3 Temmuz 2015 Cuma

Türkiye, tam bir kaos içinde



Türkiye’de pek çok çalkantılı döneme şahitlik eden Hilmi Yavuz’a,  gençlerin mevcut durumu anlamaları adına dün ile bugünü  karşılaştırdığında nasıl bir Türkiye fotoğrafı gördüğünü Cihan Medya Haber Dergisi olarak sorduk. Yavuz, bugünün Türkiye’sinin tam bir kaos içinde olduğunu söyledi.
Hilmi Yavuz, Türk edebiyatının en saygın isimlerinden, Türk siyasal yaşamının dönüm noktalarına şahitlik etmiş, gazeteci – yazar. Türkiye’nin darbeler tarihinde önemli izler bırakan 27 Mayıs’ta muhalif bir gazeteci olarak görev yaptığı gazetede sansürün farklı türleriyle karşılaşmış. Bugün de muhalif bir çizgi içerisinde yer alıyor. Bugünün Türkiye’sini tam bir kaos olarak tanımlıyor. Adnan Menderes’i muhabir olarak takip eden ve dönemin tüm detaylarına vâkıf bir kişi olarak, Başbakan Erdoğan’la Menderes’in karşılaştırılmasını ise, abesle iştigal olarak görüyor.
Kendisine öncelikle, Hilmi Hoca, şair, yazar, felsefeci, gazeteci hangi unvanla hitap etmemiz gerektiğini soruyoruz. Hilmi Yavuz, kendisini şair olarak nitelendiriyor ve şairliğini kendi kimliği olarak addediyor.

Türkiye’de pek çok çalkantılı döneme şahitlik eden Hilmi Yavuz’a,  gençlerin mevcut durumu anlamaları adına dün ile bugünü karşılaştırdığında nasıl bir Türkiye fotoğrafı gördüğünü soruyoruz.
Bugünün Türkiye’sinin tam bir kaos içinde olduğunu söyleyen Hilmi Yavuz, “Bugünün Türkiye’si fevkalade çalkantılı ve istikrarsız. Sanki çok yeni kurulmuş, kuralları, normları, ölçüleri belli olmayan bir yeni cumhuriyetmiş gibi bir belirsizlik. Ne olduğunun anlaşılmadığı bir kaotik durumun yaşandığını görüyorum.” diyor.
Mevcut kaotik durumun, 90 yıllık cumhuriyet yönetiminin, yerleşik, oturmuş yapısından ziyade, dağılmış, belirsiz kaotik bir yapıya dönüştüğünü ifade eden Yavuz, mevcut durumun kendisini şaşırttığını ve fena halde üzüntüye boğduğunu söylüyor.

“BUGÜNÜN MEDYASINDA GİZLİ BİR SANSÜR UYGULANIYOR”

Medya ve sansür arasındaki ince çizginin Türkiye’de ne durumda olduğu konusuna ise Hilmi Yavuz, kendi basın yaşamından deneyimleriyle cevap veriyor. Medyada doğrudan doğruya sansürün tanığı olmadığını söyleyen Hilmi Yavuz, “Herhangi bir şekilde çalıştığım gazetede yazılarıma sansür uygulandığını görmedim.  17 yıldır Zaman Gazetesi’nde yazıyorum, bırakın sansür uygulandığını en küçük bir uyarıyla dahi karşılaşmadım. Gazetelerin çok içinde olmadığım için yani bil fiil gazetecilik yapmadığım için bunun başkaları için yaşanıp yaşanmadığını bilemem. Ama göründüğü kadarıyla bir gizli sansür mekanizmasının işlediğini ve özellikle iktidarın istenmeyen bazı gazetecilerin patronları aracılığıyla işten çıkartıldığını ya da buna zorlandığını görüyorum.” ifadelerini kullanıyor.
Menderes döneminde de basında sansür olduğunun altını çizen Hilmi Yavuz, sansürün şekil değiştirdiğini belirtiyor ve bugünün sansürünü şu cümlelerle anlatıyor: “Gazeteler, eski tabiriyle neşir yasakları dolayısıyla gazeteler beyaz çıkıyordu. Bu haberi yayımlayamıyoruz deniyordu. Bu çok açık bir sansürdü, görülebilir açık bir sansürdü. Ama bugün öyle bir sansür yok, gazetelerin dış görünüşü itibarıyla, kamuya sunuluş biçimi itibariyle Menderes döneminde olduğu gibi açık sansürden, haberlerin yasaklanmasından,  gazetelerin yasaklanan haberler nedeniyle boş beyaz sayfalar şeklinde çıkmasından söz edilemiyor ama dediğiniz gibi gizli bir sansürün var olduğunu somut birtakım belirtilerle görmek mümkün. Bu da doğrudan doğruya istenmeyen, hoşa gitmeyen yazılar yazan, yazarların, muhabirlerin, işlerine son verilmesi konusunda gelen baskılar bağlamında gelen sansür şeklinde gözüküyor.”

“17 YILDIR ZAMAN’DA ÖZGÜRCE YAZIYORUM”

Türk medyasındaki oligopol yapıya doğru gidişle, özgür olarak yazılabilecek gazetelerin sayısının gittikçe azaldığı iddialarını sorduğumuzda ise Hilmi Yavuz, 17 yıldır yazarlık yaptığı Zaman Gazetesi’nde özgürce yazabildiğini söylüyor ve ekliyor, “Her gazetenin hiç şüphesiz birtakım, kırmızı çizgileri vardır. Bu kırmızı çizgiler aşılmadığı, bu kırmızı çizgilerin oluşturduğu sınırlar aşılmadığı sürece benim görebildiğim kadarıyla, çalışanlara dışarıdan gelen sansürler hariç, içeriden herhangi bir sansürün uygulandığını söylemek mümkün değil. Bana herhangi bir müdahale Zaman Gazetesi’nde söz konusu olmadı. Bu tabii ki, bu gazetenin de diğer gazetelerin olduğu gibi kırmızı çizgileri olduğunu ve bu çizgileri aşmamın bu çizgileri aşmamın herhangi bir anlamı olmadığını bilerek yazıyorum. Bu kırmızı çizgilerin bilincinde olarak yazmak normal olanıdır. Kırmızı çizgiler aşıldığı takdirde, yazarın şu ya da bu biçimde uyarıya maruz kalmasını anlaşılır buluyorum. Mesela, Cumhuriyet Gazetesi’nde Kemalizm aleyhine bir şey yazamazsınız. O gazeteye giren, Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmayı kabul eden kişi, Kemalizm aleyhinde yazamayacağının bilincinde olması gerekiyor. Birisinin kalkıp da Kemalizm aleyhinde yazı yazması, bununla ilgili uyarılması normaldir. Sonrasında bu hatada ısrar etmesi durumunda işine son verilmesinin çok anlaşılır bir yanı var. Buna sansür demiyorum çünkü başta zımnî, kabullenilmiş, çok açık olmasa da bir anlaşma var.”
Zaman Gazetesi’nde yazıyor olmasından dolayı 17 Aralık sonrası dışarıda bir sıkıntıyla karşılaşıp karşılaşmadığını sorduğumuzda, 17 Aralık öncesi karşılaştığı hücumların şiddetinin değişmediğini sadece hücum yapanların değiştiğini belirtiyor ve durumu şu sözlerle açıklıyor: “Daha önceleri özellikle ulusalcı, solcu diyebileceğimiz dostlarımız beni Zaman’da yazdığım için, dincilikle ve yobazlıkla suçlarken, şimdi başka bir kesim Zaman Gazetesi’nde yazdığım için paralel yapının bir adamı olduğumu öne sürerek eleştiriyor. Ben bu eleştirilere ta en başından beri alışkınım.”
Gazetecilik hayatı 1960’lara kadar uzanıyor, Adnan Menderes döneminde gazetecilerin soru sorma özgürlükleri ve siyasilerin medya ile olan ilişkilerine dair ilginç ayrıntılardan söz ediyor.
Hilmi Yavuz, “Benim gazetecilik yaptığım yıllarda Adnan Menderes, başbakandı. Menderes’e ve Demokrat Partiye karşı o büyük muhalefetin öne çıktığı, Cumhuriyet Halk Partisi olsun, Cumhuriyetçi Millet Partisi’nin muhalefetlerinin öne çıktığı ve Menderes iktidarının yavaş yavaş bir tür despotizme kaydığı yıllarda ben gazetecilik yaptım.” diyor.

“KABA TABİRLE SÖYLEYEYİM, MENDERES’İN ÖYLE ZIRT PIRT ÇIKIP KONUŞTUĞUNA HİÇ TANIK OLMAMIŞIMDIR”

Menderes ve günümüz siyasetçilerinin görünümünü şu ifadelerle dile getiriyor: “Bir kere her şeyden önce rahmetli Menderes’in kendisine çok yakıştığını düşündüğüm devlet adamlığı ciddiyetiyle kaba tabiriyle söyleyeyim; öyle zırt pırt çıkıp konuştuğuna hiç tanık olmamışımdır. Ya kendi partisinin toplantısında, ya da çok nadir yaptığı basın toplantılarında o da sadece muhabirlerle değil, gazetelerin sahipleri ve genel yayın müdürleriyle muhatap olmuştur. Başbakanlık’tan çıkarken, ya da herhangi bir toplantıdan çıkarken kendisine uzatılan mikrofonlara birtakım laflar söylediğine hiç tanık olmadım. Kendisiyle bazı yurt gezilerine katıldım. Rahmetli ölümünden, idamından 1 yıl önce kendisi benim muhalif bir gazeteden geldiğimi çok iyi biliyordu. Trakya’dan dönüşte hep birlikte Park Otel’de istirahate çekilmeden önce, hepimizin seyahate katılan gazetecilerin, benim gibi muhalif bir gazetenin mensubu olanlar da dahil hepimizin elini sıktığını ve iyi geceler dilediğini hatırlıyorum.”

“BAŞBAKAN ERDOĞAN’I MENDERES’E BENZETMEK ABESLE İŞTİGAL OLUR”

“Bugün Menderes ile Başbakan Erdoğan arasında bir kıyaslama yapılıyor. Sayın Erdoğan, ‘Ona yapılan bana da yapılıyor (yapılmak isteniyor)’ diyor. Siz bu iki siyasetçiye de dönemlerine de şahitlik ettiniz. Bir benzerlik söz konusu mu?” sorumuza ise Hilmi Yavuz, bu tip bir benzetmenin abesle iştigal olacağını belirtiyor. Menderes’in çok ciddi ve ağırbaşlı bir devlet adamı olduğuna vurgu yapan Yavuz, “Ne zaman nerede hangi sözcükleri söylemesi gerektiği konusunda son derece dikkatli ve politikanın dilini hiçbir zaman sıradanlaştırmadan kullanabilen bir insandı. Böyle bir karşılaştırma abesle iştigaldir.’ İfadelerini kullanıyor.
Hilmi Yavuz, siyaset ve medya arasındaki ilişkinin daima bir genişleme ve sonrası daralma şeklinde gerçekleştiği ülkemiz için bugünkü durumun nasıl göründüğüne dair şunları söylüyor: “Bugün böyle bir soru soruluyorsa toplumun özgürlüğü ve demokratikliği konusunda bir takım kuşkular var demektir. Yoksa normal demokratik bir toplumda, medya ile iktidar arasında herhangi bir problemin olması değil olmaması esastır.”
“Devletin ideolojik aygıtları tanımlaması çerçevesinde bugün dershanelerin kapatılmaya çalışılması, gazete ve televizyonların satın alınması ve bürokraside, emniyette, yargıda sürekli tayinlerlerle yer değiştirtmeler yapılıyor. Bunları bu bağlamda nasıl yorumluyorsunuz?” sorumuza ise Yavuz, “Türkiye’de neyin dia neyin sivil toplum örgütü olduğu konusunda maalesef aydın kesimlerde bile bir bilincin olmadığını görüyorum. Neyin sivil toplum sayılması, neyin Devletin İdeolojik Aygıtları (DİA) sayılması gerektiği konusunda bir anlayış yok. Pekala DİA sayılabilecek bir kurum sivil toplum örgütü gibi sunulabiliyor. Sözünü ettiğiniz kurumlar, Türkiye’de sivil toplum kurumlarıdır. Bunların dialara dönüştürülmesi konusunda bir çaba olduğunu görüyorum. Devletin ideolojisinin bu kez daha farklı bir şekilde sivil toplumu kuşatmak ve kendi hegemonyası altına alma niyeti olduğunu ve bu niyeti de zaman zaman yürürlüğe koymaktan çekinmediğini görüyoruz.” cevabını veriyor.
“Müslümanlar Kemalist oldu” sözüyle oldukça tartışılan Hilmi Yavuz’a  bugün de Müslümanlar arasında bir ayrışma gözlemlendiğini ve AK Parti ve paralel tartışmasını bu bağlamda değerlendirmesini istiyoruz.  Yavuz, “Son derece doğru bir tespit. Bu, Müslümanlar arasında görünen bir çatışmadır. Bunlar yeni şeyler değil. Hemen asrı saadetten sonra Müslümanlar arasında daima böyle problemler olmuştur ama Müslümanlar bunları aşmasını bilmiştir. Müslüman toplumlar için bu yeni bir fenomen değil, Müslümanların kendi aralarında farklı düşünmeleri, farklı bir adavete düşmanlığa kadar taşımaları yeni bir şey değil. Biraz İslam tarihi bilen bunun yeni bir şey olmadığını bilir. Müslümanlar daima bu meseleleri aşmıştır. Bunun da aşılacağı kanısındayım şöyle ya da böyle…” sözleriyle tartışmanın aşılacağını iddia ediyor.
Muhafazakârlıkla ilgili son dönemin tartışmalarına da değinmek istiyoruz röportajımızda ancak Yavuz Hoca, bu kez muhafazakârlık kelimesinin doğru tanımlanması gerektiği uyarısında bulunuyor. Yavuz Hoca muhafazakarlık hakkında şunları aktarıyor, “Muhafazakârlık konusunda bir şey söylediğimde benim tanımımla yoldan çıkıyorum. Her şeyden önce tanımlamak gerekiyor. Eskilerin tabiriyle ‘efradını cami ağyarını mani’ neyi içermesi gerekiyorsa içersin neyi dışta bırakması gerekiyorsa bıraksın demektir. Benim için muhafazakârlık maddî hayata ilişkin olan birtakım değerlerin korunmasıdır. Örneğin, başörtüsü konusunda ısrarcı olmak, başörtüsü kullanmakta direnmek muhafazakârlıktır. Ama gelenekselcilik dediğimiz şey, zihinsel hayata ilişkin bir şeydir. Örneğin “şapka devrimi” muhafazakârlığa karşı bir yaklaşımdır. Buna karşılık harf inkılâbı geleneğe karşıdır. Harf inkılabında zihinsel bir kopma vardır. Yeni harflerle birlikte bir kültürden kopulmuştur.
Dolayısıyla muhafazakârlık derken gelenekselciliği, gelenekselcilik derken muhafazakârlığı anlamak gerekir. Başından ne söylemek istiyorsan onun tanımını yapmalısın. Bu bugün yapılmıyor ve sürekli bir kavram karmaşası oluşuyor. Benim için muhafazakârlık birtakım edinilmiş, yerleşik ve geçmişe ait maddî değerlerin korunması ve gündelik hayatın herhangi bir değişikliğe uğramamasına diretmektir.”

“DOKTORA ÖĞRENCİSİ BİLE KENDİNİ     İFADE EDEMİYOR”

Türkçeye gönlünü adamış biri olarak Şair Yavuz’a röportajımızın sonunda gazetelerde Türkçe kullanımını nasıl bulduğunu soruyoruz. Dil meselesinin sadece sözcüklerden ibaret olmadığını söylüyor. Şair Yavuz, “Dilimize yabancı birtakım kelimeler geliyor dolayısıyla Türkçe birtakım dillerle yerini değiştiriyor deniyor. Elbette bu önemli ama mesele sadece inovasyon kelimesinin kullanılması, brifing kelimesini kullanmak, toplantı varken bunun yerine brifing kullanmak değil. İnsanlar düşünceyi ifade edebilmek yeteneğinden yoksunlaşıyorlar. İnsanların kendilerini ifade etme konusunda ciddi mağduriyetleri var. Ben bir üniversitede hocalık yapıyorum. Yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin dahi kendi düşüncelerini ifade etmekte ciddi problemler yaşadığını görüyorum. Biz ne yapmışız aman efendim toplantı yerine brifing deniyor. Bakkal yerine market deniyor. Gibi birtakım meseleler üzerinde uğraşa uğraşa asıl meseleyi kaçırmışız. Sorun budur. İnsanlar kendilerini anlatamıyorlar. Bunda medyanın, özellikle de internetin getirdiği birtakım sorunların da payı var. Bir doktora öğrencisinin kendisini ifade edememesi durumu çok zelil bir durumdur.” eleştirilerinde bulunuyor.
2014-11-02
KASIM MANASTIRLI 
http://www.cihandergi.com/cihan-dergi/mobile_detailn.action?newsId=30361
*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder