6 Temmuz 2015 Pazartesi

Hilmi Yavuz'un yaptığı gezilerle ilgili izlenimleri


Kitabeleri kayıt altına alıyorlar
Japon profesör Kayoko Hayashi ve Prof. Dr. Hatice Aynur
http://www.zaman.com.tr/kultur_kitabeleri-kayit-altina-aliyorlar_2086275.html



Japonya izlenimleri (1)

Tokyo Üniversitesi Yabancı İncelemeler Bölümü'nün ‘Tokyo University of Foreign Studies'; Japoncası ‘Gaygoday) resmi çağrılısı olarak 3–7 Aralık tarihleri arasında, Japonya'daydım.


Çağrı nedeni, ‘Uluslararası Çağdaş Türk Edebiyatı' üzerine düzenlenen bu sempozyuma, Türkiye'den benimle birlikte Oya Baydar ve Latife Tekin de çağrılıydılar. Sempozyumun, '2003 Türk–Japon Dostluk Yılı bağlamında düzenlendiğini de hatırlatayım. 2 Aralık Salı günü öğleden sonra Paris üzerinden aktarmalı Tokyo'ya uçtuk. Ertesi gün akşam Tokyo'daydık.

Toplantı, Tokyo Üniversitesi Yabancı İncelemeler Bölümü'nün etkinliği idi ama, asıl düzenleyiciler, Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. Bayan Kayoko Hayashi ile iki yıldan beri Yabancı İncelemeler Bölümü'nün Türkçe Seksiyonu'nda görev yapan Yard. Doç. Dr. Bahriye Çeri idi. Sempozyum 6 Aralık Cumartesi günü yapılacaktı; 4 ve 5 Aralık günleri için de özel geziler ve görüşmeler öngörülmüştü. Programa göre, Japon yazar ve şairleriyle tanışma söz konusuydu. Ben, özellikle, edebiyat ve kültür tarihçisi kimliğiyle tanıdığım (ve, söylemesi bile fazla: büyük değer verdiğim) Shuishi Kato ile tanışmak istediğimi Prof. Hayashi ve Dr. Çeri'ye bildirmiş ve Kato'dan bir randevu sağlamalarını rica etmiştim. Tokyo'ya iner inmez, Narita Havaalanı'nda bizi karşılamaya gelen Prof. Dr. Hayashi müjdeyi verdi: 4 Aralık Perşembe günü Kato ile görüşecektik.

Shuishi Kato'yu Türk kamuoyu tanımıyor. Ben de, tamamen raslantıyla, bundan 18 yıl önce, ‘Le Monde' gazetesinde yayımlanan bir mülakatı vesilesiyle tanımıştım. O yıllarda ‘Le Monde'un Tokyo muhabiri olan Philippe Pons ile yapılan bir mülakattı bu ve Kato, bu mülakatta, daha önce de birkaç defa yazdığım gibi, Batılı anlamda sistematik bir felsefe geleneği üretememiş toplumlarda, felsefenin işlevinin edebiyat tarafından üstlenildiğinden söz etmekteydi.

Shuishi Kato, Japonya'da daha çok Tokyo'nun en çok satan gazetelerinden biri olan (tirajı 3 milyon civarında) ‘Asai Shimbun'da, ayda bir defa yayımlanan deneme ve eleştiri yazılarıyla tanınıyor. Şimdi 84 yaşında;– buna rağmen, kendisiyle yaptığımız görüşmede, bedensel olarak yaşlılık belirtileri gösterse de, zihnen son derece etkileyici göründü bana. Gençlik yıllarında roman ve şiir yazdığını, ama şair ve romancı olarak, pek itibar görmediğini anlattı, gülerek...

Kato, Japonya'da sistematik bir felsefe geleneğinin olmayışını, geleneksel Japon insanının ‘zaman' ve ‘mekan' konseptine bağlıyor. Kato'ya göre, geleneksel Japon kültürü, ‘şimdi' ve ‘burada' kültürüdür ve olguların ya da edimlerin geçmiş'e ya da gelecek'e atıfta bulunularak kavranması gibi bir durum söz konusu değildir. Kato, özünde kavramsal (soyut ve genel) olan felsefi düşüncenin, ancak ‘geçmiş' ve ‘gelecek' nosyonu ile imkanlı hale gelebileceğini; ‘şimdi'nin (ve ‘burada'nın), somut düşünce objeleriyle dile getirilmek imkanına sahip olduğu için, soyut ve genel olan'a ihtiyaç duymadığını söyledi. Benim bir sorum üzerine de, ‘geçmiş' ve ‘geleceğe' atıfta bulunmadan düşünmenin, kendi kendine yeterli kırsal toplulukların düşünce tarzı olduğunu da ilave etti.

Bu, Japonya'nın ATÜT'le (‘Asya Tipi Üretim Tarzı') ilişkisi olduğunu gösterir mi–bilemiyorum? Ama Kato'nun ima ettiği durumun, ATÜT'ü hatırlattığına şüphe yok. Buna karşılık, İdris Küçükömer, ‘Japon Kalkınması ve Türkiye'ye (Gerçek Yayınları, 1966) yazdığı ‘Önsöz'de, Japonya'da Tokugawa döneminin feodal bir panoramasını çizer. ‘[N]üfusun asıl büyük çoğunluğunu[n] derebeylerinin (‘daimyo') ‘oprağına bağlı, hür olmayan köylüler[in] meydana getir[diğini]' bildirir: ‘Derebeyler, egemen (hakim) sınıftır. Ve 270 kadar derebeyi vardır: Bunlar İmparatora sözde tabidir: Gerçekte imparatorun elinden imtiyazları alınmış, bir gölge haline getirilmiştir.' Bu tablo, ATÜT'den ziyade Avrupa feodalitesi ile benzerlikler gösteriyor. Toprağa bağlı, hür olmayan köylüler, servaja; daimyo'lar da senyörlere, sınıfsal konumları itibariyle çok daha yakın görünüyorlar.

(Japonya izlenimlerini anlatmaya devam edeceğim.)

10.12.2003
Tokyo Belediye Binası
Tokyo Belediye Binası:
İkiz kulelerden oluşan bu bina Tokyo’nun Shinjuku semtinde yükselmekte olup Kenzo Tange tarafından tasarlanmıştır.
Japonya izlenimleri (2)

Tokyo'daki ilk günümüzde, kısa bir şehir turu yaptık. Tokyo Belediye Binası'nın en üst katını ( 45. kat), bir 'cihannüma' gibi inşa etmişler. Dört bir yandan Tokyo'yu, 360 derecelik bir kuşbakışıyla gördük. Tam bir gökdelenler şehri!


Aslında tepeden bakılınca, mesela New York'tan hemen hemen hiç farkı yok. Bizi gezdirenler, Tokyo'nun eski belediye başkanının makamının bulunduğu kata, büyük bir yüzme havuzu yaptırdığını söylediler. Doğallıkla bu durum, kamuoyunda ciddi eleştirilere yol açmış;-adamcağız bir daha seçilememiş! Şunu düşündüm: Doğu'da ne kadar batılılaşılırsa batılılaşılsın, gene de doğulu kalan bir yan var. Tokyo eski belediye başkanı da bunun tipik bir örneği...

Prof. Kayoko Hayaşi ve Dr. Bahriye Çeri, bizi (Oya Baydar'ı, Latife Tekin'i ve beni), Tokyo Belediye Binası'ndan sonra, Meiji Tapınağı'na götürdüler. Büyük bir parkın içine inşa edilmiş bir tapınak. Park, akılalmaz güzellikte akçaağaçlarla, çamlarla, lale ağaçlarıyla ve adını bilemediğim ağaçlarla dolu. Parkın sakinleri olan kargaların arasıra duyulan bed sesleri olmasa, sessizliği ve dinginliğiyle, insanı inanılmaz bir erinçle kuşatan bir doğa ortamı. Tapınak, 20. yüzyılın başlarında kendini Tanrı ilan eden imparator adına yapılmış, daha sonra da onarım görmüş. Japonya'da Meiji kültüne inananlar var. Kapıdaki duyuruya bakılırsa, her yıl bu külte bağlananların sayısı artmakta imiş...

Tapınağa abdest alınarak giriliyor. Şadırvanda sadece el yıkamak abdest almış olmak için yeterli. Biz de öyle yaptık. Japonlar, dua ederken el çırpıyorlar;- Tanrı uyuyorsa, uyandırmak için! Tapınağın iç duvarları, birer dilek duvarına dönüştürülmüş; - dileklerini Tanrı'ya sunmak isteyenler, dikdörtgen biçiminde beyaz bir kağıda yazıp, ahşap duvardaki özel boşluklara yerleştiriyorlar. Sadece duvarlara değil, iç avludaki ağaçlara da dilekler asılıyor.

O akşam (4 Aralık) Tokyo'daki Büyükelçiliğimizde, bizim için bir yemek verildi. Yemeğin evsahibi, zarif büyükelçimiz Solmaz Ünaydın Hanımefendi idi. Bu yıl, bilindiği gibi, Türk-Japon Dostluk Yılı. Yemekte hem Sayın Büyükelçi ile hem de Tokyo'da görevli genç diplomatlarımızla görüşme imkanı bulduk. Ben ve yazar arkadaşlarım, Devletin, özellikle edebiyatçılara karşı geleneksel olumsuz tavrını söz konusu ettik;- 'Dostluk yılı'nın 'resmi' etkinliklerinde edebiyatçılara yer verilmeyişini eleştirdik. Ve bu anlayışın, Sayın Büyükelçi Ünaydın'ın daveti gibi anlamlı davranışlarla değişiyor olması konusundaki iyimserliğimizi dile getirdik.

Genç diplomatlar, dedim. Gerçekten de Dışişlerimizin geleneksel yüzünde köklü değişmeler var. Cumhuriyet'in ilk yılları, ya edebiyatçı büyükelçilerin (Yahya Kemal, Yakup Kadri, M.Ş.E gibi) ya da edebiyata büyük yakınlık duyan büyükelçilerin (Fuad Bayramoğlu, Fehmi Nuza, Mahmut Dikerdem gibi) dönemiydi. Daha sonra, özellikle Fatin Rüştü Zorlu'nun uzun Dışişleri bakanlığı sırasında, Hariciyemiz, sadece siyasi ve ekonomik konularda uzmanlaşan teknokratların (bunlara 'Fatinistler' deniyor!) hakimiyeti altına girdi;- hariciyecilerin entelektüel düzeyi sadece bu alanlarla; entelektüel ilgileri de, müzik ve sahne sanatlarıyla sınırlı kaldı.

Şimdiyse durumun değişmekte olduğunu görmek beni ziyadesiyle bahtiyar kıldı. Tokyo Büyükelçiliğimizde görevli genç diplomatlar (özellikle de 3. sekreter Ömer Murat), hariciyecilerimizin entelektüel ilgilerinin, sadece siyasi ve ekonomik pratiklerle değil, ama aynı zamanda hem Türkiye'nin hem de görev yaptıkları ülkelerin kültürel meseleleriyle de derinden ilgilendiklerini gösterdi. Dediğim gibi, bunun için ne kadar memnun olsak, azdır.

(Japonya izlenimlerimi yazmaya devam edeceğim)

17.12.2003




4.12.2003 / Tokyo BE (Yazar Latife Tekin de davetliler arasındaydı)

Japonya izlenimleri (3)

Tokyo University of Foreign Studies'in Türkoloji Bölümü tarafından düzenlenen ‘Uluslararası Çağdaş Türk Edebiyatı Sempozyumu', 6 Aralık Cumartesi günü yapıldı. O gün sabah saat 09.30'da, tek kelime Japonca bilmeyen Oya Baydar, Latife Tekin ve Ben, tek kelime İngilizce, Fransızca ya da Türkçe bilmeyen bir Japon şoförüne, bizi ‘Gaygoday'a (Tokyo Üniversitesi Yabancı İncelemeler Bölümü'ne) götürmesini söyledik.


Dr. Bahriye Çeri, bir gece önce, Gaygoday'ı bulamama ihtimaline karşı, elimize bir de Japonca yazılı adres tutuşturmayı da ihmal etmemişti. Ama adresi göstermeye gerek kalmadı- Japon şoför, ‘gaygoday, hayyy!' diye gülümseyerek, bizi Tokyo University of Foreign Studies binasının kapısının önüne bıraktı.

‘Japonya'da Çağdaş Türk Edebiyatı Toplantısı', Ankara Üniversitesi Japon Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdikten sonra Tokyo'da master yapan İnan Öner'in ‘Çağdaş Japon Edebiyatı Üzerine Notlar' (‘Öykü ile Şiir arasında bir Durak: Shosetsu') başlıklı bildirisi ile başladı. İnan Öner, master'ını tamamladıktan sonra Tokyo'da çevirmen olarak çalışmaya başlamış genç bir bilim adamı. İnan, genç Japon şair arkadaşlarıyla birlikte, “Mite' (‘Bak!') adlı bir şiir dergisi de yayımlıyor. Öner, ‘Mite'nin 30 Kasım 2003 tarihli 55. sayısında Hilmi Yavuz'dan Japonca'ya çevirdiği üç şiirin (‘doğunun diyalektiği', ‘doğunun kalıtı', ve ‘doğunun sevdaları IV') yer aldığını söyleyip dergiyi bana iletti. Teşekkür ettim.

Öner, bildirisinde Japon ve Türk edebiyatları arasında türlere ilişkin bir karşılaştırma yaptı. Türk edebiyatında şiirin öne çıktığını, Japon edebiyat geleneğindeyse ‘shosetsu' diye bilinen roman/öykü türünün ağır bastığını belirtti. İnan'a göre, ‘Tsubouchi Shoyo'nun 1880'li yıllarda İngilizce'deki 'novel'in karşılığı olarak önerdiği ‘shosetsu', giderek, ‘roman, öykü ve şiir arasında salınan bir tür oluşturagel[miş]'. İnan, dikkate değer bulduğum şu tespitle bağladı sözlerini: ‘Belki de, ‘shosetsu'nun kaderinde ulus-devlet'in kuruluş sürecinin talep ettiği ‘siyasetin estetizasyonu'nu da yüklenmek vardı: Acaba ‘shosetsu', milliyetçiliğin istediği şiiri (tikelliği) ve emperyalizmin istediği romanı (tünmelliği), ikisini birden mi vaad etmişti?'

İnan Öner'den sonra Hiroaki İto'nun ‘Japonya'da Türk Edebiyatı Araştırmaları' konulu bildirisini dinledik. İto, ‘Japonya'da en iyi bilinen Türk hikayesi[nin], Masao Mori çevirisi ile ‘Nasreddin Hoca Hikayeleri' olduğunu belirtti. Ama, Mori'ninkinden başka Hoca çevirileri de var Japonca'da. Beş ay önce de, Mutsumi Sugahara ve Kaori Oota, ilk defa ‘Dede Korkut Kitabı'nın tam çevirisini yayımlamışlar.

İto'nun bildirdiğine göre, ‘Japonya'daki şiir ve oyun alanlarındaki tercümelerin çoğu, Nazım Hikmet'[e] ait. Nazım'ın şiirlerini çevirenlerden biri olan Toshio Mine, ayrıca 1994'te ‘Türk Şiirleri' adlı bir kitap da yayımlamış. Kitab'ın ‘Ortaçağ' bölümünde Fuzuli ve Baki'nin; ‘Modern' bölümünde Nazım Hikmet, Asaf Halet Çelebi, Orhan Veli, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oktay Rifat, Behçet Necatigil, Cahit Külebi ve Suat Taşer ele alınmış. Japonca'da ‘Türk romanının ilk tam tercümesi[nin] [ise], Hiroki Odaka ve Shigeru Katsuda tarafından tercüme edilen Mahmut Makal'ın ‘Bizim Köy'[ü]' olduğu anlaşılıyor. (İto, bu çeviride antropolog Masaki Matsubara'nın ‘Değişen Köy' başlıklı bir incelemesinin de yer aldığını belirtiyor) ‘Bizim Köy'den başka tam çeviri olarak Suat Derviş'in ‘Ankara Mahpusu', ve Ferit Edgü'nün ‘O, Hakkari'de Bir Mevsim' romanları var.

İto'nun bildirisini, Prof. Dr. Masami Arai'nin ‘Edebiyat Araştırmalarında Külliyat Telifinin Önemi' başlıklı bildirisi izledi. Prof. Arai, Tokyo Üniversitesi Yabancı İncelemeler Fakültesi Türklük Araştırmaları Bölüm Başkanı. İlgilenenler bilecektir; özellikle Osmanlı yakın tarihi ile ilgili çalışmaları, Türkçe'ye de çevrilmiş olan değerli bir Türkolog. Arai, ‘külliyat' çalışmalarında ciddi problemler olduğunu, 19. yüzyılda yazılmış bir metnin kime ait olduğunun bile, kolay kolay tespit edilemediğini söyleyip şaşırtıcı örnekler verdi.

(Bu konuya önümüzdeki hafta da devam edeceğim.)

24.12.2003



Japonya izlenimleri (4)

Japon mutfağı bana göre değil;- damak gustolarımız uyuşmuyor Japonlarla. Bir kere ben çiğ bir şey yiyemem, midem kalkar. Şimdi İstanbul sosyetesinin fevkalade rağbet ettiği suşi ya da çiğ balık (her neyse!), benim görmeye bile tahammül edemediğim bir şeydir. İkincisi, peynir ve zeytin yoksa sofrada, o kahvaltı sofrası değildir benim için. Japonya'da peynir ve zeytin yok! Japon evsahiplerimiz, eksik olmasınlar, bize Tokyo Inn Oteli gibi, eli yüzü düzgün bir otelde yer ayırtmışlardı. Otelden değil, ama verdikleri sabah kahvaltısından şekvacıyım (şaka, şaka!). Peynir ve zeytin olmadığı için, sabahları, ananas, portakal ve mandalinalı kahvaltılar ettim;- hani, galiba iyi de oldu!

Geçen hafta Tokyo University of Foreign Studies'de yapılan ‘Japonya'da Çağdaş Türk Edebiyatı Toplantısı'ndan sözetmiştim. O konuya devam edeceğim elbet. Ancak, ondan önce, Tokyo Ulusal Müzesi'ni gezerken dikkatimi çeken bir noktaya temas etmeden geçemeyeceğim. Japonya'nın, tıpkı Osmanlı gibi, 19. yüzyılda, radikal sayılabilecek bir modernleşme sürecinden geçtiğini biliyoruz. Bu, Meiji Restorasyonu Dönemi'dir (1868-1912 arası). Japon ‘modernleşme'si, Barrington Moore Jr.'un da ‘Social Origins of Dictatorship and Democracy'de (Türkçeye, Şirin Tekeli ve Alaeddin Şenel tarafından, ‘Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri' adıyla çevrilmiştir) belirttiği gibi, ‘[geleneksel'] Japon siyasal ve toplumsal kurumlarının, kapitalist ilkelere uyarlanabilme[si]' ile mümkün olabilmiştir. (Temelde, Osmanlı 'modernleşmesi'nin gerçekleştiremediği de tastamam budur!): Gene de, Tanzimat'ta olduğu kadar değilse de, Japonya'da, ‘modernleşme'nin ideolojik düzeyde alımlanışında, ‘Bihruz Bey Sendromu'na benzer bazı durumların yaşandığı anlaşılıyor. Tokyo Ulusal Müzesi'ni gezerken, Meiji Dönemi'nde yaşamış iki ressamın yaklaşımları, fazlasıyla ilgimi çekti. Bunlardan biri, Kuroda Seiki, öteki Harada Naojiri. Müze'de, her ikisinin 19. yüzyılın sonunda yapmış oldukları iki kadın portresi yer alıyor. Seiki'nin tablosunun adı, ‘Okuma'; Naojiri'nin tablosunun adı, ‘Alman Kadın'. İki portrede de Batılı kadınlar, idealize edilerek resmedilmiş. Sanki, Batılı kadının kişiliğinde, Batı'nın kendisi idealize edilmiş gibi geldi bana: Kimbilir, belki de öyle değildir.

Tokyo University of Foreign Studies'de yapılan seminere dönüyorum. Geçen haftaki yazımda, Prof. Dr. Masami Arai'nin ‘Edebiyat Araştırmalarında Külliyat Telifinin Önemi' başlıklı bildirisine temas etmiştim. Arai'den sonra, iki yıllığına Tokyo Üniversitesi'ne davet edilen Yıldız Teknik Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğretim üyelerinden Dr. Bahriye Çeri'nin ‘Çağdaş Türk Edebiyatında Roman ve Şiir Üzerine Genel Bir Değerlendirme' başlıklı bildirisini dinledik. Dr. Çeri, 'roman ve şiir çerçevesinde Tanzimat'tan günümüze kadar olan Türk edebiyatı üzerinde dur[du] ve ‘[g]ünümüz Türk edebiyatının yapısını anlayabilmek için böylesine bir tarihsel çizgide, yaşanılan değişiklikleri [...] gözler önüne sermek gerek[tiğini]' belirtti. Türk edebiyatının kendi geleneğiyle kurduğu ilişkiyi öneçıkaran, yararlı bir konuşmaydı.

Dr. Çeri'nin hemen arkasından, Yıldız Teknik Üniversitesi'nde araştırma görevlisi ve aynı zamanda doktora öğrencisi olan Didem Ardalı Büyükarman'ın, ‘Geçmişle Gelecek Arasında, Kopan Bir Halkanın Birleştiricisi: Hilmi Yavuz' başlıklı bildirisi vardı. İtiraf etmeliyim ki, Didem Büyükarman'ın bildirisi, Hilmi Yavuz şiiri (ve genel olarak Hilmi Yavuz'un edebi kimliği) üzerine yapılmış en özgün ve en başarılı çalışmalardan biri olarak, beni çok mutlu kıldı. Bildirinin ayrıntılarına girmiyorum, ama umuyor ve diliyorum ki, Sevgili Didem Büyükarman, bu bildiriyi Türkiye'de de yayınlar ve bildiriyi okuyacak olanlar, sadece Tokyo University of Foreign Studies'in bastırdığı sempozyum kitapçığına sahip okur kitlesiyle sınırlı kalmaz.

‘Japonya İzlenimleri' ile ilgili son yazımı, önümüzdeki hafta yazıp bu konuyu bitireceğim. Bu vesile ile, değerli okurlarımın yeni yıllarını kutluyor ve onlara yeni yılda sağlık, safalık temenni ediyorum.

31 Aralık 2003




Japonya izlenimleri (5)

Öteden beri, geçmişte bazı toplumların, kendi ulusal dillerinin dışında, bir başka ulusun dilini, niçin ya da hangi gerekçelerle, bir entelektüel ‘statü dili' olarak kabul ettiklerini düşünmüşümdür.


Mesela, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun ‘saray dili', dolayısıyla entelektüel dil, Türkçe değil Farsça; Prusya Kralı II. Frédérick döneminde ise, Almanca değil de Fransızca idi. Neden? Mevlana Celaleddin, ana dili Türkçe olduğu halde, eserlerini niçin Farsça; Leibnitz, ana dili Almanca olduğu halde eserlerini niçin Fransızca yazdı? Bir dilin, ulusal dili, deyiş yerindeyse, geriye iterek bir entelektüel dil haline gelmesinin sebepleri neler?

Japonya gezisi sırasında, XX. yüzyılın başına kadar, Japonya'da entelektüel dilin ya da edebi dilin, Çince olduğunu öğrendiğimde, gerçekten çok şaşırdım. Bu bilgiyi bana nakleden Prof. Dr. Tooru Hayasi, bana son derece çarpıcı gelen bir açıklama daha yaptı. Bir ‘edebi dil' olarak Çince'yi, sadece erkekler kullanabiliyorlardı ve kadınların Çince yazmaları kesinlikle yasaktı! Gerçekten çarpıcı;- entelektüel statü'nün, cinsiyete dayalı bir ayrımcılığı da dayatıyor olması! Kadınların, deyiş yerindeyse, ‘edebi kamusal alan'ın dışında tutulmaları, Japonya'da erkek egemen söylemin ne kertede faşizan bir baskıya dönüştüğünü gösteriyor.

Burada, daha önce de sözünü ettiğim Shuishi Kato'nun, Tokyo'daki görüşmemiz sırasında yaptığı bir tespiti hatırladım. Kato, XX. yüzyıl Japon edebiyatının en önemli eserlerinin, (i) göçmen asıllı, özellikle de Kore asıllı yazarlar ve (ii) kadın yazarlar tarafından yazıldığını söylemişti. ‘Edebi alan'da Çince yazarak 'görünür' olmalarının yasaklanmasının Japonya'da kadınları bir azınlık (‘azınlık'ı, ‘minör' karşılığı kullanıyorum) statüsüne indirgemiş olmalıdır. ‘Minör edebiyat' kavramının bu anlamda, Gilles Deleuze tarafından kullanıldığını söylememe bilmem, lüzum var mı? Deleuze'ün Kafka'yı (tabii Beckett ve Luca'yı da!), bu kavramın içinden okuduğunu biliyoruz. Kafka, ulusal dilini kullanamayan bir yazardır;- zorunlu olarak, Almanca yazan bir Çek Yahudisi! Onun deyişiyle 'belirsiz ya da ezilmiş ulusal bilinç, ancak edebiyat aracılığıyla var olabilir.'

Deleuze'ün Kafka üzerine söyledikleri, Kato'nun dikkatimizi çektiği iki olguya da teorik açıklık getirebilir sanıyorum. Gerek Kore asıllı yazarların, gerekse kadın yazarların, elbette farklı gerekçelerle (Korelilerin, ‘ulusal bilinç'i yitirmemek için; kadınlarınsa, ‘edebi kamuoyu'nun dışına atılmışlığın ‘ezilmiş'liğiyle) öneçıkmış oldukları söylenebilir. Deleuze'ün 'minör'lük kavramı, ayrıca, Selçuklu döneminde Farsça'nın, Büyük Frédérick döneminde Fransızca'nın ve Japonya'da Çince'nin bir ‘entelektüel dil' olarak ortaya çıkışıyla da ilişkilendirilebilir mi;- düşünmek gerek! Geçen haftaki yazımda, 6 Aralık günü, Tokyo'da, Tokyo University of Foreign Studies'de yapılan ‘Japonya'da Çağdaş Türk Edebiyatı Toplantısı'ndan söz etmeye başlamıştım. Didem Ardalı Büyükarman'ın ‘Geçmişle Gelecek Arasında Kopan Bir Halkanın Birleştiricisi: Hilmi Yavuz' başlıklı tebliğinden sonra, Fumi Oshima ‘Oya Baydar ve Eserleri' ve Tomoko Sakuragawa da ‘Latife Tekin Üzerine' başlıklı bildirilerini sundular.

Toplantıdan sonra bir kokteylde, Japon dostlarla yeniden bir araya gelindi. Kokteylde başta Prof. Dr. Tooru Hayasi olmak üzere, Meiji Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden Prof. Dr. Yuzo Nagata, Tokyo Metropolitan Üniversitesi İnsan Bilimleri Fakültesi'nden Prof. Dr. Hiroyuki Kotani, Osaka Üniversitesi Yabancı Araştırmalar Bölümü'nden Prof. Dr. Shigeru Katsuda (Prof. Katsuda, kasım ayında Bilkent'te bir konferans vermişti), Tetsuya ve Chizuko Hirose ve Osaka Üniversitesi Yabancı Araştırmalar Bölümü'nde okutman olarak çalışan A. Kamil Toplamaoğlu olmak üzere, dostlarla sohbet ettik. Ayraç içinde belirteyim: Bir Türk dili (dilleri) uzmanı olan Prof. Tooru Hayasi, Türkçe'yi anadili gibi konuşuyor. (Dostumuz Nurettin Demir, Hayasi'nin ‘jestlerinin bile Türkçe' olduğunu söyledi!) Nurettin Demir ve Emine Yılmaz'ın İsveçli Türkolog Lars Johanson'dan çevirdikleri ‘Türk Dili Haritası Üzerinde Keşifler'de (Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002) Tooru Hayasi'nin Doğu Türkistan'da (Sincan'ın Batısı) konuşulan Eynu Dili üzerine yaptığı çalışmalardan söz ediliyor. Kısaca, önemli bir Türkolog Tooru Hayasi.

Sıra teşekkür faslına geldi. Tokyo University of Foreign Studies'de, bu davet ve toplantıyı örgütleyen Japon ve Türk dostlarımıza kalbi şükranlarımı sunuyorum. Başta Dr. Kayoko Hayasi'ye, Dr. Bahriye Çeri'ye, asistanlarına (Didem'e, Banu'ya), İnan Öner'e ve Tokyo University of Foreign Studies'in akademik ve idari personeline sonsuz teşekkürler.

Japonya'yı bir defa daha görmek nasip olur mu? Nasipse olur.


07.01.2004
http://arsiv.zaman.com.tr/2004/01/07/yazarlar/hilmiyavuz.htm







Hollanda izlenimleri: Bir festivalden arta kalanlar (1)

Bu ayın üçüncü haftasında, 4. Akdeniz Şiir Festivali dolayısıyla Hollanda’da idim;- Hollandaca adıyla ‘Kunstsichting Sahne’ ya da Türkçe adıyla ‘Sanat Sahne’ Vakfının çağrılısı olarak...
İtalyadan Claudio Pozzani, Fas’tan Zahra Ziraoui, Yunanistan’dan Roula Kaklamanaki, İspanya’dan Libero Ubeya, Bosnadan Halil Dzananovic ve Hollandadan Hester Knibbe ve Türkiyeden de benim katıldığım bu Festivalde başta Den Haag olmak üzere, sırasıyla Amsterdam, Utrecht, Rotterdam, Tilburg ve Leiden’de şiirler okuduk.

Bu yılın başlarında, Festivali organize eden ‘Sanat Sahne Vakfının yöneticilerinden Murat Tuncel beni aradı ve bu Festivale Türkiyeden beni davet etmek istediklerini, kabul edip etmeyeceğimi sordu. Doğrusu ya, başlangıçta, bunca yoğun işlerin arasında, Aralık ayında Hollandaya gitmenin beni pek açmadığını söylemeliyim. Üstelik, ta çocukluğumdan beri bilinçdışıma çöreklenmiş bir ‘seyahat anksiyetesi vardır bende. Sanırım, daha önce de yazmıştım: Çocukluğum, babamın görevi dolayısıyla Anadolunun bir kasabasından ötekine, kelimenin tam anlamıyla, savrulmakla geçti. Her defasında o taşra kasabasına tam alışmış, arkadaş edinmişken, birden kopmak oradan! Yolculuk öncesinde beni bir tür bunalıma sokan, çocukluktan kalma bu savrulmuşluk duygusu olsa gerektir...

Yine de, Muratın önerisini kabul ettiğimi söylememe gerek var mı?. 14 Aralık Çarşamba günü sabahı 07.45 uçağıyla Amsterdama yollandım. Eksik olmasın, sevgili avukatım Recep Ayyıldız, eski sevgili öğrencilerim Seyfullah Işık ve Emre Ceylan, birlikte, sabahın köründe özel arabayla gelip evden beni aldılar, Havaalanına kadar götürüp, pasaport kontrolünden geçinceye kadar, o mahut seyahat anksiyetemin geçmesini beklediler...

Hollanda, düz bir coğrafya. Bırakın dağı, küçük bir tepe bile yok. Üstelik, küçük bir ülke olduğu için bir şehirden ötekine kısa sürede gidilebiliyor;- tabii, eğer yolu biliyorsanız! (Bu ‘yol’ bulma meselesini, sonra değineceğim için, şimdilik bir yana bırakıyorum.) Amsterdam Havaalanında beni Vakıf yetkilileri Ali Develioğlu ve Ferhan Arı ile, şimdi Hollanda’da, Den Haagda yaşayan, Boğaziçi Üniversitesinden sevgili öğrencim Ahmet Demirhan karşıladılar. Amsterdamdan Den Haag’a neredeyse 20 dakikada ulaştık. Ahmet, eksik olmasın, Festival etkinlikleri dışında (hatta zaman zaman, o etkinliklerde) beni hiç yalnız bırakmadı. Hatta son gün Amsterdamda, İstanbula döneceğim akşam uçağına bininceye kadar, kaldı benimle.

İlk gün, Çarşamba günüydü, Den Haag’da Noord Zee Oteli’ne (bana 13 numaralı oda verilmişti) yerleştikten sonra, Haag’da, ‘Panorama Mesdagı gördük. Hendrik Willem Mesdagın eşi ve birkaç arkadaşının da yardımıyla yaptığı ve bir cihannüma gibi inşa edilmiş kocaman cam fanusun içine yerleştirilen panoramik bir 19. yüzyıl Den Haag görünümü... Scheveningenden denizi, gemileri, kum tepecikleriyle sahili ve Den Haagı 360 dereceden dört bir yanıyla gösteren devasa bir tablo. O kadar sahici duruyor ki her şey, koca tablo, sanki camdan dışarı çıkıldığında kumsala ayak basılabilecekmiş duygusunu veriyor...
Doğrusu ya, altı gün boyunca, Festival etkinlikleri dışında Hollanda’da, eski deyişle, görüp göreceğimiz rahmet bu oldu! Ha, alelacele dolaştığımız Van Gogh Müzesi var bir de... (Devamı Haftaya)
Hilmi Yavuz, 28 Aralık 2005

Ayrıca bakınız:



Hollanda izlenimleri: Bir festivalden arta kalanlar (2)

Hollanda’da düzenlenen 4. Uluslararası Akdeniz Edebiyat (Şiir) Festivali’nin ilk gününde (14 Aralık, 2005) etkinlik Den Haag’da düzenlenmişti. Otelde dinlendikten sonra akşam saat 19.00’da, etkinliğin yapılacağı Transvaalkwarter Bibliotheek’e topluca gittik; -’topluca’ derken, etkinliğe katılan şairleri kastediyorum elbet:
İtalya’dan Claudio Pozzani, Fas’tan Zahra Ziraoui, Yunanistan’dan Roula Kaklamanaki, Bosna’dan Halil Dzananovic, Hollanda’dan Hester Knibbe, İspanya’dan Libero Ubeya ve Türkiye’den de ben...

Sunucumuz, şairleri Hollanda diliyle sunuyor, şairler de şiirlerini kendi dillerinde okuyorlar. İyi de, ne ben ne de (Srebrenitsa’da anne ve babasının vahşice katledilmesinden sonra Hollanda’ya sığınan Bosna’lı şair Halil’in dışında) öteki konuk şairlerin hiçbiri Hollanda dilini bilmiyoruz! Birbirimizin dillerini de bilmiyoruz, eee o zaman ne oluyor? Şairler, hepimiz, birbirimizi anlamadan, öylece oturuyoruz. Festival dolayısıyla basılan broşürde de, hepimizin ikişer şiiri Hollanda’caya çevrilmiş. Aramızda ortak bir dil olmadığı için, hiç kimse ötekinin şiirini anlamıyor. Hani mesela, şiirler İngilizce gibi, herkesin ortaklaşa, şöyle ya da böyle anlayabileceği bir dile de çevrilebilseydi, diye düşünüyorum.

İtalyan Clauio, 1961 doğumlu. Broşüre (gene!) Hollanda’ca yazılmış olan kısa biyografisinden sökebildiğim kadarıyla, daha çok şiir festivalleri düzenleyen bir organizatör. Hollanda’ya ayağının tozuyla Japonya’dan, orada düzenlediği bir şiir festivalinden geldi. Şiirleri, Fransızca’ya çevrilmiş. Yine Fransızca’ya çevrilmiş ‘Kate et Moi’ diye bir romanı var! Claudio, şiirlerini bir performans icra eder gibi okuyor. Soyadı ‘Pozzani’ ya, ben onu ‘Pozcu’ diye çevirdim. İtalyanca anlamasanız bile, şiirlerindeki tekrarlar ve prozodi ile desteklenen gövde diliyle verdiği pozların belirli bir etki sağladığını söyleyebilirim.

Zahra Ziraoui ise herhalde bir 60 yaşında falan olmalı. Bir eli, sanırım bileğinden ameliyat geçirdiği için sürekli sarılıydı ve galiba hastaydı da! Altı çocuk annesi imiş. Şiirlerini ana dili Arapça okudu. Arapça’nın da, tıpkı İtalyanca gibi, bir etkileme gücü var. Biraz Arapça bildiğim için Zahra’nın şiirlerini takip edebildim sayılır. Özellikle, Filistin üzerine yazdığı şiiri çok etkileyici idi...

Yunanlı şair bayan Roula Kaklamanaki de, sanırım, yaşca Zahra’ya yakındı. Melina Merkuri’nin Kültür Bakanlığı döneminde, milletvekili olarak bakan yardımcılığı yapmış. Atina Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş; Atina’da avukatlık yapıyor ve ‘Hellenic Quarterly’ adında bir de dergi çıkarıyor.

Hester Knibbe de Hollanda’lı bir şair hanım. Evsahibi sıfatıyla katıldı sanıyorum, yoksa, bildiğim kadarıyla Hollanda’nın Akdeniz’e kıyısı yok! 1946 doğumlu olduğu belirtiliyor Festival broşüründe, fakat son derece zarif ve kesinlikle yaşını göstermiyor. Hollanda diliyle okuduğu şiirlerinden bir şey anlamayacağımızı tahmin ettiği için, İngilizce’ye çevrilmiş şiirlerini dağıtmak inceliğini gösterdi.

Festival’in en ‘festival’ adamı, hiç şüphesiz, İspanyol Libero Ubeya idi. Son derece konuşkan, birlikte olduğumuz yemeklerde ve sohbetlerde hiç susmadı ve, burası önemli, İspanyolca bilip bilmediğimize aldırmadan, sürekli İspanyolca konuştu. Olan da zavallı Claudio Pozzani’ye oldu: İtalyanca ile İspanyolca’nın yakın diller olmasından dolayı, Libero ile İspanyolca konuşmaya kalktı ve bir daha da ondan kurtulamadı! Konuşulacak bir konu bulamadığında, masada duran tuzluğun İspanyolca adını söyleyip, sözcüğün tarihini (!) tam yarım saat (ve elbette kimsenin anlamadığı İspanyolca ile!)anlattığına bile tanık olduk Libero’nun...

Libero’nun hikayeleri bitmedi. Devamı haftaya...
Hilmi Yavuz, 4 Ocak 2006




Hollanda izlenimleri: Bir festivalden arta kalanlar (3)
Akdeniz Şiir Festivali’nin 2. günü Amsterdam’da idik. Öğleden önceki programda yer aldığı için ‘Van Gogh Müzesi’ni gezdik.
Gerçi, ağırlıklı olarak Van Gogh’un resimleri sergileniyor, ama, onun yanı sıra, özellikle Empresyonistlerin de resimleri var. Gauguin ve Emil Bernard gibi, Van Gogh’un yakın arkadaşları, Müze’de sanki öteki Empresyonistlere göre daha çok öne çıkarılmış gibi geldi bana. İzlediğim resimler arasında beni (nedense?) en çok etkileyen, Van Dongen’in eşinin büyük boy portresi oldu. ‘Nedense’ dedim, ama belki de şundan dolayı: Resimde kullanılan renklerin sınır tanımazlığının (örneğin, yeşil’in gölgeleme için kollarda ve yüzde kullanılması), ressamın eşiyle olan ilişkisinde de bir sınır tanımazlığı imliyor gibiydi; -ya da bana öyle geldi!

Her neyse, gene de Van Gogh Müzesi gibi bir tek ressam için düzenlenmiş müzelerde, başkalarına da yer verilmiş olmasının, deyiş yerindeyse, bir ‘haksız rekabet’e yol açtığını düşündüm. Haksızlık, evet, çünkü, tuhaf bir şartlanmışlıkla sadece Van Gogh’un resimleriyle ilgileniyor, onun yanısıra sergilenmekte olan öteki ressamların yapıtlarına şöyle bir bakıp geçiyorsunuz. Bu arada canım Pissaro’lar, Seurat’lar, Signac’lar, hatta Gauguin ve Emil Bernard’lar gürültüye gidiyor. Bu durumu fark ettikten sonradır ki, öteki ressamların yapıtlarını (bu arada, Van Dongen’in eşinin portresini!) daha dikkatle izlemeye koyuldum.

Akşam 19.00’da, Amsterdam HTİP’sinin Lokali’nde şiir okumaya geldi sıra. Bu arada dikkatimi çeken bir şey: İnsanlar, tanımadıkları ama tanımak istediklerini, daha önceki tanıdıklarına benzetiyorlar. Bu, bana benzetme ilişkisinin zihnimizi yapılandırmada ne kertede belirleyici bir işlevi olduğunu, bir kez daha düşündürttü. ‘Bir kez daha’ demem, boşuna değil! Zira, gökyüzünde ilk kez bir uçağı uçuyorken görenin, onu büyük bir kuşa benzeterek ‘tanınır’ kıldığını, antropolojik araştırmalar bildiriyor bize. Tıpkı bunun gibi, insanları da ‘tanınır’ kılmada, tastamam bu yöntemi izlediğimizi fark ettim. Geçen hafta sözünü ettiğim İspanyol şair Libero Ubeya’yı ilk gördüğümde, bizim Oruç Aruoba’ya, ama daha çok Oruç’un gençliğine benzetmiştim: Saçları, bıyıkları, yüzünün biçimiyle!

Libero Ubeya şiirlerini İspanyol’ca okur ve ben onun Oruç Aruoba’ya ne kadar benzediğini düşünürken, hemen yanımda oturan ve uzunca bir süredir Amsterdam’da yaşayan Maviye Hanım, kulağıma eğilerek, ‘Ne kadar da Şükrü Erbaş’a benziyor!’ demez mi! Ben de tam o sırada Libero’nun Oruç’a benzediğini düşündüğümü söyledim.

‘Benzetme ilişkisi’ bu kadarla da kalmadı. Hollandalı şair bayan Hester Knibbe’le sohbet ediyorduk, birdenbire durup bana,

‘-Ne kadar da Cees Nooteboom’a benziyorsunuz?’

demez mi? Haydaaa, Cees Nooteboom da kim? Hester, benim yüzümdeki ifadeden sözkonusu zatı tanımadığımı anlamış olmalı ki, açıklama gereğini duydu: Efendim, bu Cees Nooteboom, çok ünlü bir Hollanda’lı şair ve romancı imiş! Hester’e, şiirlerimiz arasında da bir benzerlik olup olmadığını sordum; - yokmuş!

En kısa zamanda Cees Nooteboom’un bir fotoğrafını edineceğim, bakalım gerçekten benzeşiyor muyuz?

(Hollanda İzlenimleri’nin sonuncusu haftaya)

Hamiş: Okurlarımın mübarek Kurban Bayramlarını kutluyorum (H.Y.)
Hilmi Yavuz, 11 Ocak 2006




Bir festivalin ardından: Hollanda izlenimleri (4)
Geçen hafta Ömer Emre Yavuz’un sergisi dolayısıyla, Hollanda izlenimlerime ara vermiştim. Okurlarım merak etmesin, bu, Hollanda üzerine son yazım olacak.
Hollanda’da, bir Türk vakfı olan Kunststichting Sahne’nin düzenlediği Akdeniz Edebiyat Festivali’ne çağrılı olarak gittiğimi okurlarım hatırlıyor olmalıdır. Hollanda’nın başta Den Haag olmak üzere bütün büyük şehirlerinde yapılan şiir okuma etkinliklerine, Türkiye’den sadece ben davet edilmiştim. Başta Sahne Sanat Vakfı’nın gayretli yöneticisi, dostum Murat Tuncel olmak üzere, tüm vakıf görevlileri, bu etkinliğin başarılı olması için çok çalıştılar. Doğallıkla bazı aksaklıklar olmadı değil, ama sanıyorum, benimle birlikte öteki ülkelerden davet edilen şairler de, memnun ayrıldılar Hollanda’dan...

Şiir okuma etkinlikleri için önceden belirlenen mekanlar, genelde kütüphanelerdi. Ama bunların içerisinde en görkemlisi, doğrusunu söylemek gerekirse, Rotterdam’da Bibliotheek Theater’de yaptığımız okuma oldu, diyebilirim. Kütüphanenin tiyatro salonunda gerek ışık ve gerekse ses ve görüntü düzenlemesi gerçekten mükemmeldi. Hollanda’da yaşayan bir Türk piyanist hanımın, Meliha Doğuduyal’ın ezgileri eşliğinde okundu şiirler ve bana sorarsanız, çok da etkili oldu.

Rotterdam’da, etkinlik sonrası düzenlenen kokteylde Rotterdam Başkonsolosu Yeşim Kebabçıoğlu’nu görmek, beni çok mutlu etti. Genellikle bizim Dışişleri, ‘sanat’ deyince, müziği, ondan da sadece klasik Batı müziğini anlar. Türkiye’nin ‘Avrupalı’ ya da ‘çağdaş’ kimliğini, yurtdışında, sadece mesela İdil Biret gibi, Ayla Erduran gibi, Fazıl Say gibi müzikçilerin temsil ettiğine inanır bizim Dışişlerimiz... Müziği, belki de, siyasal bakımdan en ‘zararsız’ gördükleri için... Hele yazarlar, şairler Avrupa’da göründüklerinde büyükelçilerimiz, konsoloslarımız her nasılsa görünmez olurlar;- sanki, gelenlerle Türkiye’nin hiçbir ilgisi yokmuş gibi davranmak, protokol icabıdır! Yeşim Hanım’ın şiir okuma etkinliğini başından sonuna kadar izlemesi, özellikle genç kuşak Dışişleri mensupları arasında bu ‘monşer’ havanın yavaş yavaş dağılmakta olduğunu görmek bakımından sevindirici oldu.

Şiiri okuma etkinlikleri dışında, beni en çok ilgilendiren, Leiden Üniversitesi Asya, Afrika ve Amerindia Araştırmaları Merkezi’nde (CNWS), Türkoloji Bölümü’nü ziyaret etmek ve orada yüksek lisans ve doktora yapan Türk ve yabancı öğrencilerle sohbet etmek oldu. Bölümün başında, Türkiye’de de tanınan, kitapları dilimize çevrilmiş olan tarihçi Eric Zürcher bulunuyor. Prof. Zürcher, o gün Leiden’de değildi ve o yüzden de tanışamadık kendisiyle. Bizi (o gün Üniversite’ye Murat Tuncel ve sevgili Ahmet Demirhan’la birlikte gitmiştik) Prof. Zürcher’in yardımcısı Dr. Mehmet Emin Yıldırım ağırladı. Dr. Yıldırım, benim Boğaziçi Üniversitesi’ndeki ilk yıllarımda öğrencim olmuş. O gün, orada, çağdaş Türk şiirinde ‘sahihlik’ üzerine kısa bir konuşma yaptım. Leiden Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nün yetkin bir bölüm olduğunu, oraya Bilkent’ten giden doktora öğrencilerimizden biliyordum. Söyleşiden sonra, Mehmet Emin Yıldırım, Ahmet Demirhan, Murat Tuncel ve tarih doktorası yapan İsmail Hakkı Kadı ile yemeğe gittik.

Hollanda’da karayolu trafiğine ilişkin bir not: Yollar, sanki satranç mantığına göre düzenlenmiş. Hani satrançta nasıl yanlış bir açılış sizi, daha baştan ‘mat’a mahkum ederse, yanlış bir yola girerseniz, varmayı amaçladığınız yere ulaşmanız mümkün değil. Onun için başlangıçta, sevgili Murat Tuncel’in, otomobili kullanan arkadaşı, ısrarla, ‘aman, doğru girişi ıskalamayalım!’ diye sürekli uyarmasına bir anlam verememiştim. Bir keresinde yanlış bir giriş yapıp da, tam birbuçuk saat, ‘dön baba dönelim!’ fehvasınca dolaşmaya başlayınca anlaşıldı Vehbi’nin kerrakesi!

Son söz. Murat Tuncel’in yanı sıra teşekkürlerim var: Sunucumuz Mine Yapar’a, vakıf görevlileri Nihan ve Ferhan Arı’ya gönül dolusu teşekkürler. O kadar çok zahmete girdiler ki!
Hilmi Yavuz, 25 Ocak 2006








Muğla’dan Akhisar’a, ‘Çağlak Şenliği’ne

Muğla Üniversitesi’nin çağrılısı olarak 24 Mayıs 2005’te verdiğim ‘Tasavvufun Mana Alemi’ konulu konferansın ertesi günü, Akhisar Çağlak Festivali’ne katılmak üzere Muğla’dan yola çıkmadan önce, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ali Osman Gündoğan’la Üniversite’nin Kütüphanesini gezdik.
Son derece modern, aydınlık ve tertemiz Kütüphane binasında, şimdilik 60.000 kadar kitap bulunuyor. Prof. Gündoğan, bağışlarla Kütüphane’nin daha da zenginleşeceğini düşünüyor. Oktay Akbal, geçen hafta da söz etmiştim, yazları Akyaka’daki evinde geçiriyor, kitaplarının bir bölümünü, Muğla Üniversitesi’ne bağışlamış. Çok yakında Prof. Dr. Bedia Akarsu kitaplığı da, bağış yoluyla, Muğla’ya geliyormuş.

Öğle yemeğinde yine Kurucu Rektör Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, Rektör Prof. Dr. Şener Okdik, Prof. Dr. Ali Osman Gündoğan ve Dr. Necdet Subaşı ile birlikteydik. Prof. Fığlalı, emekli olduktan sonra Sıtkı Koçman Vakfı’nın yöneticiliğine getirilmiş. Koçman Vakfı, gayrimenkul gelirleriyle Muğla Üniversitesi’nin her anlamda gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla kurulmuş bir vakıf. Prof. Fığlalı gibi, iki dönem rektörlük yaptığı Üniversite’yi çok iyi tanıyan, deneyimli bir bilim adamının Vakfın başında bulunuyor olması, Muğla için gerçekten büyük talih. Yemekte, önümüzdeki yıllarda Vakfın katkısıyla Muğla’da yapılması düşünülen uluslararası sempozyumlardan söz edildi. Hatırlayanlarınız olabilir: Geçen yıl, Muğla Üniversitesi’nin öncülüğüyle düzenlenen Uluslararası Kant Sempozyumu’na, başta Otto Apel olmak üzere birçok seçkin felsefeci katılmıştı.

Prof. Fığlalı, Prof. Okdik, Prof. Gündoğan ve arkadaşlarının Muğla Üniversitesi’ni başarıyla geleceğe taşıyacaklarına inanarak ayrıldım Muğla’dan.

546. Uluslararası Akhisar Çağlak Festivali’ne, beni Festivali örgütleyen Dr. Sadık Battal davet etti;- 26 Mayıs Perşembe günü, Akhisar Belediyesi Kültür Sarayı’nda ‘Bir Dil Problemi Olarak Şiir’ başlıklı bir konferans vermek üzere! Çarşamba akşamı, Muğla’dan karayoluyla Akhisar’a vardığımda gece olmuştu. Yemekte, Akhisar Belediye Başkanı Salih Hızlı ve arkadaşlarıyla (Nadir Güven ve Gazi Kızılçelik’le) tanıştım. Hızlı, genç bir AKP’li başkan; Sadık Battal’ın da arkadaşı. Sadık, Akhisarlı, ama Van Üniversitesi’nde Sinema-TV Bölümü’nde yardımcı doçent olarak görev yapıyor. Ben Festival’in bu yıl mı başladığını sorduğumda, başta Başkan olmak üzere, çok güldüler. Meğer, bu yılki Festival, sıkı durun, 546. Festival değil mi imiş! Elbette çok şaşırdım. Osmanlı’dan bu yana devam edegelen bir Festival olacağı, elbette aklıma gelmemişti...

Başkan Hızlı, Akhisar Festivali’nin 546. yılında ‘uluslararası’ bir niteliğe kavuştuğunu belirtiyor. ‘İstedik ki,’ diyor, büyük şehirlerimizde gerçekleştirilen kültür festivallerini aratmayacak bir festivalimiz olsun’. ‘20 Mayıs günü Şeyhisa Camii’nde ‘lokma dökümü’ ile başlayan Festival, o gün, sergiler, konserler ve ‘Srebrenitza 1995: Soykırımın 10.Yılı’ başlıklı bir Panel’le devam etmiş. Hızlı başkanın deyişiyle, bu panel ‘Anadolu-Bosna Köprüsü’[nün] Akhisar’da inşa edil[mesi]’ anlamına geliyor. Ermeni ‘soykırımı’ çokça konuşulurken, Srebrenitza’daki soykırımı gündeme getirmekle Akhisar Belediyesi çok önemli bir iş yapmış oldu bence. İyi de, ortalık Ermeni ‘soykırımı’ ile toz dumandan geçilmezken, bu toz dumanın ortasında, Srebrenitza’da, on yıl önce alçakça öldürülen masum Müslümanlara uygulanan hunhar soykırımı Akhisar’dan yükselen o acı çığlık vesilesiyle, birileri (evet, birileri!) hatırladılar mı acaba?

Benim konferansımdan önce, sevgili Haşmet Babaoğlu’nun konuşması vardı. Belediye Kültür Sarayı’nda, Haşmet, ‘Modanın, Edebiyatın ve Futbolun Gündelik Hayat ile İlişkisi’ üzerine konuştu. Haşmet’i epeydir görmemiştim. Yanılmıyorsam en son, Cafe Marmara’da karşılaşmış ve özlem gidermiştik onunla. Şimdi, Akhisar’da, sahnede, ayakta, harikulade bir zihin performansıyla yaptığı konuşmayı dinlerken, 1970’li yılların sonunda, onun, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki felsefe derslerimi dışarıdan gelip izlediği günleri anımsadım. Haşmet de, gerçek bir yücegönüllülükle, o günleri anımsattı salonu tıklım tıklım dolduran izleyicilere;- beni hem mutlu hem de mahcup ederek...

Haşmet’ten sonra salon adamakıllı boşaldı. ‘Bir Dil Problemi Olarak Şiir’i dinlemek isteyenler, elbette sayıca kalabalık olmayacaktı;- olmadı da!

(Akhisar Festivali izlenimlerine devam edeceğim.)
Hilmi Yavuz, 8 Haziran 2005



Akhisar’da devlet ve yerel yönetim işbirliği

546. Uluslararası Akhisar Çağlak Festivali, bir Anadolu ilçesinde gerçekleştirilmesi kolay kolay mümkün olmayan bir etkinlik niteliğindeydi.

Festival, Belediye Başkanı Salih Hızlı ile Akhisar Kaymakamı Seyfullah Hacımüftüoğlu’nun öncülüğünde düzenlenmişti ve göründüğü kadarıyla başarısı da, yerel yönetimle devletin son derece uyumlu işbirliğinin sonucuydu.

Bu meselenin gerçekten önemli olduğunu düşünüyorum. Yerel yönetimleri temsil eden belediyelerin girişimlerine, devleti temsil eden yöneticilerin işbirliğinden çok, engellemeleri ve yasaklamaları gündeme gelir çoğu zaman. Kamuoyuna daha çok, ‘X belediyesinin düzenlediği festivalde Y tiyatrosunun Z oyununu sergilemesi yasaklandı’ biçiminde yansıyan haberlere alışık olduğumuzdan, Akhisar’da yerel yönetimle devlet yönetiminin işbirliğine, (hem de fevkalade uyumlu ve etkin işbirliğine!) tanık olmak, doğrusu, hem şaşırtıcı hem de sevindiriciydi.

Bunda elbette, Akhisar’ın genç Belediye Başkanı Salih Hızlı’nın ve elbette Akhisar Kaymakamı Seyfullah Hacımüftüoğlu’nun kişiliklerinin belirleyici olduğunu söylemek gerekir. Hacımüftüoğlu, son derece donanımlı, yetkin bir yönetici. Festivalin sahiplerinden biri olduğu için (Festival davetiyesinde hem Salih Hızlı’nın hem de Hacımüftüoğlu’nun imzaları var) başından sonuna kadar festivalin bütün etkinliklerini izledi. Ama bunu, sadece, festivalin sahiplerinden biri sıfatıyla yaptığını sanmıyorum. Etkinlikleri, entelektüel bir tecessüsle, coşkulu bir ilgiyle izlediğinin tanığıyım. Benim Belediye Kültür Merkezi’ndeki ‘Bir Dil Problemi Olarak Şiir’ başlıklı söyleşimden sonra uzun uzun konuştuk onunla. Ve şunu düşündüm: Seyfullah Hacımüftüoğlu gibi Cumhuriyet yöneticilerine ne kadar çok ihtiyacımız var...

Benim Cumhuriyet yöneticilerine, özellikle de kaymakamlara çok ayrı bir sevgim vardır. Babam rahmetli Hikmet Yavuz, bir Cumhuriyet yöneticisiydi ve 1925’ten 1950’ye kadar, Anadolu’da, birçok ilçede kaymakamlık yapmıştır: Çermik, Karaisalı, Sütçüler, Ayvacık, Biga, Orhangazi, Şabanözü, Terme, Şebinkarahisar... ‘Cumhuriyet yöneticileri’ deyişini de çok seviyorum. Bu deyiş bana, Muhterem Vefa Veznedaroğlu’nun, eğer belleğim beni yanıltmıyorsa, 1946 ya da 1947 yılında yayımladığı ‘Cumhuriyet İdarecileri’ kitabını hatırlatır. Ve o kalın siyah ciltli kitapta, ‘Terme Kaymakamı Y. Hikmet Yavuz’un, gülümseyen fotoğrafını…

Sadece değerli kaymakam mı, hayır, Cumhuriyet Başsavcısı Ekrem Aydıner de, festival etkinliklerini baştan sona izledi.

Ama bana sorarsanız, Akhisar Festivali’nin asıl kahramanı, Sadık Battal’dı. Sadık’ı tanıyanlar bileceklerdir, heyecanın onda sınırı yoktur. Elbette bir ekiple, ama bütün planlama, örgütleme ve hayata geçirme işinde Sadık Battal’ın feragatli çabası, bitip tükenmez enerjisi ve elbette heyecanı olmasa, Akhisar Festivali, içerik açısından bu kadar dolgun, uygulama açısından bu kadar başarılı olabilir miydi;- ondan pek emin değilim...

Festivalin altbaşlığı ‘Zeytin Şenlikleri’ydi. Ege Bölgesi’nde zeytin deyince akla Ayvalık gelir, Marmara Bölgesi’nde de Gemlik! Akhisar’ın bir zeytin bölgesi olduğunu, doğrusu ya, orada öğrendim. Belediye Binası’nın hemen yanında bir küçük Zeytin Fuarı düzenlenmişti. Fuar, festival boyunca açıktı...

Ve Akhisar’ın o harikulade lezzetli zeytininin tadı damağımda kaldı...

Hilmi Yavuz, 15 Haziran 2005






Gaziantep izlenimleri

Ben, görmediğim ve yaşamadığım şehirleri şiirlerle, hikayelerle hatırlarım. Gaziantep de benim için öyledir;- ya da, öyleydi!
Gaziantep, Alleben’di ;-Alleben’i , Salah Birsel’in ‘yürüyün Alleben’e gidelim’ dizesinden hatırlıyordum ve elbette bir de Ülkü Tamer’in ‘Alleben Öyküleri’nden...

Doğrusu ya, Gaziantep’i, sadece şiirler ve hikayelerle değil, çok sevdiğim dostlarımla da birlikte hatırlarım çoğu kez. Canım kardeşim Onat Kutlar, sevgili ilk gençlik arkadaşım Ergin Ertem, daha 1950’li yılların başında, beni Gaziantep’le tanıştırmışlardı. Gaziantep’le olduğu kadar, Gaziantep’in insanlarıyla da! Ülkü Tamer’in, yıllardır anlata anlata (ve elbette, yaza yaza!) bitiremediği Nakıp Ali hikayeleri, Gaziantep’teki o sinemanın sahibini, neredeyse tanıdık bir dosta dönüştürmüş gibiydi...

Belki de bu nedenle, Gaziantep Üniversitesi’ne bağlı Eğitim Fakültesi’nin dekanı, aziz dostum Prof. Dr. Muhsin Macit’in çağrılısı olarak Gaziantep’e gittiğimde, kendimi, sanki tanıdık bir şehre gelmiş gibi hissettiğimi söylemeliyim. Havaalanı’nda beni Muhsin Macit, ‘Şiirin Aynasındaki Simurg’ kitabının yazarı Uğur Soldan ve değerli Halkbilimci Dr. Ruhi Ersoy kardeşlerim karşıladılar. Uğur’un, benimle ilgili bu çalışması, Can Yayınları’nın Biyografi Dizisi’nin ilk kitabı olarak yayımlanmıştı geçen yıl...

Prof. Macit’in uzmanlık alanı, Divan Edebiyatı. Onun ‘Gelenekten Geleceğe’ ve ‘Divan Şiirinde Ahenk Unsurları’ adlı o çok değerli kitaplarını burada anmadan geçmek olmazdı. Özellikle, ‘Gelenekten Geleceğe’de, onun modern Türk şiirinde Klasik şiirimizin izini süren şairlerde gelenekten nasıl yararlanıldığına ilişkin önemli değerlendirmeleri olduğunu belirtmeliyim.

Gaziantep’e, Üniversite’de bir konferans vermek üzere davet edilmiştim. Konferansın konusu ise ‘Ulusal Kültür ve Felsefe’... Konferansa, başta Gaziantep Üniversitesi’nin saygıdeğer Rektörü Prof. Dr. İ. Hüseyin Filiz olmak üzere birçok öğretim üyesi ve öğrenci dinleyici olarak katılmıştı: Çok yararlı sorular soruldu, önemli problemler üzerinde duruldu.

Üniversite’nin son derece çalışkan ve değerli bir genel sekreteri var: Gonca Tokuz... Gonca hanım, Üniversite Kampusu’na ayak bastığım andan itibaren, o çok iyi tanıdığım Güneydoğu insanına özgü, içten konukseverliğiyle ağırladı beni. İlk akşam, sayın Rektörle birlikte yemekteyken, konu Gaziantep mutfağından açılınca, Gonca hanımın, özellikle bu konuda uzman olduğunu öğrendim: ‘Gaziantep ve Kilis Mutfak Kültürü’ adlı, 2002 yılında yayımlanmış bir çalışması var. Daha önce de, ‘Gaziantep Yemekleri’ ve ‘Gaziantep Tatlıları’ üzerine kitaplar yayımlamış Gonca hanım...

Gonca hanım, o akşam beni bir başka Gaziantep’li yemek uzmanıyla tanıştırdı;- Filiz Ç. Hösükoğlu ile! Filiz, meğerse benim Boğaziçi Üniversitesi’nden eski bir öğrencim değil miymiş! Üniversiteden makine mühendisi olarak mezun olmuş; ama çok uzun bir süredir, mühendisliği bir yana bırakmış ;-eski deyişle ‘ilm-i tenavül’ ile meşgul... Sevgili Filiz kızımla, 1980’li yılların Boğaziçi Üniversitesi’ni özlemle andık. Onun da özellikle, Gaziantep mutfağı üzerine araştırmaları, çevirileri, ulusal ve uluslar arası mutfak kültürü sempozyum ve kongrelerine verdiği bilimsel tebliğleri var. Gaziantep deyince hep yemeklerden söz ettik;-bu konuyu, Gaziantep’in ünlü kebabçısı İmam Çağdaş’ta yediğimiz enfes alinazikler ve öteki kebabların lezzetiyle tamamlayayım.

Gelelim, Zeugma mozayiklerine. Müzede mozayikleri ‘aynelyakiyn görmek’ başlı başına büyüleyiciydi. Bana kalırsa, onların hiçbir yere kımıldatılmamaları gerekiyor.

Bu arada Filiz kızım, beni Timur Schindel ile tanıştırdı. Timur Bey, Gaziantep’te dört eski Antep evini restore edip otele dönüştürmüş. Timur Bey’in verdiği bilgiye göre, bu evlerden en yaşlısı, 175 yaşındaymış. Antep’li işadamı Mustafa Süzer’in de satın alarak restore ettirdiği ve bir müzeye dönüştürdüğü bir Antep evini de gezdik. Harem, selamlık, tandır odası vs. ile etkileyici bir görünümü var.

Söze Alleben’le başlamıştık,onunla bitirelim. İstanbul’a dönmeden önce Gaziantep’li dostlarıma, Salah Birsel gibi, ‘yürüyün, Alleben’e gidelim,’ dedim. Gittik, ama dostlar, bugünkü Alleben’in eski Alleben’den çok farklı olduğunu söylemeyi de ihmal etmediler. Dere kıyısında bir kır kahvesinde oturup çay içtik.

İki günüm geçti Gaziantep’te, bahtiyar oldum.

16 Haziran 2004
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/gaziantep-izlenimleri_59993.html




Avusturya- Macaristan seferimizden izlenimler

Türk insanının, kendi ülkesinin emperyal bir geçmişi olduğunu hatırlaması için, Londra'ya ya da Viyana veya Budapeşte'ye mi gitmesi gerekiyor? Bu hazin sorunun cevabı, maalesef, daha hazin: Çünkü geçen haftanın sonunda Viyana ve Budapeşte'ye yaptığım bir gezide, bizim de bir emperyal ve emperyal olduğu için de ihtişamlı bir geçmişimiz olduğunu, evet maalesef, oralarda hissettim...

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın düzenlediği üç günlük bir Avusturya-Macaristan gezisiydi bu! Benimle birlikte, değerli Türkolog dostlarım Prof. Dr. Osman Horata ve Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan; iki çok sevgili gazeteci arkadaşım İsmail Küçükkaya ve Mustafa Ünal ile TOBB Üniversitesi'nin saygıdeğer rektörü Prof. Dr. Tahsin Kesici...

Viyana'yı ilk kez görüyordum. Batı Avrupa'nın başkentlerinden birçoğunu bilirim. Mesela Berlin, bana göre hem biraz Londra hem biraz da Paris'tir. Ama Viyana öyle değil! Budapeşte ise hiç öyle değil! Buda (Budin) ve Peşte, sevgili Horata'nın deyişiyle, bir 'müze' gerçekten! Şehirde bir müzeyi dolaşır gibi dolaşıyor ve sanki her sokağında, bir imparatorluğun gizlenmiş ya da açıkta bırakılmış geçmişinden izleri fark ediyorsunuz.

Budapeşte'ye gidilir de Gül Baba'nın türbesi ziyaret edilmez mi? Şehre hakim bir tepede medfun Gül Baba, rahmetli hocamız Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan'ın deyişiyle, bir 'kolonizatör Türk dervişi'. Sarığına gül iliştirerek dolaştığı için 'Gül Baba' diye anılırmış. Bize refakat eden aslen Özbek Hüseyin Hazimov'a ödev verdim: Her on günde bir 'Gül Baba'nın merkadini ziyaret edip, sandukasının başındaki sarığa, Budin bahçelerinden koparılmış bir gül iliştirecek...

Viyana'da, 'Zaman' bürosundan büro şefi Fatih Serdar ve Ali Tokul kardeşlerimiz rehberlik ettiler. Viyana da şüphesiz emperyal bir şehir. Ama biz (gezide birlikte olduğumuz arkadaşları kastediyorum!) nedense Budapeşte'yi daha çok sevdik: Bunda belki de Viyana'da sadece bir gün kalışımızın payı vardır;-kimbilir?

Budapeşte'de Buda'yı Peşte'den Peşte'yi de Buda'dan seyrettik. Tuna'nın iki yanından bakıldığında, hangi yandan bakarsanız bakınız, baktığınız kesimin ihtişamını görüyorsunuz. Oradaki dostlarımız, başta Muammer Burtaçgiray, Hüseyin Hazimov ve Boğaziçi Üniversitesi'nden eski öğrencim Hakkı Yaz'la birlikte, şehri gezdikten sonra Gül Baba Vakfı'nda sazlı sözlü bir sohbet gecesi yaşadık.

Son günümüz, Orkide Türk-Macar Okulu'nda geçti. Okul müdürü Yusuf Yıldırım'ın verdiği bilgilerle Okul'u dolaştık. Miniklerin Türkçe ve Macarca gösterilerini, o bölgenin belediye başkanı ve yardımcılarıyla birlikte izledik. Okul, gerek eğitim araçları donanımı açısından gerekse verilen eğitimin niteliği bakımından, kelimenin tam anlamıyla mükemmeldi. Bu okulları gördükçe, o okullarda görev yapan ve yürekleriyle zihinlerini Türkiye için aşkla ve bilinçle işe koşmuş bu insanlara ancak minnet duyulur, diye düşündüm.

Son olarak şunu da belirtmeliyim: Bu gezide Vakıf adına bize refakat eden, aziz dostum Dr. Faruk Tuncer'in yakınlığı, ilgisi ve içtenliği olmasaydı, gezi bu kertede dostça, ama o kertede de verimli ve anlamlı geçmezdi...
Hilmi Yavuz,  24 Ocak 2007








Rize izlenimleri

Trabzon'dan dostlarla, sevgili Serdar Bedii Omay'ın arabasıyla cümbür cemaat Rize'ye gittik. Trabzon'a birçok kere gitmiş olmama rağmen, ve çok istediğim halde, bir türlü Rize'ye gidebilmek kısmet olmamıştı. Oysa, bildiğiniz gibi, birbirine çok yakın iki kent Trabzon ile Rize. Bu defa, şeytanın bacağını kırdık;- geçtiğimiz hafta sonu, 23 Nisan'da Rize'deydik.
Rize'de de sevgili dostlarım vardır; o güne kadar hep 'gıyaben' sürmüş olan bu dostluğu, o gün Rize'de, deyiş yerindeyse, 'vicahiye' çevirdik. İsmail Kahraman Kültür Merkezi'nin önünde, yağmurlu bir öğleden sonrasında, hepsi oradaydılar: Rize Anadolu Öğretmen Lisesi Edebiyat Öğretmeni Hasan Öztürk ve Rize Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Anabilim Dalı Başkanı Yardımcı Doçent Dr. Ahmet Albayrak...

Dostlarım benden 'Şiire Çıkan Yollar' başlıklı bir konferans vermemi istemişlerdi: İsmail Kahraman Kültür Merkezi, çok uzun bir süreden beri görmediğim kadar kalabalıktı. Rize'nin değerli Valisi sayın Kasım Esen, Rize İl Kültür ve Turizm Müdürü İsmail Hocaoğlu ve Çaykur Genel Müdürü Ekrem Yüce dostum da oradaydılar.

Her zaman söylemişimdir: Anadolu insanının entelektüel ilgisi, metropol insanının ilgisinden çok daha yoğun ve sıcak oluyor. Hele, o Anadolu şehrine ilk defa gidiyor iseniz... Rize'de de öyle oldu.

Sevgili kardeşim Hasan Öztürk'ün, eksik olmasın, beni tanıtan o incelikli ve zarif konuşmasından sonra, ben 'Şiire Çıkan Yollar'ı anlattım. Ama ilgi, sadece 'şiir'le sınırlı kalmadı: Genç akademisyenler beni soru yağmuruna tuttular: 'Oryantalizm'den, entelektüel tarihimize ilişkin soruların ardı arkası kesilmedi. Bu sorulardan en dikkate değer olanını, Rize İlahiyat Fakültesi'nde yardımcı doçent olarak görev yapan Dr. Zafer Erginli sordu. Onunla, konferanstan sonra da konuşmak ve kendisini daha yakından tanımak fırsatını buldum. Sadece onu mu, yine Rize İlahiyat Fakültesi Din Felsefesi Anabilim Dalı'ndan Dr. Latif Tokat'ı da...

Okurlarım belki hatırlayacaklardır, bundan aşağı yukarı üç yıl önce Heidegger üzerine yazdığım birkaç yazı, benim beklemediğim kertede ilgiyle karşılanmıştı. Dr. Latif Tokat, bana o sırada gönderdiği bir makaleyi hatırlattı: 'Heidegger'de Şiirsel Dil-Metafizik İlişkisi': Bu makale, o zaman elime geçmemişti: Dr. Tokat'tan tekrar göndermesini rica ettim.

İsmail Kahraman Kültür Merkezi'nin genişçe bir salonu Çay Müzesi olarak hazırlanmış. Genel Müdür Ekrem Yüce kardeşim, bana müzeyi gezdirdi. Çay üretimi teknolojisindeki dönüşümleri somut bir biçimde gösteren bir müze bu...

Bir de şu: Rize'de bir yazar ve şair olarak gerçekten olağanüstü bir okur topluluğu ile karşılaştım. Ama, yukarıda da belirttiğim gibi, Anadolu'da daha önce tanık olduğum yoğun ilgi dolayısıyla, hiç şaşırmadım buna... Konferanstan sonra İsmail Kahraman Kültür Merkezi'nin büyük salonunda, kitap imzalarken konuşmak imkanını bulduğum Rize'li değerli okurlarıma gerçekten minnetdarım. Beni, zaman zaman büyük şehirlerde yaşadığım o düşmanlık, cehalet ve maruz bırakıldığım zihin malüliyetlerinin sıkıntısından kurtardılar... Bu ferahlık duygusunu, çok kısa süren yemek esnasında da, konferansı örgütleyen dostlarla da yaşadım.

Rize'ye, hani nasıl derler, ateş alır gibi gittim ve döndüm. Trabzon'dan kalkacak olan uçağa yetişmek için, Trabzon'lu dostlarımla birlikte, alelacele ayrıldık Rize'den. Rize'yi tekrar görmek? Belki bir gün!

2 Mayıs 2007
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/rize-izlenimleri_534612.html



Balıkesir İzlenimleri

Mart ayının onbeş gün ara ile üç cumartesi gününü Balıkesir'de geçirdim. Balıkesir Belediyesi'nin düzenlediği konferanslar dizisi bağlamında, 1 Mart, 15 Mart ve 29 Mart günleri Balıkesir'deydim.
Salih Tozan Kültür Merkezi'nde verdiğim bu konferanslarda "Modern Türk Şiirinde 'Sahih'lik Sorunu" üzerinde durdum. Cumartesi akşamları olmasına rağmen (Konferanslar saat 19.00'da başlıyordu) yine de nitelikli bir izleyici topluluğu vardı salonda...

Balıkesir'e ilk defa gidiyordum. Taşra'nın entelektüel etkinliği her zaman, çok nüfuz edici değildir. Ama, Balıkesir'in Osmanlı'dan bu yana göz ardı edilemeyecek kertede nitelikli bir entelektüel hayattan söz mümkün. Mesela Balıkesir'de 1929-1932 yılları arasında yayımlanan 'Gençler Yolu' dergisinde Orhan Veli'nin ilk şiirinin yayımlandığını pek az kişi bilir. İbrahim Oluklu, 1999 yılında yapılan Balıkesir Kültür Araştırmaları Sempozyumu'na verdiği 'Balıkesir'de yayımlanan İlk Ürünler' başlıklı bildirisinde, 'kaynaklarda Orhan Veli'nin ilk şiirinin İnkılap Dergisi'nde (1933) basıldığı söylenmektedir. Oysa Balıkesir'de yayımlanan şiiri 1929 tarihini taşımaktadır' der ve Orhan Veli'ye ait olduğunu söylediği 'Anneme' şiirini yayımlar. 'Balıkesir Basın Tarihi' adlı çalışmasında ise Abdullah Yurdakök, bu konuda daha ihtiyatlıdır: 'Gençler Yolu' dergisinde Orhan Veli imzasına da rastlandığını, 'şairin o yıllarda ortaokul öğrencisi olması[nın] bu imzanın Orhan Veli Kanık'a ait olma ihtimalini kuvvetlendir[diğini]' bildiriyor. Sadece Orhan Veli mi? Değil elbet! Sabri Altınel de Attila İlhan da, Mehmet Başaran da ve evet hatta Bülent Ecevit de ilk şiirlerini bu dergide yayımlamışlar. Peki, sadece 'Gençler Yolu' mu? Daha birçok gazete ve edebiyat dergisi yayımlanmış Balıkesir'de. Balıkesir, Mustafa Seyit Sütüven'lerin, Esat Adil Müstecaplıoğlu'ların, Hasan Basri Çantay'ların kenti!

Bir de, Balıkesir'le ilgili bir hikâye beni çok eğlendirmiştir. Kim anlattı, anımsamıyorum şimdi, ama Ali Hikmet (Ayerdem) Paşa, Balıkesir'deyken, 1930'lu yıllar olmalı, orada bir tenis kortu yaptırmış. Kimler o kortta tenis oynadı acaba?- hep merak etmişimdir. Modernliğin tenis kortları, balolar, güzellik yarışmaları olarak alımlandığı yıllar!

Balıkesir'in entelektüel hayatında, deyiş yerindeyse, gerçek anlamda bir 'yeniden doğuş', Belediye Başkanı Sabri Uğur'la başlıyor, diyebiliriz: Bu gerçekten donanımlı ve her zaman nicelikten değil, nitelikten yana olan, dolayısıyla popüler olanın aldatıcı ışıklarına yüz vermeyen Belediye Başkanı, özellikle işbirliği yaptığı, bir o kadar değerli insanlarla birlikte, Balıkesir'de, kenti Türkiye ölçeğinde öne çıkaracak kertede gözalıcı girişimlere imza atıyor.

Birlikte çalıştığı değerli insanlar, dedim. GNG Tanıtım'ın kurucu ve yöneticileri Ayşe Kalyoncu Cumhur ve Fikri Cumhur'u kastediyorum elbet. Balıkesir Belediyesi'nin Basın ve Halkla ilişkiler Müdürü Ramazan Aydın'la birlikte bu üç gerçekten değerli ve nitelikli insan, Belediye Başkanı Sabri Uğur'dan aldıkları destekle, Balıkesir'i bir umran beldesi haline getirmek için olanca gayretle çalışıyorlar. Salih Tozan Kültür Merkezi'nin yanı sıra, Belediye, daha önce başlanmış, ama yarım bırakılmış bir ikinci Kültür Merkezi'nin tamamlanmak üzere olduğunu öğrendim. Ayrıca bir amfitiyatro da, çok yakında hizmete açılacak.

Balıkesir Belediyesi'nin, Balıkesir'e, Başkan Uğur'un deyişiyle, 'panoramik hakimiyeti bulunan seyir terası 'Çamlık Tepesi'nin kent yaşamına katılması konusundaki mimari projesi de hayata geçirilecek.

Kısaca Balıkesir Belediyesi çalışıyor. Bu çalışmada emeği geçen başta Başkan Sabri Uğur olmak üzere, GNG Ekibi Ayşe Kalyoncu Cumhur ve Fikri Cumhur ile Ramazan Aydın'a şükran borçluyuz.

2 Nisan 2008







Kop Dağında bir çeşme var, akar da akar…


Bayburt izlenimleri

Erzurum'dan Trabzon'a önce Kop'tan, sonra da Zıganalar'dan geçtik. Kop'taki o çeşmeden soğuk bir tas suç içmeden de olmazdı elbet.

Sevgili dostlarım Doç. Dr. Erdoğan Erbay ve Dr. Ali Utku'yla, o yollardan masmavi gökyüzünün eteğine heybetle yerleşmiş dağlarının parça parça kar tuttuğu manzarayı seyrede seyrede geçtik: 've kalbimiz bize sahip çıkmadı/ dağdır, kızılca kopup/ ve döne döne düştü/ döner dağdan sonbahar/ hüzne geçit yok, zıganalar/ ve kop'tan bu dönüşleri/ bir sema ile geçtik'. Döne döne geçilen dağ yollarında, 'doğunun geçitleri'nden bu bölümü anımsayıp, bu şiiri yazdığım geçmiş günlerime döndüğümde Bayburt'a varmıştık bile...

Bayburt girişinde çok sevgili ve eski dostlarım, avukat Recep Ayyıldız ve şair ve öğretmen Asım Kahveci karşıladılar bizi. Doğruca Hükümet konağına gidip Bayburt Valimiz Kerem Alp'le tanıştık. 'Tanıştık' diyorsam, biraz da sözün gelişi: Çünkü sevgili Kerem Alp, makamında, bir Hilmi Yavuz şiirini belleğinden okuyarak karşıladı;- karşıladı ve elbette şaşırttı ve elbette bahtiyar etti bizi... Orada Bayburt Milli Eğitim Müdürü Süleyman Harmancı ve bizim Bayburt gezimizi organize eden genç ve çalışkan öğretmen Abdülcelil Kahveci de vardı. Değerli valimiz, makam odasındaki sohbetten sonra lütfedip hepimizi öğle yemeğine davet etti. Kerem Alp'le konuşurken, görev bilinci ve entelektüel donanımıyla gerçek bir Cumhuriyet valisi kimliğine tanık oluyorsunuz.

Öğle yemeğinden sonra, benim söyleşi saatine epey zaman varken, Recep Ayyıldız ve Asım Kahveci, beni Bayburt Kalesi'ne çıkardılar. Bayburt deyince, akla, elbette önce o görkemli kale, bir de ünlü saat kulesi geliyor. Recep ve Asım, Bayburtlular olarak, çocukluklarındaki Kale'ye ilişkin anılarını anlattılar. Kalenin Bayburt'a tepeden bakan kahvesinde çaylarımızı içtikten sonra şehre döndük.

Söyleşinin bir konferans olmasını istemediğim için, Bayburt'lulara biraz zulüm edeyim, dedim. Konferans salonundaki izleyicilere (sevgili valimiz Kerem Alp de izleyiciler arasındaydı), o gün orada, kendi şiirlerimi okuyacağımı ve onlardan, ben Bayburt'tan ayrıldıktan sonra, 'Hilmi Yavuz'un şiirlerini nasıl buldunuz?'sorusuna, 'Bayburt Bayburt olalı, böyle zulüm görmedi!' dememelerini rica ettim. Salonda gülüşmeler oldu, arkadan bir Bayburt'lu espriyi patlattı: 'Hilmi bey, biz bu zulümlere çoktan alıştık!..'

Şiir okuması bittikten sonra sevgili Kerem Alp, eksik olmasın, benimle ilgili bir konuşma yaptı. Sonra Recep ve Asım'la, Öğretmen Evi'nin cafesinde, Bayburt'lu dostlarla, Hüsnü Yağmur, Ferit Bayraklı ve Cengiz Karakaşoğlu ile birlikte olduk.

Bayburt'ta benim iki sevgili öğretmen dostum vardır: Mehmet Karaca ve Mürsel Temür. Ne yazık ki onlarla, uzun uzun konuşma fırsatımız olmadı. Bu gerçekten çok değerli iki öğretmen dostuma, daha fazla vakit ayıramadığım için Bayburt'tan biraz da üzülerek ayrıldığımı söylemek isterim. Beni bağışlasınlar lütfen.

Bayburt'ta tanıdığım dostlarımdan birinden özellikle söz etmek istiyorum: Hüsnü Yağmur'dan. Yağmur, Öğretmen Evi'nin cafe'sindeki söyleşide, yaptığı şakaları, esprileri, incelikleri ve donanımıyla, gerçek bir Anadolu bilgesi. Biraz Mevlana, biraz Hacı Bayram Veli, ama çokca Nasreddin Hoca... Benim bu sohbetten fevkalade büyük haz duyduğumu fark ettiği için olsa gerek, Bayburt'tan ayrılmadan önce, bizi cümbür cemaat, çiftlik evine, akşam yemeğine davet etti. Orada, Ferit Bayraklı dostumuzla birlikte yaptıkları Bayburt'a mahsus lor dolmasını, eski deyişle, kemal-i afiyetle gövdeye indirdik. Ama asıl, olağanüstü lezzeti, Hüsnü Yağmur'un kendi çiftliğinde özel olarak ürettiği bal çanağını kaşıklayınca tattım. Ve itiraf edeyim ki, Hilmi Yavuz, Hilmi Yavuz olalı böyle bal yemedi...

Bayburt'tan Recep ve Asım'la Trabzon'a geldik. Hemen İstanbul'a döneceğimiz için Trabzon'daki sevgili dostlarımla Havaalanı'nda buluştuk ve uçak rötarlı kalktığı için de, aziz dostlarım Prof. Dr. Serdar Bedii Omay, Asuman Omay, Kenan Sarıalioğlu ve Halil İbrahim Düzenli ile bir hayli sohbet edip bir nebze olsun, hasret giderdik.

8 Haziran 2008


Frankfurt Kitap Fuarı izlenimleri (1)

Türkiye'nin 'Onur Konuğu' olduğu 60. Frankfurt Kitap Fuarı sona erdi. Türkiye'nin 'bütün renkleri' ile bir 'çıkartma' yapacağı öne sürülen Fuar'dan ne kaldı? Fuar, hepimizin büyük beklentilerle dilegetirdiğimiz iyimserliğimizi haklı çıkardı mı, umutlarımızı gerçekleştirebildi mi?
Kimileri bu sorulara cevap vermek için vaktin henüz erken olduğunu söyleyip, bekleyelim ve görelim tavrından yana oldular. Açık söylemek gerekirse, 300'ü aşkın bir yazar topluluğunun katılımı, nicelik bakımından gözalıcı olsa da, katılımın niteliğinin aynı ölçüde gözalıcı olduğunu önesürmenin mümkün olduğundan kuşkuluyum. Dahası, Fuarda özellikle, yabancı yayıncıların ilgi ve dikkatinin Türk yazarlarına çekilmesini sağlayacak önlemlerin alındığını ya da bu konuda gereken düzenlemelerin yapıldığını da söylemek mümkün değildi. Frankfurt Fuarı'nın bir tanıtım fuarı olduğu kadar, hatta ondan daha fazla, ilişkiler kurulmasına yönelik bir Fuar olduğu gerçeğinin hiç dikkate alınmadığını söylemek yanlış olmaz. Bakınız: Bu ilişkilerin kurulmasında, yazarlardan çok, 'literary agent' kurumunun belirleyici olduğunu, defaatle (evet, defaatle!) yazdım. Kimbilir kaç milyar Euro'luk bir bütçe tahsisiyle yola çıkan bu etkinlikte, Türk yazarlarının yabancı yayıncılarla ilişki kurmasında asıl ve hayati işlevi görecek olan 'literary agent'ler yoktu! Eğer, Kültür Bakanlığı ve Fuar Organizasyon Komitesi, bütçeden bir miktarını Amerika ve Avrupa'dan 'literary agent'ler angaje etmeye ve onları, Fuar başlamazdan çok önce, Türk yazarları konusunda bilgilendirmeye başlasaydı, Frankfurt Kitap Fuarı, birkaç yazarın kişisel çabalarıyla kurabildikleri dar ve sınırlı ilişkilerin çok ötesinde, Türk yazarlarının uluslararası ölçekte tanınmasına ve çok sayıda yabancı dile çevrilmesine imkân hazırlayabilirdi;-yazık oldu!

Tuhaftır, yurt dışında Türkiye'nin turistik tanıtımı için her yıl milyonlarca dolar ya da Euro harcanırken, Türk edebiyatının promosyonu için birkaç 'literary agent'le anlaşmak konusunda niçin cimri ya da duyarsız davrandığımızı anlayamıyorum. Kısaca, Frankfurt'ta Türk edebiyatı anlışanlı bir gövde gösterisi yaptı;- hepsi o kadar!

Acaba, gerçekten 'anlışanlı' mı, sorgulamak gerek. Şundan dolayı: Türk standlarının hemen yanıbaşındaki İtalyan ve İspanyol yayınevlerinin pavyonları, çok geniş ve ferah mekânlarda öylesine zarif, albenili ve akıllıca düzenlenmişlerdi ki, bizimkiler onların yanında adamakıllı sönük, küçük ve dar kovuklar halinde görünüyorlardı. Birkaç yayınevi biraraya gelip, geniş bir pavyonda sergilenebilselerdi, elbette çok daha fazla ilgi uyandırabilirdi, diye düşünüyorum.

Her neyse, umarım bundan sonra bu konuda dersler çıkarılır, önlemler alınır. Rahmetli babam, hem dildeki sadeleşmeyi hem de bizim mantığımızı sarakaya alır, 'Türkiye'de önlem değil, ardlam alınır!' derdi;- her şey olup bittikten sonra tedbir alındığı için! Şimdi, keşke 'ardlam' alınsa da, mesela 2010 Paris Fuarı'nda sadece somun pehlivanı gibi gövde gösterisi yaparak, kendi kendimizi aldatmaya kalkışmasak...

Peki siz şimdi, 'ey Hilmi Yavuz, sen orada ne yaptın?' diye sorup sual edecek olursanız, ben de somun pehlivanı gibi çokca ortalarda dolaştım. Bir panel ve bir açık oturumda boy gösterdim. Şiir okuyup, Türk edebiyatının Avrupa'da tanınabilirliği meselesinde ahkam kestim! Neye yaradı, bilmem. Kellim kellim layenfa! Ayrıntılar, haftaya!

22 Ekim 2008

Frankfurt Kitap Fuarı izlenimleri (2)

Türkiye'nin 'Onur Konuğu' olduğu 60. Frankfurt Kitap Fuarı, ne kertede başarılı oldu? Bunu 'zaman gösterecek!' diyenler var elbet. Ama görünen köyün kılavuz istemediği de bir gerçek: Frankfurt Kitap Fuarı'nda, maalesef başarılı olunamadı! Görünen gerçek, ne yazık ki, bu!
Niçin olunamadı, izah edeyim: Bir kere Fuar'ın gayesi ya da gayelerinden biri, Türk edebiyatının tanıtılmasıydı. Tanıtma'dan neyin kastedildiğini açmam gerek. Tanıtma, her şeyden önce Fuara davet edilen yazarlarla ilgili geniş ve kapsamlı bir katalog ya da kitap'ın hazırlanmasını gerektirirdi. 'Forum'a konulan panoların bir işe yaramadığını elbette söylemek istemiyorum. Aslolan, Fuar sonrasında toplanıp depoya kaldırılacak olan bu panolar değil, yazarlar konusunda kapsamlı bilgi veren ve en azından üç dilde hazırlanmış kalıcı bir kitaptı. Bu, yapılmamıştı!

İkincisi ve asıl önemlisi, en azından bir yıl öncesinden, Fuar'a davet edilecek yazarların her biri için, onları kapsamlı bir biçimde tanıtan, eserlerinden örnekler veren ve yine en azından üç dilde hazırlanmış birer dosyanın hazırlanmamış olmasıydı. Bu dosyalar hazırlanır ve Fuar'a katılacak olan ülkelerin bellibaşlı yayınevlerine, bir yıl öncesinden gönderilir, cevap alınmazsa takip edilir ve onlardan Fuar için randevular alınmaya çalışılırdı. Bu da yapılmamıştı!

Geçen haftaki yazımda, çok daha kolay gerçekleşebilecek bir alternatiften söz etmiştim: Bizim burada 'telif ajansları' ('copyright agency'), A.B.D'de ise 'literary agent' adı verilen aracı kurumları devreye sokmak! Fuar Organizasyon Komitesi'nin eşbaşkanı olan çok sevgili Müge Sökmen, bana gönderdiği bir eposta'da, Fuar'a Türkiye'den 11 'telif ajansı'nın katıldığını ve bu ajansların kendilerine 'ayrılan özel salonda yoğun bir şekilde çalış[tıklarını]' bildiriyor. Buna itirazım yok;- ama bu 'yoğun' çalışmaların olsa olsa, sadece o ajanslara bağlı olan yazarları ilgilendirdiğini ve bu ajansların, Fuar'a davet edilen 300 yazarın tümünü temsil etmediğini düşünmemiz gerekir. Eğer yabancı yayınevleriyle ilişki kurmaları beklenmiyor idiyse, telif ajanslarına bağlı olmayan bu yazarlar 'konu mankeni' olarak mı çağrıldılar Frankfurt'a;-merak ediyorum.

Bakınız mesela, benim şiirlerimi İngilizceye çeviren çok değerli bir divan edebiyatı uzmanı, Prof.Dr. Walter G. Andrews'ün oraya davet edilmesinin hiçbir anlamı olmadı. Walter Bey, şiirlerimin İngilizcesini, çevirdiği kitaptan ('Seasons of the Word') okudu; ben de Türkçelerini okudum,- ne yazık ki sadece Türklerin bulunduğu bir oturumda...

Tabii asıl mesele, Kültür Bakanlığı'nın bu işi sadece 'telif ajansları'na bırakmış olmasından kaynaklanıyor. Yazarlar şayet davete değer bulunduysalar, bu onların yabancı yayınevleriyle ilişki kurmaya da değer bulundukları anlamına gelir;- yoksa dediğim gibi, ortada somun pehlivanı gibi dolaşmaları için değil!

Dolayısıyla Kültür Bakanlığı ya yabancı 'literary agent'leri devreye sokmalı, ya da doğrudan dosyalar hazırlayarak bunları yabancı yayınevlerine iletmeliydi... Yazık oldu, çok yazık! Ama bu oldum bittim böyle olmuştur. Onun için şaşırmadım. Burası Türkiye!

Her neyse, Frankfurt'tan Essen'e geçtim ve Essen Üniversitesi'nde bir konferans verdim. Essen'deki Türk dostlarıma başta çok sevgili Fikret Güneş'e ve çok sevgili Ramazan Koca'ya yürekten teşekkür ediyorum. Duisburg'dan Essen'e, beni görmeye gelen çok sevgili eski dostlarım Tayfun Demir'e ve Hamdi kardeşime de!

29 Ekim 2008



Trabzon Kültür Sanat Şenliği izlenimleri ve Zağanos Paşa (2)

Araya sevgili Naim Ağabey'in (Tirali) ölümü girdi; 'Trabzon 1. Çocuk ve Gençlik Edebiyat, Kültür, Sanat Şenliği' izlenimlerime bir hafta ara vermek durumunda kaldım.
Bu şenlik dolayısıyla 'Kitaplı Hayaller Vâdisi' adını alan 'Zağ[a]nos Paşa Vâdisi', Zağ[a]nos Paşa Köprüsü'nün altında yer alıyor. Geçen yazımda da belirtmiştim: Bu vâdi yıllardır metruk bir durumdaydı; üstelik tarihî dokusu da bozulmaya yüz tutmuştu. Şimdi yeniden düzenlenmiş ve sanat etkinlikleri için hizmete açılmış.

Biraz Ahmet Mithat Efendi'lik yapıp, 'ey kariler!' diye başlayarak Zağ[a]nos Paşa hakkında bilgi vereyim. 'Zağnos Paşa' üzerine bir monografi çalışması yapmış olan Muharrem Eren'in verdiği bilgilere göre, Fatih Sultan Mehmed'in vezirlerinden. İstanbul'un ve Trabzon'un fethinde önemli roller oynamış bir komutan. Trabzon seferine (1461), donanma komutanı olarak katılmış. 'Trabzon imparatoru, şehri savaşsız teslim edince de, Zağnos Paşa komutasındaki ordu birlikleri, şimdiki Zağnos Köprüsü'nün yanındaki kapıdan şehre gir[miş].'

Şakir Şevket Bey'in Trabzon Tarihi'nde bildirdiğine göre, Paşa bir süre Trabzon valiliğinde de bulunmuştur, ancak tayin tarihi belli değildir. İsmail Hakkı Bey, Karesi Meşahiri'nde Zağ[a]nos Paşa'nın Trabzon imparatoru David Komnenos'un kızı prenses Anna ile (üçüncü eş) evlendiğini yazıyor. Paşa'nın ilk eşi de Sultan II. Murad'ın kızıdır (Fatih'in kız kardeşi). Trabzon'da, bugün Zağ[a]nos Paşa Köprüsü'nün dışında Zağ[a]nos Paşa Mahallesi, Zağ[a]nos Paşa deresi var. Bu arada, 'Zağ[a]nos' adının Farsça 'zağn'dan ('şahin') geldiğini, sonundaki 'os'un ise, 'bey' anlamına gelen soyluluk eki olduğunu bildiriyor Muharrem Eren... [Eren'in kitabının, Balıkesir Zağnos Kültür ve Eğitim Vakfı tarafından yayımlandığını da belirtelim.]

Bu kadar Ahmet Mithat'lık yeter! Biz yine Trabzon'a, Trabzon 1. Çocuk ve Gençlik Edebiyat, Kültür ve Sanat Şenliği'ne dönelim. Geçen yazımda Trabzon Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Türk Sanat Müziği Topluluğu'nun konserinden söz etmişim. Gerçekten de son derece başarılı bir konserdi. Topluluğun şefi Ergin Ören'i ve İl Kültür ve Turizm Müdürü İsmail Kansız'ı, ses ve saz sanatçılarını kutluyorum.

Hiç şüphesiz, bu ilk şenliğe emeği geçenleri de anmak gerekiyor. Şenliğe davetli olan 50'yi aşkın sanatçıyı, yazarı, bütün bir hafta boyunca ağırlamak, programın düzenli bir biçimde akışını sağlamak hiç de kolay bir iş değil! Ufak tefek bazı aksaklıklar dışında (-ki, onlar da, ilk olmanın getirdiği kaçınılmaz aksaklıklardı!) her şey yolunda gitti. Başta, şenliğin organizasyonundan sorumlu olan Hasan Dilekoğlu olmak üzere, Fatih Çep'e, Fatih Solak'a ve Tuba Gül Tayfur'a teşekkür ediyorum.

Bu arada programın yoğunluğu dolayısıyla ve çok istediğim halde, Cafe Keyif'e uğrayamadım. Trabzon'un benim için 'olmazsa olmaz' mekânlarından biridir Cafe Keyif. Ve bir de, Trabzon'da olmalarını çok istediğim, ama ne yazık ki orada olamayan sevgili dostlarım: Prof. Dr. Serdar Bediî Omay, Asuman Omay, Halil İbrahim Düzenli ve Ercan Yılmaz... Trabzon, daha çok, bu sevgili adları çağrıştırır bende... h.yavuz@zaman.com.tr

10 Haziran 2009


Malatya İzlenimleri (1)

Kurtalan ekspresi, Sivas'ı geçip Hekimhan'a, oradan da Kesikköprü, Yazıhan, Dilek istasyonları üzerinden Malatya'ya geldiğinde, Haydarpaşa'dan Kurtalan'a olan üç gün üç gecelik yolculuğun yavaş yavaş sonuna gelmekte olmanın hazzını yaşardık.
1950'li yılların başında, lise öğrencisi Hilmi Yavuz'un hayatında, o 'uzayıp giden' tren yollarında, birbirine benzeyen taş yapılı tren istasyonlarının, beyaz fayans üzerine siyah harflerle yazılmış isimlerini okumanın, kalbi esrimeyle dolduran bir coşkusu vardı: Her istasyon adıyla, varılacak olan yere biraz daha yaklaşıldığını duyumsamak! Malatya'dan sonra Eski Malatya, Fırat, Bekirhüseyin, Baskil, Şefkat, Yolçatı, Uluova, Kürk, Gezin, Maden, Sallar, Ergani, Geyik ve Leylek üzerinden Diyarbakır'a varılacaktı. Üç gece önce Haydarpaşa'dan kalkan 'kara tren'in pencerelerinden Meteris, Ulam, Bismil, Çöltepe, Sinan, Batman, Kıradağ, Beşiri ve Garzan istasyonlarının o beyaz fayans üzerine siyah harflerle yazılmış adlarını okuyan Hilmi Yavuz, 'Baba, Kurtalan'a geldik!' diye sevinçle seslenecekti... Sivas'tan Kurtalan'a kadar bütün tren istasyonlarını ezberden biliyordu çünkü...

Malatya'yı geçtiğimiz hafta cumartesi günü gecesine kadar görmek nasip olmamıştı. 'Malatya'nın, bir mekan olarak o kunt yapılı istasyon binasını; bir şiir olarak Sezai Karakoç'un 'Mona Roza'sının, 'Hisar'da yayımlanan ilk haliyle ikinci dizesini ('Malatya gülleri ve beyaz yatak') ve bir folklor olarak da kayısısını anmaktan öte bir çağrışımı yoktu bende. Ama şimdi? Orada geçirdiğim iki güzel gecenin ve bir günün sonunda, şehrin ve şehrin insanının bende bıraktığı öyle harikuladelikler var ki!

İnönü Üniversitesi'nden Dr. İlhan Erdem, bundan bir süre önce beni arayıp BİLSAM adına beni Malatya'ya davet etmek istediklerini söyleyince, doğrusu önce tereddüt ettim. Çünkü Mart, Nisan ve Mayıs aylarında yoğun bir seyahat programı üstlenmiştim. Edirne'ye, Kayseri'ye, Avanos'a, Isparta'ya, Van'a gidecek, orada söyleşiler yapacaktım. Elbette Ankara'da Bilkent ve TOBB Üniversiteleri'ndeki derslerimi unutmadan! Yaşım 75'e merdiven dayamıştı;- bütün bunlara Malatya'yı da ilave etmeli miydim?

Sonunda 'davete icâbet sünnettir' diyerek Dr. Erdem'in önerisini kabul ettim. Ayrıca, Malatya'yı, istasyon binası, Sezai Karakoç'un o dizesi ve kayısısından öte tanımak da istiyordum elbet... İyi ki de kabul etmişim sevgili Dr. İlhan Erdem'in BİLSAM adına davetini... Orada müstesnâ, mücevher insanlar tanıdım. Erdemli, bilgili, yurtsever, imanlı insanlar!

Önce BİLSAM'dan söz edeyim. BİLSAM'ın açılımı 'Bilgi Yolu, Eğitim, Kültür ve Sosyal Araştırmalar Merkezi'... BİLSAM Yönetim Kurulu Başkanı sevgili Prof. Dr. İbrahim Gezer'in belirttiğine göre, '[ç]oğunluğunu akademisyen ve eğitimcilerin oluşturduğu, bunun yanısıra hemen her meslekten birikim, vizyon ve tecrübe sahibi yaklaşık 150 arkadaşı[n] bir araya gelerek kurduğu bir STK', yani bir sivil toplum kuruluşu! Prof. Gezer, BİLSAM'ın 'temel misyonu'nu 'bilgi çağında, bilgiden hareketle Anadolu kültürünün yerel değerlerini, İslâm kültürünün manevi değerlerini ve insanlık kültürünün evrensel değerlerini beraberce önemseyen bir yaklaşımla eğitim, kültür, sanat, sosyal sorunlar ve diğer alanlarda etkinlikler düzenlemek, projeler geliştirmek' olarak açıklıyor.

Bundan kısa bir süre önce Malatya Valiliğine atanan aziz kardeşim Doç. Dr. Ulvi Saran'la, orada, Malatya'da birlikte olmanın bahtiyarlığını yaşadım. Sayın Saran, sadece müstesna bir yönetici değil, aynı zamanda entelektüel donanımı ile de seçkin bir kimliktir. Onunla ve öteki dostlarla yaptığımız uzun gece sohbetlerinde, sayın Saran'ın Malatya için kuşatıcı bir vizyon geliştirdiğine tanık oldum ve elbette hiç şaşırmadım: Ulvi Saran'a yakışan ve ondan beklenen buydu çünkü...

Malatya izlenimlerime gelecek hafta da devam edeceğim.' 

3 Mart 2010


Malatya İzlenimleri (2)

Malatya izlenimlerime devam ediyorum.

Malatya'da ilk gece, Sayın Vali Ulvi Saran'ın da katıldığı ve geceyarısını bir hayli geçen bir söyleşiyle devam etti. BİLSAM yöneticilerinden bazılarının da hazır bulunduğu söyleşi, Malatya'nın entelektüel hayatı üzerineydi. BİLSAM'ın bu bağlamda Malatya'ya yaptığı katkıların beni derinden etkilediğini söylemeliyim. BİLSAM'ın genel yaklaşımı, özellikle "eğitim, kültür, bilim, sanat ve estetik üretimini merkeze almak; eğitim faaliyetlerinde 'iyi insan'ı hedefleyen bir perspektif geliştirmek; kurumsallaşmada önceliği düşünsel, kültürel ve sanatsal alanlara vermek" ve elbette en önemlisi, 'farklılıklara ve farklı düşüncelere karşı saygılı ve hoşgörülü olmak'. BİLSAM, gerçek anlamda bir 'sivil toplum' örgütü olarak 'devlete karşı bireyin ve toplumun konumunu güçlendirici yaklaşım ve projeleri [de] önemsemek'ten yana bir tavır koyuyor. 'Gerçek anlamda' dedim, çünkü kendilerine 'sivil toplum'culuğu yakıştıran bazı örgütlerin, 'Devlete karşı bireyin ve toplumun konumunu güçlendir[meyi]' değil, tam tersine bireye ve topluma karşı Devlet'i ve onun 'resmî ideoloji'sinin konumunu güçlendirmeyi önemsediklerini biliyoruz çünkü... Onlar, sivil toplum örgütleri değil, Devlet'in ideolojik aygıtları olarak çalışıyorlar çünkü...

Ertesi gün sabah, BİLSAM'ın İstanbulluoğlu Konağı'ndaki merkezinde kahvaltı ettikten sonra, kahvaltı masasında başlayan sohbete, sonrasında çaylarımızı içerken de devam ettik. İstanbulluoğlu Konağı, adı üstünde, eski bir konak yavrusu. Onarılıp restore edildikten sonra, Sayın Vali Ulvi Saran tarafından BİLSAM'a tahsis edilmiş. Malatya'nın entelektüel merkezi burası gerçekten... BİLSAM Yönetim Kurulu üyelerinden, başta sevgili başkan Prof. Dr. İbrahim Gezer kardeşim olmak üzere, Prof. Dr. Ahmet Kızılay, Sinan Akıncı, Enver Acar, Temel Aşıcı, Abdullah Çolak, Abuzer Yetiş ve başta Doç. Dr. İsmet Emre, tekstilci Basri Yaşar, Hacı Uğur Polat, Zekeriya Bey ve öteki dostların katıldığı sohbetimizi, BİLSAM Şiir ve Yazı Atelyesi öğrencileriyle daha da koyulaştırdık.

Murat Sezik'in rehberliğinde yaptığımız Malatya gezisinde Battalgazi'yi, Ulucami ve Kervansaray'ı gördükten sonra, iki edebiyat öğretmeni kardeşimizin, Güneş TV'de, Ferman Salmış ve Ertan Zorteymur'un hazırlayıp sundukları bir televizyon programına konuk oldum. Kız Meslek Lisesi'nde görevli Ferman Salmış'ın Güneş TV'de 'Siyah Beyaz', Cumhuriyet Lisesi'nde görevli Ertan Zorteymur'un ise 'Ezgiden Söze' adlı ayrı programları var. Bu defa, benim için ortak bir program düzenlemişler. Şiirden güncel politikaya kadar, eski deyişle 'ariz amik' bir söyleşi yaptık onlarla. Selami Bey'in, o gerçekten çok sevimli, modern Kitap Kafe'sinde kısa bir süre dinlenip içilen bir yorgunluk kahvesinin ardından İl Genel Meclisi Salonu'nda, Timaş'tan çıkan 'Türkiye'nin Zihin Tarihi' adlı kitabımı konu alan bir konferans verdim.

Akşam yemeğinden sonra Sayın Vali Ulvi Saran'ın ve Malatya AK Parti Milletvekili Mehmet Şahin Bey'in de katıldığı bir sohbetin ve Malatya'da geçen saatlerimin zihnimde bıraktığı telezzüzle, ertesi günün sabahı ayrıldım Malatya'dan...

Genellikle bu yaşta, bu tür yoğun gezi programlarının beni yorup yormadığı sorulur hep. Verdiğim cevap şudur: Eğer bu geziler, benim zihnimde ve kalbimde lezzetler ve bahtiyarlıklar bıraktıysa, asla bir yorgunluk hissetmem;- tam tersine, zihnen ve kalben dirilmiş olarak dönerim o yolculuklardan... Malatya gezisi de tastamam böyleydi benim için... Herkese sonsuz teşekkürler... Ama Malatya gezisi sırasında beni yalnız bırakmayan, hep yanımda olan üç dosta ise özel teşekkürlerim var: İlhan Erdem'e, Sinan Akıncı'ya ve Hayrettin Beyhan'a...

10 Mart 2010





Kayseri İzlenimleri (1)

Önce Erciyes görünür...İlkyaz başlangıcıysa, eteklerindeki karlar yavaş yavaş erimeye başlamıştır. Kar'la kara birlikte görünür. İlkyazda siyah beyaz bir dağdır Erciyes. Ve Kayseri'yi çevreleyen öteki dağların başıdır; hem bir dağ başı hem de dağların başıdır o: Erciyes!
Ama Kayseri, sadece Doğa değildir ki! Kayseri Tarih'tir. Tarih, evet, Kültepe Kaniş Karumunda yapılan kazılarda elde edilen arkeolojik bilgilere göre, geçmişi bundan 6000 yıl öncesine çıkan bir tarih!

Sadece Doğa ve Tarih değil elbet! Kayseri'nin insanı, o müthiş çalışkan, iyiliksever ve kendini olduğu kadar kentini düşünen, ileri görüşlü insanlar. Birkaç yıl önce Kayseri'ye, Erciyes Üniversitesi'nin çok değerli Rektörü, aziz kardeşim Prof. Dr. Fahreddin Keleştimur'un çağrısıyla Kayseri'ye gittiğimde Üniversite'nin Kampüsü'nü birlikte gezmiş; Üniversitenin binalarının ve donanımlarının neredeyse bütünüyle Kayseri'li varlıklı ve hayırsever insanların bağışlarıyla gerçekleştiğini, ne yalan söyleyeyim, hayranlıkla öğrenmiştim.

Bu kez Kayseri Büyükşehir Belediyesi'nin çağrılısı olarak, 5. Erciyes Şiir Günleri'ne katılmak üzere Kayseri'deydim. Geçtiğimiz cumartesi sabahı Kayseri Havaalanı'na indiğimde Büyükşehir Belediyesi Sosyal ve Kültürel İşler Daire Başkanı Oktay Durukan karşıladı beni. Yol boyunca süren kısa söyleşimiz sırasında, Kayseri'nin Doğa, Tarih ve İnsan'ından sonra Kültür alanında da 'az zamanda çok büyük işler' yaptığını öğrendim. Sevgili Durukan kardeşimin verdiği bilgilere göre, mesela, 2009 yılında konserden tiyatroya, şiir dinletilerinden panellere kadar 178 günde yaklaşık 200 etkinlik gerçekleştirilmiş; bu etkinliklere de, işte asıl şaşılası olan bu, 500 bin'den (evet, 500 bin'den!) fazla izleyici katılmış... Bu gerçekten hayranlık verici; ama galiba Anadolu böyle! İstanbul'da 1989-1994 yılları arasında Büyükşehir Belediyesi'nde Kültür İşleri Daire Başkanlığı yaptığım için, selahiyetle konuşabilirim: İstanbul'da bir entelektüel etkinliği, ortalama 20 ya da 30 kişi izler. İstanbul'un entelektüel yaşamını, çoğu kez, popüler kültür belirler...

Kayseri, 6-11 Nisan tarihleri arasında, Mimar Sinan adına 'Sinan Günleri' başlığı altında bir dizi etkinliğe hazırlanıyor. Koca Sinan da Kayseri (Ağırnas) hemşehrisi. Kayseri'de, bir de camisi var: Kurşunlu Cami!

Oktay Durukan kardeşim, daha önceki gelişimde Erciyes'e çıkıp çıkmadığımı sordu. Çıkmadığımı öğrenince de, Erciyes'e yollandık. Güneşin olanca aydınlığıyla karları göz kamaştıran bir aynaya dönüştürdüğü Erciyes eteklerinde, 5. Erciyes Şiir Günleri'ne katılan konuk şairlerle ve elbette Kayserili şiirseverlerle ayaküstü bahtiyarlık dolu söyleşiler yaptık. Türkmenistanlı şair Oraz Yağmur'la, Abdullah Satoğlu'yla (bu arada Satoğlu'nun Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün dayısı olduğunu öğrendim), Elazığ'dan gelen, ama Kayseri'yle duygusal bağları olan Ahmet Zeki Ozan'la, Ali Rıza Navruz'la, Dengiz Şimşek'le, öteki şair dostlarla... Bir de Bülent Gündoğan'la. Gündoğan, gerçek ve donanımlı bir şiirsever!

Dağdan dönüşte, Kayseri'nin çok sevilen Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki'yle tanıştık. Yer yer Kayserili fıkralarıyla süslenen güzel bir söyleşiden sonra, Gevher Nesibe Hastanesi'ni gezdik Fahreddin Keleştimur hocayla, Oktay Durukan'la ve öteki hocalarla...

(Kayseri İzlenimlerine. Önümüzdeki hafta da devam edeceğim.) h.yavuz@zaman.com.tr

31 Mart 2010





Kayseri İzlenimleri (2)

5. Erciyes Şiir Günleri için on gün önce Kayseri'deydim, biliyorsunuz. Anadolu'da düzenlenen 'Şiir Günleri' genellikle yerel ozanların, doğallıkla hece vezniyle yazdıkları şiirleri okudukları etkinliklerdir.
Bu defa da Kayseri'de, Büyükşehir Belediyesi'nin desteğiyle düzenlenen 'Şiir Günleri'nde, o güne kadar düşünmediğim bir benzerlik ilişkisinin farkına vardım. Tıpkı Osmanlı toplumunda olduğu gibi, şiir alanında 'Merkez/Çevre' ('Center/Periphery') ilişkisi, belki önemsiz sayılabilecek ayrılıklara rağmen, sanki devam ediyor gibi! 'Anadolu 'Çevre'sinde ya da taşrasında Halk Şiiri geleneği devam ettirilirken, deyiş yerindeyse, 'Merkez'de Divan Şiiri değil elbette, ama çok daha elitist bir şiir (buna 'modern şiir' de diyebiliriz) yazılıyor. Ne biz 'merkez'dekilerin, 'çevre'de yazan halk ozanlarının şiirleri konusunda bilgimiz var, ne de onlar, bizim yazdıklarımız konusunda bilgi sahibi olsalar bile, 'Merkez'in elitist şiirine yüz veriyorlar! Tuhaf, evet ama, durum tastamam böyle!

Kayseri Büyükşehir Belediyesi'nin etkinliklerinden söz etmişken, Başkan Mehmet Özhaseki'nin öncü girişimleriyle gerçekleştirilen büyük projeleri de anmamız gerek, diye düşünüyorum. Öncelikle şunu belirteyim: Kayseri, gerçekten 'büyük şehir' ve insan, doğrusu, Kayseri'de hayata geçirilen projelerin hangisinden söz edeceğini bilemiyor. Ben yine de Kayseri Büyükşehir Belediyesi Kadir Has Stadyumu ile başlayayım. Bu stadyum, 33 bin kişilik, teknik donanımı ile de Türkiye'nin en modern stadyumu. Kültürel ve Sosyal İşler Daire Başkanı sevgili kardeşim Oktay Durukan'ın verdiği bilgilere göre, Türkiye'nin 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na ev sahipliği için yaptığı adaylık başvurusundaki en büyük kozu, Kadir Has Stadyumu! Bu gerçekleşirse (-ki, aksini düşünmek için hiçbir neden yok! Stadın otopark dahil, her türlü altyapı donanımı tamamlanmış durumda!) Kayseri, Avrupa Şampiyonası'na ev sahipliği yapabilecek...

Dedim ya, hangi birini sayayım: Kadir Has Kongre ve Spor Merkezi'ni mi, kış turizmi için Erciyes'in, Davos ya da Alp'ler gibi bir büyük turizm merkezi olması için yapılan çalışmaları mı, tıkır tıkır çalışan raylı sistemi mi ve elbette Kayseri Kale İçi Kültür ve Sanat Merkezi'ni mi? Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki, Türkiye Tarihî Kentler Birliği başkanı. Özhaseki, yaklaşık 2000 yıllık bir geçmişi olan Kayseri Kalesi'ni, büyük bir kültür ve sanat merkezi'ne dönüştürüyor...

Kayseri'de son günün sabahı, çok değerli ve aziz kardeşim, Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahreddin Keleştimur ve Üniversitenin değerli hocalarıyla birlikte yaşanan kahvaltılı bir sohbet sofrasında geçti. (Talas Amerikan Koleji'nin kapanmasıyla Erciyes Üniversitesi'ne devredilen kampusteki bir taş evin bahçesinde, serin bir doğa sessizliğinde geçen müstesnâ bir sohbetti bu!) Prof. Dr. Keleştimur hoca, sadece büyük bir hekim değil, ama aynı zamanda gerçek bir entelektüeldir. O sabah sofrada kimler yoktu ki? 'Muhteşem' Gazzalî'nin 'El Mustasfa'sını, 'İslam Hukukunda Deliller ve Yorum Metodolojisi' adıyla iki cilt halinde Türkçeye çeviren sevgili dostum Prof. Dr. Yunus Apaydın; 'Türkiye'de Hükumetlerin Makro Ekonomik Performansı (1950-2007)'nı inceleyen Prof. Dr. Ekrem Erdem; Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Beylü Dikeçligil ve Üniversitenin diğer değerli hocaları... O sabah anladım ki, Türkiye'nin gelecekteki 'sahih' entelektüel birikimi Prof. Dr. Fahreddin Keleştimur gibi, Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Serdar Bediî Omay gibi, Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Bünyamin Özgültekin gibi Üniversite yöneticileriyle ve Mehmet Özhaseki gibi, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe gibi, Avanos Belediye Başkanı Dr. Mustafa Körükçü gibi... Belediye Başkanları sayesinde gerçekleşecektir...

Gelecek hafta Avanos izlenimlerimi yazacağım.

7 Nisan 2010









Avanos İzlenimleri (1)

Avanos deyince, peribacaları! Kayalar!Otelin vadiye bakan pencerelerinden, o güne kadar sadece fotoğraflarda gördüğüm o görüntüyü seyrederken ürküyorum birden.
Varolmayan bir şey, sanki apansız varoluyormuş duygusu! Uzaktan, devasa insan silüetleri, beyaz harmaniyelerine bürünmüş geliyorlar gibi!

Görüntünün hazzına, o ürkü geçtikten sonra vardım. Bir olağanüstülüğün, Doğa'nın o Dünya'nın başka hiçbir yerinde tekrarlamadığı, tekrarlamaya kıyamadığı görüntüsüydü bu! Doğa'nın kendini benzersiz bir mücevhere dönüştürdüğü mucize... Doğa, burada bir simyacı gibi, kayaları önce mücevher külçelerine dönüştürmüş, sonra da bir kuyumcu gibi onları yontup işlemişti...

Sadede geleyim. Avanos'un entelektüel birikimi ile insanı şaşırtan genç ve zarif Belediye Başkanı Dr. Mustafa Körükçü'nün davetlisi olarak geçen hafta Avanos'a gittiğimde, peribacalarından önce Kızılırmak'ı gördüm. Avanos'u, iki 'geçe'ye ayıran Kızılırmak'ı! Çocukluğunun ilkokul ve ortaokul yılları, Kızılırmak'ın değil de Yeşilırmak'ın iki 'geçe'ye ayırdığı Terme ve Çarşamba'da geçmiş yaşlı adamın, Avanos'ta güneşli bir öğle üzeri, kıyıdaki bir tahta masanın başına oturmuş çay içerken duyumsadıkları! Bundan altmış yıl önce, Terme'de ilkokul 5. sınıf öğrencisi Hilmi Yavuz, nasıl okuldan eve giderken Terme köprüsünden, ya da ortaokul birinci sınıf öğrencisi Hilmi Yavuz, Çarşamba köprüsünden geçtiyse, 2010 yılının Nisan ayı başında, Hilmi Yavuz da, Avanos köprüsünün üstünden, işte öylece geçmek istedi. İstedi, evet ama artık, köprülerin altından çok sular geçmişti!

Avanos Belediyesi'nin düzenlediği kültür etkinlikleri bağlamında Avanos'a, 'Her Şair Bir Okuldur!' konulu bir söyleşi yapmak üzere çağrılmıştım. Nevşehir Hava Alanı'na indiğimde Avanos Belediyesi'nin Kültür ve Halkla İlişkiler biriminde görevli iki akıllı ve donanımlı genç kızımız karşıladı beni: Fatma Şahin ve Pınar Domaniç. Nevşehir'den Avanos'a giderken yol boyunca, Avanos'ta gerçekleştirilen etkinlikler konusunda bilgilendirdiler beni. Şunu ayraç içinde belirtmeliyim: Anadolu'da yerel belediyelerin ve elbette valiliklerin bu tür etkinliklere ilişkin çalışmaları, gerçekten hayranlık uyandırıcıdır. Buna kuşkusuz Üniversiteleri de katmalıyım. İstanbul'da bir konferans ya da söyleşinin izleyicisi, taş çatlasa elliyi geçmezken, Anadolu'da insanlar coşkulu kalabalıklar halinde katılıyorlar bu etkinliklere...

Avanos'ta başlıca geçim kaynağı, çanak çömlek yapımı. Kızılırmak'ın özel toprağıyla yapılan çömlekler, ev kadınları için bellibaşlı uğraş alanı. Ev kadınları, çömlekleri rapido boyama ya da çiniyle süsleyerek, atelyelere satıyorlar. Ama anlaşıldığı kadarıyla emeklerinin karşılığını alamamaktan şikâyetçiler. Belediye bunun üzerine bir Kooperatif kurmuş: Sınırlı Sorumlu Avanos Kadın Girişimciler Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi. Belediye ayrıca, Kızılırmak kıyısını düzenleme işine başlamış. Kıyılarda kurulacak satış büfelerinde, ürünler artık özel atelyelere satılmayacak, bu büfelerde satılacak! Kooperatifin ayrıca bir de mutfağı olacak. Dolayısıyla, büfelerde sadece çanak çömlek değil, yöresel ev yemekleri, erişte ve mantı da bulunacak...

Asıl önemlisi, hiç şüphesiz, Kızılırmak Rekreasyon Projesi. Bu proje ile yaklaşık 160.000 metrekarelik bir alanda düzenleme çalışmaları başlamış. Kızılırmak kıyıları bu proje ile gerçekten 'âbâd olacak'...

Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın 'Kızılırmak Kıyıları' şiirinin ilk mısraı, 'Kardeş, senin dediklerin yok!' diye başlar. Bu mısra, aslında Anadolu'nun yoksul ve ihmal edilmişliğini, köylere güzelleme yazarak görmezlikten gelen şairlere bir reddiyedir. 'Çeşme başında kaval çalan çobanlar, yemyeşil kırlar, testilerle su taşıyan güzel kızlar...' gibi maval cumhuriyet edebiyatına, bir başkaldırıdır o şiir: 'Kardeş, senin dediklerin yok'! Ama şimdi Anadolu dört başı mamur olma yolunda: Dağlarca'ya artık şöyle cevap verilebilir, diye düşünüyorum: 'Kardeş, senin dediklerin var!'

Avanos izlenimlerine, Kaya Oteli'nde gerçekleştirdiğimiz söyleşi ve sonrasıyla, gelecek hafta devam edeceğim.

14 Nisan 2010




Avanos İzlenimleri (2)

Avanos, o kadar sessiz ki! Orhan Veli'nin, 'İstanbul'u Dinliyorum' şiirindeki bir dizeyi çağrıştırdı bana bu sessizlik: 'Uzaklardan, taa uzaklardan/Sucuların hiç dinmeyen çıngırakları...' O eski İstanbul'du, çıngırak seslerinin bile uzaklardan duyulduğu! Avanos'ta, Kızılırmak kıyısında, bir tahta masaya oturmuş, İbrahim'in getireceği çayı beklerken, çocukluğumun sessizliklerini andım. Avanos: peribacaları ve güzel sessizlik!
Öğleden sonra Kaya Otel'de 'Her Şair Bir Okuldur' söyleşisini Nevşehir Valimiz Osman Aydın, Aksaray Valimiz Orhan Alimoğlu, Avanos Kaymakamı Aylin Kırcı Duman, Nevşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Filiz Kılıç ve nitelikli bir dinleyici topluluğu izledi. Avanos Belediye Başkanı, sevgili Dr. Mustafa Körükçü'nün, Hilmi Yavuz'u hâzirûna takdim konuşması, doğrusu beni çok mutlu etti: Çok iyi hazırlanmış bir sunuştu çünkü...

Şiirin elbette okulu yoktur. Mesela resim öğrenmek için akademiler, güzel sanatlar fakülteleri, atelyeler var;- müzik öğrenmek için de konservatuvarlar, musıkî cemiyetleri vs... Ama, bu şiirin öğretilemeyeceği anlamına gelmez. Şiirin nasıl yapılacağını öğrenmekle (-ki bu, işin zanaatkârlık yanıdır), iyi şiir yazmak arasında (-ki, işin sanatkârlık yanıdır), zorunlu bir ilişki yoktur. Öğrenmek bilgi, iyi şiir yazmaksa yetenek işidir. İyi şiir, şiirin bilgisini (tekniğini, tarihini) bilmeyi gerektirir, ama şiirin bilgisini edinmiş olan herkesin iyi şair olmasını gerektirmez. Her iyi zanaatkâr, iyi sanatkâr değildir çünkü!

Peki şiirin bilgisi nasıl edinilir? Bu soruya, daima şu cevabı veririm;-orada da bunu söyledim: Şiirin bilgisi, daha önce yaşamış şairlerden, onların şiirlerinden edinilir. Bu anlamda her şair, bir okuldur!

Akşam, yemekten sonra Kaya Oteli'nin küçük salonunda koyu bir sohbete daldık. Aksaray Valimiz Orhan Alimoğlu, sağ olsunlar, başta olmak üzere, Belediye Başkanımız Dr. Mustafa Körükçü, Dr. Levent Uluğlar, İbrahim Çiftçi, Ahmet Avlanmaz ve Ahmet Belada ile söyleşimiz gece yarısına kadar sürdü. Araştırmacı yazar dostumuz Ahmet Belada ile ortak bir ilgi alanımız var: Onun da 'Kadro' ve elbette özellikle 'Yön' dergileri ile ilgilendiğini öğrendim. Belada, 'Yön Hareketi' üzerine 'Bir Oluşumun Düşündürdükleri' başlıklı bir yazısını gönderdi bana: Yararlanarak okudum!

Aksaray Valimiz Orhan Alimoğlu'ndan özellikle söz etmeliyim. Öncelikle, sayın valimizin, kuşatıcı bir entelektüel ilgi alanı olduğunu görmek beni ziyadesiyle bahtiyar kıldı. (Ayraç içinde belirteyim: Gittiğim illerde valilerimizin entelektüel donanımlarını görmek beni hep sevindirmiştir: Şanlıurfa Valimiz Nuri Okutan, Malatya Valimiz Doç. Dr. Ulvi Saran, Bayburt Valimiz Kerem Al, ve şimdi de Aksaray Valimiz Orhan Alimoğlu). Unutmadan belirteyim: Sayın Alimoğlu'nu, ben, daha önceden Sakarya'da vali muavini iken tanımıştım; orada da, gece boyunca süren söyleşilerimiz olmuştu.

Sayın Alimoğlu, Aksaray'lı bir büyük mutasavvıf şairin, Yusuf Hakîkî Baba'nın 'Dîvân'ını, Valilik yayını olarak neşretmiş. Prof. Dr. Erdoğan Boz'un yayına hazırladığı 'Dîvân'ı, Alimoğlu şöyle takdim ediyor: 'Büyük âlimler; Molla Fenârî, Zenbilli Ali Cemâlî Efendi, Cemaleddin-i Aksarayî, Somuncu Baba; Devlet adamı Pirâ Mehmet Paşa gibi birçok kıymetli insan Aksaray'la irtibatlı biliniyorlar. Bunlardan bir diğeri de meşhur Somuncu Baba'nın oğlu Yusuf Hâkîkî Baba'dır (1401-1488). Somuncu Baba'nın talebesi Hacı Bayram-ı Velî tarafından yetiştirilen Yusuf Hâkîkî Baba, halka kendisini sevdirmesinden olsa gerek, 'Güzel Baba' diye anılmaktadır. Aksaray'da medfûndur.'

Prof. Dr. Erdoğan Boz da, İnönü Üniversitesi'ne verdiği doktora tezinden yola çıkarak hazırladığı 'Dîvân'ı, Yusuf Hakîkî Baba'nın 'tasavvuf düşüncesini halk kitlelerine yaymak' amacıyla yazdığını belirterek takdim ediyor; 'Dîvân'ın 'tasavvufî neş'eyle [yazılmış] ve daha çok nasihat tarzında' bir eser olduğunu bildiriyor.

Bu arada Aksaray Belediyesi'nin de yine Yusuf Hâkîkî Baba'nın 'Mahabbet-Nâme'sini de yayımladığını belirteyim. 'Tasavvufî ve ahlakî bir mesnevî' olan 'Mahabbet-Nâme'yi de, Doç. Dr. Ali Çavuşoğlu hazırlamış. Avanos'ta, bir güzel gün daha bitti!

21 Nisan 2010

resim: yüzüncü yıl üniversitesi [0]

Van izlenimleri (1)

Van Havaalanı'nda uçaktan indiğimde yağmur başladı. Yağmur, sevgili kardeşim Vefa Taşdelen'in deyişiyle, 'elif gibi' yağıyordu...
Ben Van'dayken yağmur, hep 'elif gibi' yağdı. Dostlarım, yağmuru benim Van'a gelişime bağladılar; evet gerçekten tuhaftı: Ben kapalı mekânlardayken yağmur diniyor, güneş açıyor, ne zaman açık alana çıksam, yağmur başlıyordu. Alaattin (Karaca) mı, yoksa Vefa (Taşdelen) mi, ikisinden biriydi elbet, adımı 'Yağmur Hoca'ya çıkarmakta haklıydılar...

Van'a 100. Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü, sevgili kardeşim, Doç. Dr. Alaattin Karaca'nın çağrılısı olarak, 'Türkiye'nin Zihin Haritası' konusunda bir konferans vermek üzere ve ilk defa gidiyordum. Van Ferit Melen Havaalanı'na indiğimde, 'elif gibi' yağan yağmurla birlikte Alaattin Karaca, Vefa Taşdelen ve Muhsin Macit'le karşılaşmanın ve onlarla birlikte olmanın hazzını hiçbir şeye değişmeyeceğimi biliyordum...

Önce bu üç çok değerli kardeşimi, Alaattin Karaca'yı, Vefa Taşdelen'i ve Muhsin Macit'i tanıtmalıyım. Alaattin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde, Vefa ise Felsefe Bölü-mü'nde doçent; Muhsin de Eğitim Fakültesi Dekanı ve Türk Dili ve Edebiyatı profesörü. Alaattin ile Vefa'yı, geçen yıl 19 Nisan'da, Mardin Artuklu Üniversitesi'nde düzenlenen 'Hilmi Yavuz Akademik Sempozyumu'nda tanımıştım. Doç. Dr. Alaattin Karaca'nın tebliği, 'Hilmi Yavuz'un Şiirinde Tasavvuf'; Doç. Dr. Vefa Taşdelen'in tebliği ise, 'Hilmi Yavuz'da Felsefe ve Edebiyat Bağlamı'ydı. Mükemmel tebliğlerdi!

'Yağmur Hoca'nın Van'daki ilk gecesi, 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hasan Ceylan, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Peyami Battal, Vali Yardımcısı Hasan Yılmaz ve Üniversite'nin değerli öğretim üyeleriyle yenilen yemekli sohbetle geçti. Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Yaşar Şenler'i, İngiliz Dili ve Edebiyatı hocası Prof. Dr. Hasan Boynukara'yı ve Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden Yard. Doç. Abdülmecit Canatak'ı tanıdım o yemekte. (Unutmadan söyleyeyim: Yaşar hoca, eksik olmasın, havaalanına kadar gelmişti beni karşılamaya...) Elbette, taa Ankara'daki doktora öğrenciliği yıllarından tanıdığım sevgili Aytaç Yıldız evladımın, 100. Yıl Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde, yardımcı doçent olarak çalıştığını öğrenmek beni ayrıca bahtiyar etti... Aytaç'ın 'DoğuBatı' Dergisi'nin 'Oryantalizm Tartışma Metinleri' Özel sayısının editörü olduğunu da hatırlatayım burada. Gerçekten çok değerli bir seçkidir o özel sayı...

Ertesi sabah o çok ünlü Van kahvaltısı için 'Bak Hele Bak!' Yusuf Konak'ın 'Kahvaltı ve Kültür Sarayı'nda 'konak'ladık. Yusuf Konak, yerinde duramayan, müthiş cevval, kendine özgü söylemi ve davranışları olan, dünya sevimlisi bir Van'lı. Kahvaltı için gelen konuklarına sorular soruyor, doğru cevaplar verirlerse, onlara armağanlar dağıtıyor. (Hoş, bilemeseler de fark etmiyor!) Sorulardan biri şöyleydi: 'Elma, bıçağa ne der?' Cevap şu: 'Beni soyma, utanırım şekerim!' Yusuf Konak, her soruya cevap verilsin ya da verilmesin 'Bak hele bak!' diye ünlüyor ve ellerini çırparak şöyle diyor: 'Eğitim şart!'

Kahvaltıda Van'a özgü kahvaltılıklardan tattık: Vanlıların kavrulmuş buğday, tereyağı ve yumurtadan yapılan 'kavut'u; yumurta, un ve yağdan yapılan 'murtuga'sı ile 'sirmo' ('kekik') ve siyabo ('kuşkonmaz') gibi otlarla yapılan otlu peyniri (Siirt'te biz Siirt Arapçasıyla 'Sirike' deriz otlu peynire. Van'ın otlu peynirinden daha farklıdır tadı!) ve cacık'ı! Cacık bizim bildiğimiz cacık gibi değil: Van'lılar, salatalık yerine otlar ve biber katıyorlar süzme yoğurda! Kahvaltıyı bitirip çıktık, dilimizde 'bak hele bak!' Ve ellerimizi çırparak: 'Eğitim şart!'

O gün konferanstan önce, Van'ın yerel televizyonlarından Merkür TV'de, genel yayın yönetmeni İsmail Topçuoğlu'nun özel programına konuk oldum. Sevgili dostlarım Vefa Taşdelen ve Alaattin Karaca ile İsmail Topçuoğlu kardeşimizin sorularına cevap verdiğim, harikulade bir TV söyleşisi yaptık.

Van seyahatinde, kadim dostum Ergun Göknel'le birlikteydik. Onun, Hoşap Kalesi'ne çıkışının eğlenceli hikâyesini ve Van izlenimlerini anlatmaya devam edeceğim.

12 Mayıs 2010

Van İzlenimleri (2)

Van 100. Yıl Üniversitesi'nden değerli dostlarım Doç.Dr. Alaettin Karaca ve Doç.Dr. Vefa Taşdelen'in davetlisi olarak Van'da geçirdiğim iki günü anlatmak kolay değil.
Kolay değil;- çünkü, çoğu kez bir yaşantıdan duyulan haz, o yaşantının dilegetirilmesini zorlaştırıyor...

Önce, geçen hafta sözünü ettiğim, ama ayrıntısına girmediğim, 'Türkiye'nin Zihin Haritası' konulu konferansımdan başlamak istiyorum. Bir 'harita'dan söz edildiğine göre, bu haritanın bir çiziminin olması gerekir. Söze, 'zihin haritaları'nın da çizilebileceğini önesürerek başladım: Bana göre, Türkiye'nin 'zihin haritası', Wenn Diyagramları ile çizilebilirdi. (Bilindiği gibi, Wenn Diyagramları, geometrik olarak, birbiriyle kesişen iki daireden oluşur.) Bu dairelerden birinin Batı'yı, ötekinin Doğu'yu temsil ettiklerini, iki dairenin kesişen ve örtüşen kesimininse, Doğu ve Batı'yı birlikte kuşattığını söyledim. Gilles Deleuze'ün köksap (rhizom) modelinden yolaçıkarak 've' bağlacının, 'ya bu ya da öteki' bağlacı ile kıyaslandığında, birlikte varolma ve yaşama imkânını sağladığını bildirdim. 'Ya, ya da' bağlacının, iki imkândan birinin (ya Doğu, ya da Batı) tercihini zorunlu olarak dayattığını, oysa 've' bağlacının Doğu'nun ya da Batı'nın birbirlerini dışta bırakmadan, birlikte olabilmeyi (Doğu ve Batı) mümkün kıldığını söyledim. Amaç, sentez değildi bana göre;- amaç, Doğu'nun ve Batı'nın 'Türkiye'nin Zihin Haritası'nda birlikte varolabilmelerini sağlamak, bunun koşullarını hazırlamak olmalıydı...

Alaettin de Vefa da, Van'da kaldığım sürece görülmesi gereken yerlere götürdüler beni. Çok istediğim halde, vaktimiz sınırlı olduğu için İshak Paşa'ya gidemedim. Ama o çok görkemli Hoşab Kalesi'ni görmek fırsatını buldum. Sarp kayaların tepesine kurulmuş ortaçağ şatolarının heybetli, görkemli ve biraz da ürkütücü görünümüyle Hoşab Kalesi'ni dışarıdan seyretmek bana çok daha cazip geldi. Kaleye girmedim. Yağmur dinmişti ama, ben otobüste sevgili Alaettin Karaca'yla sohbeti tercih ettim;- kalenin içindeki merdivenler konusunda önceden uyarılmıştım çünkü! Heyhat ki, aziz dostum Ergun Göknel, 'kaleyi içerden fethetmek' niyetiyle içeri girdiyse de, sonradan öğrendiğime göre, çok yüksek, kaygan ve çamurlu taş merdivenlerden yukarı çıkabilmek için, kaleyi gezen genç üniversite öğrencilerinden yardım rica etmiş. Sağ koluna giren iki, sol koluna giren iki öğrenciyle ve arkadan sırtını payandalayanlarla birlikte, tabiri câizse, karga tulumba, yukarı çıkmış ('çıkarılmış', demek daha doğru!) ve aynı şekilde indirilmiş! Gerçi Ergun, kalenin en yüksek yerinden, İran üzerinden taa Hindistan'a kadar görüldüğünü (!) iddia ettiyse de, her nedense, buna pek inanan olmadı...

Hoşab Kalesi'nden sonra karayoluyla Gevaş'a, ordan da motorla Akdamar Adası'na gittik. Akdamar kilisesi orada, öylece, M.S 10. yüzyılda, Vaspurakan Kıralı Birinci Gagik'in yaptırdığı saray kilisesi olarak duruyor bütün görkemiyle...

Bilmem bilir misiniz, bu kilise 1951 yılında yıktırılmak üzereyken son anda yıkımdan kurtulmuştur. Yaşar Kemal'in 'Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor'da, Akdamar Kilisesi'nin balyozlarla yerle bir olmaktan nasıl kurtulduğu anlatılır, yıl 1951'dir, şöyle: 'Bizim o zamanki Van muhabirimiz ('Cumhuriyet' gazetesinin Van muhabiri) İlyas Kitapçı'ydı.(...) O, kilise üstüne kötü şeyler anlattı, elinden geleni de gelmeyeni de yapmış, bir türlü yıkımın önüne geçemiyormuş. Vali de çok iyi, şair bir kişiymiş, ya emir almış hiçbir şey yapamıyormuş.' Yaşar Kemal'in anlattığına göre, o sırada DP listesinden bağımsız milletvekili seçilen Nadir Nadi'ye telefon etmişler; daha sonra da yıkımın önlenmesi için çalışan bir doktor yüzbaşıyla birlikte Akdamar Adası'na yollanmışlar: 'Doktorla Akdamar Adası'na doğru yola çıktık. Van Gölü de büyülü bir suydu. Andan âna rengi değişiyordu. Küçük bir kayıkla Ada'ya çıktık. Kiliseye daha sıra gelmemişti ya, kilisenin yanındaki küçük şapeli hemen hemen yıkmışlardı.' Doktor yüzbaşı, kiliseyi yıkmaya hazırlanan işçilere 'Ben gelinceye kadar bu kiliseye bir kazma bile vurmayacaksınız. Ben valiye gidiyorum' deyince, işçiler Yaşar Kemal'in deyişiyle, 'hazırola dur[muşlar]'. Olay, sonra şöyle gelişiyor: Nadir Nadi, ilk Menderes kabinesinde Milli Eğitim bakanı olan Avni Başman'ı aramış; bakan da Van valisine yıkımı durdurmaları için telgraf çekmiş, böylelikle yıkım durdurulmuş. Yaşar Kemal, şöyle bitiriyor yazısını: 'Akdamar kilisesinin kurtuluş günü, 25 Haziran 1951 günüdür'.

Akdamar Kilisesi, kurtuluştan sonra, şimdilerde bu kez yeniden açılışa hazırlanıyor.

19 Mayıs 2010
http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/van-izlenimleri-2_985573.html





Samsun izlenimleri

'Seyyah oldum bu âlemi gezerim!' Ben de öyle oldum. İki ay içinde tastamam 10 il dolaştım: Sakarya, Malatya, Isparta, Edirne, Kayseri, Nevşehir (Avanos), Van, Gaziantep, Kocaeli ve Samsun! Davete icabet Sünnet'dir, deyip yollara düştüm.
Hayatının üç çeyreğini tamamlamış bu fakirin, âhir ömründe yaptığı bu seyahatlerden haz ve bahtiyarlıklar edinerek dönmesini, lütfen çok görmeyiniz... Ve ne olur, seyahat izlenimleri yazılarımdan da bıkmayınız; - 'Hilmi Yavuz, kabak tadı verdi ama!..' demeyiniz. Çünkü oralarda, gittiğim yerlerde gördüğüm dostluğu, yakınlığı ve insan sıcaklığını anlatmazsam, haksızlık yapmış olurum o can insanlara karşı.

Son olarak Samsun'daydım. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi'nin değerli Rektörü Prof. Dr. Hüseyin Akan, Üniversite'nin Bahar Şenlikleri bağlamında davet etmişti. Daha doğrusu, sevgili Hüseyin Hoca'nın, Ankara Tıp Fakültesi'nde genç bir asistanken, arkadaşlarıyla birlikte kurduğu 'Fakir Hastalara Yardım Vakfı'na gelir sağlamak amacıyla yayımladıkları, 'Şairlerin Elyazılarıyla Şiir Albümü'nün yeni basımı dolayısıyla yapılan bir davetti bu. Sevgili Rektör hocamız, ilk basımı 1983 yılında yapılan Albüm'ü, 19 Mayıs Üniversitesi'nin 35. kuruluş yıldönümüne (Üniversite 1975 yılında kurulmuştur) denk düşürerek, yeniden basmayı düşünmüş. Bence de fevkalade isabetli bir karar! İsabetli;-çünkü, 19 Mayıs Üniversitesi'nin 35. kuruluş yıldönümü, Albüm'de elyazısıyla şiirleri bulunan şairlerin sayısıyla tevafuk ediyor: 'Şiir Albümü'nde 35 şairin elyazısı şiirleri var.

Bu şiirlerden biri de benimki. Sevgili Hüseyin Akan hoca, bir kısmı rahmet-i Rahman'a kavuşmuş şairlerden kalan sağları çağırıp, onlarla bir etkinlik düzenlemiş. Rektörümüzün davetine, şair dostlarımızın çoğu mazeret beyan ettikleri için, 28 Mayıs 2010 günü Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'ndeki panele, sadece ben ve sevgili şair kardeşim Ahmet Telli katılabildik. Paneli, aziz kardeşim Prof. Dr. Şaban Sağlık yönetti. Rektör Prof. Dr. Hüseyin Akan hocamız da, 'Şairlerin Elyazılarıyla Şiir Albümü'nün oluşturulması sürecini anlattı Panel'de. Ben, 1970 Sonrası Türk Şiiri üzerinde konuştum;- Telli de o konuda düşüncelerini söyledi. Panelden sonra da, Hüseyin Hoca'nın arşivinde bulunan orijinal elyazısı şiirler, Kongre ve Kültür Merkezi'nin salonunda sergilendi.

Doğallıkla bu seyahatlerin, asıl manevî telezzüz tarafı önemlidir. Bu lezzeti de sohbetler temin eder. Sevgili Rektör Hüseyin Akan Hoca, Prof. Dr. Şaban Sağlık, Prof. Dr. Mehmet Aydın, Prof. Dr. Burhanettin Tatar, Doç. Dr. Şahin Köktürk, Yard. Doç. Dr. Dursun Ali Tökel ve öğretim görevlisi Sıddık Akbayır gibi sevgili dostlarla sürdürdüğümüz sohbetlerdi bunlar. Bu sohbetlerin bana ayrıca haz veren yanı, önceden tanıştığım çok sevgili öğrenci kardeşlerimle birlikte olmaktı.

Samsun 19 Mayıs Üniversitesi'nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde yüksek lisanslarını tamamlamak üzere olan Servet Gündoğdu ve Atiye Gülfer Kaymak'tan söz ediyorum. Onlara bu defa İrfan Cömert de katıldı. Dördümüz, Amyssos Tepesi'ndeki Kral Mezarını ve Kralın iskeletini gördükten sonra denize hâkim güneşli ve sakin bir kafeteryada oturup söyleştik. Daha sonra Prof. Dr. Burhanettin Tatar dostum da katıldı söyleşimize.

O akşam saat 21.05 uçağıyla İstanbul'a dönecektim, ama Feza Berk Koleji'ndeki sevgili kızlarım Nisanur Hekimoğlu'nu ve Merve Keskin'i de, hiç şüphesiz, kırmak istemedim. Edebiyat öğretmenleri Turgay Yalanız dostumuzun otomobili ile, kaldığımız Konukevi'ne bir hayli mesafede bulunan Koleje gidip, orada da bir konuşma yaptım; ama az daha uçağı kaçırıyordum;- bereket, kapılar kapanmak üzereyken yetiştim.

Son bir not: Gaziantep izlenimlerimi yazdığım geçen haftaki köşemde, 'Üniversitelerin, şehirlerin kültür, sanat ve entelektüel hayatına katkıda bulunabilmeleri için, Rektörlerin Tıp Fakülteleri'nden seçilmelerini önermiş ve Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü aziz kardeşim Prof. Dr. Serdar Bedii Omay'ı, Kayseri Erciyes Üniversitesi Rektörü sevgili dostum Prof. Dr. Fahrettin Keleştimur'u ve Gaziantep Üniversitesi Rektörü sayın Prof. Dr. M. Yavuz Coşkun'u örnek vermiştim. Şimdi bunlara Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Rektörü sevgili Prof. Dr. Hüseyin Akan hocayı da ilave ediyorum...

2 Haziran 2010




Kiev İzlenimleri

Hilmi Yavuz, Zaman,  
16.06.2010

Son iki aydır leyleği havada gördüm ya, bu defa da Ukrayna'da, Kiev'deydim;- Ukrayna Pedagoji Bilimler Akademisi ile Diyalog Avrasya Platformu'nun ortaklaşa düzenledikleri bir akademik toplantı dolayısıyla...
Toplantının üst başlığı 'Ukrayna-Türkiye Felsefe ve Pedagoji Konferansı'ydı; konusu da 'Grigoriy Skovoroda ve Fethullah Gülen: Hümanizm Geleneğinin Güncelliği'. Toplantının kurumsal katılımcıları arasında Türkiye Cumhuriyeti Ukrayna Büyükelçiliği de vardı.

Türkiye'den kalabalık bir grupla katıldık toplantıya. Diyalog Avrasya Platformu Eş Başkanı Harun Tokak, Turgut Özal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden Prof. Dr. İdris Bal, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Prof. Dr. Reşat Öngören, İSAM'dan Doç. Dr. Adnan Arslan, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Doç. Dr. Ayhan Tekineş, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Ahmet Faruk Kılıç, Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü uzmanı Dr. Dursun Ayan, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Araştırma Merkezi Direktör Dr. Faruk Tuncer ve Diyalog Avrasya Genel Sekreteri İsmail Tas.

Toplantının açılış konuşmasını, Ukrayna Pedagojik Bilimler Akademisi Başkanı Prof. Dr. Vasily Kremer ve Harun Tokak yaptılar. Açılışta, her halde 'en yaşlı üye' sıfatıyla olacak, bana da söz verdiler. Malûm, toplantıların açılışında, oturuma 'en yaşlı üye' riyaset eder. Burada riyaset sözkonusu olmadığı için de, bir konuşma yapmamın münasip olacağını düşünmüş olmalılar. Konuşmamda, global Dünya'da Hümanizmin yeniden tanımlanması gerektiğini; Çağdaş Hümanizmde, artık, insanı bireyi merkeze alarak değil, Medeniyetleri merkeze alarak tanımlamanın kaçınılmaz olduğunu, bir varsayım olarak, öne sürdüm. Dolayısıyla, global Hümanizm deyince de, Medeniyetler-arası dialog temelkoyucu bir özellik taşımak durumundaydı. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bu alandaki çalışmalarının bir örnek teşkil ettiğini söyleyerek tamamladım konuşmamı.

Daha sonra da toplantıya sunulan bildiriler üzerinde duruldu. Ukraynalı ve Türk konuşmacılar, Ukraynalı 18. yüzyıl hümanist düşünürü Grigoriy Skorovoda'nın ve Gülen'in katkıları üzerindeki görüşlerini bildirdiler.

Kiev toplantıları ve daha sonraki gezilerimiz sırasında Dialog Avrasya Ukrayna Temsilcisi Gökhan Demir bize mihmandarlık etti. Bir kısım arkadaşımız Ukrayna Parlamento'sundaki oturumlara katılırken, biz de Reşat Öngören, Ayhan Tekineş, Adnan Arslan ve İdris Bal ile Dinyepr Nehrinde bir bot gezintisi yaptık. Kiev, bir yeşil şehir: Goethe'nin bir sözünü nakletti Gökhan Demir. Kiev için şöyle demiş Goethe: 'İçinde bahçeler olan çok şehir gördüm, ama bahçe içinde bir tek şehir gördüm:

Dinyepr nehrinin iki yanı orman. Kıyıda yapılaşmaya izin verilmemiş. Kiev sadece yeşil bir şehir değil, sessiz bir şehir aynı zamanda. Kiev'de kaldığımız üç gün içerisinde bir tek klakson sesi duymadık. Yaya kaldırımları çok geniş. İnsan ister istemez İstanbul ile mukayese ediyor. Taksim'den Sıraselviler yoluyla Cihangir'e yürürken, solda genişliği bir metreyi bile bulmayan ve üstelik yarısı otopark yaya kaldırımını düşündüm;-ve, 2010 Avrupa 'Kültür Başkenti' (!) İstanbul'u!

Bu gezide güzel bir şehir ve güzel insanlar tanıdım. Üstelik bilgilendim de: Mesela Reşat (Öngören) hoca'dan teheccüt namazının faziletlerini öğrendim: Az şey mi bu?

http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/kiev-izlenimleri_995913.html







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder