5 Temmuz 2015 Pazar

Şiiri Olmayan Şair: Hilmi Yavuz


VEYSEL ÖNGÖREN:Şiiri Olmayan Şair: Hilmi Yavuz |  görsel 1

Hilmi Yavuz’un Bedrettin Üzerine Şiirler’i tasavvufa dayalıdır: İç yaşantı yoluyla dünyanın yeniden kurulması. İç yaşantı yoluyla dünyanın varedilmesi vehmine çıkar. Hilmi Yavuz bu olguyu söz düzeyinde tutmaya gayret etmektedir. İçrek eğilimlerine söz’ün maddiliği yoluyla genelgeçer bir gerçeklik durumu vermeyi istemektedir. Hilmi Yavuz’un Doğu-Batı sorunsalı dediği şey, Doğu’dan aldığı bu içreklik, Batinilik ile Batı’nın düşünce düzeyindeki rasyonel ırası (karakter) arasında bir uzlaşımdır. Böyle olunca elbette bu uzlaşım artık tamamen keyfidir. Çünkü içreklik ve rasyonellik kendi eğilimleri yoluyla ilişki içine sokulamazlar. Salt öznel bir yargı gerekir. Nitekim Hilmi Yavuz rasyonel olmayı, salt sentaktik bir düzeye indirgemektedir: “Dilsel ve kuramsal önermelerin doğruluklarının, kural ve uzlaşımlara dayalı bir gramere bağlı olduğunu…”(*)
 Şu da var ki Nâzım Hikmet!in “Şeyh Bedrettin Destanı” olmasaydı, Hilmi Yavuz’un böyle bir şey için “Bedrettin” seçeceği çok kuşkuluydu. Şuradan belli ki “Bedrettin” olayını şiire dönüştürmüyor. “Bedrettin” kavramına geri giden sözel kurgular düzenliyor. Ve “Bedrettin” yalnızca tasavvufla belirlenmiştir. Bedrettin’in eylemini değil, tasavvufu öne çıkarıyor. Bedrettin’in kendisi üzerine değil, Şeyh Bedrettin Destanı üzerine bir şiiri deniyor: Tasavvufla. Nâzım Hikmet’in prespektifine karşı bir prespektif denemesidir. Destanı dönüştürme çabası. Ama geriye bakan bir gözle. Şiirsel tatla ve Destan’ın meşruluk tabanı referansı ile tasavvufu aklayıp materyalizmi mahkum etme eğilimi.

Tasavvuf, Ortadoğu Ortaçağı’nın yırtıcı öğesidir. Anadolu’da bir rönesans’ı ışıtmıştır da. Ama arkasında yeni bir sınıf yoktu ve egemen ideoloji onu iğdiş etmeyi başardı. O yüzdendir Pir Sultan eliyle toplumsal ırasını (karakterini) ortaya sürmüş ve o zaman da artık tasavvuf olmaktan çıkmış, bir gerçekil (reel) başkaldırı biçimine dönüşmüştür. Bizim yüzyılımızda ise iler tutar yeri kalmamıştır. Hilmi Yavuz’unki artık bir rock and roll müziğidir. Yani: İç dünyanın titreşimleri yoluyla dünyanın dışarı çıkarılması.

Nitekim Hilmi Yavuz, gitgide bir kendi kendine birey tasarımına yöneldi. Daha sonra da şair, söz ve zaman kavramları ile baş başa kaldı. Şair, sık sık mısralaştırdığı gibi kendisidir. Söz, bu şairin yazılmamış şiiridir. Zaman, gerçekte varolmayan ama zihinde aranıp durulan ve artık iç yaşantıda da rastlanmayan bun şairin olmayan şiirinin egemen olduğu dünyanın özlemidir.

Hilmi Yavuz, şiiri olmayan bir şair. Şiir için şair olmak yetmiyor. Hilmi Yavuz, yalnızca sözcük tadına sahip. Yalnız onun farkında. Ama yetmiyor. İmaja çıkmak gerekiyor. Oradan imajlar arası ele geçen semantik örgüye. Hilmi Yavuz’da eksik olan bu son ikisi. Çünkü o semantikten korkuyor. Kendine direnen bir içerikten bir şiirsel semantik elde etmeye yüreklenemiyor. Sözcük tatlarını sentaktik kurgulara serpiştiriyor ve şiirsel semantik olarak sürüyor.

Niye böyle oldu? Hilmi Yavuz önce düşünce ile tanıştı. Ve o yoldan şiire çıkmak istedi. Şiirin kaynaklarını aramaya vakti olmayan bir şair durumuna sürüklendi. Ne yazık ki onun düşünceyle tanışma biçimi de, insanın yüzdüğü dünyayı ve insan ilişkilerini seçikleştirmekten uzak düştü. Hilmi Yavuz İngiliz analitik felsefesini, anlamı kendinden menkul sözel kurgular olarak anladı. Oysa analitik felsefe, semantiğin kökencil bir eleştirimidir: Sentetik kaynakları açığa çıkarmak ve oralarla doğru ilişkiler kurmak için. Hilmi Yavuz bunu, sentetik kaynakları yadsıma olarak bildi. Analitik felsefe, Hilmi Yavuz’un yapmak istediğinin tam da karşısındadır. Yani sözün gerçekliğini gene sözden bilmek; sözün anlamlılığının gene sözün kendinden kaynaklandığını varsaymak gibi şeylere karşıdır. Analitik felsefenin istediği, boş sözü tanınır kılmak ve dünyaya ait olmanın bulandırılmasını engellemektir. Hilmi Yavuz tam ders yola gitti.
*
Şiir yazmamayı göze alamayan şiir yazamaz. Çünkü şiir, şairin eli altında her an hazır duran bir şey değil. Şair niteliğini tüketmek ve şiir yazmak: bu ikisi ayrı şeylerdir. Yalnızca şair niteliğini tüketmekle şair olunmaz, belki başka bir şey olunur. Fuzulî olunmaz, belki Mecnun olunur:
“Bende Mecnun’dan füzûn âşıklık istidadı var
Aşk-ı sâdık menem Mecnunun ancak adı var” (**)

Şiir bir söz sanatıdır. Ama söz ne demektir? Sözün ne olduğunu seçikleştiremeyen şiir yazamaz. Onun kendisi şair de olsa, yazdıklarından oluşan şey şiir olmuyor. Yazdıklarında oluşan şey, kendi şairlik niteliğine yanıt vermiyor. Başka şeylere yanıt veriyor. Belki onun şiir özlemine, belki başka şairlerin şairliğine. Hilmi Yavuz’da ikisi de var. Eğer işin başında Yunus Emre ve Fazıl Hüsnü Dağlarca ile hesaplaşmayı göze alabilseydi başka bir şey yazardı. Onları seçti ama onların kimliğinde şiirden de korktu. Şiir denen olgunun üstüne gitmedi. Baştan yitirdi.
*
Rasyonel düşünce her şeyden önce bir ifadeyi sağın (egzakt) bağıntı düzeyine çıkarmak demektir. Elbette matematik sağın bağıntılar bilimidir. Ama bu böyledir diye her sağın bağıntı içeriğinin matematik içerik olduğunu söyleyemeyiz. Matematik içerik tanımlar ve tanımlararası işlem kurallarıdır. Fakat gerçeklik verileri birer tanım değillerdir. Matematik veri tanım yoluyla varolur. Gerçeklik verileri ana’dan vardırlar. Biz onlara birer tanım veririz. Bu tanım elbette bir dil birimi olarak gerçekleştirilir. Ama o kadar değil. Bu dile gerçeklik verisinin kendisi de izdüşmüştür. Gerçeklik ilişkilerinin sağın bağıntılara çıkarılamayacağını söylemek, bilim’i yadsımaktır. Her bilim dalı ve semantik bir dil olarak gerçekleşir ve kendi alanının karşılıklı ilişkiler izdüşümünün sağın bağıntılar olarak belirlenmesidir.

Şöyle bir ifade bu gerçeğin karşısındadır:”Dilsel ve kuramsal önermelerin doğruluklarının, kural ve uzlaşımlara dayalı bir gramere bağlı..”

Kurala uygunluk, sentaktik doğrunun ilkesidir.  Eğer Hilmi Yavuz’un önermesini kabul edersek dilsel olanı da kuramsal olanı da sentaksa indirgemiş oluruz. Dil kendi başına sentakstır ama kullanımı semantiksiz olası değildir. Kuram ise hiç de sadece sentaks olarak alınamaz. Yalnız düz mantık ve matematik öyledirler. Ama başka ve sayısı çok kuramlar da var. Örneğin bir toplumbilim kuramını nasıl sentaksa indirgeyeceğiz?

Ama Hilmi Yavuz söylüyor: “Matematik önermelerin (ve bilim önermelerinin) zihinden bağımsız (intransitive) nesnelere tekabül edip etmedikleriyle değil, kural ve uzlaşımlara uygun olup olmadıklarıyla temellendirilmesi gerekir. Görülüyor ki, konstrüktivizm, bilimin ve matematiğin temellendirilmesi için bir ontoloji içermiyor.”

Gramer terimi önemli. Gramer, dilin kullanımında ortaya çıkan ve kararlılık gösteren birimlerle bu birimler arasındaki karşılıklı ilişkileri araştırmanın adıdır. Demek ki dili nerde kullandığımızı belirlemeden gramerden söz edemeyeceğiz. Bundandır gramer öğeleri (örneğin doğal dilde: zarf, zamir, sıfat v.b.) sentaktik vurgulamaları verdiği kadar semantik bağıntıları da içerir.

“Nesne” kavramı da önemli. Antik Yunan’da Platon diyordu ki; gerçeklik bizatihi kavramlardır, bu evren de onların görünüşüdür. Buna kavram realizmi denmiştir. Hilmi Yavuz, “felsefi realizm” diyor. Galat ve kasıtlı bir terim. Kavram realizmi felsefeye genellenemez. Tekmil yeni çağ felsefesi bunun karşısındadır. Hem buna, en önce Platon’un öğrencisi Aristoteles karşı çıkmıştı. Kaldı ki Ortaçağ’da Nominalizm adı altında bir tutum kökten karşı çıkmıştır. Nominalistler, Platon’la yetinmediler kavramlara savaş açtılar: her ad, tekil bir nesneyi göstermelidir. Öyle dediler, çünkü kavramlar tümel.

Bu tartışmada temel bir sorun var. “Zihinden bağımsız nesne” deyiminden doğuyor bu sorun. Zihinden bağımsız ama, nerede? Bu nerede belirleyici. Semantik hakkındaki telakkimiz buna bağlı olacaktır. Nesneler, nesnel gerçeklik verileriyse durum değişiktir. İşin aslı da budur ve Platon’un kendisi de bu gerçeğin karşısındaydı. Ama bu gerçek kabul edildiği zaman, ne kavramlar bizatihi gerçekliktir ne de bilimin önermelerinin “kural ve uzlaşımla” temellendirileceği söylenebilir. Nominalistlerin söylediği gibi kavram kurma olası değilse, bilim de yoktur. Çünkü genelleme yok demektir. İşin aslı şu: kavramlar mümkündür ama onlar önermelerin tahkik mercileri de değildirler. Bizar onların da tahkiki gerekir. Nesnel gerçeklik olguları tarafından doğrulanmakları gerekir. Albert Einstein “kavramları olguları toplamaktan öte meşrulukları yoktur” diyor.

Öyleyse, Hilmi Yavuz’un yaptığı gibi bir vehmi,  bir vehmin karşısına çıkarıp gerçekliği göz ardı etme isteğinin anlamı ne? Şu: Gerçeklik verileri belirleyici değilse ve zihinden bağımsız başka nesneler de yoksa kurulan bir önerinin içeriği nereden gelecek? Kuşkusuz önermeyi kuranın zihninden gelecek. Tahkiki nasıl olacak? Sentaktik doğruluk tarafından yapılacak. Ama bu ancak ifade etmenin tahkiki olur. İfade edilenin değil: Semantik tahkiksiz kalır. Gerek de görmüyorlar. Çünkü önermeyi kuranın öznel uzlaşımı bu tahkikin yerine geçmektedir. Hilmi Yavuz’un uzlaşım dediği şey, bu mutlaklaştırılmış zihinsel veridir.  “Dilsel ve kuramsal olanda çelişme olmaz” diyor. Elbette: Bu mutlaklaştırma, zihinsel tercihi oraya koyduğu zaman, bu çelişmesiz olarak da elde edilmiştir. Mutlak neyle çelişecek? Ama gerçeklik başka bir şeydir.

Bunun altında yatan nedir? Zihnin mutlaklığı. Gerçeklik verileri belirleyici değilse ve zihinden bağımsız başkaca bir şey yoksa, artık zihin mutlaktır. Böyle olunca rasyonel düşünce ne anlama geliyor? Aklın kendi kendine kalışı anlamına geliyor. Ve buradan kişinin dünya hakkındaki tercihi serbest bırakılıyor: Ona nasıl gelirse öyledir. Gerçekliğin kendine ait bir bütünselliği olmadığı savlanmaktadır. Gerçekliğin belirsiz olduğu savlanmaktadır. Gerçeklik verileri bir fetret içinde görülüyorlar. Şiirde bu mısranın söz dizimine şairin mutlaklaşmış psişik tercihlerine dönüşür. Artık sözcükler de fetrete salınmalıdır. Yoksa dünya adına konan tümce şaire indirgenemez.

Nitekim; Hilmi Yavuz, metafizik yaparak söz’ü de mutlak kılmaktadır.

Şöyle bir önerme: “Dünyaya ilişkin bilgiler kuramlardan bağımsız olarak elde edilir.”

Dünyaya ilişkin bilgiler zaten kuramdırlar.”Kuram, kuramdan bağımsız yollarla elde edilir” demektir bu. Ve bu öyle bir paradokstur ki, çözümü ya kuramın dışarı atılmasını ya da gerçekliğin dışarı atılmasını gerektirir. Bu yollar sadece aklın kendi işleyişi ise gerçeklik dışarı atılmıştır. Yok kuram, gerçekliğin şablonvari bir baskısı ise bu kere kuram dışarı atılmıştır. Bu önerme olup bitenin dışındadır, ölü doğmuştur ve bilgiye müdahale etmek istediği için de metafiziğe dönüşmektedir. Teleskoptan, termometreden geçemeyiz. Bunlarsa yığınla kuram içerir. Öte yandan dünyayı her kavrayışımızda, kavradığımızı bir ifadeye çıkarırız. Toz yağdıran bir ağacın altından geçmeyip, onu dolaşmamız da bir kuram olgusudur. Kuram, bizim dünyayla ilişkimizin dile dönüşmesidir.

Bir de şu önerme: “Kuramlardan bağımsız sürekli ve gerçek bir dünya vardır.” Doğru. Ama Hilmi Yavuz, bu iki önermeyi birlikte evetleyebiliyoruz diyor. Bu evetlemeyi yapabilmek için dünyanın ve dünyanın bilgisinin eş anlamlı olması gerekir. Metafizik dille özdeş. Metafizikler hep bunu yapmışlar, varlık ve bilgi kavramlarını birbiri yerine kullanarak anlam kaydırmalarına gitmişlerdir. Hilmi Yavuz da aynı şeyi yapıyor.

Durduk yerde bu tehlikeye atılmıyor. Amacı “ontolojik yan tutmazlık” denen şeyi temellemek. Bu deyim herhangi bir ontoloji sistemini tutmamak anlamında kullanılmıyor. Gerçeklik hakkındaki herhangi bir telakkiyi temele almamak olarak kullanılıyor. Hilmi Yavuz haklı olarak “Ne kadar kuram varsa, o kadar dünya vardır” önermesini çürütmek istiyor. Ama dünya lehine bir sonucu amaçlamadan. Amacı kuramların, dünyanın izdüşümünü taşımadığını temellemektir. Söylemediği ama örtük olarak temele aldığı önerme şöyle kurulmalıdır: Dünyanın bilgisi dünyanın dışında elde edilir. Apaçık bir metafizik. Kalemiyle yazdığı temel önermesi şu: “…Kuram’ın ve dil’in gerçekliği betimlemediğini kanıtlamak gerekiyor. Bu da kuram’ın ve dil’in ontoloji içermediklerinin gösterilmesine bağlı…”

O zaman onun örtük önermesi şu biçime sokulmalı: bizim bilgimiz dünyanın bilgisi değildir. Çok incelmiş bir Kant. Ali Cengizkan bir keresinde “Bilinemezcilik bir mistisizm” demişti. Nitekim Kant’ın pratik felsefesi bu yargıyı doğruluyor.

Terim karmaşası ayıklanınca durum anlaşılıyor. Terimler:Ontolojik süreklilik, epistemolojik süreklilik, ontolojik süreksizlik, epistemolojik kopukluk, ontolojik kopukluk. Yani: Gerçekliğin sürekliliği, bilgi edinmenin sürekliliği, gerçekliğin süreksizliği, bilgi edinmenin kopukluğu, gerçekliğin kopukluğu…

Antik’le gerçekliğin ve süreksizlik ile kopukluğun eş anlamlı alındığı görülüyor.

Bu terimleri ilişki içine sokuyor ve şu sonuçlara varıyor: Gerçekliliğin sürekliliği, bilgi edinmenin sürekliliğine de kopukluğuna da bağlanımsızdır. Yani, “bağımsız, sürekli ve gerçek dünya”: Doğru. Ama gerçekliğin kopukluğu diyor, bilgi edinmenin sürekliliğine de kopukluğuna da bağlanımlıdır. Bu durumdan şu çıkarsanabilir: Gerçeklikte bir kopukluk gözlediğimiz zaman bu bizim bilgi edinme sürecimizden doğan bir kopukluktur. Bu kopukluk gerçekliğe ait değildir. Ama şu da çıkarsanabilir: Aslolan bilgi edinme sürecimizdir. Gerçekliliğin sürekliliği, kuramın sürekliliğine bağımlıdır. Bu çıkarım: “bağımsız, sürekli ve gerçek dünya”yı dışarı çıkarır. Bu iki çıkarsamayla biz, pragmatist felsefenin kaypaklık ilkesi ile karşı karşıya kalıyoruz. Birinci çıkarıma olanak tanınması, ikinci çıkarımı birincinin dengelemesinde aklamak içindir. Bir izlenim olarak, pragmatist telkin adamıdır.

Hilmi Yavuz’un tercihi, dil’in ve kuramların gerçekliği içermesinin zorunlu olmadığı yolundadır. Böylece süreklilik kendi kendine kalmış söz’dür.

Açıktır: Eğer gerçekliğin kopukluğu bilgi edinmenin her haline bağımlı ise, gerçekliğin kendine özgü bir bütünselliği yok demektir. Hilmi Yavuz gerçekliğin ve söz’ün karşılıklı konumlarını dilemmaya (varegel) dönüştürüp Söz’ü seçmektedir. Aklın ve gerçekliğin karşılıklı konumlarını da dilemmaya dönüştürüp aklı seçmektedir. Birlikte evetlenmiş akıl ve söz mutlaklaştırılmaktadır. Ama bu evetlemenin olması için akıl ve söz’ün özdeş bilinmesi kaçınılmazdır. Pragmatist dille, eşanlamlı alınması. Bu da metafiziktir.

Bu eşanlamlılığın yapısı, sentaktik tutarlılık oluyor. Böylece Hilmi Yavuz, semantiğe sırtını döndü. Yani yaşadığımız uzayın zenginliklerine. Tekmil içeriği boşaltıp, öncedenli semantik formlar kabul ederek bu formlara uzlaşımlarını yüklem olarak veriyor. Şiirin açılacağı semantik olanakları yitirdi. Şiirsiz bir şair olarak kaldı.

Şiir sözcüklerle dünyanın tadına varmanın bir biçimi olarak da anılabilir. Ama eğer işi ters çevirip, sözcüklerin dünya tarafından ifade edildiğini düşünürsek şu olur: Şiir, dünya yoluyla sözcüklerin tadına vararak olur: Sözcükler dünyanın yerine geçerler. Sözcük gerçekçilik ve dünya dil olur. Bu kadarla bitmez. Sentetik kaynaklar bizim psişikliğimiz ile sınırlanır. Öyle kalır.

Çünkü sözcükler anlamlarını kendilerinden almazlar. O yüzden şairin psişikliğine başvurmak zorunda kalırlar. Ve konum ters çevrildiği için bizim psişik verilerimiz sözcüklerin görevini üstlenirler. Böylece şiirimizin muhatabı sözcükler olur. Dünya olmaz.

Elbette gerçeklik verileri birer im(işaret)dirler. Semiotik, her türlü imler bütününü analiz eden bir disiplindir. Kırlangıcın kanat çırpışı da bir dil terimidir. Ama bu insan dili değildir. Şiir, insan diliyle yazılır. Sözcükler bizim gerçekliğe koyduğumuz im’ler, nişan’lardır. Kendi başlarına gerçeklik taşımazlar. Ama fetret’te de değildirler. Nişan’ı oldukları gerçekliğin bütünselliği ile uygunluk içindeki bir sistemleşmenin öğeleridirler: Dil.

Dil de, gerçeklik gibi parçalılıklar ve çelişkiler taşır ve bu yüzden gerçeklik gibi dinamik, hareketlidir. Herhangi bir imler bütününü insan diline ikame etmek, gerçeklik ve insan ilişkisini fetret’e salar. Buna karşın Hilmi Yavuz’un tercihi çok kesin: “Dil’de ve kuram’da çelişmeden söz edilemeyeceğini içeriyor.” Bu, düz mantık anlamında sentaktik tutarlılığı insan diline ikame etmektir. Ve Hilmi Yavuz’un tercih ettiği gibi semantik tekabül yok sayılıyorsa, sözcüklerin anlam yükleri fetret’e düşerler.

Bu fetret, aynı zamanda sentaktik olanakları da konumundan kaydırır. Çünkü dilin düzen bağları zedelenmeden bu fetret olmaz. Ve böyle bir fetret’e herhangi bir bütünlüğü elde etmek için gene de sentakstan başkaca olanak yoktur. Ama semantik ilitilemeler yeteneklerinden budanır ve herhangi bir örgünün sadece ölü gereçleri olurlar. Ve konumundan kaymış sentaksı da etkilerler. İşte buradan bir çarpılma, bir ekzantrik titreşim doğuyor ki, Hilmi Yavuz gibi şairlere bu çok çekici geliyor. Çünkü, semantik dediğimiz şey artık özgür bir seçme değil, keyfî bir yükleme oluyor. Şair, o nasıl yaparsa öyle de olur diye inanmaya başlıyor.

Bu durumda görülen şudur: Dünyadan alınan tat, sözcük tadına indirgenmiştir. Böyle şiirde dünya, artık bir konuk bile değildir. Bir hatırlatıcıdır. Dünyanın hatırlattığı gene dünyanın kendisidir (çünkü şair istese de dünyaya ait olmaktan çıkamaz) ama dünya her türlü im’ini (nişan’ını) yitirmiş olarak. Bu da, üretimi göz ardı etmiş tüketim tutkusunun bir biçimidir.
*
Hilmi Yavuz, sözcük tatlarının farkında. Ama bu tatların yekdiğerine olan eğilimlerini fark etmekten uzaktır. Örneğin, “mübalağa akşam olur” demektedir ve burada “mübalağa cenk olundu” formuna dayanarak “mübalağa” sözcüğünün kazandığı tadı kullanmaktadır. Ne ki “mübalağa” ve “akşam” sözcükleri bu form içinde biribirine karşı hiç de sevecen davranmamaktadırlar. Hilmi Yavuz, sözcük tatları arasında bir uzlaşıma gitmekte ama üstünde uzlaşım yapılan bu uzlaşımı benimsememektedirler.
*
İlk şiir kitabında taban olarak yargı kipi seçilmiştir. Bu kiple kurulan ilk mısra tek bir birim olarak gerçekleşmekte(yargı donu nedeniyle) ve bir vurgulamaya dönüşmektedir. Bu, aynı zamanda ritm birimi oluyor. Böylece ritm çevrimi mısralar arasında sahihleşmektedir. Sonraki mısrayı, bu vurgulama yardımı ile herhangi bir içerik olarak kurabileceğini ve ilk mısraya yüklem olarak verebileceğini düşünmüştür: yanılgının başlangıcı da bu keyfîliktedir. Bu sentaktik işlem, koşma tarzının bilinen yöntemi. Çünkü vurgulama bir yazınsal mekana olanak açmaktadır. Yazıda mekan, semantik konumlanmadan başkası olmaz. Aynı zamanda bu yüklemler ritm çevrimlerini tamamlayıp boşaltmakta ve yeni bir çevrimi hazırlamaktadır. Bu da yaşamsal zamana yol açıyor. Giderek şiir yapısı çevrimlerin biribiriyle uyumuna ve kafiye yoluyla biribirine bağlanmasına varıyor. Gelgelelim bu zaman ve mekan kendi gereklerini ister. Keyfîliğe boyun eğmiş seçenekler arası tercihlerle bağdaşır ancak. Şairin önerilerine karşı çıkardığı önerileri vardır.


 Daha sonra, fiiller ve bağlaçlarla çalışan bir işçiliğe döndü. Bağlaçlar, fiiller arası ilişkiye gözünü dikmiştir. Bu ilişkileri kurmayı üstlenmiştir. Arta kalan tekmil sözcükler bu taban üzerinde serbest bırakılmıştır. Her türlü kullanıma hazırdırlar. Çok iyi. Ama burada da bir şey oluyor: Bunlar arasındaki semantik ilintilemeye yüreklenememektedir. Arta kalan tekmil sözcükler biribirini bir yangından kurtarmaya çalışır gibidirler. Ne yazık ki gene de kendi başlarına kalarak fiiller arası bağlaçların güdümüne sığınmak için çırpınıyorlar. Bundan ötürüdür, ağır basan sözcükler şiddeti ve dehşeti içermektedir. Hilmi Yavuz’un yazdıkları sözcük tadından bir adım öteye ilerleyememektedir. Bu da sözcükleri ürkütmektedir.

Kendi zamanlarında kullanılmış ve tarihsel olarak içi boşalmış ve böylece hem hayatın hem şiirin yaşar dilinden elenmiş sözcüklerle çalışıyor. O, bunu bilerek yapıyor. Çünkü, bir şey söylemek istemiyor. Yalnızca söylemek istiyor. Bunun içinde gerçekliğin direncini taşımayan sözcükler birebirdir. Bir şeyi gözden kaçırıyor bu ara: Kendi dışında amacı olmayan söz, söyleme yeteneğini de geniş ölçüde yitirir. Hilmi Yavuz bu sözcükleri, bu sözcüklerin kendi zamanlarının ikliminde kullanmaya dikkat ediyor. Böylece yaşanana ve yaşananın diline uzak düşüyor. Buna da, Doğu ya da gelenek demektedir. Ama o iklimler şimdi mevcut değil.

Ama o aynı zamanda bir birey olarak kendi zamanını yaşamaktadır. Olan da bu noktada oluyor. Bir şarkı güftesi olsun, bir folklor biçimi, herhangi bir şairden gerilim, giderek eda ve çeşitli mısra biçimleri ve tatları onun biricik desteği oluyor. Yaşarlığı, başkalarının ve başka şeylerin yaşarlığında arıyor. Ama şiir bütünlüğü taşıyan örgü hep mazmunlara dayanmaktadır. Genellikle de hece şiirinin ya da şurasından burasından serbestleştirilmiş hece şiirinin formları egemendir. Şiirinde ses öğesi yoktur. Eda ile ses’i birbirine karıştırıyor. Eda’yı ses biliyor. Orhan Veli’nin sakat bir algılanışı.

Son kitaplarında ise durum daha değişiktir. İki öğeden oluşan mısralar kuruyor ve bu öğeleri adeta eşanlamlı bir eda ile bağlıyor. Bu bir kiriş, bir gerilme. Şiir yapısı bu kirişlemenin üstünde tutunmaktadır.

Bu sentaktik işlerliğe bir yüklem olarak verilmek istenen semantik olgu, bir sözcük fetretinde alabildiğine bir anarşiyi içermektedir. Tek kelime ile şöyle: Sentaktik tutarlılığı taban seçiyor ama bu sentaktik tutarlılık gene kendi kendisinin amacı oluyor. Hilmi Yavuz, dünyanın mevcut hâlinden korkuyor. Onu betimlememek için ne gerekirse yapıyor. Şiddet, dehşet ve sözcük anarşisi onun dünya önündeki ürküntüsünün ele geliş biçimleridir.
*
Hilmi Yavuz bu sözcük işinde analitik önerme kurmak yöntemini kullandı. Analitik önermelere ünlü bir örnek: “Hava yarın ya kapalı olacak ya açık olacak”. Bu önerme her durumda doğrudur. Ama bize hiçbir şey söylemez. Havanın yarın nasıl olacağı hakkında hiçbir bilgi vermez. Bu, sentaktik bir geçerliliktir, o kadar. Hilmi Yavuz da şiirini hep sentaktik geçerlilik üzerine kuruyor. Ve hiçbir şey söylemiyor, söylemiş olmaktan başka. Analitikliği de sentaksa indirgiyor, bir izlek yapmıyor. Ve analitikteki ölü içeriğin yerine sözcük tatlarını serpiştiriyor. Ama aynı zamanda sözcükleri gerçekliğin yerine koymuş da oluyor. Şu önemli: “Farklı diller, aynı gerçekliği betimleme doğrultusunda farklı yaklaşımlar olarak düşünülemez” gibi doğru bir önermeden…

Bunun doğal sonucu şudur: farklı diller farklı gerçeklikleri belirler. Oysa bizim evrenimiz TEK’tir. Hilmi Yavuz, seçilmiş herhangi bir sözcük üzerinde bir tahayyül kurmaktan çekinmeyecektir: Yeter ki söz dünyayı içermesin. Yeter ki zaman, yaşadığımız uzaya ait olmasın. Bu durumda, çaresiz olarak anlam kaydırmalarını sentetik öğeler olarak kabul etmektedir.

Hilmi Yavuz’un yaptığı gibi seçilmiş, belli, hazır bir form içinde düşünmek kolaydır. O, buna Batı diyor. Şiir kalıpları ile bunu uygunluk içine sokmak daha da kolaydır.  Ama bir kişilik alınacağı söylenemez. Hele bunu geçmiş, ölü bir Doğu içeriğini yüklem olarak vermek çok kolaydır. Sentaktik ilgi, bir ölüyü niye yadsısın? Ama bu, bir toplumun kültürel sömürüsünden başka bir şey olamaz. Rasyonel görüntü altında tam bir arabesk. Sömürü duygusu kadar kölelik duygusu da eskidir. Bilinir: köle kadar efendi de kölelik duygusuna bağımlıdır. Ya köle olunur ya efendi demek, ideolojik bir sorundur. Hilmi Yavuz’un dediği gibi eğer toplumumuz lümpen olsaydı Hilmi Yavuz da efendisi olurdu. Ama gerçek öyle değil.


VEYSEL ÖNGÖREN

* Hilmi Yavuz, Felsefe Üzerine, Bağlam yayınları, İstanbul, 1987, s.11-18
**Fuzûli’den aktaran Ahmet Erhan, Kuş Kanadı Kalem Olsa, Can yayınları, 1984, s.175
NOT:1997’de yitirdiğimiz Veysel Öngören’in bu eleştirisi, YENİ DÜŞÜN dergisinin Ocak/1988 tarihli sayısından alıntılanmıştır.
http://emeginsanati2.blogcu.com/veysel-ongoren-siiri-olmayan-sair-hilmi-yavuz/10414057
*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder