5 Temmuz 2015 Pazar

Şiirimizde Hilmi Yavuz Olayı



      Hilmi Yavuz’da Necip Fazıl’dakine benzer bir “ben” vardır; ancak bu “ben”i narsistik değil, bilakis Yunus Emre’nin meşhur “bir ben vardır bende benden içeri” mısraının bir yankısı olarak okumak lazım. Zaten “Bakış Kuşu”nun ilk sayfası da “bir ben vardı” şeklinde açılıyor: “Şiir yazmayı hiçbir şeye değişmem. Güç yazarım, ama bir şiiri bitirdikten sonra dünyaya bakışım değişir benim –kısa bir süre için de olsa huysuzluğum, sinirliliğim geçer; kendimi ödüllendiririm. Üstelik yaptığım işin iyi olduğunu bilirim. Bir şair olarak anılmayı istemek başka, anılacağını bilmek başkadır. Alçak gönüllü de değilim: benim şiirimin Türk şiiri geleneği içinde ayrı bir yeri olacaktır. Bundan hiç kuşkum yok.” (2012, 31)

Hilmi Yavuz kadar kendi şiirinin arkasında duran pek azşair var. Onun şiirleri, kendilerini şanslı hissediyordur. Biz Doğu tevazuunu abartmış, alçaltmışız bence; şair, bir Batılı aydın gibi bakıyor kendi durumuna, nesnel yaklaşıyor. Şairim ve bunun farkındayım diyor, bu durumu narsist olmakla açıklamaya çalışmak, gerçekten aşırı bir yorum olur. Şair, narsistlikle yaftalanmaya gülüp geçiyor, “‘Türk şiirini ben onarıyorum’ dediniz… Espri ve anekdot yüklü söylemler mi bunlar?” şeklinde kendisine yöneltilen soruya şöyle cevap veriyor: “Tabii tabii. Bizim edebiyat gele neğimizde, edebiyatçıların, ama daha çok şairlerin, sadece yapıtlarıyla değil, esprileri ve anekdotları ile de anıldıklarını biliyoruz. Nefi’nin, Süleyman Nazif’in, Yahya Kemal’in esprileri ve anekdotlarını anımsamak yeter… Hepimiz öylesine katı, öylesine asık suratlı, öylesine ciddi olduk ki! Sanki yaşamımızda, edebiyat yaşamımızda eğlenceli, keyifli bir şeye tahammülümüz yok gibi. İstiyorum ki, biraz da esprilerimle, benimle ilgili anekdotlarla da zenginleşsin öz yaşam öyküm.” (2012, 131) Özel yaşamında bile edebiyat görgüsü ona yön veriyor, kendisinden önceki şairlerin şiir dışı sayılan yaşamlarıyla da duygudaşlık kurmaya çalışıyor şair, kendi hayatıyla onları hatırlatmak istiyor.

     Diyebilirim ki Hilmi Yavuz, daha ilk kitabıyla, toplu şiirlerine hazırlık yapmaya başlamıştır, toy değildir, 33 yaşında bir olgun şairdir, yine de ilk kitabın yayınlanışındaki gecikmişlikten dolayı muzdariptir: “İlk kitabımın geç kalışının nedeni, araya benim İngiltere’deki gecikmiş öğrenciliğimin girmesidir… Doğrusu, o ilk gençlik yıllarımda aklımca daha önemli sorunlar, örneğin Türkiye’nin kurtarılması gibi Türk aydınının müzmin sorunlarıyla uğraşmaktan şiire vakit bulamadığımı itiraf etmeliyim” (2012, 141) Aslında bu gecikmişlik, kültürden süzülerek gelen zor birşiire talip olduğu için şaire sağlam bir birikim sağlamış, onda ciddi bir avantaja dönüşmüştür. Fuzuli’nin “ilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir” sözünü hatırlayalım burada. Hilmi Yavuz, ilk gençlik yıllarında böylesi bir şiirin üstesinden gelemeyecek, belki de ortamın sıradan, günceli yoklayan şiirine kayacaktı. Oysa şimdi diyoruz ki, sanki bütün şiirler bugünkü Hilmi Yavuz tarafından yazılmış ve bir araya getirilmiş, öylesine bütün, fazlalıksız, azsız. “Büyü’sün, Yaz!”ın ilk şiiri olan ‘hilmiyavuz’un ilk mısraına bakalım:

     “bütün o aşkları yazdı da ne oldu” (15)

     Daha ilk şiirin ilk göstergesi nasıl oluyor da “bütün” ile başlıyor. Hilmi Yavuz, kitaptaki ilk şiirin ilk kelimesiyle şiir geleneğine bağlanıyor, kendinden önceki bütün ozan-şairlerle özdeşleşiyor ve adeta büyük bir imgeye dönüşerek soruyor: “Hilmi Yavuz, bütün o aşkları yazdı da ne oldu?” İlk mısraı ile Homeros’tan Fuzuli’ye, Şeyh Galip’ten Yahya Kemal’e bütün o şairlerin kendisi oluğunu vurguluyor ve şairler zümresinin vahdet-i vücuduna dikkat çekiyor. Eklektik gibi görülse de, ondaki bu eklemlenme hali son derece organiktir. Hilmi Yavuz’un şiirinde modern insanda görülen parçalanmış benliğin izlerine rastlamayız, ondaki hüzün, adeta ruh ile bedeni birbirine yapıştırmıştır; bin değil tek bir kişilik vardır ve üslûba dönüşen söz’ü o tek kişiden dinleriz. Şair, bu bakımdan da geleneğe bağlanıyor, o da takipçileri tarafından, Osmanlı şiirinin beş altı büyük şairi –Necati Bey, Fuzuli, Nef’i, Baki, Nedim, Şeyh Galip vb.-gibi büyük şair sembolüne dönüştürülmüş durumda. Şiir geleneği böyle işler: Öncü Osmanlı şairlerini taklit ederek daha da var eden, adları tezkirelerde kalmış yaklaşık beş bin şair bulunmaktadır.

     Hilmi Yavuz şiirinin yer altı sularında ironiye de rastlamaktayız: “İroninin dünyaya aynı anda hem ‘evet!’ hem de ‘hayır!’ diyebilmek olduğu düşünülürse, Hegel’in ironiyi bir tür varılan yer, bir terminus olarak görmesi, anlaşılabilir bir şeydir; çünkü dünyayı, aynı anda olumlama, ve olumsuzlamak dışında, bütünüyle temellük etme olanağı yoktur. Şairin işi de son kertede, dünyayı kendisinin kılmaksa (en azından, ben böyle düşünüyorum!), bunu gerçekleştirebilmenin yolu, ‘ironi’den geçer.” (2012, 213)
Yine düalist bir yaklaşımda bulunuyor şair, ironinin kendisini dahi at arısı gibi sokuyor. Her şeye rağmen Hilmi Yavuz, gerçek ironisini düzyazılarında polemikçi kimliğiyle ortaya koymuş, şiirinden büyük oranda uzak tutmuştur. Dönemin ironiye küçümseyici bakışından etkilenmiş gibi. Belki de ironiyi hüzne ve yalnızlığa yakıştıramadı. Yine de imge mucidi Hilmi Yavuz, ironiyle de çarpmıştır okuru: “ben bu şiiri yazdım da/belki/yazmadım da” (yazmak, 140) Derinlerden bir ironi devreye giriyor burada. “bir şair, neydi adı,* şöyle diyor: “bir gülün biraz daha gül,/bir hüznün biraz daha hüzün/oluşu gibiydik/ayrıyken de, birlikteyken de…/yaşadık: bir kayboluşun kayboluşu…” (ölüm ve Zaman, 207) *Hilmi Yavuz, diyerek de o şairin kimliğini açıklıyor. İşte size sıkı bir ironi!

(...)


     Bağlamdan kopmadan şu poetik aforizma üzerine düşünmeye değer: “Şiir, ‘geçmiş’in ‘şimdi’leşmesidir.” (2012, 214) Ama bu söze, şu soruyu da sormak lazım: Peki, geleceğin şimdileşmesi şiir değil midir? Bütün aforizmatik sözler gibi bu söz de bir yanıyla eksik. Olsun, Hilmi Yavuz’un ne demek istediğini anlıyorum: Geçmiş, güncellenmeden şiirleşemez. Gelecek de güncellenmek zorunda, bugüne dair bir çıkarım yoksa öngörünün anlamı ne? Şimdi, Hilmi Yavuz şiirinin kırılma anıdır, fay hattıdır. O, şiirini deprem bölgesine kurmuştur aslında. Peki, burada “deprem bölgesi” neyi imler? Bu soruyu da okur cevaplasın, uyuyorsa uyansın, azıcık felsefe herkese iyi gelir.
(...)

     İlginç bir şekilde modern zamanların Doğulu ve Batılı yazarları ihtiyarlık dönemlerinde öfkeli ve çok sert gösterge ve imajlarla konuşuyorlar. Acaba şiirlerinin dünyayı değiştirememesine mi içerleniyorlar ya da ütopyalarının gerçekleşmemesine mi katlanamıyorlar da sonuçta büyük bir üzüntü yaşıyorlar? Niçin, bir ilk örnek olarak görebileceğimiz Günter Grass, ömrünün sonunda sessizliğini bozup İsrail üzerinden kendi hakikatlerini haykırma gereği duyuyor; çünkü nefesler tükenmeye başladığında dünyadaki her şeyin boş olduğu hükmü, hakim tokmağı gibi insanın kafasına iniyor. Hilmi Yavuz’da leitmotife/asıl temaya dönüşen o saf hüzün, bu son kitapta bir kirli bunalıma dönüşmüş, alıntıladığımız gösterge ve ifadelerden bazıları: “cüzzamlı, çürük, morluk, kan, etimiz dökülür, beyaz kurtçuklar, kezzap, veba, leş, akbaba, karasinekler, pis, şark çıbanı, yarasa besliyor kalbimiz, kangren, cerahat, bir ölü etine dönüştü şiirler, pansuman, alkol, tütün, tentürdiyot, kolonya”. Şair, yara ile ilgili neredeyse tüm göstergeleri kullanmış. Sadece bu veri bile şairin dünyaya umutsuz bir vakıa gibi baktığını anlamaya yeter; diyebilirim ki, Hilmi Yavuz, neredeyse geçmişte söylediği tüm sözleri nesh eden bir mübelliğ gibi konuşmuş bu şiirde, adeta imgeleri bırakıp nutuk çekiyor ya da imgelerin en yalın hallerini kullanarak bizlere, ben gidiyorum, dostlarım! Kendinize gelin, diyor. Sadece bu şiirin değil, kitabın en çarpıcı ve yıkıcı ifadesi ise: Gül öldü. “Yara Şiirleri”nde metinlerarasılık (inter-textuality), yine kendine derinlerde yer açmıştır.
(...)

     Hilmi Yavuz, en az Cahit Külebi kadar doğayı yakından tanıyor ve işliyor. Bunda babasının mesleği nedeniyle Anadolu’da bulunmasının etkisi vardır elbette. Ama şairin ayrıntıları görmedeki yeteneği ve hafızaya yüklemesi az görülür türdendir. Hilmi Yavuz, 1977’de basılan “Doğu Şiirleri” ile siyasi bir platform da yaratır ve iktidara karşı eleştirilerde bulunur. Bu şiirler, Doğu’nun sorunsala dönüşeceğinin de bir öngörüsüdür adeta: “doğunun bebeleri taş bebek/değildir, acıyı trahom,/gündüzü emek,/gülüyse bir gelecek olarak kullanır/say ki anaları ova, babaları dağ/ve emzikleri tüfek” (doğunun bebeleri, 101) Bitlis kökenli şair, kendi geçmişini de dile getirmiş oluyor böylece. Sanki Cumhuriyet’in ilk yıllarına dek yaşanan ancak yazılamayan acı ve hüzün dertop olup Hilmi Yavuz’un şiirinde kendine yer bulmuştur: “İşte solhan ve işte kocaman/dağlarıyla akraba/ve gülleriyle hısım/olduğumuz palu/gözleri korkunç bir deprem/hem aslı, hem kerem/gibi yanan süvari:/İbrahim talu” (doğu 1310, 107) Şair, Batılı bunalıma değil, Doğulu hüzne yaslanıyor.

     Hilmi Yavuz, “Ayna Şiirleri”nin otuz şiirden oluşmasını şöyle açıklıyor: “‘Simurg’, yani, ‘Otuz Kuş’… Feridüddin-i Attar’ın Mantık üt-Tayr’ından yola çıkarak şunu söyleyeceğim: Otuz kuş, Simurg’da nasıl kendilerini gördülerse, ben de ‘otuz ayna’da kendimi görüyorum. Otuz şiir, otuz ayna!..” (2012, 97-8) Ayna ile okuduğum gerilimi en yüksek mısra: “aynalar uçurumdur bakarsan” (141) Mallermé’nin çerçeveye yerleştirilmiş berrak su olarak tasvir ettiği ayna ve Necip Fazıl’ın “aynalar yolumu kesti” mısraıyla okunduğunda insanı daha bir çarpıyor. Ayna gibi şeffaf nesneler Hilmi Yavuz’da uçurum çağrışımı yaratıyor: “ey uçurum gözlü sevgilim!/ne zaman baksam/aşkların büyük yarlarıyla/kuşatılmış görüyorum kendimi/ safran” (taflan, 149) “yüzüme bakmaz oldu aynalar, neden katı?/Âh, benimki değil bu…-aynaların hayatı…” (sır sonnet’si, 253) Osmanlı şairlerinde rastladığımız tevriyeli bir imaj yaratılmış bu mısrada. Ayna metaforu, yine düalist bir bakış açısı sunmuştur Hilmi Yavuz’a. Ayna şiirleri Doğulu bir öz ile İngiliz Sonnet’si biçiminde yazılmıştır ve böylece homojen bir yapı ortaya çıkmıştır. “Ayna Şiirleri” ile Hilmi Yavuz şiiri, ortalama 14’lü hece uzunluğunda bir gövdeye kavuşarak göstergelerdeki görüngülerle daha bir somutluk kazanıyor. Şair, kimi zaman, imajlardaki gizli anlamlara ulaşmakta bize yardımcı oluyor: “Ayna şiirleri’nde salt bir ‘imge insan’a dönüşmüş Hilmi Yavuz’u (Ben) değil, imgeye dönüşmüş bir kenti (İstanbul) ve imgeye dönüşmüş bir kadın (Nuran) bulursunuz.” (2012, 115) As-lında buna gerek yok, şairin, susması lazımdır, şiirden sonra şiir konuşmalıdır. Sevgilisinin adını okurla paylaşıyor Hilmi Yavuz. Edebiyatımızda ilk defa Abdülhak Hamit, karısının gerçek adını vererek –Fatıma- şiir yazmıştı. Öncesinde bütün sevgililer Leyla, Şirin, Aslı idi, kadının adını toplumda anmak ayıptı. Nazım Hikmet bütün sevdiği kadınların gerçek isimleri üzerine şiirler yazmış, Hilmi Yavuz da Nuran ismini vermekte bir beis görmemiştir.
(...)

    Şair, şiirin toplumla doğru zaman ve ortamda buluşmasını arzuluyor ve bu konu üzerine de kafa yoruyor: “Şiirin yaygınlaştırılması için benim önereceğim şu olabilir: Biçimde ve içerikte, ‘bize özgü’ olanı yakalayabilen, bunu toplumsal ve düşünsel sorunlarla birleştirebilen şiirlerdir yaygınlık kazanabilecek olanlar… Şair, güncelin aldatıcı ışığına kapılıp, gerçek ve temelli sorunları göz ardı etmemeli. Güncel koşullar değişince şiirin okunurluğu da azalır kuşkusuz.” (2012, 17)
(...)

Kaynakça
George Trakl; Akşam Vakti, Çeviren: Hikmet Kayahan, BFS Yayınları, İstanbul 1989.
Georg Trakl; Akşamları Kalbim, Türkçesi: Gertrude Durusoy-Ahmet Necdet, Broy Yay., İstanbul 1991.
Karakoç, Sezai; Edebiyat Yazıları I, Diriliş Yay., İstanbul 1997.
Nazım Hikmet; Bütün Şiirleri, YKY, İstanbul 2009.
Ökten, Kaan H.;Heidegger Kitabı, Agora Kitaplığı, İstanbul 2006.
Süreya, Cemal; Sevda Sözleri, YKY., İstanbul 2000.
Yavuz, Hilmi; Büyü’sün, Yaz! -Toplu Şiirler-, YKY, İstanbul 2012.
Yavuz, Hilmi; Şiirin Zihin Tarihi –Şiir Söyleşileri-, Granada Y., İstanbul 2012.
Yavuz, Hilmi; Yara Şiirleri, YKY, İstanbul 2012.
Yüce, Can Bahadır; Şiirim Gibi Yaşadım, Dünya Kitapları, İstanbul 2006.

Zafer Acar
***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder