5 Temmuz 2015 Pazar

Şair-i Azam Hilmi Yavuz'la Röportaj


“Kaymakam Yahya Hikmet YAVUZ Efendinin üzerine kayıtlı hiç mülkü olmadı”


Y. KURT: Efendim biz İdarecinin Sesi Dergisi olarak sizinle hasbihal edelim istedik. Ama biz şair, yazar, edebiyatçı, hoca, felsefeci ve dahi “şair-i azam” Hilmi YAVUZ’la değil de Kaymakam Yahya Hikmet Yavuz Efendi’nin oğlu Hilmi YAVUZ’la konuşmak istiyoruz. Biyografiniz genelde Kabataş Erkek Lisesi ile başlıyor ve fakat şiirleriniz de öncesine dair çok hoş dizeler var. Şimdi isterseniz o çocukluk dönemlerine, Kaymakam Yahya Hikmet Yavuz Efendi’nin zamanlarına gidelim.
H. YAVUZ : Çok büyük bir memnuniyetle, çok te- şekkür ederim Sevgili babam 1920’li yılların ortalarında kaymakamlığa başlamış. İlk kaymakamlığı Diyarbakır’ın Çermik ilçesinde ve 1925’li yıllarda ben daha yokum. Fakat tabii o döneme ilişkin anılarını zaman zaman babamdan ama daha çok annemden –babam pek bu konularda konuşmazdı- dinlemiştim. Mesela, Şeyh Sait İsyanının başladığı ve devam ettiği süre içerisinde Babamın Çermik’teki sıkıntılı günlerinden hep söz edilmiştir. Daha sonra da Diyarbakır’daki İstiklal Mahkemesindeki Şeyh Sait’in yargılanmasından…Annem anlatırdı, Diyarbakır’daki Şeyh Sait davasının duruşmalarını izlemişler. Annem hep şey derdi: “Bir şey sorulduğunda Şeyh Sait hep “Heybe bilir” dermiş. Anlaşıldığı kadarıyla davaya ilişkin bilgi ve belgeler bir heybenin içinde olsa gerek, “Heybe bilir” yani “Belgeler orada, isterseniz ona bakın” anlamında…Bir de annem o yıllarda çok genç ve taşrayı bilmiyor, ilk çocuk doğuyor, 2 ya da 3 yaşına geldiğinde kızamığa tutuluyor, komşular diyorlar ki: “Çocuğu sıcak tutmak gerekir.” Annem de tabii herhalde doğrusu budur diye, çocuğu sıcak şekilde kundaklıyor ve ilk çocukları ağabeyim ölüyor. Ondan sonra, babamın Adana Karaisalı’da kaymakamlığı var. Karaisalı’dan sonra, Isparta’nın Süt çüler ilçesinde kaymakamlığı var, ondan sonra da 1933’te Ege’ye geliyor, Çanakkale Ayvacık’a geliyor. 1933’ten 1936’ya kadar Ayvacık Kaymakamlığı yapmış. 1936’da Biga’ya tayin oluyor. Yani Çanakkale’nin bir ilçesinden bir başka ilçesine tayin oluyor. O sı rada annem bana hamile kalıyor. Ama ben İstanbul’da Alman Hastanesinde doğuyorum.

Y. KURT: Yani efendim siz ezelden İstanbullusunuz ?

H. YAVUZ : Evet, doğum olarak İstanbulluyum, fakat çok ilginç, nüfus kaydım Çanakkale Biga diye yazılı. Doğumdan sonra Biga’daki nüfus memuru babama diyor ki: “Kaymakam Bey, oğlunuz İstanbul’da doğ du Allah uzun ömür versin amma biz onu Bigalı olsun istiyoruz, biz onu Bigalı diye yazalım nüfus cüzdanına.” Babam da “Olur” diyor. Dolayısıyla benim nüfus cüzdanımda Biga yazıyor. Biga’dan 1939’da, ben 3 yaşındayken ayrılıyoruz. Benim hatıralarım tamamen 1939’da babamın Biga’dan Bursa’nın Orhangazi ilçesine tayin olmasıyla başlayan süreçtir.

Y. KURT: Hocam, bu sözünü ettiğiniz yıllar bir yönüyle Cumhuriyetin ilk yılları, bir yönüyle de 2. Cihan Harbinin arefesi. Bugün tarih kitaplarında anlatılan o dönemleri “kaymakam” olarak yaşamış bir babanın çocuğu olmak. Sanırım anlatılacak ne çok hikaye vardır...

H.YAVUZ : Tabii. 1939’da biliyorsunuz İkinci Dünya Savaşı patlıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Dahiliye Vekaleti idareciler arasındaki nakil ve tayinleri durduruyor savaş sebebiyle. Dolayısıyla biz 1939’dan 1945’e kadar, altı yıl Orhangazi’de kaldık. Ben ilkokula Orhangazi’de başladım 1942-1943 yılında. Ondan önce tabii yine 5-6 yaşlarından itibaren Orhangazi imgeleri var gözümün önünde. Babamın dairesi var, dairesi gözümün önünde hâlâ, Orhangazi Hükümet Konağı. Orada altı yıl kaldık, ondan sonra da tecrübeli ve eski bir kaymakam olmasına rağmen, Rize’nin Güneyce ilçesine tayin ettiler. Bu babama ağır geldi. Yani daha iyi, daha öne çıkmış, Biga gibi, Orhangazi gibi ilçelerde kaymakamlık yapmış birisi İstanbul’un veya Ankara’nın baş-kente yakın ilçelerinden biri olabilirdi, İzmir’in ilçelerinden biri olabilirdi filan. Hatta evde buna ilişkin hayallerin kurulduğunu falan da biliyorum. Nakil ve tayinler başlayınca, babam “Herhalde bizi de bir yere gönderecekler” diye sohbette konuşuluyordu

Y. KURT: Bu herhalde mülki idarenin, kaymakamların ve ailelerinin en büyük handikabı. Sanırım bugün de tayin zamanı, kararname zamanı geldiğinde bu mesele meslek camiasını maalesef çok uzun süre ve yoğun şekilde gündemini işgal ediyor. Sonuçta ailenin hayatını temelden değiştiren bir şey.

H. YAVUZ : Tamamen… Hatta yani, mesela babam Bandırma gibi böyle birtakım büyük ilçeleri hayal ediyor veya iyi bir bir yerde vali muavinliği falan. Hiçbiri olmadı, tam tersine…Bu arada, galiba bunları söylememde bir sakınca da yok, aradan elli altmış yıl geçmiş. O sırada Dahiliye Vekaleti Müsteşarı olan kişi zannediyorum adı Tevfik …, yani unutmuyorum. Babamla bir şahsi meselesi olduğu gibi bir izlenim kalmış bende. Çünkü evde “Bu Müsteşar denilen….” diye geçildi- ğini hatırlıyorum. Yani kendisinden pek hayırla bahis açılmazdı. Endişe de vardı. “Bu Müsteşar beni iyi bir yere tayin etmez” falan gibi. Tevfik Külün soyadı Tülün idi, çok eminim

Y. KURT: Rize Güneyce ilçesine tayin babanıza çok ağır geldi anlaşılan.

H. YAVUZ : Tabii, babamın hayalleri ile tayin arasında büyük bir uçurum vardı, çünkü herhalde bu kadarını hiç beklemiyordu. Neyse, Güneyce’ye tayin edilince Güneyce’ye gitmedi babam, rapor aldı ve biz o yıl İstanbul’a geldik. Benim Orhangazi İlkokulunda 3 üncü sınıftan 4 üncü sınıfa geçtiğim yıldır. 1946-1947 ders yılını ben İstanbul’da okudum bir yıl. Babam sürekli rapor aldı, biz de İstanbul’da kaldık. Ama Orhangazi ile ilgili bir iki şey anlatmak istiyorum. O yıllar tabii savaş yıllarıydı, büyük mahrumiyet yıllarıydı. Yani şimdiki kaymakam kardeşlerimiz, dostlarımız herhalde çok farklı konumdalar. Evlerinde hiç değilse televizyonları vardır, cep telefonları vardır, belki şehirde bir iki sinema, günü günü- ne gazete okumak imkânları vardır falan. O zamanlar öyle değildi, şehirde Orhangazi’de sadece bir tek Halkevinde radyo vardı. Tabii ajans haberlerini dinlemek, memlekette, dünyada neler olup-bitiyor? İşte, Almanlar Bulgar sınırına kadar gelmişler, manevra yapıyorlar vesaire gibi haberler dolaşıyor. Yani akşamları evde konuşuluyor bunlar. Babam daireden geldikten sonra, yemeğini yer, sonra ajansı dinlemek üzere Halkevine giderdi. Halkevinde diğer memurla falan birlikte ajansı dinler ve geç saatlerde eve gelirdi. Annem bundan çok rahatsız olmuştur.

Y. KURT: Yani o zaman kaymakamın evinde de radyo yok?

H. YAVUZ : Yok, kaymakamın evinde radyo yok. Annem çok rahatsız olmuştu, çünkü evde yalnızız, ikimiz, ben tek çocuğum. Karartma geceleri, perdeler indiriliyor. Perdeler belki yine ışık sızdırır düşüncesiyle duvara battaniyeler çakılıyor, sabahları toplanıyor akşamları indiriliyor falan. Karartma geceleri
Y. KURT: Peki, korku Alman korkusu mu?

H. YAVUZ: Alman, gelecekler gü- nün birinde diyerek. Böyle bir korku. Orhangazi ile ilgili başka bir hikaye anlatacağım, çok hoş bir hikayedir. Zannediyorum 1941 yılı olacak, ben daha ilkokula gitmiyorum, Cumhuriyet Bayramı. Babam kürsüye çıkıyor Orhangazi’de, nutuk verecek. CHP Halk Kürsüsüdür, altı ok var kürsüde, babamın yakasında da altı ok var. Yani şöyle bir ipek bayrakları var bu boyda, altı ok, onlar genellikle yakaya iğnelidir. Kaymakam, ama aynı zamanda parti sekreteri, devletle parti arasında. Neyse, ben de ortalarda dolaşı- yormuşum. Bu hikaye buraya kadar. Aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra bir gün Bursa’dan dönüyorum. Benim bir öğrencim… “Hocam, Orhangazi’yi özlemişsinizdir” dedi. Ben de “Yahu, aradan kırkkırkbeş yıl geçti, tabii özledim, gidelim bakalım Orhangazi’ye.” Girdik içeriye, dedi ki: “…şurada köfteci vardır, bu köfteci çok güzel bir köfte yapar” “Peki” dedim, köfte yiyoruz. Lokantanın sahibini çağırdım ben, dedim ki: “Orhangazili misiniz?” adam “Tabii, doğma büyüme Orhangaziliyim” dedi. “1940’lı yıllarda neredeydin?” dedim, dedi ki: “Ben 70 küsur yaşındayım, o sırada ilkokuldaydım.” Ben “Ha, o zaman 1940’lı yıllar. Babam kaymakamdı o yıllarda hatırlarmısınız?” Adam dedi ki: “Nasıl hatırlamam ya, bir de küçük bir oğlu vardı ‘Hilmi’.” Kalakaldım. Dedim ki: “O Hilmi benim” Adam “Olamaz” dedi, bana sarıldı. Neyse, “Babanızı unutmam mümkün değil” dedi, “Neden?” dedim. “Şimdi, 29 Ekim bir Cumhuriyet Bayramı, sene 1941 falanolacak. Ben ilkokul 1 inci sınıftayım veya 2 nci sınıftayım. Cumhuriyet Meydanında toplanmışız. Baban da nutuk veriyor. Sen de ortalarda dolaşıyor olmalısın o sırada. Baban işte anlatıyor: Mübeccel cumhuriyetimizin, vesaire falan diye anlatıyor, birdenbire anlaşılan sen gözden kaybolmuş olmalısın ki kürsüden ‘Hilmi neredesin?’ nutkun arasında…” Tabii, unutulmaz bir şey, kahkahalar bilmem neler. Tabii baban da gülüyor. Sonuçta affedersiniz …. devam ediyor. Bunu ben hatırlamı- yorum tabii, ama köfteci hatırlıyor.

Y. KURT: Peki, sonrasında babanız oradan nereye gitti?

H. YAVUZ : Babam, ondan sonra Güneyce’ye gitmediği için bu kez Samsun’un Terme ilçesine tayin ettiler. O da küçük bir ilçe, ama gidecek başka çaresi yok, gittik Terme’ye. Ben ilkokul 5 inci sınıfı Terme’de okudum ve ortaokula gideceğim. Ama Terme’de ortaokul yok. İki ortaokul var; bir Çarşamba’da var, bir de Ünye’de var. Terme, malum, Ünye Ordu’ya bağlı. Şimdi, nereye gidilecek? Bunun da hikayesini yazdım, bir yerlerde var. Babam yazı tura attı, nereye gideceğim… Bu arada, tabii Bakanlığa başvuruyor, Dahiliye Vekaletine, yazı üstüne yazı yazılıyor “Oğlumuz ortaokula gidecek, beni lütfen ortaokulu olan bir yere tayin edin” Hiçbir şey olmuyor, hiç. Müsteşar aynı Müsteşar. Aynı Müsteşar. Yani babamın tayini falan gelince herhalde çiziyor onu. Biz ….. bir yıl sonunda işte yazı tura deyince, Çar- şamba çıktı, Çarşamba’ya. Ama nasıl biliyor musun, şimdi 59 kilometredir Terme ile Çarşamba arası, yani yarım saatlik yol. Yol şose yol. Sabah erkenden kalkıyoruz, çok erken. Şose yolu bile değildi, toprak yol. Otobüse biniyorum sabah saat 7. Otobüs bir-bir buçuk saatte gidiyor o 60 kilometrelik yolu. Bir sene ben böyle gidip geldim. Tabii, akşam eve geliyorum, gece saat olmuş altı yedi, hava kararmış, kış. Geliyorum, ders çalışacağım. Gözümden uyku akıyor, çünkü sabah erken kalkmışım. Elektrik yok Terme’de, lüks lambası var, lüks lambasının altında ders çalışıyorum. Neyse kazasız belasız ortaokul 1 inci sınıftan 2 nci sınıfa geçtim. Ve babam hâlâ ortaokulu olan bir ilçeye tayin edilmiş değil. O yaz sonu ben gene 2 nci sınıfa Çarşamba’ya gidece- ğim. Annem dedi ki: “Bu çocuğu kaybediyoruz, yolda telef oluyor.” Zaten ben zayıflamışım. Babam “Ne yapalım?” dedi, annem “Ben gideceğim, Çarşamba’da bir ev tutacağım. Hafta sonu ya sen gelirsin Terme’den, ya biz geliriz.” dedi. Babam “Peki” dedi. O sıradadi cüz’i kaymakam maaşıyla. Asli maaş diye bir şey var, 125 lira asli maaş, onun üzerine hesaplanıyor, en yüksek bürokrat maaşı da 150 lira asli maaş. Çarşamba’da ev tutmak durumunda kaldı, hem Terme’de ev kirası veriyor kaymakam, hem de Çarşamba’da ev tutulduğu için Çarşamba’da kira veriyor. Bir yıl böyle geçti. Ben 3 üncü sınıfa geç- tim, 1949 yılı. Sonunda babam Giresun’un Şebinkarahisar ilçesine tayin edildi.

Y. KURT: Yani sizi bir türlü Karadeniz’den çıkarmadılar? Nasıl taşındınız?

H. YAVUZ : Evet maalesef. Babam bu yönüyle mesleğine kırgıngitti diyebilirim. Şebinkarahisar’a bir kamyonla taşındık. Zaten çok fazla eşyamız hiçbir zaman olmamıştır. Babam hep; “Ne zaman, nereye, hangi tarihte gideceğimiz belli olmaz.” Derdi. Kamyonla şoför mahallinde gittik yeni ilçeye. Şoför, şoförün yanında babam, babamın yanında annem pencere kenarında. Ben de ikisinin ortasında bir ayağım annemin kucağında, bir ayağım babamın kucağında gittik o yolu. Çok berbat da bir yoldu o zamanlar, özellikle Giresun-Şebinkarahisar yolu, akıl almaz bir yoldur. Annem gözünü kapatıp sureler okuyor içinden, dışından, ha gittik ha gidece- ğiz. Bir bisiklet almıştı babam bana o yıl, yeniydi. O bisikleti de kamyonun karoserinin kenarına asmışız, yolda bir ağaca takıldı ve parçalandı. Çünkü ben 2 nci sınıftan 3 üncü sınıfa geçmişim, babam da beni ödüllendirmek için bisiklet alıyor ve bisikletin tadını çıkaramamışım ben. İşte Terme’de, Çarşamba’da bir iki defa binmişim, bütün keyfi Şebinkarahisar’da çıkaracağım. Hurdahaş olmuş bisikletim yolda. Hayatımın en mutsuz günlerinden biri olarak hatırlarım hala

Y. KURT: Tabii, bütün bu tayinler babanızı hayli mutsuz etmiştir, belki de meslekten soğutmuştur herhalde?

H. YAVUZ : Kesinlikle, aynen öyle. Nitekim tansiyonu yükseldi. Tansiyonunun yükselmesinin nedeni de Şebinkarahisar’ın rakımının çok fazla olması. Sırtına sülük çekiliyor tedavi için. Yazı üstüne yazı “Beni bu defa hiç değilse hem ortaokulu olan, hem de deniz kıyısında olan bir yere tayin edin...” diye ama olmadı. Bunun üzerine babam emek-liliğini istedi 1949 yılının sonunda. Daha tek parti ikitidarı devam ediyordu. Babam emekliliğini aldı ve biz Siirt’e gittik, babamın memleketine. Ben ortaokulu Siirt’te okudum. Ondan sonra da İstanbul’a geldik, çünkü ben liseye devam edeceğim. En yakın lise Diyarbakır’da vardı. Bunlar çok önemli şeyler biliyor musun Yılmaz. Yani bir idarecinin, bir memurun o sırada taşrada oldukça iyi düzeyde sayılabilecek bir bürokratın çaresizliğini ve umarsızlığını göstermek bakımından çok ilginç bir şey.

Y. KURT: Aslında üstadım, belki siz bu hatıralarınızı, çektiğiniz sıkıntıları bu şekilde belki de ilk defa paylaşıyorsunuz. Babanızın yaşadıklarını. Bu biraz da bizim mesleğin kaderidir, genelde dışarıdan pek görünmeyen. Hani devlet adamı, hükümetin temsilcisi olmanın yüklediği vakur ve ciddiyetten kaynaklanan yükümlülükler. Bugün de benzeri sıkıntılar vardır muhtemelen.

H. YAVUZ : Evet ilk defa paylaşı- yorum bir çoğunu. Muhataplarım babamın mesleğini yapan çok kıymetli insanlar olduğu için. Muhtemelen, sıkıntılar herhalde bu kadar değildir. Sonuçta bahsettiğimiz dö- nem tek parti dönemi ve İkinci Dünya Savaşının yaşandığı sıkıntılı bir süreç. O döneme ait,

Y. KURT: Peki, sonrasında İstanbul’a geldiniz. Bu süreçte rahmetli annenizin babanıza sitem ettiği zamanlar olur muydu? Beni bu dağ başlarına getirdin, Anadolu’da dolaştırıyorsun gibi… Meslek camiasında hanımların zaman zaman böyle yakınmaları olur.

H. YAVUZ: Annemin öyle yakınmaları olmadı, mütedeyyin ve mü- tevekkil bir insandı. Ama zaman zaman şaka yollu takılmaları olmuştur, çünkü biz kira evlerinde kalırdık, hiç evimiz olmadı bizim.

Y. KURT: Emeklilikten sonra da mı hiç olmadı?

H. YAVUZ: Emeklilikten sonra da hiç olmadı. Daima kira evlerinde oturduk. Babamın üzerine tapuda kayıtlı hiç bir malı olmadı. Bugün ben de öyleyim zaten. Annem ara sıra şaka yollu “Yahu, şu Orhangazi’de bir şeyler yapsaydın da, biz de burada kira evinde oturmak yerine kendi apartmanımızda otursaydık...” falan deyince, babamın anneme çok fena baktığını hatırlıyorum. Rahmetli de “Yahu şaka yapıyorum, Allah’a şükür ben seni bilmez miyim?” derdi. Kendi evimiz hiç olmadı.

Y. KURT: Hocam bunu çok basit bir şey gibi söylediniz. Nasıl yani? Kaymakam Babanız Kaymakam Yahya Hikmet Yavuz Efendi’nin, (1920’lerden 1950’ye kadar Tek Parti döneminde Kaymakamlıktan emekli olan zatın) hiç kendi evi, mülkü olmadı mı? Bunu biraz açabilirmisiniz?

H. YAVUZ: Babamın üzerine tapuda kayıtlı bir malı ve mülkü olmadan bu dünyadan göçtü gitti. Onu birazda müslümanlığın getirdiği bir şey olarak, dünya malına karşı korunması gereken bir mesafe olarak düşündüğünü sanıyorum. Bir kere meta-ı gurur meselesi var. Yani ne kadar çok malın olursa onunla o kadar çok kibirlenirsin ve “Allah kibirlileri sevmez.” Ayet-i kerimesi dolayısıyla böyle bir yaklaşım. Ama bu seküler hayatı da bağdaştırmak lazım ve bu mümkündü. Babamsilindir şapkasını ve frağını giyiyor nutkunu veriyordu. Eve geldiğinde de başına takkesini geçirip rahlenin başına oturup Kur’an-ı Kerim okuyordu.

Y. KURT: Babanızın bu konularda çok hassas ve görevine titizlikle bağlı bir adam olduğu anlaşılıyor?

H. YAVUZ: Babam ve dönemindeki tanıdığım arkadaşları “feday-ı nefs” ile cumhuriyete bağlıydılar. Tam bir devlet adamı ve tam bir Müslümandı. Çok tuhaftır, o dönemin idarecilerini düşünüyorum da, yani hem İslam’a bütün vecibeleriyle bağlı olmak, ama aynı zamanda sapına kadar cumhuriyetçi olmak. Babam böyle bir bürokrattı. Hiçbir zaman kendisini dindar kimliğiyle kamusal alanda göstermemiştir. Mesela, Cuma namazlarına hiç gitmemiştir. Hani ahaliyle birlikte, onu biraz da belki devlet terbiyesine aykırı buluyordu. Çünkü onlara çok büyük bir statü verilmişti. Yani kaymakam demek astığı astık kestiği kestik, kimseye hesap vermek zorunda olmayan… Hesap ne zamandan sonra verilmeye başlamıştı biliyor musun, 1946’dan sonra, Demokrat Parti ile. Demokrat Partinin kurulmasıyla birlikte özellikle devlet memurları ve bürokrasi birinci derecede eleştirilerin hedefi olmuştu. 1950’den sonra aslında parti, devlet, vesaire yollar bütünüyle ayrıldığı için bir daha kaymakamlar o kadar nüfuz sahibi hiçbir zaman olamamıştır herhalde diye düşünüyorum. Çünkü ben babamın ne kadar nü- fuz sahibi olduğunun tanığıyım. Hem Orhangazi’de hem Terme’de hem de Şebinkarahisar’da.

Y. KURT: Peki, biraz şiir ve edebiyata doğru yönümüzü çevirirsek. Bu Karadeniz’deki uzun hayatınız mıdır size bu “ne zaman, ne zaman bitecek bu taflan bu taflan...” dedirten? Ya da Anadolu?

H. YAVUZ : Tabii, kesinlikle. Anadolu ve Anadolu’nun o yıllardaki mahrumiyeti. İlk gençliğim, Anadolu’da, taşrada geçmiş. Aşa- ğı yukarı 14 yaşına kadar, eğer Siirt’i de sayarsan 15 yaşına kadar, yani 1936 ile 1950 arası diyelim Anadolu’da geçti. İşte, Orhangazi, Terme, Çarşamba, Şebinkarahisar falan. Ama daha çok, ağırlıklı olarak da Karadeniz. Şimdi çocuklar idare lambasını bilmezler. O idare lambasının bir haznesi vardır… Onun alevi rüzgârda titrer. Benim odamda, hep bir lamba yanmış- tır. O “karartma gecelerinde” bile. Onun haznesi genellikle süslüdür, çiçek işlemeli falandır. Lambanın alevi rüzgârda titrer, titreyince de gölgeler geçişir. Yani şimdi sabit ışıkta böyle bir şey olmuyor, gölge de sabittir ışık sabit olduğu için. Yattığım yerde, başucumda böyle bir idare lambası var, ışık titriyor, duvardaki gölgeler değişiyor. Böyle bir yazım da vardı “Odam kitabımdı benim...” O titreyen lambanın ışı- ğındaki gölgelerin hayal gücünü ne kadar etkilediğine dair

Y. KURT: İstanbul üzerine sizin yıllar evvel söylediğiniz “...artık İstanbul üzerine şiir yazılamaz, lirik tahayyüle imkan vermiyor...” bir söz , aslında ağır bir sitem vardı. Şimdilerde İstanbul’un silüeti tartışmaları içindeki gökyüzünün kulelerle kirletilmesi ve yok edilmesi konusunda neler söylersiniz? Semavi EYİCE Hoca’nın “Korkarım böyle giderse 50 yıl sonra İstanbul diye bir şehir kalmayacak...” şeklinde bir beyanatı oldu yakınlarda?

H. YAVUZ : Bir kere şehir ve şehircilikle ilgili meselelerin Tek Parti döneminde olduğu gibi dayatılmasını doğru bulmuyorum. İstanbul’un silüeti eskiden minarelerdi. Bundan elli yıl önceki bir İstanbul fotoğrafına bakınız, o fotoğrafta ilk gördüğünüz silüete hakim minareler olduğunu görürsünüz. İstanbul’un silüeti eskiden minarelerdi. Süleymeniye’nin, Fatih’in ve Bayezıt Camii’nin minarelerini bir düşünün. İstanbul’un kimliğinin belli referansları vardı ve onların başında panaromayı oluşturan bu camiler ve onların minareleri vardı ve bunlar şehrin silüetinin temel referanslarıydı. Panaromik olarak artık diğer şehirlerden bir farkı kalmadı. Bu yeni kuleleri, gökdelenleri dünyanın her yerinde kolaylıkla görebilirsiniz ama başka Süleymaniye, başka Sultanahmet dünyada yok. İstanbul için artık şiir yazılmı- yor, bazı arkadaşlar alındı falan ama, bundan sonra yazılsa yazılsa Ahmet Muhip Dranas’ın Yağma şiiri gibi bir lanetleme şiiri yazılır. Orhan Veli’nin “Uzaklardan çok uzaklardan sucuların hiç dinmeyen çıngı- rakları...” ya da “Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları...” dizeleri ile üzerine şiir yazılan İstanbul’u bir düşünün bir de bugünü... Şairin lirik tahayyülü beş duyusu ile ilişki oln bir meseledir, eğer bu duyular yoksa, bu duyuların süjesi olacak konular yoksa şair ne yapacak...

Y. KURT: Bu güzel ve sıcak sohbetin sonunda mutad olduğu üzere soralım efendim, son olarak ne söylemek istersiniz?

H.YAVUZ : Ne zaman mülkiye ile ya da bir kaymakamla ilgili bir haber görsem babamın mesleğini icra eden insanlar olarak onlara karşı hissi ve duygusal bir yakınlık hissederim. Keşke Atila İLHAN sağ olsaydı ve bu bu sohbeti onunla da yapabilmiş olsaydınız, onun da babası kaymakamdı ve herhalde anlatacak çok hikayesi olurdu. Ben yarım asrı geçen bir zamandan sonra, derginiz vasıtasıyla o her zaman severek sayarak baktığım mülkiye camiası ile beni buluşturduğunuz için çok teşekkür ederim.

Yılmaz KURT: Efendim biz de hem İdarecinin Sesi Dergisi adına, hem de mülki idare camiası adına bu sıcak hasbihal için şükranlarımızı sunarız.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Hilmi Yavuz 14 Nisan 1936’da İstanbul’da doğdu. Babası Kaymakam Yahya Hikmet Yavuz Efendiydi. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eğitimini yarıda bıraktı. İngiltere’ye gitti. BBC’nin Türkçe bölümünde çalıştı. Londra Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli yayınevleri ve ansiklopedilerde görev aldı. Cumhuriyet, Milliyet, Yeni Ortam gazeteleri ve çeşitli dergilerde “Ali Hikmet” imzasıyla inceleme, eleştiri ve denemeler yazdı. Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. İlk şiirleri Kabataş Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil yönetiminde çıkan “Dönüm” dergisinde yayınlandı. İslam mistisizmi, özellikle de tasavvuftan yararlanarak kendine özgü bir sözcük dağarcığı geliştirdi. Halen Zaman gazetesinde kültür yazılarına ve Bilkent Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya devam etmektedir.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------idarecinin sesi / mart - nisan / 2012

*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder