5 Temmuz 2015 Pazar

İbrahim Hakkı ve Hilmi Yavuz



================================================================================




  1.-SİİRT’İN DÜŞÜNCE TARİHİNDE BİR İLİM İNSANI İLE BİR FİLOZOF
1.1- İbrahim Hakkı ve Hilmi Yavuz
Anadolu’nun tarih sahnesinde farklı, farklı kültürleri bünyesinde barındıran, doğunun köklü kentlerinden Siirt’in düşünce hayatında -özellikle de sosyal alanda yapılan çalışmalarda -Yüz yıllar boyu birçok düşünürün izine rastlamak mümkündür.
Bu düşüncenin oluşmasında, başta din adamları olmakla birlikte; siyasetçi, edebiyatçı, gazeteci, hukukçu ve sanatçı gibi farklı meslek dallarından olan insanların etkileri olduğu ise bilinen bir gerçektir.
Ancak, tasavvuftan dile, fen bilimlerinden, sosyolojiye kadar çeşitli alanlarda kitaplar yazmış bilim insanı İbrahim Hakkı ile; dil, edebiyat, siyaset ve felsefe dallarında araştırmalar yapmış çağımızın Filozofu Hilmi Yavuz’u şüphesiz ki, diğerlerinden ayrı bir yere koymak gerekir.
Nitekim bu bilim insanı ile filozofun, okul çağlarında geldikleri Siirt’ten dünyaya açıldıkları ve dünyadan Siirt’e açtıkları bilim ve kültür penceresinin sadece bu kente değil, ülkemize de büyük bir zenginlik kattığı, düşünce dünyasına farklı bir bakış açısı getirdiği çok açıktır.
Bu iki düşünürün yaşamlarında farklı zamanlarda aynı coğrafyada bulunmalarının dışında, bir takım benzerlikler bulmak da mümkündür.

1.2- Yaşamları Dünyaya Açılışları

İlim insanı İbrahim Hakkı, derviş’in (babası Erzurum’un tanınmış ailelerinden Derviş Osman’dır) oğludur.
Filozof Hilmi Yavuz ise Hikmet’in (babasının adı Hikmet’tir mesleği kaymakam olduğundan dolayı şehir şehir gezerler) oğludur.
Her iki düşünürün de ilk hocaları babaları olmuştur. Daha sonra her ikisinin de düşüncelerini etkileyen -İbrahim Hakkı’nın İsmail Fakirullah, Hilmi Yavuz’un Behcet Necatigil - hocaları olmuştur.
Biri Osmanlı sarayının, diğeri ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kültür İşleri Daire Başkanı olmuşlardır. Her ikisinin de kırkın üzerinde eserleri vardır.
İkisi de çeşitli yerlerde binlerce öğrenci yetiştirmişlerdir. Her ikisi de dil ve gramer yapısına çok önem verirler ve aynı zamanda her ikisi de şairdirler.
Metodolojik olarak bakıldığında ise İbrahim Hakkı daha çok tümdengelimci, Hilmi Yavuz ise, tümevarımcı kıyastan farklı olarak karşılaştırmalı bir mantık benimser gibi görünür, diyebiliriz.
Her ikisi de çeşitli nedenlerle yurtdışına gitmişlerdir.
İbrahim Hakkı dönemin kültür merkezlerinden Hicaz ve Mısır’da, Hilmi Yavuz ise öncelikle felsefe eğitimi almak için İngiltere’de, daha sonra Doğu ve Batı farkı gözetmeksizin konferans vermek amacıyla birçok ülkede bulunmuştur.
Hegel’in “her düşünür,  kendi çağının çocuğudur” sözünü doğrularcasına, “yıldızları Tillo’nun sokaklarını bildiğim gibi iyi bilirim,” diyen İbrahim Hakkı, yıldız bilimine inanıp, sihriyle uğraşırken;Platon’a gelinceye değin filozofu şairden ayırt etmek zordur,” diyen ve ‘söz’ü’ daha yaratıcı bulan Hilmi Yavuz ise, Analitik Felsefe geleneğinden gelmenin etkisiyle de olsa, dil bilimine inanır fakat ‘söz’ün gizemiyle uğraşır.
Tillo’da; Tefsir, Hadis ve Fıkıh eğitimi gören İbrahim Hakkı, babasının arkadaşı Molla Muhammed Al Suhrami’den Astronomi ve Matematik dersleri almıştır.[1]
Tasavvuftan, Edebiyat’a, dil, kelam ve ahlak konularından Astronomi’ye kadar birçok eser vermiş 18.yüzyıl Klasik İslam Kültürü’nün Osmanlı’daki son temsilcilerinden biridir.
Okuma çağında geldiği Siirt’tin Tillo ilçesinde İsmail Fakirullah’ın öğrencisi olmuş, o günün şartlarına göre çok ileri seviyede din ve fen ilimlerini edinmiştir. Bu nedenle edindiği iki ilmin üstünlüğünü ifade eden iki kanatlı anlamına gelen “zülcenaheyn” ünvanı ile anılmıştır.[2]
Hilmi Yavuz ise, Kabataş Erkek Lisesi’nde okurken şiirle uğraşmasına neden olan değerli edebiyatçılarımızdan Behcet Necatigil’in öğrencisi olmuş, Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girmiştir. Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışırken,  BBC’nin Londra’daki Türkçe Haber Servisi’ne girmeyi de başarmış olan Yavuz,  hem BBC’de çalışmayı sürdürmüş ve hem de Londra Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne devam etmiştir. Burada ise ‘mantık ve estetik’ alanlarında ün yapmış Richard Wolheim’den de dersler almıştır.[3]
Yukarıda da belirtildiği gibi, Hilmi Yavuz 20.Yüzyılda, özellikle İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nde etkili olan ve dil üzerine yoğunlaşarak olgulara ya da anlamlara uygun düşecek en iyi mantıksal formu bulmak için, kavramları veya dilsel ifadeleri analiz işiyle uğraşan analitik felsefe geleneğinden gelmektedir.
Analitik Felsefe’nin temel hareket noktası; felsefenin konusunun dil olduğu düşüncesi olmakla birlikte, -günümüzde her ne kadar felsefi araştırmanın alanını mantık, dil, epistomoloji ve bilim felsefesiyle sınırlamaktan vazgeçse de- varlığını Anglo-Sakson dünyada sürdürmektedir.[4]
Yavuz; hukuk eğitimi almasına rağmen, edebiyat ve felsefe alanlarda eğitmenlik ve yazarlık yapmayı, hukukçu olmaya tercih etmiştir. Daha önce Mimar Sinan Üniversitesi’nde ‘Kültür ve Uygarlık Tarihi’ Dersleri veren Yavuz, halen Bilkent Üniversitesi’nde ‘Türk Şiir’i Tarihi’,Boğaziçi Üniversitesi’nde ise ‘İslam Düşüncesine Giriş’ derslerini vermeyi sürdürmektedir.
Ayrıca, Zaman Gazetesi’nde yazıları, TRT 2’de yayımlanan “Şairane” adlı programı ile de düşün ve yazın hayatımızın temel yapı taşlarından biri olmaya devam etmektedir.  
Russell“bilimler düşündüğümüzün tam tersi bir düzen içinde geliştiler,” der. Bize en uzak olan şeylerin yasaları en önce bulundu, sonra yavaş yavaş daha yakınlara sıra geldi. İlkin gökler, arkadan yer, sonra hayvanlarla bitkilerin yaşamları, sonra insan gövdesi en sonra da, en yarım yamalak olarak insan zihni. Russel’e göre bu durumun anlaşılmayacak bir yanı yoktur. Ayrıntılarla içli dışlı olduğumuz ölçüde daha büyük çaptaki özellikleri görmek güçleşir.[5] Yıldızlardan zihne/dile kadar geldiğimiz bilimin, din ile ilişkisine baktığımızda ise, her iki düşünce adamının görüşleri arasında ayrı çağlarda olmalarına karşın belli oranda paralellik görülmektedir.

1.3- Din ve Bilim Anlayışları
                          
Bilim, bilgi türleri arasında kendine has özellikleri olan bir bilgi çeşididir.
Her hangi bir bilgi deney, gözlem, tecrübe, sezgi, mantık ve şüphe gibi yöntemlerden birini veya bir kaçını birlikte kullanmakla elde edilebilir. Bilimsel bilgiyi diğerlerinden ayıran özellik kullanılan yöntemdir.
Her bilimsel çalışma çok yönlü etkiler. Genel bir ifadeyle felsefe, dünya görüşü ve dünya kavrayışından oluşan bir çerçeve içinde anlam kazanır.
Poper’in bilime getirdiği yanlışlanabilirliği de eklersek, bugünkü bilim anlayışından farklı olarak daha önce de belirttiğimiz gibi (b)ilimle uğraşan İbrahim Hakkı’nın oldukça ilginç çalışmaları arasında, hocası için yaptırdığı ve kozmolojik bir özelliğe sahip ışık düzeni  (proje gerçekleşmiş 21 Marta tekabül eden Nevruz günü ilk güneş kendi elleriyle ördüğü duvarın penceresinden içeri girip, hocasının kabrini yansıtmasını sağlamıştır. Ancak, yenileme sırasında bu düzen bir daha düzelmemek üzere bozulmuştur)ayrıca,1753 yılında yapılmış yüzyıllarca takvim işini görebildiği için “Devri Daim”de denilen ve günümüze kadar kalmış bir de Ruznamesi vardır.[6]
Şüphesiz ki, en büyük çalışması, “Arifin Kitabı” anlamına gelen ‘Marifetname’ adlı  eseridir. Bu eserde din ile (b)ilim iç içedir.
Ansiklopedik özellikte olan ve eskiyle yeniyi birleştirdiğini söyleyen İbrahim Hakkı’nın bu eserini yazmak için dört yüz kitaptan yararlandığı söylenmektedir.
Hilmi Ziya Ülken’in belirttiğine göre ‘İbni Arabî kadar değişik konu üzerinde onun kadar eser yazmış yoktur’[7]İbni Arabî etkilerine sıklıkla rastladığımız İbrahim Hakkı’nın Marifetname adlı eseri kadar farklı konular içeren bir başka kitabı da bulmak zordur.
Marifetulllah (Allah’ı tanıma)dan dan gökyüzünden, yıldızlardan, Ay’dan, Güneş’ten, Dünya’dan, Dünya’nın küre biçiminde oluşundan Ay ile Güneş hareketlerinden, tutulmalarından, dini emir inanç, hatta cennet ve cehennemin krokisini veren kitap, ayrıca gelenek ve göreneklerden de söz eder.[8]
Konularının çeşitliliğine rağmen eserin belli başlı konusu “Marifet Kuramı”dır. Çünkü İbrahim Hakkı, kendini tanımanın ancak sosyal ve pozitif bilimlerin bilinmesiyle mümkün olacağına inanır. Ona göre; o halde Allah’ı tanımayı (marifetullah) bize sağlayacak olan bilimlerin bilinmesi gerekir.[9]

Özelikle fenni evvel ve fenni sani dediği birinci ve ikinci bölümlerde, bu konulara değinir.
Birinci bölümde Allah’ın varlığını, birliğini anlattıktan sonra; yalın ve birleşik cisimleri, madenleri, bitkileri ve nihayet insanı anlatır. Sonra Geometri, Astronomi ve takvim konuları yer alır.
İkinci bölümde ise Anatomi, Fizyoloji bilimlerinin yanı sıra insanın fiziki yapısıyla karakteri arasındaki ilişkiyi ele almıştır.
Hilmi Yavuz’a göre de “bilimin ve dinin bizi götürdüğü yer aşağı yukarı aynıdır. Arada çok büyük bir fark yoktur. Bilim, dünyaya ilişkin bir takım hakikatlerin dile getirilmesidir.
Bir bilim adamı olan Freud, bilinç dışının var olduğunu Onun semptomlarından, efektlerinden, etkilerinden yola çıkarak kanıtlaması ile İslam kelamcılarının ve Hıristiyan teologların Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için gösterdikleri argüman arasında hiçbir fark yoktur” Yavuz’a göre. [10]
                            Poul Feyerabende göre insanlar, dini inançlar karşısında koymuş oldukları entelektüel özgürlüklerini bilime borçludurlar. Bilim 17 ve 18. yüzyılda bir kurtuluş amacı olduğu için modern toplumlarda bilime çok yersiz bir biçimde yüksek bir statü bahşedilmiştir.[11]

               Yavuz’a göre, “sürekli yanlışlanarak devam eden bir bilimin, hiç değişmeyecek bir hakikati, bilimin bize vermesinin olanağı yoktur. Dünyaya ilişkin bir hakikatten söz edilecekse eğer, bu hakikatin bilim yoluyla sağlanmayacağı çok açıktır.
Bilim ile yaşamı birbirinden ayrı düşünmemeliyiz. Yavuz’a göre, aynı şekilde birbiriyle örtüşen dünyalar olarak da düşünmemeliyiz. Bilimi yaşamdan koparmayalım ama yaşamla özdeş de kurmayalım. Ne bilimi yaşamdan kesinkes ayırarak kaba bir pozitivizmi egemen kılmaktan yana olalım, ne de bilimle yaşamı özdeş sayarak ince bir metafiziği… Çünkü ikisi de hem dünyayı, hem de insanı birlikte kuşatamıyorlar.”[12]

1.4-Ve Felsefe

Yaptığı çalışmalarda  Patelemous ,Kopernicus ve Kepler’in yapmış oldukları araştırmalardan yararlanan İbrahim Hakkı’nın felsefe anlayışında; Gazali, İbni Sina ve İbni Arabi gibi bir çok filozun etkisini görmekteyiz .Marifetname adlı eserinde daha çok Gazzali’nin Tehafüt’ünden çevireler yaparak görüşlerini temellendirmeye çalışır.[13]
Marifetname; akıl yoluna gelince, o bir kılavuz, ihtiyacı anında kişinin takip ettiği yol olarak tarif edilmektedir.
Marifet anlayışı varlık birliği (vahdet-i vucut) öğretisi doğrultusunda gelişen tasavvuf anlayışında belirleyici önem taşır. Arapça’da bilme tanıma anlamına gelen marifet İslam’da keşf ve ilham yoluyla Tanrı’ya ulaşmaktır.
Tanrı’nın nitelikleri adları ve nesnelerin gerçekliği üzerine edinilen bilgidir. İlim sahibine alim, marifet sahibine arif denir.[14]
Ona göre “arif; gönülle ve akılla bilendir. Fakat gönülle bilmek arifin önde gelen birinci özelliğidir. Kulu yaşatan ekmek ve sudur, hâlbuki arifi yaşatan ise irfan nurudur. Arif marifetle-sevinci, vahdetle-insanı bulur, ilim nehirdir, hikmet ise denizdir. Âlimler nehirleri tavaf ederler, hikmet sahipleri denizlere dalarlar. Arifler kurtuluş gemilerinde gezerler.” [15]
Sabri Ülgener “ Marifetname’yi (Yeni Çağ’da yazılmış olmasına rağmen ) Ortaçağ ahlakının nesirde en canlı, hatta hiç çekinmeden tarzda abideleşmiş bir örneği ansiklopedik eser olarak nitelendirir”. Ancak İbrahim Hakkı’nın da belirttiği gibi, Marifetname, toplumda bir değişiklik getirebilecek veya yeni bir sistem kurabilecek şekilde bilgileri içermemektedir. Aslında bu fikirler o zaman içinde yaşanılan toplum için yenidir ve pozitif bilime doğru bir atılımın çok yeni bir filizlenmesi karakterindedir.[16]

Felsefenin birçok alanıyla ve konusuyla ilgili görüşler belirten Hilmi Yavuz’daki felsefi düşünüş; yalnızca gazetedeki yazılarına veya kitaplarına yansımakla kalmamış; Türk Şiir geleneğine farklı bir bakış açısı da getirmiştir. Yavuz’un Türk İslam Felsefesi hakkındaki görüşlerine bakmamız Osmanlı’dan günümüze değin gelişen veya gelişemeyen yönleriyle düşünce tarihimizi daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.
Ona göre “Osmanlı Türk düşüncesi (felsefi düşünce) doğayı ve evreni; bilimin verileri üzerinde tümel düşlemde kavramak yerine, daha dar ve sınırlı bir insansal çevreyi, cemaati tikel düşlemde kavramaya yönelir. Çünkü İslam için kavranacak olan dünya cemaattir”.
Yavuz’a göre “İslam’da tümel açıklama, temellendirmenin ancak aşkınlık (ulûhiyet) alanında olanaklı olduğu söylenebilir. Bu yanıyla felsefeyi; evreni ve doğayı temel olarak kavramak çabası olarak tanımlayabiliriz.
İslam söyleminde de tikel açıklama, temellendirme ona göre elbette söz konusu değil. Çünkü aşkınlığın (ulûhiyetin) alanı bölünemez. Dolayısıyla, doğa bilimleri işte bu yüzden İslam kelamcıların değişiyle ulum -ul acem (yabancı bilimler) olarak kalmaktadır.”
Cemaat ötesinin tümelliğine karşı tikel olarak bilinebilir. İslam’da sadece cemaatin kendisidir (Yavuz’a göre İslam’da şerri hukukun yanı sıra örfi hukukun ortaya çıkmış olmasının felsefi dayanağı budur).[17]
İslam felsefesi, Hilmi Yavuz’a göre “İ. Rüşd’e kadar, kökende Antik Yunan Düşüncesi’nin bir tür İslami varyantı olma özelliğini korur.”
Batı’da uluslaşma olgusu, metafiziğe ve bilgi kuramına ilişkin yapıların yeniden üretilmesinde birbirinden farklı yaklaşımları getirirken, İslam düşüncesinde bu doğrultuda bir değişiklik görülmez. Örneğin, İngiliz düşüncesi, felsefi yapıları empirik bir yaklaşımla yeniden üretirken, İslam felsefesi bu yapıları Farabi, İbni Sina gibi filozofların temellendirdikleri biçimiyle korumaya ya da yeniden çoğaltmaya devam eder.
Ona göre, “İslam düşüncesinde metafiziğe ve bilgi kuramına ilişkin yapılarda bir değişiklik görülmezken; felsefenin günlük yaşamın pratik sorunlarına ilişkin alanlarında köklü yapısal değişiklikler olduğu gözlenebilir. Bunda İslam ülkelerinin içinde bulundukları tarihsel ve toplumsal koşulların özgül durumlarının rol oynadığı yansınamaz.”[18]
Türk toplumunun sistemleştirilmiş bir felsefi düşünce geleneğine sahip olmayışını Yavuz, düşünce tarihimizin ayırt edici özelliği olarak görür. Ona göre; bunun böyle olması bir olumlu, bir de olumsuz olmak üzere iki durumu imler:
Olumlu imler; çünkü felsefenin gelip tıkandığı, açmaza düştüğü, insan yaşamını derinden kavrayacak çözümler üretemediğini söyleyen Yavuz’a göre, “Edebiyat, Felsefe’nin böldüğünü bütünleştirir.
İç yaşamımıza ilişkin görüşümüzün yoksulluktan kurtulması, sadece bilimin değil ama din, mit, büyü söylemleriyle ortaya konan gerçekliklerin edinimini gerektirir. Bunu da ancak edebiyat yapabilir.”[19]
Bir felsefe düşün geleneğimizin olmayışı Yavuz’a göre, “toplumumuzun sorunlarını hangi kertede kavramak istersek isteyelim, atasözü ve gülmeceye başvurmamızı gerektirmiştir ki, bu da olumsuz bir durumu imler.”
Geleneksel düşüncelerini atasözleriyle anlatan bir toplum, bu geleneğin dışından gelen düşünceleri ise slogan olarak ortaya koyabilmektedir. Yavuz’a göre “atasözü ve sloganlar, felsefi düşün üretimi arasında ters bir bağlantı vardır. Bir toplum, felsefi düşünmeden ne kertede yoksunsa, atasözü ve sloganla düşünme de o kertede gelişmiş olmaktadır.”[20]
Sistemli felsefi düşünün yerini, ya bir cümlecik sloganlar ya da fıkra türü kısa gülmece öykülerinin aldığı bir gelenekte bir metin kavramından dolayısıyla söz edilememektedir. ‘Oysa felsefe bir metinle var olabilir ‘Yavuz’a göre. ‘Çünkü felsefe birkaç cümlelik anlatılarla değil önermelerle kurulur.’

2. SONUÇ

Osmanlı’dan günümüze değin Siirt’i ve ülkemizi aydınlatmış ve aydınlatmaya da devam eden bu iki düşünce adamı; “hak şerleri hayır eyler / zan etme ki gayır eyler / Arif anı seyr eyler / Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler”
diyen İbrahim Hakkı ile “insan, insanın kurdu olduğu gibi şiir de şirin kurdudur”, “hüzün ki en çok yakışandır bize ya da en çok anladığımız” diyen Hilmi Yavuz; diğer yanda da,  şiirleriyle de  gönlümüzü titretmekten de geri durmazlar.
Konunun başlığında söylendiği gibi düşünce tarihimizde önemli yeri olan bu ilim insanı ile filozofu iyi araştırıp doğru anlamak gerekir. O zaman görülecektir ki  “marifet iltifata tabidir”.
Bizim yaptığımız, onları tanıtmaktan başka bir şeydir. Nitekim arife tarif gerekmese de, yaptıklarını anlatmak gerekir.

  KAYNAKÇA
Kitaplar:
ALTINTAŞ  Dr.Hayrani,  Erzurumlu İbrahim Hakkı 1.Basım İstanbul :M.E.B Yay. 1992
CEVİZCİ  Ahmet,   Felsefe Sözlüğü  2.basım  İstanbul : Paradigma Yay.  2000
FEYARABEND  Paul,  Akla Veda  Ertuğrul Başer ,(Çev.)  1.Basım İstanbul: Ayrıntı Yay. 1995
HAKKI    İbrahim,  Marifetname  Turgut Ulusoy (Sadeleştiren) 1.cilt 3. Basım İstanbul: Bahar Yay.1974 İstanbul
HAKKI  İbrahim,  Marifetname  Turgut Ulusoy(Sadeleştiren) 2.cilt  3.Basım İstanbul: Bahar Yay.1974
HAKKI    İbrahim,  Marifetname  Turgut Ulusoy (Sadeleştiren) 4.cilt 3. Basım İstanbul: Bahar Yay.1974 İstanbul
KAYA   Mahmut,   İslam Felsefesi  2.Basım  İstanbul : Çantay Yay.  1999
RUSSELL  Bertrand,   Din ile Bilim Akşit Göktürk (Çev.) 1. Basım İstanbul :YKY Yay. 1997
SANCAR   M.Nurettin,  Evliyalarıyla Tillo 1.Basım  Siirt  Fatih Kitapevi  1997
ÜLKEN  Hilmi Ziya, Eski Yunan’dan Çağdaş Düşünceye Doğru İslam Felsefesi  5. Basım İstanbul: Ülken Yay. 1998
YAVUZ   Hilmi ,   Gülün Ustası Yoktur  2.Basım  İstanbul : Can Yay.  1999
YAVUZ   Hilmi,     Denemeler  2.Basım  İstanbul : Boyut kitapları  1999
YAVUZ   Hilmi,     Denemeler Karşı Denemeler  1.Basım  İstanbul : Bağlam Yay. 1998
YAVUZ   Hilmi,     Felsefe Yazıları  1.Basım   İstanbul   :Boyut kitapları  1997
YAVUZ   Hilmi,    Budalalığın Keşfi  1.Basım  İstanbul : Can Yay.  2002
YAVUZ   Hilmi,    Ceviz Sandığındaki Anılar  2.Basım  İstanbul : Can Yay.  2001
YAVUZ   Hilmi,   Okuma Notları  1.Basım  İstanbul : Simavi Yay.  1993

Süreli yayınlar
?? “İbrahim Hakkı”  Hürriyet Pazar Gazetesi 28.o5.2000
GÖKHAN  Halil, “Hilmi Yavuz’la Söyleşi”???
YARDIM  Mehmet Nuri “Hilmi Yavuz’la Söyleşi”Türk Edebiyat Dergisi Nisan 2006
----------------------------------------------------------
 [1]Bkz. İbrahim Hakkı, Marifetname, 2.cilt, Turgut Ulusoy(Sadeleştiren) 3.Basım İstanbul: Bahar Yay.1974,ss.116-136

[2]http//: www.siirt.gov.tr/İbrahimhakk.htm

[3]http//:arsiv.hurriyetim.com.tr/tatilpazar/turk/98.08.30/eklhab/09ekl.htm – 11k

[4] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay,2000 İstanbul, s.46
[5] Bertrand Russell, Din ile BilimAkşit Göktürk (Çev.), 1. Basım İstanbul: YKY Yay. 1997,s35

[6] M.Nurettin Sancar,  Evliyalarıyla Tillo,1.Basım Siirt Fatih Kitapevi 1997,s.20

[7] Hilmi Ziya Ülken, Eski Yunan’dan Çağdaş Düşünceye Doğru İslam Felsefesi,5. Basım İstanbul: Ülken Yay. 1998,s.217

[9]Bkz. İbrahim Hakkı, Marifetname 1.cilt, Turgut Ulusoy (Sadeleştiren) 3. Basım İstanbul: Bahar Yay.1974, ss.78–87

[11] Paul Feyerabend, Akla Veda,  Ertuğrul Başer ,(Çev.)  1.Basım İstanbul: Ayrıntı Yay. 1995,s.157

[12] Hilmi Yavuz, Felsefe Yazıları, İstanbul: Boyut Kitapları 1997, s. 81
[13]Dr.Hayrani  Altıntaş, Erzurumlu İbrahim Hakkı 1.Basım İstanbul: M.E. B Yay. 1992, ss51-52

[16] Altıntaş,  agy., ss.41-42

[17] Yavuz, Felsefe Yazıları, , ss.95–96

[18] Yavuz, Felsefe Yazıları, ss. 147–148

[19] Hilmi Yavuz, Denemeler, İstanbul : Boyut Kitapları,  1992, ss 22-23
[20] Yavuz, Denemeler, ss. 15-17

24.10.2012 tarihine yazıyla ilgili küçük bir Not : (2006 yılında Siirt’te gerçekleşen uluslararası sempozyumda  çeşitli dallarda ve ülkelerde hocalık yapan 10-15 profesörden oluşan bilim kurulundan onaylanan çalışmamda, bu sempozyumu hazırlayan Şarkiyat Vakfı tarafından hazırlanan sempozyumda yer alan  tüm yazarların konuşmaları 2007 yılında bir kitap halinde yayınlandı.
Birçok yazar gibi ben de irili ufaklı çeşitli hediyelerle ödüllendirilmiştim. En çok da üzerine adımın yazıldığı battaniyeyi o günün hatırası olarak hep anacağıma inanıyorum.
Sağlık sorunlarım nedeniyle(aslında Hilmi Yavuz’un “mutlaka yazıyı kendin sunmalısın” deyip babamla görüşmeyi teklif etmesine rağmen babam göndermedi, pekala gidebilirdim,gitmeme hala içimde ukde) sempozyuma katılamadığımdan dolayı bu çalışmayı sunmada bana yardımcı olan Cumhur(Kılıççıoğlu) amcaya tekrar teşekkürü borç biliyorum.
Siirt’te yaşayan ulemalardan bir çalışma yapmam teklif edildiğinde bir geçmişten bir de şimdiki zamandan en çok da  kendime yakın hissettiğimden İbrahim Hakkı ile Hilmi Yavuz’u seçtim.
Yazı beklediğimden fazla bir etki yaratmış olumlu olumsuz çeşitli eleştiriler almıştım.
En acımasız eleştiriler İbrahim Hakkı gibi bir ulemanın, şair yazar Hilmi Yavuz’la kıyaslanma düşüncesiydi.
Oysa yazı kıyastan çok bir ilim adamı ile bir filozofun yaşamındaki ortak benzerlikleri belirlerken  düşünce alt yapılarının oluşmasında yaşadıkları coğrafyada bulundukları iklim  üzerine dikkat çekmek düşüncesindeydi. Kaldı ki aksi dahi olsa günümüzde hemen herkes bu tür hamasi zihniyetleri aşmamış gerektiği düşüncesinde. Bu düşünceler aşmak için belki de bu türde birçok yazı yazmak araştırma yapmak gerekir.
YAZAN : Hülya Yalım
YAZILAN ZAMAN-MEKAN : (24.10.2012 Kurban Bayram arifesi yeni yazılacak yazı öncesi…
http://www.hulyayalim.com/siirtin-dusunce-tarihinde-bir-ilim-insani-ile-bir-filozof/
*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder