7 Temmuz 2015 Salı

Hilmi Yavuz'un şiirlerinden seçmeler




(İlk şiirim 15 Aralık 1952’de Kabataş Lisesi öğrencilerinin yayımlandığı Dönüm dergisinde çıktı. “Sabahların Türküsü” adlı bir şiir. 
Şiirin yayımlandığı derginin elime geçtiği anı çok iyi hatırladığımı söyleyemem. 
Ama şiiri Behçet Necatigil hocaya verdiğim anı çok iyi hatırlıyorum. 
Dergiyi biz onun yönetiminde çıkarıyorduk. 
Hilmi Yavuz)

Sabahların Türküsü

Meşeler göğermiş varsın göğersin
Göğersin bulutlarla şehirler köyler
Aydınlık sabahlarda bacım bu türküyü
inceden ince  
bir kadın söyler.
      
Bir kadın söyler bacım, bu türküyü
Nice gecelerdir hasret kalmışım  
Her şey göğermiş, sahi her şey...  
Kara düşlerden gerine gerine  
Uyanmışım.

Hilmi Yavuz

Dönüm Dergisi, 15 Aralık 1952 
http://www.milliyet.com.tr/1998/12/10/yazar/pulur.html





Hilmi Yavuz

Bütün o aşkları yazdı da ne oldu
Gülleri çocukları denizleri tuttu da elinden
Hep bir ceviz yaprağı gibi belirdi ince yüzü
Bırakılmış gemilerin su kesimlerinden

Hilmi Yavuz



Hilmi’nin çocukluğu

Hilmi diyor ki yeminler
Bana çeşmeleri hatırlatır
Tabut kalın ciltli bir kitaptır
Senin de çocukluğun bir ceviz tabut muydu
Usulca bırakılan denize?

Hilmi diyor ki ben
Ucuz hüzünler kiralardım
Alyanak bir kuklacıdan
Gök binlerce mavi şapkadır
Senin de şapkan mavi miydi
O günlerde?

Hilmi diyor ki annem
Çiçek işlemeli bir lâmbaydı
Karartma gecelerinde
Sen de denizleri anlıyor muydun
Yatağa girmeden?

Hilmi Yavuz




Ben İçin Sonnet

benim yüzümdür işte, mağrur, kalın, şizofren;
unutmak ve aynayla, aşklarla azalmada;
ben gideli beridir hilmi yavuz ile ben
bazen burdayız işte, bazen de ürkünç oda
içimize kapanan kapısıyla bugün de
bir ben'e açılıyor, ah, yıldızlı ve çorak

bir çökelti gibiyim ben kendi belleğimde...

nereden açılırsa orasından akacak
ur mu, ben mi, çıban mı? kötücül, irinli, pis...
bıçak, bisturi, makas beni deşin ve yarın
çıkarın ne vardıysa: teslis, teslis ve Teslis...

bana çivilidir, isa'yla çarmıh neyse;
aşksa bir iç kanama... gül, gülden içeri'yse...


Hilmi Yavuz







Ten İçin Sonnet

ben tenime yürürüm, tenim benim gereksiz
et parçası, atılmış, duruyor bir kenarda...
áh, aşklar vardır şimdi, amaçsız ve ereksiz
birlikte dolaşırlar; yırtıcı ve hovarda...

belleğim? bir kurttur o! dâima ipe sapa
gelmeyen bir şeyleri parçalıyor... kemirgen!
aşk uzakta uluyor, yalnızlık lapa lapa
yığılıyor kapıma... âh, kendini kürerken

kaybolan kar günleri!.. elimle yediririm
tenimi yeraltına... savaşlarda karartma
olduğunda örterler ya... ağır perdelerim

öyle kapalı işte... sımsıkı... bir kuşatma!
bir kurt nasıl kuşanırsa öyle kar günlerini;
aynalar kuşanıyor aynadaki tenini...

Hilmi Yavuz




Kimlik Sonnet'si

ben aynada büyüdüm, aynalar ise bende,
acıları gezerken, sözlerimizle ikiz;
birlikte olduğumuz, âh, o ürkünç bedende
bakarken kendimize, sevişen günlerimiz

birer birer görünüp dibe çöker, âh, kısır
bir yolculuk bizimki...hani durak, yol nerde?
hangimiz ötekine giz oluruz ya da sır?
aynı tende dağılır, ten aynada yiter de

fırtına saatlerde aşklardaki ince kum
üstüme yığılırken, akşamları kederle
-ve sanki sevişirmiş gibi ikindilerle

o dökülüp düşerse, kırılan ben olurum...
kimliğim öldü benim, çoktan geçtim adımdan,
âh, başka bir şey değilim aynalarımdan...

Hilmi Yavuz





kazı
sarı yaz! kat kat şafaklar
gördün dizelerde, sevdalar
gördün göçük bir dağ
gibi üstüste geldikçe
ben şairim: bir yeraltıyım ben
acıyım
kazdıkça
ve derine indikçe
siz kimbilir kaç gece
bir gülün ölümünü andınız
bir ipek simya sesi
ve nice
katmanlar aradınız
ve dolaştım diye düşündünüz
bir yaz gibi gülen çocuklar
ve yollar gördükçe

şiirler kazılmalı: o ince
gurbetlerin gömdüğü
söz başları kırmızı
yazmayı gördüm sandınız
kırgın kâğıtlar buldunuz
hüznü donmuş, külü meşin
ve birden
acısı acınıza değdikçe

 Hilmi Yavuz





yolculuk ve hüzün

 ne kadar gitsem o kadar uzak;
yaşlanınca inceliyor yalnızlık;
kurur insan hüznü akşama doğru;
kendim için edinilmiş yolculuk…

dağ yitiyor, ay seçilmez oldu, su battı;
şimdi sahiden her şey bir yorum;
o kadar hüzündüm ki, büzüldüm
ve artık kendimle örtüşmüyorum…

çok yokuşlar tırmandım, iniş olmadı;
kim örüyor, görünmüyor, duvarlar…
ey mevsim! vur hançeri de kopsun,
beni yazlara bağlayan bağlar…


Hilmi Yavuz





Narkissos’a Ağıt


biz kiminiz? hüznümüzünüz artık 
ve artık kendinin önünde yürü ölüme 

yokluk hangi deftere yazılıp unutuldu 
ve hangi akarsu’da bulundu? bunu bildin! 
sen gerçekten yalnızken bile 
sanki yalnızmış gibiydin! bir dili 
-sendin o!-soyundun ve giyindin 
sende ‘gül’ anlamına gelirdi her kelime 

buraya bir göçüğü açmaya geldin 
içinde elmas dolaşır ve bahçen birikmiş... 
ört tenine aynaları... onlarla başlamış 
ve onlarla bitmiş 
bir yaz! günlerle lekeli... ve gidiş!.. 
bıraktım akşamları kendi yerime 


Hilmi Yavuz




... 

bir insana bırakılmış olan keder 
ve kelimelerin ilmi... 
hilmi, 

hüznün çeliğini döven bir demirci 
oldu kalbin, kalbim kalbine çırak; 
bırak kendi dövdüğü çelikle ölsün, bırak! 
bak, yıllarca bir pamuk ipliğine dizdiğin 
onca inci, parmakların arasından dökülüyor. 
şimdi yıldızlara soralım hangimiz birinci, 
kim gerçekten hüznün nöbetini bekliyor. 

sonsuzluğa adanmış sonlu bir hayat 
yaşadım ve değil mi ki her soruya 
bir yanıt aradım, 
yeni bir soruya vardım hep 
ve mürekkep dağılırken anladım: 
her sevda bir yenilgiyi itekliyor. 

anladım mürekkep değil kandır 
bir şiiri nakşeden ve âhârı 
tutuşturup yakandır o kıyısız denizi. 
ben sen oldum ya, unut bizi! 

o an bu andır; silah çekilmeli... 
o silah ki sonbaharı dilin, 
o silah ki benim kalbim... kalbim, 
tekliyor. 

...
http://www.murtecisozluk.com/nedir.php?q=hilmi+yavuz



AKŞAM VE SEN VE BEN

ikimizdik, sen ve ben, bir çiçekle
onun tomurcuğu arasında bir yerde;
öylece durur muyduk, ikimiz gibi?
dâima birlikte olurduk hüzünlerde...

anımsar mısın, yaz günü, bir bahçeyle
gizledikti kendimizi birbirimizden;
sen ve bahçe, ben ve bahçe, sen ve ben:
akşamlar derlerdik her ikimizden...

üşürüz, çünkü uzağız şimdi o yazdan;
ey, birazdan bir yazdan geçer olan, ey!
kimbilir ne anlama geliyor artık,
şu eskiden “hüzün” dediğimiz şey?

Hilmi Yavuz


LAVİNİA İÇİN SONNET

sana da yas yaraştığı söylenir,öyle değil!..
birden bir dal kırılır,hani düşer ya suya,
sen o akarsusun...akma!..kendine eğil,
orda gördüğün dalı,ey solgun lavinia,
sanki tanır gibisin...belki eski yerinden
göçmüş bir yaz sözünde unutulan zakkumu
usulca büyüttündü,akarak ta derinden;

anımsa,öpüşlerdeki taşı,çakılı,kumu...

nerde bir yaz olduysa o dalı taşır şimdi;
ah!al götür,al götür...bırakma bir kuytuda;
sen onu bıraktıkça ona yaraşırım şimdi
yas...ansızın köpüklerle sevişen bir duyguda...

kırık...o yaz aynalarda durulsun diye güya
sana yas değil elbet,yaz yaraşır lavinia...


Hilmi Yavuz
*


Dize


Taşırdı yaz kuşları kaygısız
Solukların kabuğunu teninde
Vebadan kırılmış boş kentlerinde
Diz dize oturuyor bakışlarımız

Son kuşun son yaprağa usulca
Değip geçerken anlattığı giz
Bir hüznünde konaklamış gibiyiz
Diz boyu bozgunlardan çıkınca

Sen ey bakışların yol geçen hanı
Çılgınlığa yazla gelen ilk konuk
Adlarına deniz vuran soyluluk
Dize gelir önünde güllerin en yabanı
Hilmi Yavuz
*



Harfler Ve Melâl

29ARA
ben esterebadi’nin sözünü kale
almadım: harfler dünya’dan hayale
doğru yolcudurlar, durmazlar;
dönüşür birbirine ‘Allah’ ve ‘Lale’…
sen bir kurdun yalnızlığı
gibi kurdun yalnızlığı…
harfler ki, dağbaşlarıdır;
sözler, bulutların ördüğü hâle…
o eski hüzünlerin aldığı biçim;
harflerin ormanında çok çok dolaştı;
ağacı, yaprağı, çiçeği aştı; -ama yok!
bir karşılık bulamadı melâl’e…
Hilmi Yavuz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder