31 Ağustos 2015 Pazartesi

Düş Ekmeği / Oktay Akbal



Oktay Akbal bu romanında, İkinci Dünya Savaşı yıllarında bir lise öğrencisinin güncesinden parçalar sunuyor. İlkgençlik uyanışları, ilk aşklar, cinsel dürtüler, sanatsal arayışlar, dostluklar, özlemler, umutlar, küçük serüvenler... Bir şiir havası içinde yaşanan günler, geceler...
Düş Ekmeği, İsmail Gülgeç'in çizgileriyle zenginleşerek, yeni baskısıyla okurlarıyla buluşuyor.
Bütün bunlar içtenlik, duyarlık, sevencenlik ve insancıl bir sıcaklıkla yoğrulmuş özlü yalın, tatlı bir ab-nlatımla sergileniyor. Bu çekici anlatım, açık, temiz, düzgün ve tümceli bir dille beslendiğinde roman ilgiyle, su gibi okunuyor.
Asım BEZİRCİ

http://www.idefix.com/kitap/dus-ekmegi-oktay-akbal/tanim.asp?sid=UYLLV9RVYE2EOHQC749E

dus-ekmegi-oktay-akbal


Düş Ekmeği'nde Oktay Akbal, İkinci Dünya Savaşı yıllarında bir lise öğrencisinin tuttuğu günce'den parçalar sunuyor. İlkgençlik uyanışları, ilk aşklar, duygulanmalar, cinsel dürtüler, sanatsal arayışlar, dostluklar, küçük serüvenler... Bir şiir havası içinde yaşanan günler geceler... Daha önce, bu değerli yazarımızın Garipler Sokağı, Suçumuz İnsan Olmak, İnsan Bir Ormandır adlı üç romanını da yayınlarımız arasında sunmuştuk. Bugüne kadar on iki öykü kitabı, dört roman, sayısı yirmi beşi bulan deneme, anı, gezi, inceleme kitabı yayımlamış olan Akbal, otuz yılı aşkın bir süredir köşeyazarı olarak da çalışmaları sürdürmektedir. 1956'dan 1969'a kadar Vatan'da, 1969'dan bugüne kadar da Cumhuriyet'te yazdığı köşeyazıları büyük bir ilgiyle ve beğeniyle izlenmektedir.
http://www.idefix.com/kitap/dus-ekmegi-oktay-akbal/tanim.asp?sid=TD8TJDN7WD4ILR3F57IM


Düş Ekmeği (Oktay Akbal)
Düş ekmeği Oktay Akbal'ın ilkgençlik, sinema ve savaş karşıtlığı izleğinin ağırlık bastığı bir romanı. Yazar, kahramanlarının ruhsal durumlarından hareketle yaşanılanları  sunuyor, okura.

İlkgençlik
Düş Ekmeği  adlı yapıtında Oktay Akbal gençliğe adım atan lise öğrencilerin yaşamından yola çıkarak ilkgençlik dönemini anlatıyor. Lise öğrencisi gençlerin aile, arkadaş, aşk ve cinsellik konularına değiniliyor.
Kahramanımız babasını erken yaşta yitirdiği için yapıttaki kuşak çatışmasını başka bir arkadaşı üzerinden veriyor. Gelecek kaygısının yanı sıra gençleri en fazla ilgilendiren konular aşk ve cinsellik olarak öne çıkıyor.
"Bir başka şey var, bir kez tattığım  o güzel duygu. Bir dişi vücuda değme, onunla birleşme, doygunluk. Okul arkadaşlarım genelevlere gidiyorlar." (s.101)
 Sinema
Türkiye'deki değişimi de yakından görmemizi sağlıyor, yapıt. Şehzadebaşı'nda tek bir sinemanın kalmadığı günümüzde ama Düş Ekmeği adlı yapıtta bu semtteki sinemalardan söz ediyor. Filmlerin sinema salonlarında izleyiciyle buluştuğu yoğun bir dönemi anlatıyor. Çocukların bayram harçlıklarıyla sinemaya gitmeleri Şehzadebaşı'nda.
"Şehzadebaşı sinemalarının vitrinlerini seyrettim. Dostlarım! Kadını erkeğiyle. Birden canım çekmedi girip iki saat karanlıkta kalmayı.Ben öğle saatlerinde film seyretmek isterim, on iki, on iki buçuk  matineleri." (s.88)
Savaş karşıtlığı
Düş Ekmeği'nin en belirgin yanlarından birsidir, savaş  karşıtlığı. Roman II. Paylaşım Savaşı yıllarında geçiyor, İstanbul'da. Çok öne çıkarmaz ama yazarın zaman zaman genç bir insanın gözünden yaşam sevinci içindeki birinin savaşa olumsuz bakışı her şeyi anlatmaya yetiyor.
"Hem bu savaş dünyasında yarın ne olacağız belli mi? Belki son sınıfta askere alacaklar. İlk dünya savaşındaki gibi. Trakya Cephesi, Doğu Cephesi. Daha yirmisine gelmeden yok olup gitmişiz. Ben ve arkadaşlarım. Yaşamadan daha!.. Duymadan en küçük bir sevinç. Sevdiğim kıza elimi değdirmeden. İçimdeki duyguları kağıt üstüne dökmeden." (s.79)
Edebiyat sanat
Yapıtta, sanat edebiyatla ilgilenen lise öğrencisi bir kahramanla karşı karşıyayız. Hem de zamanın gazetelerinde öyküleri yayımlanan birisi. Bu sayede döneme ilişkin kimi saptamalara da bizi götürüyor. Bunların en önemlisi kimi yazar ve şairlerimizin yapıtlarının serbestçe okunmadığı gerçeğidir. Düş Ekmeği'nde Nazım Hikmet'in yapıtlarının rahatça alınıp okunmadığının imlerini görüyoruz.
"Nazım Hikmet'i eve götüremedim. Bunlar tehlikeli şiirlerdi. Eskiden basılı kitapları vardı bende, '835 satır', 'Taranta Babu'. Vedat , bu şiirleri bir öğretmeni varmış ondan almış gizlice, beş kopya çekip ona geri verecektim." (s.43)
İstanbul
Yapıt ağırlıklı olarak Fatih, Beyazıt, Şehzadebaşı uzam olarak seçilmişse de yapıt genel bir İstanbul havasını veriyor. Yapıtta dünden bugüne bir İstanbul görünümünü karşılaştırma olanağını veriyor, yapıt.
Yapıt, Beyazıt ve Fatih'te bir zamanlar (1940)  tramvay olduğunu gösteriyor. Beyazıt'ta ise Kapalıçarşı, yangın kulesi yapıtta karşılaşabileceğimiz İstanbul köşelerinden birkaçı.
"Beyazıt Alanı'ndan yeşil bir tramvay kıvrılıp geçti. İnsanlar karınca gibiydi. İnsanlar karınca gibiydi. " (s.s.10-11)
Oktay Akbal, Düş Ekmeği adlı romanında genç insanların ruhsal durumlarını gelecek beklentisi içerisinde başarıyla veriyor. Gelecekte iyi bir yaşam beklentisi içerisinde olan gençlerin savaş karşıtı (II. Paylaşım Savaşı) duygularının ötekilerden (arkadaşlık, aşk, gelecek) ayırmayarak veriyor.
Başta gençler olmak üzere her yaştan okurun zevkle okuyacakları bir yapıt, Düş Ekmeği.

Mustafa Aslan, 28. 8 . 2015

Oktay Akbal, Düş Ekmeği (roman), Can Yayınları, İstanbul-2001

*
Yine Hayaller Arasında ama İçekapanık
Oktay Akbal Düş Ekmeği’ni yazdığında altmış yaşındadır; ancak roman on yedi yaşındaki lise ikinci sınıf öğrencisinin günlükleridir. 6 Şubat 1940 ile 20 Haziran 1940 arasında tutulan günlüklerle roman yol alır; doğal olarak anlatıcımız da birinci tekil şahıstır. O genç, tam adını veremediği belirsiz duyguların tutsağıdır. Aşk mıdır o duygular? Yüreğini çarptıran genç kızlara karşı hissettiklerini tam olarak bilemezse de, bedensel çekim ve arzu öznesidir o kızlar.
Günlüklerle yaşadığı olayları aktarır bize: büyükbabasının köşkünde otuz beş yaşındaki hizmetçi kadınla ilk cinsel deney, ayakçı meyhanelerinde tokuşturulan kadehler, futbol maçları, kızlara yolda caka satmak için tüttürülen sigaralar, öte yandan geçim derdi, annesiyle babasız yaşamın zorluklarına göğüs germe, edebiyat sohbetleri, şiir tartışmaları, filmler, o filmlerdeki artistlere özenmeler. Öte yandan yalnızca o günler yoktur; bir-iki yıl önce yaşadıkları ya da çocukluğunda yaşadıkları da vardır günlüklerinde: kızlarla olan cinsel-duygusal deneyler, babasının ölümü vb. yâni “geçmiş”!
Anlatıcımız, aslında yaşından daha olgundur, üstelik hikâyeleri dönemin gazetelerinde de yayınlanmaktadır; kızlara şiirler de yazar ama içekapanıktır. Kalabalık arasında yalnız kalanlardandır, iç kapılarını kimselere açmayan, kitaplarıyla, filmlerle, hayallerle o yalnızlığı yaşayan bir gençtir. Bu günlüklerde, geçmişle niye bu kadar uğraştığını kendi kendine sorar; ve bu hiç yaşına uygun değildir. Ne var ki gelecek de onun için pek bir şey ifade etmez, belirsiz hattâ bazen karanlıktır; belki de 1940 yılındandır. Radyo, gazeteler tatsız haberlerle doludur. Gençlerde doğal bir korku vardır, savaş Avrupa’dadır ama ya Türkiye’ye de savaşın içine girerse; ya o gençler de savaşa giderse.
Tam adını koyamazsa da aşktır anlatıcımızın ya da güncesini okuğudumuz gencin “aradığı”, arzuladığı! Bu aşk ya da bu belirsiz duygu da Akbal’ın öteki romanlarında olduğu gibi yine İstanbul parçalarıyla var olur. Roman yine İstanbul fotoğraflarıyla bezelidir; daha çok Fatih ve çevresini görürüz, sanki garipler sokağına da çok yakınızdır!


http://www.atillabirkiye.com/icerik-romanlariyla-oktay-akbalin-doksan-yasina-merhaba.html
*

Düş Ekmeği’nden

…. Yağmur başladı birden. Bardaktan boşanırcasına. Kaçan kaçana. Gittim

muhallebicinin vitrini önünde durdum. Niye fötrümü almadım? Beyaz trençkotum kirlenmiş iyice. Saçlarım sırılsıklam oldu. Hep kasketli geçtiğim yollardan başımda fötr ile geçmek bir başka oluyor. Sanki değişiyorum. Beni tanımıyor gö­renler. Bir gün aklıma esti, Sirkeci’deki bir şapkacıdan aldım o koca şapkayı. Elimde tuttum bir süre, sonra bir yan sokağa girince giydim başıma. Kenarını öne eğdim. Filmlerdeki gangsterler de öyle yaparlardı. Birkaç yaş büyüttü beni bu fötr. Sonra ana yola çıktım. Kendimi görmek istedim bir vitrinde. Garip bir insan vardı karşımda. Hem ben, hem ben değil. Kimseler bakmıyordu bile. Bu çocuk az önce başı açık gezerken şimdi kahverengi bir fötr almış giymiş demiyordu. Bir suçluluk açmazı içindeydim. Sanki biri yanıma yaklaşıp “yasak öyle şapka giymek” diyecek. Lise bilinci sınıf öğrencileri kasket giyerler, şapka giyeni polis ya­kalar, diye. Annemden de sakladım şapkayı. Eve girer girmez dolaba sokuştur­dum. Yalnızken odamda, çıkarıp giyiyorum, aynaya bakıyorum, film çevirircesine bir oyun.

Koşa koşa gitmeli eve. Yağmur duracak gibi değil. Önce Kıztaşı. Oradan bizim sokak. Koştukça yağmur da hızlanıyor. Bir araba karşıma çıktı birden . Mahalleden Tahir, atlarını süslemiş kurdelelerle. “Merhaba” diye bağırdı. “Merhaba” dedim rüzgârda. Gül pencereden bakıyor. El salladı. Üç yıl önce bütün bu çevre bomboştu. Yazları yeşilliklerle kaplanırdı. Geceleri saklambaç, hırsız polis oynardık kızlarla, çocuklarla. En büyükleri bendim, birde Celâl. Gül, Gönül, Sabiha sı­rayla sevgililerimiz olurlardı. Biz de iki haydut. Yaz akşamlan o inişli çıkışlı yer­lerde saklanırdık. Ay ışığı vururdu üstümüze. Ortaokul öğrencileri aşk nedir bil­mezler. Ama parmaklar değer birbirine, yanaklar değer. Soluklar sıklaşır: Gül: “Eğil eğil, saklan geliyorlar” derdi. Sarılırdık. Eli dolaşırdı vücudumda. O zaman anlamazdım, aldım bizi arayan karşı çetedeydi. Celâl’le sevgilisi yanımızdan, ardımızdan baskın yaptı yapacak. Gül tombul bir kızdı. Benden iki yaş büyük. Tu­tardı elimi, göğsüne yaklaştırırdı, saçlarımız birbirine karışırdı. O yeşillikler kal­madı artık. Apartman yapıldı yerine. Gül’ler gittiler Adana’ya, Celâl öldü. Başka lan geldi mahalleye. Savaş çıktı dünyada. Ben lise öğrencisi oldum. Yazılar yazdım, öykülerim basıldı gazetelerde. Kendimi çocukluktan sıyrılmış buldum…

Annem:

“Sırılsıklamsın, ” dedi, “Kenan geldi, seni aradı, yarınki sınav için çalışacaktık dedi, ah çocuk ah.” Radyoda bir şarkı var Fransızca. Hemen soyundum. Sedire uzandım. Annemin konuğu var alt odada. Sesleri geliyor. Mehlika hanım bu. “Nasılsınız?” dedim.

Kaldığı yerden sürdürdü anlattıklarım. Daha önce dinledim mi? Milletvekili kocasının Atatürk’e gidişini anlatıyordu, konuşmasını taklit ederek. Külttü ikinci eşi. Oldum bittim milletvekiliydi. Doğuda bir yerde şıh! Mehlika hanım evden çıkamazmış. Memlekette iki karısı daha varmış. Ama Ankara’daki eşi yalnızca Mehlika!

“Bey bey bana baksana, ben senin karılarına benzemem.” dedim. “Burası Ankara, ben senin karınsam esiren değilim ha!”

Milletvekili şıh, çocuk gibi ağlarmış, genç eşini sırtına alırmış, yapmadığını bırakmazmış. O günlerin tanınmış kişileri gelirmiş Yenişehir’deki evlerine. Yine açmış o eski anılar yumağım, sar babam sar! Doğru muydu bütün bunlar? Bir mil­letvekili ile evliliği doğruydu, adamın Kürt olduğu, sonra ayrıldıkları. Adı anılırdı yine o adamın, yine milletvekiliydi. Beş yıl evli kalmışlar, hem de medenî ni­kâhla Sonra ne olmuş ne bitmiş ayrılmışlar. Adam bir ev vermiş Mehlika hanı­ma, bütün evin eşyalarını bırakmış. Bir yıl kalmış Ankara’da, nesi var nesi yoksa bitirmiş, gelmiş İstanbul’a bir akrabasının evine. Oradan da bizim sokağa…

Şarkılar söylerdi mahalle kızlarıyla. Bir yandan dikiş diker bir yandan bağırıp çağırırlardı. Kimi zaman karşıki başçavuşun evinde toplanırlardı. Başçavuşun kızı Saime benim yaşımda karagözlü, boylu poslu bir kızdı. Bakışır dururduk karşı karşıya. Mehlika hanım çapkın çapkın gülerdi. Bir kez “Saime seni beğeniyor” demişti annemden gizli. Duymazlığa geldim. Çevremin dışında olmak isterdim. Daha yaşlı, daha olgun. Mahalle aşkları, gelip geçici serüvenler aşağılatıcı şeylerdi. Ölümsüz şeyler özlüyordum. Kitaplarda, romanlarda okuduğum. Kendi dışımda bir dünyayı seyredercesine yaşıyordum bu çevrede…


Sonra çıktım odama. Kitapları açtım. Biraz çalışmalı. İşte bir pazar daha bitti. Yaşamımdan bir gün. Havaya uçup giden saatler, boş, anlamsız. Ne zaman Hâle’yi görsem, arasam o gün güzellik kazanıyor. Bir süre tarih okudum, geçmişe daldım gittim. Sonra kapattım. Hâle’yi ne zaman göreceğim? Ne diyeceğim? “Seni sevi­yorum!” .. Sonra ne olacak? İlkokul günlerindeki gibi gülecek başını sallayıp. An­nem de bir şeylerden kuşkulanıyor. Bir bilse, şaşar kalır. Beni hep o küçük oğlu olarak görür. Bir genç kızı sevmem, istemem, özlemem, olmayacak şeydir. Zil çaldı. Komşulardan iki hanım gelmiş. Sesleri yükseldi, anılar başladı, bir ondan bir berikinden. Sigara dumanları arasında eski anılar. Şubat gecesini geçirmenin en güzel yolu. Dersleri bıraktım. Bir roman açtım: “Adsız Köşk.” Seurel, Meaulne ve Yvonne de Gallais. Yaşamımca arayacağım, bulamayacağım o uzun boylu, sarışın, bu dünyaya yakışmayan genç kız!… 
(Düş Ekmeği, s. 31)

http://www.kimdirhayatieserleri.com/oktay-akbal-kimdir-hayati-ve-eserleri.html
*


















































































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder