4 Temmuz 2015 Cumartesi

İngilizler dinimi benden daha iyi biliyordu



Tüm hayatını yazıp çizerek geçiren Hilmi Yavuz, bu kez iki kitapla birden okuyucunun karşısına çıktı. Yavuz, Avrupa'nın Zihin Tarihi ve Şairin Zihin Tarihi adlı kitaplarının yanı sıra sanata, Müslüman burjuvaziye ve hayata bakışını da anlattı
Şair, yazar ve felsefeci Hilmi Yavuz'la buluşuyoruz. Nerede mi? Malum yerde. Taksim'deki The Marmara Oteli'nin altındaki kafede. Yıllar geçti, otelin ve kafenin adı birkaç kez değişti; Hilmi Yavuz orada oturmaya devam etti. "Masalardan birine sizin adınızın yazılı olduğu bir plaket çaksalar," diyorum. Burukça gülümsüyor. Buluşma nedenimiz bir kitap. Aslında bir değil, iki kitap. İlki Hilmi Yavuz tarafından yazılmış, Avrupa'nın Zihin Tarihi. Timaş tarafından hazırlanan Zihin Tarihi serisinin sonuncu kitabı. İkincisi, Şairin Zihin Tarihi. Buradaki şair, Hilmi Yavuz'un kendisi. Onunla şiir ve şairliği hakkında yapılan söyleşileri Granada Yayınları basmış. 
Aslında bu iki kitap hakkında konuşacaktık... Ama Hilmi Yavuz çantasından bir dosya çıkardı. "Senin şansına bugün geldi bu mektuplar," dedi; "Oktay Ağabey göndermiş. 'Ben artık 90'ıma geldim; sende kalsın,' demiş." Hilmi Yavuz'un Oktay Ağabey'i, hepimizin yakından tanıdığı Oktay Akbal. Dostlukları yıllara yayılıyor. Ve bunu söylerken Hilmi Yavuz elinde neredeyse yarım asırdır yıllanan bir hazine tutuyor. Çünkü dosyadaki mektuplar, o sıralar (1964-68) İngiltere'de felsefe okuyan genç Hilmi Yavuz tarafından yazılmış. Açıp okumaya başlıyoruz. Şöyle bir ifade çarpıyor gözümüze: "Biz de ihtiyarladığımızda, bizim ilk gençliğimizin ihtiyarları gibi mi giyineceğiz dersin? Eğer öyle ise hiç şaşmam." Yavuz bu cümleyi Valery'nin bir şiirinin Fransızcasından hemen sonra yazmış. Bakıyoruz, kendi ilk gençliğinin ihtiyarları gibi giyinmiyor Yavuz. Abartmadan, bugünün gençleri gibi giyiniyor. Mektuplarda felsefeden politikaya, gazetecilikten edebiyata pek çok şey anlatılmış, yazılmış. Bazı bölümleri okurken üzülüyor, bazen gülümsüyor ama hep durup düşünüyorsunuz. Bazen tatlı bir hiciv kaplıyor satırları: "Sunay'ın gelişiyle hiç ilgilenmedim. BBC'de daha işe başlamadım da ondan. Sosyalizm vb. konusunda söylediklerini de İlhan'ın (Selçuk) Cumhuriyet'teki köşesinden okudum. Asıl eğlencelisini yazayım, sayın Dışişleri Bakanı ile ilgili. The Guardian gazetesi, Sunay'ın Victoria Garı'nda karşılanmasından sonra, Kraliçe ile birlikte saltanat arabasıyla saraya gidişlerini anlatırken, üçüncü arabada oturan Çağlayangil'in bir ara, arabanın penceresinden kafasını çıkararak yolda bekleşenleri selamladığını yazdı. Muhabir bu durumu anlatırken eğlenceli bir de benzetme yapmış: 'Dışişleri Bakanı Çağlayangil sanki bir tren vagonundan, istasyonda kalanlara veda ediyormuş gibi pencereden sarkmıştı,' diyor. Anlayana sivrisinek saz... "

İLK İŞİM BİR ŞİİR KİTABI YAYIMLAMAK OLACAK Yavuz'un zaman geçtikçe 'memleketi' özlediği nasıl da belli: "Bana kalsa daha da yazarım. Yağmurlu Fatih gecelerini. Beyazıt'ta bir lokantada içilen biraları. Yolları ve anıları. Eski zaman aşklarını. Dostumuz Faik Baysal acaba yine sigara dumanlarıyla ılıklaşmış gürültülü kahvelerde demli çaylar ve askıda yavaş yavaş kuruyan yağmurlu paltoların arasında iğrilmiş, oturup yazıyor mudur? Çifte Kumrular Sokağı'na çıkan yeni asfaltın köşesinde yükselen büyük yapıların önünde, o köşe başında bir gün olur, durur yine uzun uzun konuşur muyuz? Bana yine tıpkı Paris'te son gördüğün Tempete sur Washington filmini anlattığın gibi yeni filmleri, aydınlık lacivert bir ilk yaz gecesinde, Tepebaşı'ndan Unkapanı'na doğru inerken anlatır mısın? Aradan uzun günler geçmesine karşın, seni sanki biraz önce olmuşçasına taşkın, kararsız ve kesik kesik yüreklendiren bir anıyı, sözgelimi Vatan'ın tavan arasında geçmiş ya da şimdi Ahmet İhsan'ın daracık ve yumru yumru merdivenlerinden çıkan birini. Bir askeri tıbbiyeliyi, Ankara'da içkili bir geceyi... Yine anlatır mısın? Bir gün, Fatih'le Saraçhane arasında, ya da Edirnekapı'ya kadar, yine ağaçlar olacak. Ama hep vardılar onlar, değil mi Oktay Ağabey." Ve Yavuz'un henüz dönmeden, döndükten sonra yapacaklarını anlattığı şu satırlar, bugünden bakınca çok manidar: "Biliyor musun, Türkiye'ye dönmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. İlk işim bir şiir kitabı yayımlamak olacak, diyorum kendi kendime. 15 yıldan beri hep özlemini duyarım, düşlerime girer bir şiir kitabı yayımlamak isteği. Sonra, çevirmeyi tasarladığım kitapları sıraya koyuyorum. Yazmayı tasarladığım yazıların taslaklarını çiziyorum kafamda. Gerçekleştirebilir miyim, bilemem. Olmuyor ki ha deyince..." 'Madem öyle' diyoruz, söze İngiltere'den giriyoruz. 
İngiltere'de felsefe okumak Hilmi Yavuz'u nasıl etkiledi? - Doğrusu, hiçbir zaman bana verili olanla yetinmeme gibi bir merakım vardı. Daha ötesini, daha fazlasını, daha arkasını arar; daha derine inmeye, daha indirgenemez olanı bulmaya çalışırdım. En 'temel koyucu' kavramlara ulaşmak... Böylesi bir entelektüel merak ve ilgi, bir felsefi bilgiye dönüşmeliydi. İngiliz analitik ya da ampirik düşüncesinin bana sağladığı akıl yürütme imkanları, benim başından beri sahip olduğum merakı, felsefi bilgiye dönüştürmeme yardımcı oldu. 
Türkiye'de olmayıp da İngiltere'de olan neydi? - O zamanlar Türkiye tam bir entelektüel çöldü. Aradığımız ve okumak istediğimiz kitapları bulamazdık. Başlangıçta dünyayı kavramak için Marksizm'den başka araç olmadığını düşünmüştük. Marksizm'i de teori kitaplarından değil, edebiyattan öğrendik. Gorkiler, Istratiler, Steinbeckler filan... Bu yüzden Marksizm'i her şeyden önce bir duyarlılık, vicdan ve ahlak meselesi olarak görmüştük. Marksisttik ama teorisini bilmezdik ki. 
İngiltere'de bu algınız değişti mi? - Gittiğimde Marksisttim ama orada iki şeyi gördüm. Birincisi: Bu işin kuralının öğrenilmesi mümkündü. İkincisi: Marksizm'le yetinmemek gerekiyordu. Zaten, Sait Faik'in sözüyle söylecek olursak benim zihnim, 'oturmaz bir zihindir.' Bir yerde de dur be kardeşim. Ama oturmuyor, buradan bir yere, oradan da başka bir yere gidiyor. Benimkisi git-gel bir zihindir; olumlu anlamda söylüyorum. 

İNGİLİZLER DİNİMİ BENDEN İYİ BİLİYORDU Nerelere gelip gitti bu durmak bilmez zihniniz? Önce Marksizm. Sonra 'dil'in çok önemli bir mesele olduğunu kavradım. Dil felsefesi ve Wittgenstein'a doğru bir yolculuk. Orada da durmadı. Çevremdeki İngilizler kendi tarihleri konusunda benim kendi tarihim hakkında olduğumdan daha bilgiliydiler. Hatta doktora filan yapanları, benim tarihimi, dinimi, Osmanlı toplum yapısını benden daha iyi biliyordu. 
Halbuki dindar bir ailede büyüdünüz- Evet. Belli bir dini bilgim ve duyarlılığım vardı. Çocukluğumun odaları hep Kuran sesleriyle doludur. Yine de çok bilgili olmadığımı gördüm ve bundan müthiş utanç duydum. 1966'da yazdığım bir yazıda 'Kant'ı, Descartes'ı, Wittgenstein'ı bülbül gibi bilen birinin Naima Tarihi'nden hatta İbn Arabi'den haberdar olmaması sizi bilmem ama benim yüzümü kızartıyor,' dedim. 
Ne yaptınız?- Dolayısıyla İslam'a yöneldim. Özellikle tasavvuf beni çok ilgilendirdi. Şiirle tasavvuf arasındaki bağlantıyı daha da derinlere giderek, Yunus, Aziz Mahmud Hüdai, Niyazi Mısri başta olmak üzere yeniden değerlendirdim.
Artık duruldunuz mu- Nerde! Halen de zihnim bir yerde durmaz. Bir ara iki yıl boyunca sadece Freud okumaları yaptım. Bir ara da antropolojiyle ilgilendim.Avrupa'nın Zihin Tarihi kitabında bunun izlerini görebilirsiniz. 
DİYALEKTİĞİ BIRAKIN, ANALİTİK BAKIN
Kitabınızda 'Eski Yunan'da Sanatçının Durumu' diye bir başlık var. Bugünküyle karşılaştıracak olursak ne dersiniz? Eski Yunan'da sanatçının enteresan bir durumu var. Yaptığı iş, ortaya koyduğu yapıt önemseniyor ama kendisi katiyen adam yerine konmuyor. El emeğiyle zihin emeği arasına, dolayısıyla sanatçı ile sanatı arasına kalın bir çizgi çizilmiş. Bugün bu ayrım çok silik. Sanatçının kendisi de tıpkı ürettiği ürün gibi metalaşma eğiliminde. Sanatçı da alınıp satılabilen bir meta muamelesi görmeye başladı. Onun da reklamı, pazarlaması, promosyonu yapılıyor; o da kendisini şu ya da bu biçimde 'piyasalamaya' çalışıyor. Oysa Eski Yunan'daki gibi olmasa da ürünü üreticiden ayırmak gerekir.
Trajediyi bir 'değerler çatışması' olarak tanımlamışsınız. Bir değerin mutlak surette diğerine tercih edilmesi ve sonunda mutsuzluk... Hayatınızın bir trajedisi var mı?- Aslında hiç düşünmedim bu soru üzerinde. Retrospektif olarak bakıyorum da... Sanki böyle bir şey olmadı. 
Hiç nedamet getirmediniz, pişman olmadınız mı? - Nadim olduğum birkaç şey var hayatta. Çok özel şeyler; istersen onlara hiç girmeyelim.
Türkiye Cumhuriyeti açısından bakarsak durum nedir? Cumhuriyet Türkiyesi'nin bir trajedisi varsa; o da bunun bir trajedi olarak kavranmaması gerektiğini kavramamış olmasıdır. 
Neyin?Ya Doğu'yu ya da Batı'yı; ya gelenekseli ya da moderni seçmek gibi bir zorunluluk karşısında kalmak. Böyle olduğunu düşünmek. Ben buna Tanpınar Sendromu diyorum. 
Sentezci yaklaşımlar da buradan mı çıkıyor? - Evet! Bir sentez lafıdır tutturulmuş gidiyor. Böyle bir sentez olamaz. Doğu'yla Batı, geleneksel olanla modern olan arasında mantıksal olarak iki olasılık söz konusudur. Bunlardan birincisi 'ya-ya da' dır. Yani ya Doğu ya da Batı. İkinci olasılık 've' dir. Yani Doğu ve Batı. 'Ya o ya da öteki' derseniz kendinizi biriyle sınırlandırıp diğerini dışlamış olursunuz; oysa 've' demek her ikisinin de birlikteliğini mümkün kılar. Bırakın sentezi. Diyalektiği bırakın. Analitik mantıkla düşünün. Ben öyle yaptım. Hep 've' dedim. 
Böyle yapmanızın bir yararını gördünüz mü?- Ne sağcılara yarandım ne solculara. Böyle bir çabam da olmadı zaten. 
Yahya Kemal'in deist olduğunu iddia eden yazılar yazmıştınız ve çok tartışılmıştı. Sizin durumunuz nedir?Ben deist de değilim ateist de. Asla! Kendimi bir Müslüman olarak görüyorum. Allah'a da inanıyorum; onun peygamber ve Resul'üne de.
http://www.sabah.com.tr/pazar/2012/06/10/ikisi-bir-arada
*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder