların Endülüs Emevi müslümanlarını ve yahudileri kovmaları ve Amerika’nın yerli halklarının keşfedilmesiyle başlar. 1492 yılında Avrupa kültürü Hristiyan bir kültür olarak tasavvur edilmesini mümkün kılan bir bütünleştirme veya merkezîleştirme işleminin başladığı tarihtir. Batının kültürel kimliğinin temelinde ötekinin öncelikle siyasal olarak işaretlenmesi yatmaktadır. Siyasal işaretleme, ötekinin asimile edilmesi ya da dışlanması anlamına gelir. 1492’de Müslümanlar ve Yahudiler İspanya’dan kovularak dışlanmışlar ve Amerika kıtası Latinleştirilerek asimile edilmiştir. Dolayısıyla Avrupalı öznenin kimliğinin inşasında öteki diye işaretlenenler düpedüz Hristiyan olmayanlardır. Oryantalizm budur.
Hilmi Yavuz’a göre yerli oryantalist, kendini batılılaşmış, Avrupalılaşmış, medenileşmiş sayar. Mensup olduğu milleti geri, ilkel, pis, cahil görür yani milletini insandan saymaz, insandan daha aşağı görür. Aynı yerlli oryantalist, Avrupalıyı da kusursuz bir tanrı olarak görür. Yani onu da insandan saymaz, insan üstü görür. Yerli oryantalist, ister Türk ister Avrupalı olsun insanları insan olarak görememektedir bir türlü der. Bu duruma da bir örnek verir. 1492’de Amerika keşfedilince İspanyollar Amerika’nın yerli halklarını insandan saymamışlar, onların ruhunun olup olmadığını, insan olup olmadıklarını tartışmışlar. Kızılderililer de İspanyolları Tanrı olarak görmüşler. Yani her iki kesim de birbirini bir türlü normal insan olarak görmemiş. İşte yerli Oryantalist, kendi yerli halkını insandan daha aşağı, Batılıyı da insandan daha yukarı; neredeyse bir Tanrı gibi görür.
Yerli oryantalist, batılıların bize dönük bakış tarzını taklit eden adamdır. Batılılar bizim için ne demişlerse, nasıl bir değerlendirmede bulunmuşlarsa bunları doğru kabul edip o da aynısını tekrarlamaktadır. Mesela E.J.W. Gibb, Osmanlı Şiir Tarihi adlı kitabında Divan edebiyatı için “bıktırıcı tekrarlar” ve “basmakalıp çağrışımlar”dan, Arap ve İran edebiyatlarının kötü bir kopyasından ibaret sayar. Bizdeki yerli oryantalistler de Divan şiirini hemen hemen aynı ifadelerle değerlendirirler. Mesela Çelik Gülersoy bir yazısında Gibb’e benzer ifadelerle değerlendirmiştir.
Yerli Oryantalist, Türk milletinin sorunlarını, tarihsel gelişimini, içinde bulunduğı durumu ve geleceğine dair durumlarını Batıya özgü yaklaşım ve kavramlarla ele alıp irdeler.
Bu yerli oryantalistler, Doğuyu bilmezler. Geleneğin çok ağırlıklı bir bölümü olan dine karşıdırlar ve dini görmezlikten gelme eğilimindedirler. Sanki yokmuş gibi davranırlar. Ya da küçümseyerek, horlayarak söz ederler. Laik olmak din olgusunun bütünüyle gözardı edilmesi anlamına gelmez. Geçmişte üretilmiş olanlarla fazla ilgili değillerdir.

Sömürge Entelektüeli Tanımlaması: Hilmi Yavuz, kendini bu ülkeye ve bu millete ait hissetmeyen, Batı merkezli bakış açısına sahip, kendimizi batılı gibi algılayan ve yargılayan kişileri “sömürge entelektüeli” olarak tanımlıyor ki bu son derece isabetli bir görüştür. Bu tespit, aynı zamanda Hilmi Yavuz’un kendini Türk milletinin ve Türkiye’nin aydını olduğunu işaretliyor. Nitekim bir yazısında Orhan Pamuk’un Batı dışındaki edebiyatları merkez dışı edebiyatlar ve bu edebiyatların da Batılı olmayışı ve milliyetçilik düşüncesini vurgulamaya yaradığını belirtmesinden yola çıkarak onu sömürge aydını olarak niteler. Yani Hilmi Yavuz’a göre Orhan Pamuk gibi sömürge entelektüelleri, asıl edebiyatın Batılı edebiyat olduğunu, batılı olmayan edebiyatları edebiyat saymamak gibi bir anlayışı var. Sömürge aydınlarına göre merkez kabul ettikleri Avrupa dışı bir edebiyat, bir kurmaca metni belirlemede önem taşımamaktadır.
Sömürge entelektüelleri, kendilerini Avrupa kültürüyle tanımlarlar ve sömürgeci ülkeyi anavatan sayarak her zaman Avrupai hâkimiyetin kültürel perspektifiyle yazarlar.
Hilmi Yavuz, Türkiye’nin batılılaşma macerasını taklit düzeyinde kalan bir çaba olarak görür ve bu çaba da Türkiye’de oryantalist bir elitin doğmasına sebep olmuştur, der. Bu oryantalist elitin Türkiye’deki bir numaralı temsilcisinin de Orhan Pamuk olduğunu belirtir.
Hilmi Yavuz’a göre Orhan Pamuk, Türkiye’yi alabildiğine aşağılayıp, Batıyı yücelterek aklı sıra kendisine epeydir tevdi edilen bir misyonu yerine getiriyor.. Türkiye’yi ve Türk insanını aşağılamak! Avrupalı da Orhan Pamuk’a dayanarak “Bakın ben size dememiş miydim. Türk insanının ne kadar aşağılık, ne kadar acınası bir yaratık olduğunu, bizzat medenileşmiş Türkler bile söylüyor” diyecek.
Hilmi Yavuz, Orhan Pamuk’un yaptığı işi tam bir oryantalist kepazelik olarak nitelendirir. Onu bir sömürge entelektüeli misyoneri olarak nitelendirir. Sömürge entelektüeli için medenileşmek, kendi ülkesini yaşanmaz, kendi halkını ise tahammül edilmez bulmak demektir, der.

Orhan Pamuk’un Kara Kitap adlı romanında geçen “Ne tuhaf insanlar bunlar, ne garip memleket burası?” cümlesinden hareketle Orhan Pamuk’un yerli oryantalist tavrını eleştirir. Birbirimize karşı esrarlı, gizemli birer öteki gibi göstererek oryantalize eder. Oryantalize etmek, bir türlü yabancılaştırmak!!

5. Sömürge Aydınının Din Karşısındaki Tavrına Bakışı: Uzun zamandan beri bazı Türk aydınlarında genelde din, özelde İslam bir problem olarak hep var olagelmiştir. Hilmi Yavuz’a göre Türk aydını, genelde din düşmanı değil, İslam düşmanıdır. Bir kısım modernist batıcı aydınlar, Weber’den yola çıkarak Protestanlığı ilerlemenin sebebi saymışlardır. Dolayısıyla Türk aydını genelde din düşmanı değil, İslam düşmanıdır. Türk aydınının İslam düşmanlığı ateizmden gelir ve ateizmi de 19. yüzyıl pozitivizminden değil, Fransız Aydınlanmasından yanlış bir yorumla almışlardır. Aydınlanma düşünürleri aslında ateist değillerdi. Bizde ise Aydınlanma ateizm olarak algılanmıştır. Tanzimatçılar ve sonraki Aydınlanmacı materyalist aydınlar ateist ya da İslam düşmanı değildi. Bir kısım Türk aydınları, modernite projesinin devletle sınırlı tuttuğu laikliği bireysel alana taşıdı ve ve bu kavram kargaşasından ateizm doğdu.

Aydınlanma söyleminde iki tür akıl var: 1. Rasyonalitenin aklı yani eleştirel, kuşkucu ve elbette yanlışlanabilirlik üzerine inşa edilmiş olan, 2. Rasyonalizasyon aklı yani kutsanmış ve yanlışlanmazlık üzerine inşa edilmiş olan dogmatik akıl. Türkiye’de Aydınlanmacılar, aklı rasyonalite olarak değil de rasyonalizasyon olarak almışlardır. Dolayısıyla bizde İslam düşmanlığı aklı rasyonalizasyon olarak yani aklı tek yol gösterici olarak algılayanlardan kaynaklanmaktadır.
Aydınlanmanın pratiği pozitivizmdir. Aydınlanmacılar, aklın dışında her şeyi önyargı, safsata kabul ediyorlardı. Aydınlanma, insanın sadece akıldan ibaret olduğunu söylemişti. Romantikler ise insanın akıldan başka varoluş alanları olduğunu söylüyor. İnsanın bilinçdışı var. Nietzche’nin “içgüdüler alanı” dediği alan da var. Bizde Aydınlanma düşüncesinin devamı olan pozitivizm, hâkim düşünce olmuş, bunun karşıtı düşüncelerin üretilmesine izin verilmemiştir. Böylece batıcılık adına Batı düşüncesiyle bağdaşmayan bir tavır ortaya konmuş oluyor.

Hilmi Yavuz, yerli oryantalistin dine, İslama bakışını kısaca şöyle özetler: Bizde yerli oryantalistlerin İslama bakışı, Oryantalist bir İslam nosyonudur. Bu hayalî bir İslamdır, gerçek İslam değil. Bir Avrupalı nasıl görüyorsa bizim aydınımızın bir bölüğü de tastamam öyle görüyor İslamı. İlkel bir kavmiyetçilikle Arap düşmanlığı yapılıyor ve İslam, ilkel çöl bedevilerinin dini olarak sunuluyor.

Bazı İslamcı Aydınların Modernleştirmeci Siyasal Söylemine Getirdiği Eleştiriler: Yerli Oryantalist aydının bir başka türü de özellikle 1960’lardan sonra ortaya çıkan İslamcı aydınlardır. Bunlar, referanslarınıKur’an, hadis gibi İslamın birincil kaynaklarından değil de batılı kaynaklardan almaya başladılar. İslamî bilginin birincil kaynaklarının gözardı edilerek İslamın entelektüel meselelerinin batılı söylemlerin içinden okunması da tastamam Oryantalizmdir. Batılı kaynakların referans alınarak dönüştürülmeye kalkışılmasının Türk İslamcılığının temel zaaflarından biri, hatta başlıcası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. İslamcı aydın maalesef, metodolojik referanslarını ve önceliklerini iyice şaşırmış durumda görünüyor. Kur’an bile İslamî bilgi referanslarıyla değil, seküler referanslarla okunmaya başlanmıştır. İslam’ın temel kaynaklarını, referansları tepetaklak ederek okumak, örtük olarak bir siyasal söylemi içeriyor. Bu İslam’ın modernleşme adı altında Avrupa Birliği düşüncesine entegre edilmesine ilişkin siyasal içermeleri de olan bir söylemdir. Modernleşmeci bir siyasal söylemdir bu.

Hilmi Yavuz’un dikkat çektiği çok önemli bir nokta var: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadarki  -aslında bunu 1960’lara kadar getiriyor- süreçte Namık Kemal, Ahmet Midhat Efendi, Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi gibi anti-oryantalist bir soykütüğü olduğunu ama Cumhuriyet aydınları arasında Namık Kemallerimiz, Ahmet Midhat Efendilerimiz, Şehbenderzadelerimiz olmadığını söyler. Artık bizim de yerli Renan’larımız, yerli Draper’lerimiz, yerli Dozy’lerimiz var: Zihinlerini oryantalizme, kayıtsız koşulsuz teslim etmiş aydınlar var diyerek yerli oryantalist İslamcı aydın eleştirisini ortaya koyuyor.
Oryantalizm, bir tahakküm mekanizmasının ideolojik arka planıdır. Bu tahakküm, Avrupa medeniyetinin tek medeniyet; Hristiyan medeniyeti olduğunu dayatmaktır. Oryantalistlere göre İslam bir dindir ama bir medeniyet değil. İslam dini, bir medeniyet gerçekleştirememiştir. Müslümanlık, bilim ve felsefe alanında terakkiye manidir yani ilerlemeye engeldir. Halbuki medeniyet, bilim ve felsefe alanında ilerleme demektir.

Batılı ve laik aydının bilinçdışı, modernleşme adı altında oryantalizm tarafından kuşatılmış ve zihni bütünüyle esir alınmıştır. Batılı ve laik aydınlar, İslamın bilimsel ve felsefî düşünceye hiçbir katkısı olmadığı safsatasını, asla sorgulamadan kabullenmiş görünüyorlar. Bunlar, İslam’ı batının ürettiği ve batıya ait sembollerle idrak edilen bir dine dönüştürdüler. Avrupa, İslam üzerindeki entelektüel tahakkümün, bizzat Türk aydınlarının zihinlerini malzeme olarak kullanmak suretiyle inşa ediyor. Buna karşı çıkacak veya direnecek bir Namık Kemal, bir Ahmet Mithat Efendi, bir Şehbenderzade Ahmet Hilmi yok artık.. Bu üç mübarek adam, Osmanlı insanının zihnini ele geçirme ve o zihinler üzerinde tahakküm mekanizmaları inşa etme çabalarının farkında olmuşlardır. Namık Kemal’in Renan Müdafaanamesi, Ahmet Midhat’ın Niza-ı İlm ü Din, Şehbenderzade’nin Tarih-i İslamiyet adlı eserleri oryantalizme birer reddiyedir. Bunlar, oryantalistlerin İslam’da bilim ve felsefe yoktur düşüncelerine birer cevaptır.

6. Sömürge Aydınının Yabancı Dille Eğitim Dayatmasına Tepkisi: Türkiye’de sömürge aydınlarının bir başka özelliği, Türk millî eğitiminin batılı bir dille, İngilizceyle yapılması isteğidir. Böylece sömürgeleşmeyi içerden tahkim etmiş olacaklardır. Hilmi Yavuz, bu anlayışa karşı tepkisini şiddetle göstermiş ve kesin tavır almış bir Türk aydınıdır. Yabancı dil öğretilmesine bir itirazı yoktur; hatta yabancı dilin iyi öğretilmesi taraftarıdır. Ama yabancı dil öğrenmek başka, yabancı dille eğitim başkadır. Şöyle der: “Hemen belirtelim ki, yabancı dille eğitim daha başından beri yanlıştı ve bunun eğitimin “millî”liğiyle bağdaşır bir yanı yoktu.”

7. Avrupa Birliği’ne Yaklaşımı: Son yıllarda Türkiye’de Avrupa Birliği’ne yaklaşım tarzı, sahih aydınla teslimiyetçi aydın arasındaki ayrışmayı net bir şekilde gösteren bir turnusol kağıdı oldu. Hilmi Yavuz, Avrupalıların bizi aralarına yani Avrupa Birliği’ne almamalarının sebeplerinden biri olarak onların insana bakışı ile bizim yani Türk milletinin insana bakışı arasındaki farka değinir. Avrupalı, bencil, bireyci, kendi benliğini her şeyin üzerinde tutan, kendisine ayrıcalık tanıyan bir bireycilik anlayışına sahiptir. Mesela Hristiyanlık mesajı bütün insanlığa gelmiştir ama İsa’nın merhametinden sadece onun sadık bendeleri yararlanır. Eski Yunan demokrasisinde yurttaş insanın onuruna saygı gösterilir ama aynı demokrasi, köle ile barbarı dışlar. Almanlarla Fransızlar özgürdür ama özgürlük kavramını yalnız kendileri için geliştirmişlerdir. Avrupa, ötekini dolayısıyla kamusal alanı dışlayan bir hümanizmaya sahip. İnsan her şeyin ölçütüdür sözünün anlamı “ben herşeyin ölçütüyüm demektir.

Türk kültüründe ise birey, bencil değil, diğergâmdır. Yani yardımlaşmacıdır, fedakârdır, merhametlidir, bireyi ve bencilliği toplumun önüne geçirmez. Bencillik ayıptır. Kamucu ve toplumcudur. Avrupa’nın bencil ve özel bireyi var, Türk’ün ise kamusal bireyi var. Hilmi Yavuz, Avrupa bizi arasına almak için Türkiye’de kamusal insanın çöküşünü beklemektedir diye ironik bir gönderme yapıyor. Aslında bunda doğruluk payı var. Hilmi Yavuz’un bu yaklaşımını biz, şu şekilde de ifade edebiliriz: Biz bütün Türk kimliğimizden, millî ve manevi tüm değerlerimizden vazgeçmedikçe Avrupa bizi arasına almayacaktır. Avrupa Birliği’ne çok hevesli olanlara duyurulur.
Batılılar, 1945’ten bu yana bize buyruk vermeyi bir alışkanlık hâline getirmişlerdir. Avrupa Birliği’ne giriş konusunda da aynı tavrı takınıyorlar. Türkiye Avrupalı değildir ve Avrupalı olmayacaktır. Biz Avrupalı olmadık, kendimizi Avrupalı gözlüğüyle görmeye başladık. Kendimizi Avrupalı gözlüğüyle görmeye başlayınca Avrupalı olduğumuzu zannettik.
Hilmi Yavuz’a göre Avrupa iki yüzlüdür, samimi değildir. Avrupa Birliği’ne kabul edilmemiz için insan hakları, işkence gibi dikte edilen hususlar gerekçe değil, birer bahanedir. Bazı yeni Orta Avrupa ülkelerinin insan hakları siciline bakılmıyor da Türkiye’ninkine neden bakılıyor? diye soruyor. Çifte standart, Avrupa medeniyetinin temelidir. Avrupa bir medeniyettir ve Avrupalı için biz ötekiyiz. Avrupa, Türkiye’nin bir tarım ülkesi olarak kalmasını ve Avrupa’nın tarım ihtiyacını karşılamasını, sanayileşmemesini istemişti. Türkiye ise Avrupa’nın bu emrine uymadı ve sanayileşmeye başladı. Türkiye bir tarım ülkesi olarak kalsaydı belki Avrupa Birliği’ne alınabilirdi. Şimdi o ihtimal de kalmamıştır. Ayrıca Avrupa bir Hristiyan kulübüdür. Türkiye ise Müslüman. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye bakışında iki belirleyici düzlem var: Ekonomi ve din. Ekonomi konusunda Türkiye Avrupa’nın dediğini yapmamıştır, din konusunda Hristiyan olamayacağına göre Türkiye Avrupa Birliği’ne alınmayacaktır.
Avrupa aradaki din farkını bir medeniyet farkı olarak görüyor ve medeniyetler çatışması tezine göre Türkiye’nin farklı bir medeniyete sahip olduğu ve Avrupa Birliği’ne girmesinin mümkün olmadığı tezine varıyor.
Avrupa temelde bir Hristiyan medeniyetidir. Bu medeniyetin temelleri eski Yunan’a, Roma’ya ve Hristiyanlığa dayanır. Bu sacayağı üzerine oturmuş, bu sacayağının karşılıklı birbirini dönüştürerek inşa ettiği bir medeniyettir Avrupa medeniyeti. Dolayısıyla böyle bir medeniyetin içinde herhangi bir biçimde eski Yunan’la, Roma’yla dönüştürücü bir şekilde alışverişi olmayan bir ülkenin o medeniyetin içinde, o medeniyetin herhangi bir kurumu içinde yer alması diye bir şeyin söz konusu olmadığını düşünüyorum. Lozan’da kabul ettirilen ne varsa onlar birer birer önümüze konulmaktadır. Çok daha ağır şartlar öne sürülecek, çok daha ağır taleplerle gelecekler. Bana sorarsanız onlar Türkiye’nin Avrupa Birliği hayalini bir tür bahane olarak kullanıyorlar.

7. İçe Dönük Eleştiri ve Türk Milletinin Kimlik Krizi: Hilmi Yavuz, aynı zamanda içe dönük eleştiriler getirerek de gerçek bir aydın kişiliği sergilemektedir. Hep başkaları suçlu değil, aslında suç bizde de var yaklaşımıyla olması gereken özeleştiriyi yapmaktan çekinmez. Bunlardan biri bizim Türk milleti olarak kimlik krizi içinde olmamızdır. Türk milletinde genel olarak bir kimlik krizi gözlemlemektedir. Türk milleti, bir sürü şeye geleneksel olarak sahiptir ve bir sürü şeyi yitirmiştir. Ya da onların büyük ölçüde erozyona uğratılmıştır. Değerler anlamında öyle. Osmanlının mirası, İslam’ın mirası. Bütün bunlardan bizim insanımıza kalanların büyük bir bölümünün erozyona uğramış ya da yozlaşmış biçimiyle sürmekte olduğunu düşünüyor. Ne doğru dürüst geleneksel değerlerimize bağlı kalabildik ne de doğru dürüst modern bir toplum olabildik. Türk toplumunun giderek kimliksizleştiği düşüncesindedir. Kimlik sorunu her şeyden önce bir medeniyet sorunudur. İki büyük medeniyet var zaten: Doğu medeniyeti, Batı medeniyeti. Bunların ikisinden herhangi biri veya ikisini birden edinmiş olmak insana bir kimlik kazandırıyor. Ama ne o, ne öteki konumunda olmak.. Veya uygarlığı Doğu ve Batı uygarlığı olarak değil de şehir ve köy uygarlığı olarak düşünmek tıpkı ne Doğulu ne Batılı oluşumuz gibi ne köylü ne de kentli olabildik.

Türkiye’nin kimlik krizinin bir göstergesi yozlaşmadır. Hilmi Yavuz, bir aydın olarak Türkiye’nin gidişatını değerlendirirken yozlaşmayı, sıradanlaşma, kabaklaşma, budalalaşma kelimleriyle ifade ediyor. Kültürel yozlaşmanın giitikçe artmasından şikayetçi. Ne Doğulu kalabilmiş ne de Batılı olabilmiş bir toplumsal yapımız var. Türk halkını kabaklaşmaya iten temel kurumlardan biri medyadır ona göre. Nasreddin Hoca, İncili Çavuş gibi zarif, derinlikli ince bir gülmece kültür birikimine sahibiz ama bugün mizah duygumuz sıradanlaşmıştır. Şimdiki şovmenler son derece sıradan. Bir toplumun mizahı, bir toplumun bağlı olduğu medeniyeti inşa eden, kuran en önemli temel koyucu ögelerden biridir. Bağlamsız bir toplum olduk. Bağlam olmayınca anlam da olmaz tabii.
Hilmi Yavuz’a göre bu kimlik krizinden çıkışın yolu, her iki uygarlığın pozitif değerleriyle yeniden inşa edilecek kurumların ortaya çıkmasıdır.

Sonuç:

Yazı ve konuşmalarını dikkatle incelediğimizde Hilmi Yavuz’un milletimizin ve ülkemizin belli başlı temel meseleleri üzerinde kafa yoran sahih bir aydın olduğunu görebiliyoruz. Toplumsal, ekonomik, kültürel, siyasal pek çok konuda var olan sorunlarımıza karşı bağımsız, eleştirel, tahlilci, üretici bir bakış geliştirmiş olan Hilmi Yavuz, Türk milletinin güvenebileceği nadir Türk aydınlarından biridir. 

Zira günümüzde “aydın” yaftasıyla dolaşan pek çok satılmış, hain, işbirlikçi, teslimiyetçi gibi ağır sıfatları fazlasıyla hak eden batı emperyalizminin görevli memurları var. Bunları farkedebilmek için Hilmi Yavuz’un dikkatle okunması lazımdır. O, bize bu karanlık aydınları farketmemize yarayan uyarılarda ve açıklamalarda bulunuyor. En büyük hizmetlerinden birisi, Türk milletini bilerek veya bilmeyerek yanıltan bu zararlı kişileri tanımamıza yardımcı olmasıdır.

KAYNAKÇA
1- Hilmi Yavuz, Osmanlılık, Kültür, Kimlik, Boyut Kitapları, İstanbul 1998, s152
2- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.27
3- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.146
4- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.44
5- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.87
6- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.61
7- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.105
8- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.87
9- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.29
10- Hilmi Yavuz, Söz’ün Gücü, Dünya Kitapları, İstanbul 2003, s.49-51
11- Hilmi Yavuz, Söz’ün Gücü, Dünya Kitapları, İstanbul 2003, s.53-55
12- Hilmi Yavuz, Söz’ün Gücü, Dünya Kitapları, İstanbul 2003, s.57-59
13- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.11-13
14- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.14-16
15- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.20-22
16- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.106
17- Hilmi Yavuz, Söz’ün Gücü, Dünya Kitapları, İstanbul 2003, s.61-63
18- Hilmi Yavuz, Söz’ün Gücü, Dünya Kitapları, İstanbul 2003, s.79-81
19- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.11-13
20- Hilmi Yavuz, Osmanlılık, Kültür, Kimlik, Boyut Kitapları, İstanbul 1998, s.91
21- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.98
22- Hilmi Yavuz, Osmanlılık, Kültür, Kimlik, Boyut Kitapları, İstanbul 1998, s115
23- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.124-125
24- Hilmi Yavuz, Osmanlılık, Kültür, Kimlik, Boyut Kitapları, İstanbul 1998, s121-124
25- Hilmi Yavuz, Osmanlılık, Kültür, Kimlik, Boyut Kitapları, İstanbul 1998, s124
26- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.83-85
27- Hilmi Yavuz, Osmanlılık, Kültür, Kimlik, Boyut Kitapları, İstanbul 1998, s115
28- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.34-36
29- Hilmi Yavuz, Osmanlılık, Kültür, Kimlik, Boyut Kitapları, İstanbul 1998, s115
30- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.25-27
31- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.42-44
32- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.56-58
33- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.73-75
34- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.86-88s
35- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.67
36- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.65-67
37- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.68-69
38- Hilmi Yavuz, Osmanlılık, Kültür, Kimlik, Boyut Kitapları, İstanbul 1998, s118
39- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.113-115
40- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.116-118
41- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.25
42--Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.119-120
43- Hilmi Yavuz, Söz’ün Gücü, Dünya Kitapları, İstanbul 2003, s.16-18
44- Hilmi Yavuz, Söz’ün Gücü, Dünya Kitapları, İstanbul 2003, s.22
45- Hilmi Yavuz, Söz’ün Gücü, Dünya Kitapları, İstanbul 2003, s.19
46 - Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.160-162
47- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.45-47
48- Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları, İstanbul 1999, s.50-52
49- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.124
50- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.122-128
51- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.126-128

52- Hilmi Yavuz ile Doğuya Batıya Yolculuk, Ufuk Kitapları,İstanbul 2003, s.127


http://www.edebiyatufku.com/artikel.php?artikel_id=772

*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder