5 Temmuz 2015 Pazar

Hilmi Yavuz'un Şiiri üzerine görüşler




H. YAVUZ'UN ŞİİRİNDE SÖZÜN BÜYÜSÜ
Kibar AYAYDIN
(Niğde Fatih Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni)

ÖZET
Hilmi Yavuz, farklı şiir geleneklerinde yararlanarak dili dönüştüren oradan bir kültür şiiri inşa eden bir şairdir.
Yahya Kemal’in “hissin tâ kendisi olan mısrayı yazma/söyleme edimini, “bireysel bir söz” inşa ederek ortaya koyan Hilmi Yavuz mısrayı esas alır.
Semantikten çok dilin estetik yanıyla ilgilenen Yavuz, Doğu ve Batı şiirini temellük etmiş; şiirini görsel ve işitsel bir zemin üzerinde terennüm etmiştir.
Yavuz’un şiiri, teksif edilmiş bir dikkati, organize olmuş bir bilinci taşır. Onun şiiri, zihnî bir yoğunlaşmayı üzerinde taşır.
Hilmi Yavuz, kendi şiirini kelimelerle yapılabilen, zanaatkârlık isteyen bir şiir olarak tanımlar.
Şiirimizde “Hilmi Yavuz Şiiri”, imgelerle, alışılmamış bağdaştırmalarla, biçim ve semantik özellikleriyle; Asaf Halet Çelebiden sonra, şifreli yeni bir şiiridir. Okuyucudan belli bir kültür donanımı isteyen bu şiir sağlam olduğu kadar, Hilmi Yavuz’un “Söz”e verdiği önemin, poetik bir göstergesidir.




HİLMİ YAVUZ’UN ŞİİRLERİNDE TASAVVUF İMGESİ
Sezai Coşkun / Sevinç AKKAYA
International Burch University, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü Saraybosna / Bosna Hersek

ÖZET
İlk şiir kitabı “Bakış Kuşu” nun 1996’da yayımlanmış olan Hilmi Yavuz’un şiirlerini kaleme alışı hep farklı açılardan olmuştur. Bazı şiirlerinde geleneğin içinde kaybolan şair, bazı şiirlerinde modern Batı imgesini kullanmıştır.
Şiiri özgürce yorumlaması gereken okurun, imgelerle yol bulması gerektiğine karşı çıkmıştır.
Hilmi Yavuz; şiiri yapanın dil değil söz olduğunu, şiirin tarihinin ise dilden söze doğru olduğunu söylemiştir.
Okuyucunun kulaklarında müzikaliteyi hissettiren şair, felsefesini ve ideolojisini şiirlerinde yansıtmıştır.
Şairce tasavvuf masivadan vazgeçip gönlü terbiye etmektir. Tasavvufun yalnız yapısıyla ilgilenen, tasavvufu ve klasik şiiri malzeme olarak kullanan şair yeni bir şiir anlayışı oluşturma peşindedir.
Bu çalışma ile Hilmi Yavuz’un kim olduğu, şiirlerini yazarken biçim ve öz bakımından hangi ilke ve kuralları kullandığı tespit etmek. Ayrıca şiirlerindeki tasavvuf unsurlarının neler olduğu ve bu unsurların yenilikçi şiir anlayışı ile nasıl yansıdığını anlatmak amaçlanmıştır.



HİLMİ YAVUZ: ESTETİZE EDİLMİŞ ŞİİR, ESTETİZE EDİLMİŞ ŞAİR


Hilmi Yavuz





“Sevgili
Ettore Serra
şiir
dünyadır insanlık
kendi hayatımız
sözcükle çiçeklenen
duru hayreti
çıldırtıcı mayanın”
Giuseppe Ungaretti
bir ilenç, bir kargış
gibi ardımsıra geliyor şairliğim
o solgun yolculuğa adanmış”
Hilmi Yavuz
“Şiir yazmak, kelimelerin arka planında
aslî-kelimeleri ortaya çıkarmak demektir.”
Gerhardt Hauptmann
1960’lı yı1ların ortalarından başlayarak Türk şiirinde, şairlerin özgün olma arzuları ile özgürlük arayışları arasındaki irtibat, özgürlüğün ve özgünlüğün neye ilişkin olduğunun bulanıklaşarak teker teker fetişleştirilmesi sonucu yitilmeye başlandı. Giderek şiirden bahis açılan her çevrede şairlerin de okurların da vasata tahammül güçleri öyle bir noktaya vardı ki, şair açısından da okur açısından da biçemini bulamayışından bayağı olan ile bunun aksine estetize edilerek bayağı kılınan arasında sonunda bir fark kalmadı. Özgünlük arayışı şairi de şiiri de estetik bir nesne haline getirdi. Şiir, hakikati duyumsayabilmek, savunabilmek, hiç olmadı söyleyebilmek için değil, şairin kendini değerli buluşunun dile geldiği ya da şairin kendi kendini aslolanı görmemek için eğlediği bir uğraş, bir meslek olarak görüldü. “İnsanların” dedirtiyordu Dostoyevski Karamazov Kardeşler’de, “iyiyle kötüyü diledikleri gibi seçme hakkına pek değer vermedikleri; rahatı; hatta ölümü yeğlediklerini unuttun mu? İnsan için vicdan özgürlüğü kadar çekici, ama o kadar da azap verici şey yoktur.” Hâsılı özgürlüğün mahiyeti maliyetini ağır kılmaktaydı. Ama özgünlük gibi estetize bir uğraş, bir sayfiye olarak orada durmaktaydı şair için.
Kafamda epeydir dönen sorular şunlar: Nicedir kapağıyla, kâğıdıyla, hurufatıyla, kısacası tüm düşünülmüş edasıyla elimizde tuttuğumuz ‘estetik bir toplama kavuşmuş, tezyin edilmiş’ şiirlerin ‘güzel’ oluşları ne manaya gelmektedir? Tezyin fetişizmi şiiri ‘şiir’ kılmaya yetmekte midir? Ayrıca bu bir sanatsal varsıllık mıdır; özgünlüğün ta kendisi mi? Şu durumda estetik algımızdaki gelişmeye sevinelim mi? Değerli olan meta, değerini, layığını bulmakta mıdır böylelikle? Şair, dilinin taşıdığı yar sesi yerine dilindeki kelimelerin görsel yanlarında semiotik gezinmekle, ses yoluyla varacağı kulağı değil de eda yoluyla görüneceği gözü niçin önemsemektedir? Koca Yunus, “Yunus bu sözleri çatar halka marifet satar / Kendüsi ne kadar tutar söyledüğü yalanı gör” derken sesindeki murat ne idi, edasındaki ses neye müteallikti? Özgürlüğünü daim tazelemesi gereken şair, bunun ağır bedeli karşısında estetik özgünlüğün kendini yinelemesine mi sığınmaktaydı? Yakın geçmişin yahut bugünün esaslı kimi şairlerinin kendi imkânlarıyla şiirlerini yayımladıkları yıllardan başlamak gerekecek söze.
Şiirimizin gelişim sürecinden haberdarlar bile bilir ki 1970’li yılların, 60’lı yılların bilhassa sonlarından ve daha öncesinden devralabileceği şiir kavrayışlarının halitası Halkın Dostları’nın doğuşunu haber verenAnt dergisindeki oturumda kendini fazlasıyla belli etmişti.[1] 70’li yıllar şiir söz konusu olduğunda, kolaya kaçma demeye dilim varmadığı için söylüyorum, şiirsel eylemdeki ‘aceleciliği’ yüzünden kendini çelmeleyip durdu. Turgut Uyar’ın Divan’ı (1970), Ece Ayhan’ın Devlet ve Tabiat’ı (1973) dahi bu çelmelere engel olamadı. Bu kitapların sahiplerinin deneyimledikleri şey, şiirin dünya hayatında bir şekilde estetize edilmiş, törpülenmiş şairin işi olamayacağı gerçeği 60’ların ortalarında başladı ve 70’li yıllar boyunca fark edilemedi. Oysa Uyar,Türkiyem’den (1952) Tütünler Islak’a geldiğinde yıl 1962 idi. Ve öğreniyoruz ki o günlerde Tekel’in ürettiği sigaralardaki tütünler meğer ıslakmış. Gündelik hayata ilişkin bu basit realitenin şiirde karşılığını şair, 1970’li yılların toplumcu duyarlığından çok daha esaslı olarakGeyikli Gece ile çoktan vermişti: “Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta / Her şey naylondandı o kadar” 70’ler bunu fark edemediler ve bunlar yerine Halkın Dostları’ının sanatsal anlamdaki başarısızlığını kendilerine şiirsel miras seçtiler. Devlet ve Tabiat’ta anakronik işleyen zihin de onlara bir şey ifade etmedi. Bugün Militan’da, Türkiye Yazıları’nda, Sanat Emeği’nde, Edebiyat Dostları’nda yayımlanan şiirlere bakın şunu sormadan edemezsiniz: “Bu şairlerin inandıkları şeyler için şiir adına ellerinden gelen bunlar mı idi?” Arkasından da şunu düşünürsünüz: “Demek ki çok yoksul bir gelenekten geliyorlarmış!..” Göstermeye çalıştığımız gibi gelenekleri açısından yoksul değillerdi. Kişilikleri açısından da fazlasıyla yürekli idiler. Fakat 1970’li yılların duygu ve düşüncelerindeki yüreklilikleri şiirlerinde biçemini, müziğini bulamadı. Onların estetize edilişi namlı bir törpü (siyaset) ile kırılmak oldu. Ellerinde şekil vermek istedikleri bir hayatla, şiirle yüz yüze bırakıldılar. Neticede 70’ler, 80 sonrasını çokça eleştirseler de onların giderek coollaşan [1] edalarından istifade etmekten geri durmadılar. Asıl yoksulluk bu oldu onlar için. Ardı sıra gelen şairlere bu gibi halleriyle, aceleci sebatsızlıklarıyla örnek oldular.
1980’li yılların eline, törpü denen şeyin bir tırnak törpüsü de olabileceğini ve böylelikle şairin kendini dünyanın kadınsı estet yanına teslim edebileceğinin resmini de sunan Hilmi Yavuz şiirinin yükselişi böyle bir zemin üzere başladı. 80 sonrası şiiri büyük oranda onun mantığının organizasyonuydu. Bu organizasyonda şiir, hayatta yer bulma pahasına hayatiyetini kaybetmişti. 1960’larda, 1970’lerde zamanını bulamayan bu şiirin 1980’li yıllar boyunca, şairinin örgütçü gücünün de desteğiyle inşaat faaliyetini yürütebilmesi, etkin olabilmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Türk toplumsal hayatında da şiirinde de bu yıllar, estetize etmenin neliğinin estetize edilmişin gördüğü rağbete terk edilişine şahitlik etti. Şiirsel bir edim olarak estetize etmenin neliği, dünya tarafından estetize edilmenin, dahası biçimlendirilmenin bırakın gerisine konulmayı bütünüyle unutturulmak istendi bu yıllar boyunca. Bugün bu ‘bırakından sonrasını’ yaşıyoruz… Elli yıl sonra 80’li yılların Türkiye’si için ne söylenecekse Yavuz şiirinin estetize edilmiş kalıtı için bugünden söylenebilir: Ölüsü ‘yakışıklı’ ama yaşamış mıydı bu? Benzer bir durum orasını burasını estetik yaptırmak suretiyle zamanın güzellik anlayışına göre kendini estetize eden mankenler için de geçerlidir. Ve böyleleri söz gelimi kendi memelerinin silikonlu olduğunu bildikleri için ilk olarak başkalarınınkine bakarlar ve baktıklarınınki kendiliğinden güzelse hemen kem sözü yapıştırırlar. Zira onların anladığı mânâda ‘etkinlik’, insan nesli dışında hiçbir canlı varlığın sahip olmadığı, kişinin ne ise o olduğunun arayışı değil de meslekî bir ‘faaliyet’ anlamı taşımıştır. Ve estetize edilmenin etiği buharlaşmış olarak eylemin sadece boş hareket yanı özgünlük olarak görünür kalmıştır. Zaten görüntünün ötesini göremeyen okur için bu kadar yeterlidir. O, eyleyenin eylediğine bakıp duracaktır. Nitekim 80’li yılların yürek sahibi şairleri bir zaman sonra bu estetize edilmiş meslekî şiir etkinliğini fark ettiyse de etkinlikten geri kalmamak endişesi müşterek yanılgının merkezinden onları da uzak tutamadı. Yavuz’un damgasını vurduğu şeyde, kelimelerin ses ve anlam değeri üzerinden beklenti içine girmek vardı. Bu da işi, şiirin kelime denen ‘malzeme’lerle yazıldığını düşüncesini daha da estetize edip şiirin kelime denen malzemeler ‘üzerinden’ yazıldığı düşüncesine vardırdı. Ve defileler dönemi böyle başladı… Bir çeşit aletin yani kelimenin işleyip elin övünmesi durumu… Şair elle tutturduğu vidayı şarjlı bir makine ile hemencecik sıkıştırıveren olmuştu, eğer olmak istediği buysa. Bakış Kuşu ( ikinci baskısının Üç Çiçek yayınlarınca 1983’te yapılması manidardır) şairinin istediğinin bu olup olmadığı konusunda onun yarı yaşında olmayan biri olarak kuşku duymak isterdimZira ona ya da bir başkasına wu-wei üzerine konuşmak bana düşen bir şey değil. Çünkü benim derdim kişiler değil, bütünüyle yitirmekte olduğumuz etiğimiz ve devraldığımız Türk şiiri. Ama olan da olmuştur. Hilmi Yavuz, durmak bilmeyen etkinliğiyle, şiirimizin son yirmi beş yılının estetize etme, edilme uğruna tüm kaybettiklerinin başarısına tek başına sahiptir. Müthiş başarı iştihasıyla ardı sıra, onun karşısında ya da yanında, pek çok spekülatör üretmiştir yazık ki. Belki kendisi bunu istememiştir ama bu tarz bir sanat algısı başkaca bir şey doğurmaz. Bu algıyla insanlar Türkiye’de dindar, duyarlı, entelektüel geçinip sanatta, siyasette, ticarette neler yapmadılar. Yavuz 80 sonrası yüklendiği sorumluluğu böyle kullanmamalıydı. Necatiğil’in hocalığı hatırlandığında devralınan mirasın hâli, hocalık olarak da duygusallık[1] olarak da şiir estetiği olarak da hayal kırıklığıdır. Şiirini, dediği gibi ‘solgun bir yolculuğa adamalıydı’, parlak bir ikbale değil.Bakış Kuşu’nun, Bedreddin Üzerine Şiirler’in, Ayna Şiirleri’nin yayım yıllarına bakın, dönemin rüzgârının yazdırdığını kolaylıkla görürsünüz. Hele de Bedreddin Üzerine Şiirler’in zamanlaması mükemmeldir: 1975. Bu yüzden de Memet Fuat’ın, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nde: “Hilmi Yavuz İkinci Yeni akımının ilk günlerinde de şiir yazıyordu, ama önde gelen şairler arasında değildi. Kendini, uzun yıllar sonra, 1975’te yayımlanan Bedreddin Üzerine Şiirler kitabıyla kabul ettirdi.”[1] demesi yerindedir. Yavuz’un şiirinin problematiği kendini şiirine bırakamayıp imgelemini zihninin eğildiği alanlara gitmeye zorlamasındadır. Onun bu hali 80 sonrasında özgünlük olarak alımlanmıştır. Entelektüelliği şiirini durmadan çelmelemiştir. Onda, Ungaretti’nin kelimelerin ardında olana yöneliminin benzeri bir durum varmış gibi görünür ilk bakışta ama bu ‘hermetik gayret’ bir yanılsamadır. Yapıtının çekilmemiş acısı yapıt içinde kendini belli eder. Şair, bir taşıyıcı anneden çocuk sahibi olmuş anne gibi hüzünle orada öylece kalır. Bu, şiir söz konusu olduğunda ne anlaşılır ne de hak verilebilir bir şeydir. Hele de orada öylece kalınmıyorsa. Boyanan bir ‘landscape’dir ve manzaradan insana bir türlü geçilememektedir.[1] Bu yüzden de Zaman Şiirleri şairi Yavuz’da, bir manastıra kapanıp Tanrı’yı düşünen Zaman Duygusu şairi Ungaretti’nin Batık Liman’ının[1] son dizeleri,
Bulduğum zaman
bu sessizliğimde
bir sözcük
bir uçurum gibi
hayatıma kazılmıştır.
gibileri pek az hayat buldu. Oysa o da bir yorumsama gayretinin peşinde gözüküyordu. Antolojilerde doğru bir seçimle sıkça yer verilenSize Bakmanın Tarihi (1984) şiirinin son bendi, bu şiirleri yazan sesin kendiliğini mükemmel ifade eden bir arınma isteğini dışa vurduğu için tam da bu noktada hatırlanmalıdır. Kalbine güvenemediği ve hep aynı tutkuyla ve hüzünle bakmayı bilemediği için önünde bir avangart gibi değil de ardı sıra gelen, solgun bir yolculuğa adanmış şairliği ile bir öznenin sesi duyulur bu şiirde. Ses, haddini bilmeye yöneldiği için de sesi şiir olmuştur. Ne ki Bakış Kuşu’nu dışarıda tutarsak bu nadirdir:
Size bakmanın tarihi! bir
kalbime güvensem sizi hep
hep okurdum ben… ama nedense
hep aynı hüzün ve
                 hep aynı tutkuyla
bakmayı bilmediğimden, ne yapsam bir
                   bir ilenç, bir kargış
gibi ardımsıra geliyor şairliğim
o solgun yolculuğa adanmış
Bu söylediklerimi natürmortların, manzara resimlerinin resim tarihinde bir yeri olmadığını düşündüğümden söylemiyorum. Boyayan Cézanne’sa elbette var. Manzara zaten orada var idi. Orada oluşu ile zaten gereğince ve yeterince estetik idi. Fakat fırçanın ucuna boya değince kimsenin boyasının ‘varlığın sadece üzerinde değil özünde de var olan’dan daha iyi olmadığına inanıyorsak, estetize etmemizin neliğini kavramak ve diri tutmak durumundayız. Çünkü bizim boyamız varlığın sadece dış çeperine sıvanabilir; özüne sinemez, sirayet edemez. Yenilik ve ilerleme düşüncesini başat bilen kantitatif mantığı bırakıp tenevvüü ve turfanda olanı seçerek kalitatif olana yöneldiğimizde, sorumluluğumuz bin kat artmaktadır. Yöneldiğimizde bıraktığımızın mantığını devam ettirirsek, bu sadece bir fanteziyi gerçekleştirmek olur. Gelenek, tasavvuf vesaire deyip de maksimalist olamayız. İşte bu yüzden ve bunlarla birlikte hatta bunlardan da önce bizim estetize edilişimizin, törpülenişimizin dünyeviliği, estetiğin değil de etiğin alanı içinde konuşulmalıdır. Oysa hece vurgularıyla, harf eğip bükmekle meşgul bir zihnin bunları anlamasının imkânı neredeyse hiç kalmıyor. Onun için her şey şiirinin yayılacağı sayfanın renginde, kaç gram olduğunda, ebadında başlamış ve bitmiştir. Şiirinin estetize yanının neye delalet ettiğini en iyi kendisi bildiği için kendini pîr sayıp kulağını kendisini övenler dışındaki seslere tıkayabilmektedir. Meslek erbabı mesleğini icra edeceği zaman, mekân bulsun ona yetiyor yazık ki. Ve resimlerindeki, şiirlerindeki düş gücüyle, anarşistliğiyle çokça hatırlanan William Blake nedense bu noktada hatırlanmak dahi istenmiyor: Milton’unda, “Yanan altından yayımı getirin / Oklarını getirin arzularımın / Mızrağımı! Ey Bulutlar açılın / Alevden arabamı getirin bana” diyen Blake’in vizyonunun neye delâlet ettiği hemen ardı sıra gelen şu dizelerden bellidir: “Bizler İngiltere’nin bu güzel yeşil topraklarında ülkelerin en güzelini kuruncaya dek, ne kafamla cedelleşmekten geri duracağım ne de kılıcım elimde uyuklayacağım”[1]
80’li yıllarda Türk şiirine olan şey Hilmi Yavuz’un şiirinde hiç olmayan şey idi: Yunus’tan beri Türk şairinde hep olan, Blake’in dizelerindekine ne kadar mütekabilse o kadar da muarız olan bu ateş: Ülkelerin en güzeli, kendi kafasıyla cedelleşme, elde kalem ve tedirgin uyku.80’lerin böyle dertleri taşımaya bünyeleri müsait ise de zihinleri 70’lerin törpülenişlerinden yanlış bir ders çıkardı: Özgürlük değil, özgünlük peşinde olmak. Pek çoğu ülkelerin en güzeli için değil, kendi adları için planlar yapmaktan, tedirgin olmaktan geceleri uyuyamaz oldular. Kendi kafalarıyla cedelleşme yerine bu söylediğim planlar, lapa olmuş pirinçler gibi onları birbirine raptetti. Birine bir şey dense hepsi birden ‘kuşağıma ha!..’ der duruma geldiler. 90’lara onlardan kalan miraslar bunlar oldu. Ateşi olmayanın başkasını tutuşturması beklenemezdi, fakat ateşi olmayanların fener alayı da görülmeye değer bulundu sonradan gelenlerce. Demek istediğim 80’li yıllar ve sonrasında Hulki Aktunç’un vaktiyle ‘delta’ dediği vasatî kırk çöpbuluşması nedenli gerçekleşti. Şiirimizin ateşi, Adnan Özer gibi gayretkeşlerin durmadan çalı çırpı toparlamalarına ve birkaç istisnaya rağmen sönmeye yüz tuttu. Pek çok dergiye rağmen bu böyle oldu. Ve oluyor… Her yanıyla ve bütünüyle estetize edilmeye çalışılan yaşamlardan şiir adıyla çıkanların vasatını Yavuz’un yazdıklarının belirlemesini, bir şenlik olarak mı algılayalım, bilemiyorum… Bilemiyorum çünkü her şenlikte olan ateşin üzerine destur denmeden su dökülmeye devam ediliyor. 90’lı yıllar yapıyor bunu, öncesi yapıyor, sonrası yapıyor… Şiiri ve yaşamı estetize etme cehdine bir de entelektüellik eklenince, yeryüzü ahalisinin gırtlağındaki sayaçtan ücretini ödeyemeyen milletlere seyreltilmiş hava veren küresel vanalardan şiir sızmıyor; Duchamp’ın kâbusu kehanet bugün: “… Bir toplum oluşturma(lı), bireylerin, soludukları havanın parasını ödemek zorunda oldukları (hava sayaçları); hapsetme ve seyreltilmiş hava, karşılığı ödenmediğinde bir boğ(ul)ma yeter(lidir) gerektiğinde (Havayı keserek).” [1] Ve elbet bu durumda, o vanalardan kana kana su içip susuz kalkanlardan alkış hak ediliyor: Kitabında her şey düşünülmüş, her apostrof yerli yerinde, b ü y ü’sün be ’y a z!..
Bana öyle geliyor ki Yavuz şiiri, şairinden ve şairini sevenlerden korunduğu vakit ruh yakınlığı bulanlar için barındırdığı imkânları kendinden sonra gelenlere daha iyi sunabilecek. Bu gürültü geçtiği vakit, şimdi nasıl İkinci Yeni’yi, Garip’i daha nitelikli kavrıyorsak, 80’leri de öyle kavrayacağız. Demem o ki şairler artık şiirlerinin üzerine düşürdükleri gölgelerini çekmeliler. Hiçbir şiirin düşünsel, kurgulanmış çabalara ihtiyacı yok. Nicedir, (Nâbî diliyle söyleyelim) usandığımız şeyler oldu bunlar. Yazık ki hâlâ devam ediyor…
Sönmeye yüz tutan şeye fazla üflerseniz bütünüyle sönüyor. Sevinelim mi bilmiyorum ama hiç değilse şiirimizin son kırk yılında bu olmadı. İçinde tutuşma ve tutuşturma tutkusu olan bir ateş külleniyor bugün. İkinci Yeni namıyla anılan şairler aynı küllenmeye çalı çırpı değil kuru otlar getirip donmuş elleri ovar gibi sevgi ile üflemişler ve Garip’in söndürmek istemediği için külde köz bıraktığı ateş böyle tutuşmuştu. Bu isimler herkesin sıraladığı ama trajik sergüzeştlerinden sadece haberdar olunan Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Metin Eloğlu idi. İsmet Özel ve Cahit Zarifoğlu onların bu hallerinden kendiliklerini çıkarıp safa durdular. Sonradan gelenlerin birkaç istisna dışında tüm derdi ise, saf ibadete eğildiğinde tekmeyi yapıştırmak, o da olmadı müminlerin ayakkabılarını çalmaya teşebbüs etmek oldu. Bunu da ya uyduruk kuramlara, şiir tarzlarına sığınarak ya da şiiri bir yapım olarak algılayıp estetize yaşamlardan seri üretimle ama gayet özenle çıkarılmış artık bir marka (ekol ya da çığır değil) olmuş estetize şiirlerle yaptılar. Yazdığı şiirin bönce de olsa bir kurama istinatla ayakta tutulabileceğini fark edenler birleşti. Meslek erbabı şairler ise loncasını kurup rahat etti. Her iki durumda da işleyen faşizan zihin, estetize edilmiş şairden çıkacak estetize şiiri başat bildi. Fakat hemen söyleyelim ki bu zihnin çözülmesi de pek kolay olmuyor. Özgünlüğünü arayan şairin karşısında özgürlüğünü arayan şairin yolu, hakikati ne pahasına olursa olsun söylemek durumunda olmak için cedelleşen ile hakikati hijyen olarak görenin güzergâhında değil istirahatgâhında kesişiyor. Özgürlüğü peşinde olan yoluna devam ediyor, hakikati duyumsayamasa da hiç değilse söyleyebilmek için.
Dipnotlar
[1] Osman Saffet Arolat’ın düzenlediği, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Özkan Mert ve Süreyya Berfe’nin katıldığı ve “Devrimci Genç Şairler Savaş Açıyor” sloganıyla sunulan bu açık oturumlar, Ant dergisinin 2, 9 ve 16 Aralık 1969 tarihli sayılarında yer almıştır. Sanatın 1969 sonlarında ulaştığı durumun tartışıldığı oturumlarda “Türkiye’de son yıllarda kavganın içinden gelen, yaşadığı olaylarla soluklanan genç sanatçılar güçlü sesleriyle sesini duyurmaktadırlar.” denilerek, Halkın Dostları’na yapılan hazırlık enikonu belli edilir. Bu açık oturumlarda asıl belirginleşen şey ise, aslında 1960’ların ortalarından beri sürmekte olan özgürlük için şiire yönelişin, şiirin ve şairin bünyesince ne denli taşınabileceğidir. Şiirin bünyesi için olmazsa olmaz olan bu hassa, şair için ağır bir yüktür. 1970’ler bu ağır yükü, tüm yürekliliklerine karşın yazdıkları şiirin biçemini bulduramadıklarından taşıyamadılar. 80’ler ise bu yükü taşımak yerine şiirlerinin özgün olması yolunu seçtiler. Böylelikle bu iki kuşak, uyduruk bir özgürlük ve özgünlük sergilemesi olan cool tavrı benimsedi.
[1] Cool tavır nedir? Bu bahiste Dick Pountain & David Robins’in Cool, Bir Tavrın Anatomisi kitabı ülkemizin (kahırla söylüyorum) yamukluğuhesaba katılarak okunabilir.
[1] Behçet Necatigil’in şiirlerindeki insan, Nâbî’nin şiirlerindeki, Mehmet Kaplan’ın ‘evsatü’n nas’ olarak adlandırdığı insanla beraber okunabilir. Bu insan, ne Garip’in küçük insanına benzer ne de Abasıyanık’ın, Esendalınkine. Kuşatılmışsa da bir burcu henüz muhasara adlındadır; alınamamıştır… “Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz / Biz neşatın da gamın da rüzgârın görmüşüz” tavrına sahiptir. Bu yüzden de melankolisi, duygusallığı, Yavuz’un şiirlerinin aksine ne kadar estetize edilse de arabesk kalmış değildir.Hüzün Ki En Çok Yakışandır Bize adını hatırlamak bile demek istediğimi anlatmaya yeterlidir sanırım.
[1] Memet Fuat, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, İst., 1985, s. 44.
[1] Yavuz’un şiirlerinin resimsel algılanması onun landscapist ve natürmortçu yanını daha da belirgin kılar. Bu, nesneler ve varlıklar üzerinde düşünülerek edinilmiş bir bakışın kendi gözünü değil de dışarıdan ona ve yaptığına bakanların gözlerini düşünerek resmetmesine denk düşer ki, bu durumda ortaya Gasset’in betimlediği şaire, ressama ya da müzisyene dönüşmüş muhabir gazeteci kimliği ortaya çıkar. Bilindiği gibi Gasset, modern sanatın niteliklerini irdelediği Sanatın İnsanı Dışlaması (1925) yazısında, ünlü bir adamın ölümü üzerinden modern sanatçının estetik mesafe duygusunu ve gördüğüne, maruz kaldığına ilişkin tavrını belirlemeye çalışır. Ölen adamın yanında eşi, doktoru, tesadüfen orda olan bir ressam ve bir gazete muhabiri vardır. Gasset, bu dört kişinin algısı üzerinden görüşler ileri sürer. Yavuz’un şiirine en çok uyan muhabir gazetecinin halidir: “Gazete muhabirinin bakış açısını paylaştığımızda, o acıklı gerçekten bir hayli uzaklaşmış bulunduğumuzu fark ederiz. O denli uzaklaşmışızdır ki, olayla her türlü duygusal ilintiyi yitirmişizdir. Gazeteci de, doktor gibi orada içinden gelen insani bir itkiye uyarak değil, mesleği gereği bulunmaktadır. (…) Olay onun için sahneden başka bir şey değildir. (…) Yine de onu daha sonra okurlarına aktarma kaygısıyla izler. Okurlarında ilgi uyandırmaktır dileği., yüreklerini sızlatmak, elinden gelse hepsine sanki o gün için ölenle akraba oluvermişler gibi gözyaşı döktürmektir.” Bkz., Tarihsel Bunalım ve İnsan, (Çev: Neyire Gül Işık) s. 153-155.
[1] Bkz. Işıl Saatçioğlu’nun hazırladığı Guiseppe Ungaretti profili. İst., 1993, 118 s. Ungaretti alıntıları bu kitaptandır.
[1] William Blake, Milton, The Complete Poems, Penguen English Poets, (Haz: Alicia Ostriker), s. 514.
] Marcel Duchamp, Bizzat Bekârlar tarafından Çırılçıplak Soyulmuş Gelin, (Çev: S. R.) Modernizmin Serüveni içinde, s. 45.

(MerdivenŞiir, 2005)

https://celalfedai.wordpress.com/2014/11/14/hilmi-yavuz-estetize-edilmis-siir-estetize-edilmis-sair/

Şiire İlişkin Çıkarsamalar – IV / Filozofların Şiirle Ne İlişkisi Olur Ki?

Muhsin ŞENER

Felsefenin şiire tahakküm ettiğini söylüyor Hilmi Yavuz. Bu savını  da  oryantalizm bağlantılı olarak,
  “Avrupa’ya ait bir felsefe geleneğinin bize ait şiir geleneği üzerinde  hegemonya kurması, olsa olsa, modernleşmenin, bu ülkede bir tür  oryantalizm olarak hayata geçirildiğini kanıtlayan yeni bir örnek sayılabilir, başka bir şey değil!  biçiminde açıklıyor söz konusu yazısında. Felsefenin şiir üzerindeki bu egemenliğinin  “felsefenin, akılsal ve zihinsel, şiirinse akıldışı  ve duygusal  üzerine inşa edildiğine ilişkin platon menşeli vanayım…”a dayandığını da ekliyor.§
Bilindiği  gibi bizde  felsefi görüşleri aktaran, içeren metinlere “hikemi” sıfatı verilmektedir. Bu durum yazının felsefe ile iç içeliğini de gösteriyor. Öte yandan  yazının, felsefe ile birlikte; kimi kez yazın ile eşdeğer düzeyde olduğunu da anlatıyor.
Hilmi Yavuz yazısında, felsefenin şiire (ve tabii yazına) egemen olamayacağını ileri sürüyor.  Felsefenin şiir üzerinde egemen olmasının modernizmden  kaynaklandığını ve bu durumun  bir tür oryantalizm olduğunu söylüyor.
Hilmi Yavuz’un  bu görüşünü yanlış buluyorum.
Felsefe, önce bir dil sorunu.
Adorno’nun andığı gibi[1]  “büyük bir yazar da olmayan, bir büyük filozof yoktur.”
Derrida,  “Alman dili, belirgin bir şekilde felsefe için seçilmiş bir yatkınlık, batının sisli diye şikayet ettiği  bir yatkınlık taşır” diye de ekliyor (agy.). ve açıklamalarını sürdürerek “ Hegel’in Tinin Görüngübilimi’nin veya Mantık Bilimi gibi  yüksek düzeydeki  metinlerini çevirmek güçse, bunun nedeni  Almanya’nın, felsefi kavramlarının kökeninin, çocukluktan itibaren  bilinmesi  gereken doğal bir dilden beslenmesidir;  diye  düşünür Adorno. Felsefe ile edebiyat  arasındaki kökten bağ da  buradan kaynaklanır; bu bağ köktendir; çünkü aynı köklerden, çocukluğun köklerinden beslenmiştir.” diye bağlıyor.
Kimi eski metinlerde şiirin “hikemi” bir nitem kazanması, şiir dilinin getirdiği bir olanak.  Hilmi Yavuz’un “akıldışı, duygusal sıfatlarıyla nitelendirdiği şiir dili,  bu yapı içinde  felsefi sözler söylemeye, felsefi görüşlere kılıf olmaya çok yatkınlık kazanmıştır. “Hikemi”lik şiirsel bir dil  üstüne oturuyor. Geniş açıdan bakılınca   yazın öne çıkmış oluyor ve   felsefe, yazınsallık üzerine bindirilmiş oluyor…
Elimizdeki “hikemi” nitemli bu metinlere felsefe mi yoksa yazın mı demeliyiz? Hilmi Yavuz’a bakılacak olursa bunlara  kabaca oryantalizmin yaklaşımı ile  ortaya çıkan ürünler olarak bakmalıyız.
Oysa durum hiç de öyle görünmüyor.
Derrida’nın,  Adorno üzerinden, Almanca için söylediklerini biz, Türkçe için söyleyebilir  miyiz?
Galiba temel soru budur.
Türkçemize yansıyan toplumsal ilişkilere  değgin söz ve kavramların felsefi  düşünceleri yansıtacak derinlik taşıdıklarını söylememiz çok zordur. Böyle bir yaklaşım, Türkçemizi  değersizleştirmek demek değildir. Türkçenin bir felsefe dili olması için yapılan çalışmalar  ve bu alanda verilen yapıtlar tabii çok önemlidir ve bunlar  bu alanda çok yol alınmasını sağlamışlardır.[2]  Ne ki bu yapıtlar  felsefenin “çocukluğun köklerinden gelen bir dil olmasını” sağlamaktan çok uzaktır. İşte bu nedenledir ki bizde felsefe, şiir üzerinde  egemenlik kurmuş, salt şiir değil, tüm yazın üzerinde de etkin olmuştur.
Şiir ile felsefe ilişkisini kazdığımızda, şiirin felsefeye içkin  olduğunu  görüyoruz. Şiirin felsefi bir  izleği işlemesi aslında onun şiirliğini de ortadan kaldırabiliyor. Böyle bakıldığında,  felsefenin şiir içine, o şiiri kuran sözcüklerin  derinliklerinden gelen anlamsal ağırlıkla oturması gerekiyor. Sanki şiire felsefe giydirilmiştir. O giysi çıkarılamamalı; çıkarılmak istendiğinde,  şiirin yok olacağı bilinmelidir. Bu durum, özde ve biçimde şiirle felsefenin eşleşmesi anlamına alınmalıdır.
Hilmi Yavuz yazısında, Hilmi Ziya Ülken’in “felsefeyi şiirden ve ‘hikemiyat’ diye, değersizleştirdiği ‘felsefe kırıntıları’ içeren edebi metinlerden, üstün görerek Platon’dan bu  yana  Avrupa akılcı geleneğinin felsefenin şiir üzerinde inşa ettiği tahakkümü yeniden üretiyor”  diyor ve ekliyor:   “işte tam da bu nedenle, felsefenin şiir üzerindeki tahakkümünü, bir yapı söküme uğratarak ortadan kaldırmanın, bizim entelektüel tarihimizin bize ait söylemle yazılıp okunması  açısından can alıcı bir önem taşıdığını düşünüyorum.” Diye tamamlıyor görüşünü.
Bu sözlerden anlaşılan şudur:
Bizim eski yazın metinlerimizden, içlerinde  ‘felsefe kırıntıları’  taşıyanların,  ‘entelektüel tarihimiz bakımından’  bize ait söylemle yazılmış bir  tür felsefe metinleri olarak kabul edilmeleri gerekir. Batıda, felsefenin  bağımsız bir alan olarak ortaya çıkması; salt  felsefeolarak okunan kişilerin/ metinlerin bulunması,  bizi çokça ilgilendirmemelidir. Bizim insanımız bu metinleri okumaz. Çünkü onun geleneğinde felsefe yoktur. O, felsefe diye, içinde düşünce kırıntıları bulunan yazın metinlerini okumaktadır ve bu ‘entelektüel tarihimiz açısından’  önem taşımaktadır.
Böyle bir görüşe katılabilir miyiz?
Önce, entelektüel tarihimiz açısından  içinde felsefe kırıntıları taşıyan metinlerin yok sayılması anlamına gelmiyor Prof. Ülgen’in bu doğrultudaki eleştirisi. Hoca, felsefenin öneminin altını  çiziyor  entelektüellik açısından. İçinde felsefe kırıntıları bulunan metinlerle, felsefe diye yetinmenin  anlamsızlığına da işaret etmiş oluyor.
Bu çizgiyi sürdürmek ve geliştirmek durumundadır entelektüel.
Ne yazık ki bu, yapılamıyor.
Felsefenin  liselerde  entelektüel yetiştirme  bağlamında bir  ağırlığı olmak gerekmiyor mu? Bu soruya olumlu mu olumsuz mu yanıt vereceğimizi hala saptayamadığımızdandır ki  Türkçemiz [3],  kültürümüz ve bilimsel  tabanımız bir türlü derinlik kazanamıyor.
Bunları Hilmi Yavuz bilmiyor mu ki?
Hem de benden çok iyi biliyor. Biliyor  ya Batının, (her zaman takıldığı) oryantalizmden baktığını düşündüğü için böyle söyleyebiliyor.
Oysa, Batı dediğimiz  bu çerçeve, AB adı ile  bir kültür, politika, ekonomi, güvenlik şemsiyesi olarak bugün artık  bizim de altına girmeğe çaba harcadığımız bir  çerçeveyi oluşturuyor. Küreselleşme  olgusu karşısında  böyle düşünmenin, küreselleşme olgusunun her geçen gün genişlik ve derinlik kazanması karşısında  salt bir tür  kendini tatminden öteye  gidemediği de çok açık.
Hilmi Ziya Ülken’in batılılar gibi düşünmesi  Hilmi Yavuz’a,  “ felsefenin şiire olan tahakkümünü onaylama işi, Prof.Ülken‘e mi düşmeliydi? Ne yazık ki öyle!” dedirtiyor.
Yavuz, Hilmi Ziya hocanın  kendisi gibi düşünmesi gerekeceğini sanıyor. Hoca, bilimsel yapısının gereğini yerine getiriyor. Oryantalizm takıntısı yok.
Felsefenin, insanın doğa/toplum ve insanlarla ilişkileri  bağlamında  ele alınmasında  ve bu ele alınışın gerek insan ilişkileri ve gerekse felsefe bağlamında  dil ile  ortaya konulmasındaki  hem derinliğini hem de geniş olanaklılığını  gözden uzak tutmamalı…Böyle bir genişlik ve derinliği bulunan bir olanağın, “felsefe şiire egemen mi değil mi?” gibi   bir soru ile  öteye itilmesi düşünülecek bir şey değil.
Marx’ın  Feuerbach Üzerine Tezlerinin  11.si, “filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumlarlar, oysa sorun onu değiştirmektir”  biçimindedir.
Felsefe / şiir çerçevesinde bu tezin anımsanmaması mümkün olmuyor. Çünkü  bu teze göre felsefe, yorum esaslı olunca, şiire dünyayı değiştirme işlevi yükleniyor. Şiir zaten izlenimleri değiştirerek kuruluyor. O değiştirmenin  araçları arasında diyalektiğin ağırlıklı bir yeri var. Engels, yadsımanın yadsınması (inkarın inkarı) ile ilgili olarak yaptığıaçıklamada “herhangi bir (a) cebirsel büyüklüğü alalım. Yadsıyalım onu, (-a)’yı elde ederiz. Bu yadsımayı, (-a)’yı (–a ) ile çarparak yadsıyalım, (+a²)’yi elde ederiz. Başlangıçtaki artı büyüklük, daha yüksek bir derecede, karede. Burada da aynı sonucun,(+a)’yı (+a) ile  çarparak, bu dolambaç olmaksızın  da elde edilebilmesinin hiçbir önemi yok, bu da (+a²)’yi verir; çünkü yadsınma
(+a²de  öyle sağlam yerleşmiştir ki karekökü yalnızca (+a) değil ama bir o denli  zorunlulukla (–a)’dır da;  bu durum ikinci derecede  denklemlerde büyük bir pratik önem kazanır. Yüksek matematikteki ”türev, integral” bir tür yadsıma ve yadsımanın yadsınmasıdır”.[4]

Engels’in  değişimi ve değiştirimi diyalektik içinde ortaya koyan bu sözleri,  şiirin sözcüklerle  ortaya koyduğu şiirsel gerçekliğin ta kendisinin tanıtılmasıdır. Şiir, böyle bir değişime yaslanmaktadır. Şiirin böyle bir değişimi gerçekleştirmesi demek onun, diyalektikle el ele olması demektir.  Artık şiirin,  algılamadan başlayan ve yazılıp bitirilmesiyle sonuçlanan tüm evrelerinin doğru olduğunu açık açık söyleyebiliriz.  Yoksa şiir,  doğru bir taban üzerinde durmuyordur, duramaz.
Bu arada felsefe, salt bilgi aracılığı ile  dünyayı yorumlamış oluyor. Bu yorum  Engels’in işaret ettiği  değiştirme işlevini içermiyor. Yorumlanan madde değişmiyor ya da yeni bir kimlikle önümüze  konmuyor. Madde aynen duruyor, ne ki onun, şöyle mi böyle mi anlaşılması gerektiği gibi bir bir yaklaşım üzerinden düşünülüyor. Felsefe, böylece bilgiyi değiştirmiş olmuyor, onu  çeşitli varyasyonlar içinde  değerlendiriyor.
Şiir ise bilgiyi, diyalektik aracılığı ile yeniden yapılandırıp, onun hiç bilinmeyen ve görülmeyen / görülemeyen yanını öne çıkararak, yepyeni bir şey koyuyor ortaya.
Bilgi olarak yansıyan dünyanın,  yeni baştan kurulması demek olan bu yapı, onu (dünyayı) yenilemek demektir.
Biri yorum, öteki ise değiştirim  esaslı bu iki  yaklaşımın  ayrı alanlar halinde yaşamaları gerekiyor. Felsefenin şiiri etki altına alması, şiirin de bir tür yorum olmasını getiriyor ki bu, çok önemli yanlışlıkların da kaynağını oluşturuyor. Çünkü  dünyayı değiştirme esaslı olan şiir, felsefe içinde,  ancak bir  yorum olabiliyor. Şiirin dünyayı değiştirme işlevi tümden ortadan kalkıyor.
Bunu unutmamak gerekiyor.
Heidegger’in  şairler şairi olarak nitelediği Hölderlin’in, şiirin özünü dile getirdiğinden  söz ederek;
/ve gördüğüm kutsal olan, sözüm olsun benim/
Dizesini,
/ve gördüğüm, kutsal olan sözümdür benim/
biçiminde okuduğunu bildirerek, şiirle kutsal olan arasındaki  bağıntıyı ilk olarak soruşturduğunu  ele alıyor bir yazısında[5]. Yazıda, ”şiir, varlığın parausia’sını, doğrudan ya da dolayımsız olarak/gerçek olarak dile getirir” derken; P.de Man“şiir varlığı dolayımsız olarak dile getirme olanağından mahrumdur” biçimindeki görüşüyle, Heidegger ile  P.de Man’ın şiirden bekledikleri konusunda karşıt düşen görüşlerini de ele alır ve  Man’ın yanında durur.
Heidegger, Alman ozanı Hölderlin’in  /gördüğüm kutsal olan sözüm olsun benim/  dizesinden yürüyerek şiirin kutsal söz olduğunu söylüyor ve bunun felsefe temellerini  yukarıdaki alıntılarla çizmiş oluyor. Demek ki ozan, şiir kurarken varlığın özü üzerindeki örtüyü kaldırarak  onu ışıklandırmış oluyor ve  aynı zamanda  görünen değil yepyeni bir varlık ortaya getiriyordur. Bu durum ozanı, kutsal söz söyleyen düzeyine çıkarmaya yetiyor.
Heidegger böyle düşünüyor ve iyi de ediyor.
Heidegger’in  şiir ve ozan konusundaki, bu  ‘düzey kazandırıcı’ yaklaşım biçimini,  Hilmi Yavuz’un,  tıpkı  Şuara Suresindeki yaklaşım ile ele almasını, lafı  ne denli büküp kıvırsanız da  anlamak ve kavramak mümkün görünmüyor.
Ve yine yapılanın  ne şiire, ne de onun yorumuna  en ufak bir katkıda bulunmadığını bulunamayacağını söylemek gerekiyor açık açık!§
Heidegger’in  şiirin kutsal söz demek olduğu inancının, şiiri Hıristiyan ilahiyatına göre okumak” olarak nitelendirir ve İslamiyetler  ilişkilendirmek üzere, İslamiyet’te kutsal sözün vahiy ile ilişkisini  ele alır. Heidegger’in, Hölderlin’in dizesini kutsal söz olarak okumak istemesini,  bu sözlerin  vahiy düzeyine çıkarılması anlamına geldiğinin altını çizer. Ve bunun bir ‘ontolojik yanılma’ olduğunu söylüyor. Bu duruma P.de Man’ı da tanık gösteriyor.[6]
Ünlem tümceleriyle  vurgulamaya çalıştığı  bu görüşünün sağlam hiçbir dayanağını gösteremiyor ve söyleyemiyor ne yazık ki! Hölderlin’in dizesindeki sözlerin Heidegger tarafından kutsal söz olarak tanımlanması, onların vahiy kökenli sözler olması gerektiğini söylemeye yetebilecek bir kanıt değil ki!
Yavuz’un bu yaklaşımı  onun, vahiy, salt İslami söze aittir. Onun dışında vahiyden söz edilemez biçiminde düşündüğünü kabul etmek? Yavuz adına, vahim bir yanılsama olur bu!…
Dört büyük din kitabının (Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an) ortak özelliği ‘gökten indirilmiş’ olmalarıdır.
Tevrat’ın, Tanrı vahyi olduğu (Anabritannıca, 22.cilt, s.549)’daİncil’in, İslam’da İsa’ya indirilen  kutsal kitap olduğunun benimsendiği  (Anabritannıca, 11.cilt, s. 550)’de; Zebur’un, İslam inancında Hz. Davut’a  vahyedilen  kutsal kitap olduğu  (Anabritannıca, 22.cilt. s.549)’da belirtilmektedir.
Ayrıca bu durum, Kur’an, İsra suresi, 55. ayette de de açıklanıyor.
Şimdi bir gerçeğin değil, bir yanlışlığın yanında bulunmakla karşı karşıyayız… Gelenekselliği öne çıkarmak ve onun yanında olmak için, bir gerçeği saptırarak direnmenin hiçbir yararı yoktur.
Tedirgin edici bir durumdur bu!
 Hıristiyanlıkta sözün, kutsal olanla varlığın dolayımsız kavranışını sağlayacak biçimde  birleşmesi olanaksızdır” diyerek, sözün İslami bağlamda Allah ile ilişkisinin vahiy aracılığı ile kurulmasına karşılık, Hıristiyanlıkta da şiirsel sözle kurulabileceğinin Hölderlin aracılığı ile  Heidegger tarafından dile getirilmesinin, sakıncalı olduğu nasıl söylenebilir? Böyle düşünmenin  İslamiyetler ilişkisi nasıl kurulabilir ki? Böyle düşünmek, niye örneğin  vahyi,  basite almak falan gibi bir anlama gelsin ki?
Öte yandan böyle  düşünmek, niçin Kur’an’ın ontolojik konumundaki ayrıcalığının ortadan kaldırılması anlamına alınsın ki ?
Kur’an’ı şiirle aynı ontolojik düzeye koymak! Mutezilenin içine düştüğü sapkınlık da buradan kaynaklanmaktadır”  yaklaşımı, niçin bir ozanı, şiir bağlamında  bu denli ilgilendirsin ki? Bunu anlamak pek mümkün olmuyor.
“Kur’an’ın şiirle aynı ontolojik düzeye konulması” ve böylece “mutezilenin içine düştüğü sapkınlığa düşülmesi” nin, ancak din bilginlerince ele alınıp değerlendirilmesinin pek yerinde bir yaklaşım olacağının, sağduyulu herkesin benimseyebileceği bir yol olduğu  apaçıktır. Hilmi Yavuz gibi bir ozanın, hem de şiirin değerini oldukça düşürecek bir yaklaşımla, böyle bir dinsel  alana  girmesini çok yadırgatıcı bulduğumu söylemeliyim.
Konunun  bir felsefe konusu olmasından yararlanarak, “Kur’an dışında hiçbir söz  gayb’ı, yani söz’e aşkın olanı dile getirmek iktidarına sahip değildir. Gibi  yargıları dile getirmek[7], şiir adına yapılmamalıdır ve hele sonuçta şiiri küçültmek için hiç yapılmamalı ve söylenmemeliydi.
Heidegger;
“dil, her şeyden önce  yorumsama ilişkisidir. Ya da dil ve yorumsama aynı şeydir; insanın özünün varlık, varoluş ve var olanlarla yorumsamacı ilişkisidir. Sözü edilen ilişki, öyle matematiksel, mantıksal  bir neden sonuç  ilişkisinin çok ötesinde, insanın ikileme ile ilişkisi içinde var olması anlamına  gelir. İnsan tam da varoluşu ile  kendisini yazgı düzene  bağlayanı gereksinir ve aynı zamanda onun tarafından gereksinir. Bu ilişki içinde var olabilmesi, gel-gitleri getirmesiyle, mesajı alıp kollamasıyla mümkündür. Aynı zamanda bu, insanın sözü edilen ikilemeyi kollayıp gözetmesi için, yine çağıran tarafından gereksinilmesi  ve kullanılması anlamına gelir. Var olanlar varlık ikilemesi, açıklığın, var olan şeylerin ve varoluşun  insan tarafından açılıp yayılacağı bir  açıklıktır. İşte salt anlamlandırma, gösterme işareti olmaktan öte, var olana ilişkin bir ima, ipucu olan sözcükler de  ölümlülerin yavaşça gidip geleceği bu açıklıkta salınırlar ” [8].
”Dil,….dünya ve yeryüzündeki şeylerle doğrudan yüzleştirir, ilişkilendirir, bu ilişkiyi sürdürür ve kollar. Ancak ona yanıt verdiğinde konuşabilen, ancak ölümlü olarak bu dörtlünün içinde olabilen insan aracılığı ile taşınır. Çünkü ölümlüler ölümü, ölüm olarak deneyimleyebilenlerdir.”
 ”Dille ölüm arasındaki bu ilişki  ki, insanı dile çeker ve ona bağlar. Dünya dörtlüsünün söyleşisi, her şeyi sessizce yüz yüze, doğrudan  temasa çağırır. Bu varlığın dilidir, sürekli çınlayan sessiz çağrıdır.”
 ”İnsan ancak dille kendisi haline gelebilir ki, dilin doğası tarafından, dili söylemesi için  kullanılabilsin. Yani ölümlüler sadece sessizliğini çınlaması içinde olduklarında, dilden aldıkları ve geri verdiklerince  konuşabilirler; insanın konuşması, dilin konuşmasının, sessizliğin çınlamasının ölümlüleri kullanmasıyla mümkündür[9]diyor. Dilin  bu anlamda kullanılması, varlığın örtüsünün açılması, varlığın kendisinin ışıması anlamına gelmektedir. Dilde içrek olan bu ışıma, varlığı görünmeyen ne ki duyumsanan boyutlarda  ortaya getirmektedir. Heidegger’e göre, şiir ile dil arasındaki ilişki de budur ve bu ilişki şiirin kutsal söz anlamına alınması gerektiğini gösterir.
Heidegger açıklamalarını sürdürüyor:
“Şiirsel söylem bir tür geri çekilmedir. Ozan, sözcüğü söylerken aynı anda  şey kendini olduğu gibi gösterebilsin diye geri çekilir. Diğer yandan sözcük, şeyi kendi varlığı içinde tutan ve kollayan ozana, şiirsel çağrının kaynağından, yani varlığın sınırlarından, sözcüğe çağrı olarak gelir. Adlandırılan çağrı, şeylere, buraya gelmelerini söyler, kendine çağırır, fakat çağırdığını tam da çağırdığı için  bulunduğu uzaklıktan koparamaz. Bu yüzden de her zaman burada ve oradadır; sözcüğün açtığı açıklığın içinde  burada varoluşa, orada yok oluşa gider gelir. Adlandırılan ve böylece çağırılan şeyler, gökyüzünü ve yeryüzünü, ölümlüleri ve ölümsüzleri kendinde toplar. Dördü bir diğerine yönelmiş olmakta, dörtlü olmakta bir olur. Şeyler, dördün bir olmasıyla kendileri olurlarken, dünyayı da taşırlar” [10].
 “Şeyleri kendine çağıran, onlara saygı göstererek, nesnel olarak gördüklerini yerin dışına davet eden ve  böylece davet edildikleri yeri de dünya haline getiren şiirdir. Şiir ve düşünce, doğrudan birbirlerinin komşuluklarını gereksinirler ki dilin varlığı ile varlığın dili böylesi bir ilişki içinde sarmaşabilsin. İnsan da böylesi bir ilişki içinde  özünü vecde getiren, kollayan evde, yani dilde, yani varlıkta yerleşebilsin. Burada dil, varlığı dillendirmek için  insanı kullanır.” [11]
Dilin insanı kullanmasıyla  ya da insan dil aracılığıyla  varlığın kutsallığı içine doğrudan girmektedir.
“Ölümlülerin yeryüzünde  oluş tarzı olan yerleşme, onların varoluşu ile varlığı bir arada tutar. Ölümlüler varlığın sığınağına  girebildikleri ölçüde yerleşebilirler. Böylesi bir yerleşme hem inşa etmeyi, ortaya koyma, ortaya çıkarmayı mümkün kılar hem de hepsini içsel  olarak ilişkilendirerek şiirsel deneyimler haline getirir.”[12] Çünkü, “hakikati ortaya çıkaran, şiirsel olandır”
Ve
“Dil özünde şiirdir. Var olanları adlandırdığında  onları hemen söze ve varlığa kavuşturur. Burada hakikati gösteren yazgı olarak  varlık örtülü de kalsa, şiir dünyasının yazgısının habercisidir.”[13]
*
Whitehead’a göre, “ kavrama” ve “yaratma” kavramları önemli kavramlardır. Çünkü felsefe, sorunları bu  kavramların içerdiği  değişim ve oluş süreçleri içinde çözümlenmektedir. Bu işlemler sırasında us yol gösterici olmalıdır.
Oluş, düşüncenin yaratıcı akışıdır. Bu akışın içinde değişim ve oluşma birbirlerini gerektiren temel öğelerdir. Edim bir nesnenin özne ile birlikte oluşturduğu bir organizma gibidir. Evrenin bir biçimsel duruşu, ortaya gelişidir.  Onun birliğinin altında yatan içi içe geçmiş nitelikler ve ayrımlar vardır. Ancak kavrama ile bunların neliklerinin ayrımına ulaşılabilir. Tam bu  noktadan başlanarak değişim ve dönüşüm olanakları ortaya çıkıyor. Ozan bu olanakları kullanmak durumundadır. Yoksa tekdüzeliğe düşebiliyor.
A.Badiou [14], postmodern yönelimin homojenliği bir yana atarak birbiriyle ilişkisi olmayan   parçalar ve söylemleri öne çıkardığını, bu yolla dilin zamanımızın büyük aşkın/ bir transandantali  olmasını getirmiştir gibi bir düşünceyi öne çıkarması şiirin yeni biçimi için de kimi olanaklar getirmekte ve  örneğin Türkiye’de Ücra hareketinin, Zinhar ve Heves dergisi çevresindeki şiirsel oluşumların açıklanmasına ve kavranmasına yardımcı olmuştur. Evrensel bir tabanı olan bu düşüncenin göz önünde tutulmasında yarar vardır.
Badiou  şiirde; yaradılışın, her uzamın ve her şeyin ötesinin, bir bilinmeyenin, aşkınlıkların,edimselliklerin  düşünülmesinin, tasarlanmasının düşünülmesi… gibi çok geniş olanaklar sağladığını ileri sürüyor.[15]
Bu görüşler şiir için kimi taban felsefi düşünceleri oluşturuyor. Tabii doğrudan ozanlara sesleniyor.
Faucault, yapıtlarında, belirli bir tarihsel döneme uygun düşen bir ilişkiler bütünlüğünü ile söylem ve eylemleri episteme kavramı ile bağlamaktan söz ederken[16]   sanatçının/ozanın  önüne yeni ve çok karmaşık ilişkiler ağı ile örülmüş bir uzam atıyor. Sanatın önemli bir çalışma alanı olmalıdır bu alan.
R.Rorty, gerçeğin  sözcükler ve tümcelerle ortaya konabileceğini;[17] Gerçeğin, algılanan ve kavrananın sözcüklerle somutlaştırılmasından ortaya çıktığını söylüyor. Böylece gerçeğin dilin içinde bulunduğu, olduğu ileri sürülüyor. Dil ile anlatılmayan/anlatılamayan şey gerçek değildir. Dili insan oluşturuyor. Demek ki, insanın algılama boyutlarını da içeriyor gerçeklik.
Bu derinleşmeden ortaya çıkansa,  sanatta  yer alan gerçekliğin dil ile varlık kazandığıdır. Dil olmasa gerçek de ortaya çıkmayacaktır. Dilin ortaya koyduğudur gerçek. Bu yaklaşım biçimi  sözle uğraşanlarının  dikkatine sunuluyor Rorty tarafından. Önemsenmesi, yaratılacak ürünlerin sağlamlığına, söz sanatçısının  dilbilim ile ilişkisine ve yeni ve değişik bir dil oluştururken önünü aydınlatmak gibi katkılar sağlayacağını düşünüyorum.
Sanatçıların, özellikle söz üzerinde çalışan sanatçıların, filozofları salt tanımakla kalmayıp, onları izleyerek özümsemeleri gerektiğini düşünüyorum ben.
Bu çabanın, sanat ürünlerinin sağlam bir düşünsel tabana oturtulmasını,  sanatçının ve ürününün ayaklarını bastığı tabanı salt çok iyi tanımalarını değil, gerekliliğini de sağlayacağına inanıyorum.
Böyle bir birikimin, çalakalem yazmanın önünü kapayacağını da belirtmek istiyorum.

Sanatın, sanatçının üstünde yürüdüğü tabanı, yolu yapanlar, onaranlar filozoflar değil mi zaten?




  • §M.Şener, Şiiri Yeniden Düşünmek, Şiiri Yeniden Kurmak, s.212-238
[1]  (J. Derrida  ,”Yabancının Dili, “Le Monde Diplomatique Türkçe ocak sayısı, 2002 ,s. 25)
M. Şener, Şiiri Yeniden… S. 213 bkz.
[2]M. Şener, şiiri yeniden… S.214 bk.
[3] Hasan Bülent Kahraman, 6 Mayıs 2002, Radikal gazetesi  “Neo –Türkçe”  başlıklı yazısı ;  M.Şener, agy. ,s.216 bk.
[4]Marx  –Engels, Felsefe Metinleri , s.178
M.Şener   Şiiri Yeniden… ,s.218 bk.
  [5] H.Yavuz, “Heidegger ,Şiir ve Kutsallık” ,Zaman gazetesi, 4.9.2002
M. Şener  Şiiri Yeniden… ,s.219
  [6] H.Yavuz  “Heidegger, Kutsallık ve İslam “ yazısı, zaman,  11.9.2002
Agy. . S.220 bkz.
[7]H. Yavuz “Şiirsel Söz Dille Kutsal Olanı Birleştire bilir mi? “ , Zaman, 18.9.2002, agy. s.222 bk.
[8] Heidegger, Patikalar, haz. H. Ünal Nalbantoğlu s.128. Agy. S.222 bkz.
[9] Agy. ,s.129, Agy. ,s, 223
[10] Agy. ,s.131 , Agy. s.224
[11] Agy. ,s.131,  Agy. S.224
[12] Agy. S.143,  Agy. S.224 bk.
[13] Agy. s .139, 145, 146,  Agy. s. 225 bk.                                                                            
 [14] Alain Badiou, Sonsuz Düşünce,  metis y., s.17
[15] Agy, s. 63
[16] Judith Revel, Faucault Sözlüğü, s.67
[17] Richard Rorty, Olumsallık, İroni ve dayanışma, Ayrıntı y., s.26 ve ötesi…
http://www.muhsinsener.name.tr/431/siir-icin-cikarsamalar-iv-filozoflarin-siirle-ne-iliskisi-olur-ki/












Hiç yorum yok:

Yorum Gönder