30 Ağustos 2015 Pazar

İstinye Suları / Oktay Akbal




ISBN : 2880000019374
Sayfa : 139 sayfa
"İstinye Suları"nda yazarın 'öykücük' adını verdiği kısa öykülerini bulacaksınız. 
Yaşamın ilginç olaylarını, izlenimlerini, duyumsamalarını, düşüncelerini en kısa, en özlü biçimde veren yazılar bunlar... 
Bir sevinin güzelliğini, bir özlemin burukluğunu, bir duyarlığın eşsizliğini, bir kaçışın, bir arayışın, bir sıkıntının, bir umutsuzluğun sevincini, acısını duyuran, bir kez okumakla yetinmeyeceğiniz 'öykücükler'... 
Yaşam adını verdiğimiz bu büyük oyunun, duyan gören, sonra da duyduğunu gördüğünü okurlarıyla paylaşmak isteyen bir sanatçının diliyle anlatılması...
http://www.neokur.com/kitap/49880/istinye-sulari
"Atlıyorum bir vapura Sirkeci'den, doğru Boğaz'a. Öğle vapurlarında kimseler yok. Ne tanıyan, ne ilgilenen. Tek tek geziyorum Boğaz iskelelerini. Tatil günlerinde değil, herkesin çalıştığı günlerde... 
Bir roman yanımda, bir de küçük defter. Yetiyor. Bir süre tek başıma olmanın güzelliğini duyuyorum. Yığından kopmanın, güncel olaylardan, sonuçsuz çekişmelerden, birtakım yıkıntılardan sıyrılmanın yolu bu: kaçmak. Bırakmak bir şeyleri geride. Olsun. küçük kaçışlar olsun bunlar. Birkaç saatliğine de olsa bir kopuş, bir kaçış bu, çevreden, bildik kişilerden, yalan duygulardan... 
İstinye Suları'nı bıraktım geride. Yeniköy'e doğru yürüyorum. Umuda, yarına, sonsuzluğa... 
Aldatıcı bir duygu da olsa bu, beni ilgilendirir, beni anlatır yalnız. Sizi değil. Siz bir İstinye akşamında bir İstanbul insanının bir anlık izlenimlerini duyduysanız, sevdiyseniz, kendinizi onun yerine koyduysanız, bir mutlu anda bulduysanız kendinizi, yeter."
http://www.pandora.com.tr/urun/istinye-sulari/85736

*
...
Sanki hep öyle kalacaktım, küçücük İstinye sularına bakarken yarın diye bir şey, bir duygu yoktu içimde O günlerde de, şimdi de Belleğime kızıyorum, niye hatırlayamıyorum Yahya Kemalden bazı mısralar, niye? İstinye, Kandilli, Kanlıca, Bebek, Sarıyer, sonra Beykoz, Yeniköy Aşkım Yeniköy sahih deryasını sardı der bir şarkısında Yesari Asım. Ama öyle görmüş işte, sevince her şey daha başkadır, daha engindir, sonsuzdur, yücedir. Yarım saat, bir saat sonra Tarabya Girersin bir kıyı gazinosuna iki tek atarsın kendi kendine. Kazırsın belleğine mısralar hatırlamak için Hülya tepeler, hayal ağaçlar diye mırıldanarak, bakıp karşı kıyılara. 
Siz bir İstinye akşamında bir İstanbul insanının bir anlık izlenimlerini duyduysanız, sevdiyseniz, kendinizi onun yerine koyduysanız, bir mutlu anda bulduysanız kendinizi, yeter.
...
Oktay Akbal
http://www.kimkimdir.tv/oktay-akbal-ne-zaman-dogdu
*
SEVGİYE ÖVGÜ

«Bir insanı sevmekle başlar her şey.» Bu Sait Faik'in bir cümlesi. Yalın bir gerçeği belirtiyor. Yalınlığı kadar derin, anlamlı. Sen yazmış olmayı çok isterdim bu cümleyi. Olsun, benimsediğimiz her düşünce, her görüş biraz da bizim gibidir. Bir insanı sevmekle başlar her şey. Evet, ama bir de gerisi var. «Bir insanı sevmekle başlar her şey, ama burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.»

Bir insanı sevmek bir evreni sevmektir. Her insan bir evrendir çünkü. Bunu böyle kabul etmezsen insan olamazsın. Nedir sevi dediğimiz? Hiçbir önyargı, hiçbir gizli hesap, hiçbir özel düşünce olmadan, hiçbir yanımızı saklamadan, apaçık, bütün saydamlığımızla kendimizi bir «başka» insana vermektir, bağlamaktır. Bir insanı sevmek bencillik gibi görünür önce. Öyle ya, tek bir insanı seçmişsiniz, onunla bir dünya kurmuşsunuz, herkesten gizli ama herkese açık. Bir mutluluk yaratmışsınız ikiniz. Bu mutsuz dünyada ikili (bir mutluluk kurmak, yaratmak, özlemek ayıp bir şey midir, çirkin bir şey midir? Hayır, her sevi saygıdeğerdir, her ikili (mutluluk çoklu mutluluğu duymaktır, özlemektir. Mutlu bir çift, bütün insanların da mutlu olmasını ister. Bunu yaratmak için de bir çaba harcar. Kendi bencil dünyasında yitip gitmez.
Tek başımıza mutluluk yoktur bence. Ben sevdiğim insanla mutlu olamam tek başıma. Sevi, bir başlangıçtır yeryüzüne açılmaya, kendini bir yeryüzü insanı olarak duymaya. Sait Faik'in «bir insanı sevmekle başlar her şey» sözüne bunun için inanıyorum. Her şey böyle başlar. Sevgiyle, ilgiyle.. Bir insanın yaşamına ilgi duymak, bir yerde bütün insanlığa ilgi duymak olur. Seven insan anlar birçok şeyi, o güne dek anlamadığı, kavramadığı, bilmediği, duymadığı, tatmadığı yığınlarla duyguyu, anlamı, gerçeği. Açıktır o etkilere, duyarlıklara. Kaba değildir, katı değildir, anlayışsız değildir, yalnız değildir. Burası en önemli yanı, yalnız değildir o. Yeryüzünde ikili bir beraberlik, bir dostluk kurulacağını duymuştur. Bir insana bağlanmak, bir insana inanmak, bir insana dayanmak nasıl güçlü kılar kişiyi, anlamıştır. Bir topluma, ya bir insanlığa bağlanmak, dayanmak, inanmak nasıl güç verir kişiye, bunun gerçeğine de ulaşmıştır birden. Bu bilince ermiştir birden. Kendi olmaktan, yalnız kendini yaşamaktan, düşünmekten çıkmıştır. Sevmiştir, sevilmiştir. İkili bir mutluluğu yaşamıştır. Sonra bu mutluluğu bütün insanların duymasını özlemiştir. «Bir insanı sevmekle başlar her şey» demek, budur, işte.

Fakat ne demek «burda bir insanı sevmekle bitiyor her şey». «Burda», yani bizim toplumumuzda... Bizim toplumumuzda sevi iyi karşılanmaz nedense. Alışmamışız sevmeye, sevilmeye ondan mı? Sevenin güçsüz olduğuna inandığımızdan mı? Seven açıktır her türlü yumruğa, darbeye. Karşı koymaz da ondan. Hele yakınları, sözde dostları, sözde onu sevenler, sevdiklerini iddia edenler böyle bir seviye katlanamazlar hiç! Neden sevmiştir o dost? Öyle, birdenbire bir sevinin tutkusuna kaptırmıştır kendini! Bir insana, tek bir insana döndürmüştür yönünü, her şeyini! Her şeyi onda bulmuştur. Bunu anlamazlar işte! İlle de kendilerine benzeyecek o seven kişi bir yere gelmişse, tükenmiş olmalı. Bir yaşa, bir noktaya varmışsa, yeni bir aşamaya girişmemeli. Yeni bir atılım yapmamalı. Görevler, ödevler, bağlar, kayıtlar, kuşkular, toplum baskıları hepsi hepsi o sevenin karşısına dikilmeli.

«Burda bir insanı sevmekle bitiyor her şey» demekle Sait Faik bunu mu anlatmak istemişti? Sait'in sevilerinin bazılarını bilirdim. Gülhane Parkının gölgeli yollarında dinlerdim bu sevi öykülerini! Heyecanlı, telâşlı, anlatacak tek dost olarak beni bulduğunda.. İyi şeyler, iyi duygular, iyi umutlar içinde olurdu böyle sevili günlerinde. Sonra bir de bakardım o sevi sonuçlanmamış, şundan bundan, toplum baskısından... Çıkar gelirdi bir öyküyle... Son öykülerinden birini, «Kalinihkta»yı okuyun, baştanbaşa bir sevi övgüsüdür, arayışıdır, özleyişidir, buluşudur, yitirişidir. Evet, «bir insanı sevmekle başlar her şey, ama burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor» derken bu çeşit yenilgileri, bozgunları, umutsuzlukları belirtiyordu bence.

Ama her şey bir insanı sevmekle başlar... Buna inanmalıyız, «Burda her şey bir insanı sevmekle bitmez, bitmeyecek» demeliyiz, bunu gerçekleştirmeliyiz. Yenmeliyiz umutsuzlukları.. Sevi, insanoğluna doğanın en büyük armağanıdır, en güçlü yanıdır, ölmezliğe ulaştıran niteliğidir. Öyleyse her şeye, herkese karşın, seviden yana olacağız. Bir insanı sevmekle başlar, hiçbir şey bitmez, diyeceğiz. Her zaman.

OKTAY AKBAL
İSTİNYE SULARI
Sander Yayınları
İstanbul - 1973


http://www.ozgurpencere.com/icerik/OKTAY_AKBAL_Ahmet_Rodopman/
*

İstinye Suları

Atlıyorum bir vapura Sirkeci’den, doğru Boğaz’a,. Öğle vapurlarında kimseler yok. Ne tanıyan, ne ilgilenen. Tek tek geziyorum, Boğaz iskelelerini. Tatil günlerinde değil, herkesin çalıştığı günlerde… Bir roman yanımda, bir de küçük defter. Yetiyor. Bir süre tek başıma olmanın güzelliğini duyuyorum. Yığından kopmanın, güncel olaylardan, sonuçsuz çekişmelerden, birtakım yıkıntılardan sıyrılmanın yolu bu, kaçmak. Bırakmak bir şeyleri geride. Olsun, küçük kaçışlar olsun bun­lar. Birkaç saatliğine de olsa bir kopuş, bir kaçış bu, çevreden, bildik kişilerden, yalan duygulardan…

Yahya Kemal’i sevmeye başladım yeniden. Bir zamanlar kızıyordum, sinirleni­yordum okurken. Düzeyde kalmış duyguların, gözlemlerin, izlenimlerin şairiydi. “Kolay” bir şairdi. Biçim ustalığı da kurtarmıyor bazen. Üstelik sığ söyleyişleri de gözüme batıyordu nedense. Son zamanlarda değişti bu düşüncem. Özellikle Boğazla böylesine içli dışlı yaşadıktan sonra, Boğazı iskele iskele tattıktan sonra… Yahya Kemal bu şiirleriyle kalacak yarma, Boğaziçi’nin en tatlı köşeleri için yazdığı şiirlerle… Boğaz kaldıkça bu şiirler de yaşayacak. Kanlıca’sı, Kandilli’si, İstinye’si hepsi.

İşte şu koy, İstinye koyu örneğin… Bir 1929yazını hatırlıyorum bu kasım akşamüstü. Bakıyorum, İstinye koyu küçülmüş zamanla. Ya da gemiler büyümüş. Gerçekten gemiler kocaman. İM tanesi zor sığıyor koya. O zamanlar ufaktı gemiler. İstinye koyu yalılarla doluydu. Biz o yaz burada oturmuştuk, şu kanapenin durduğu yerde. İki kat tahta bir Rum evi. Pencereden oltamı sarkıtırdım, bir şey yakalayamazdım. Sabahlan motor gürültüleriyle uyanırdım. Bir de Altınordu ku­lübünün futalarının düzenli sesini hatırlıyorum. “Babam, annem, evimiz…” Saba’nın şiirini mırıldanmanın sırası! İstinye iskelesi koca bir yahnin altındaydı. Besteci Necip Celâl otururdu o yalıda. Piyano sesleri duyardık oralarda gezinir­ken. Mahallenin delikanlılarını toplardı, piyano çalardı onlara. 1930’lann ilk

Türkçe tangolarını belki herkesten önce dinledim orada: Mazi Kalbimde Bir Yaradır’lar, Sunalar…

Kasım’ın bilmem kaçı. Yıl 1972. Kendime gelmeliyim, bu ana dönmeliyim. Gerçek olan anlardır. Yaşadığımız, ya da yaşadığımızı sandığımız. Geceyle günün birleştiği şimdi. Hem gündüz, hem akşam bir arada. Hem karanlık hem aydınlık var ortada. Bir sigara içmek istiyorum, yok Kimseler de yok sağda solda. Varsın ‘ olmasın sigaram, bakarım ben de denize, İstinye sularına. Gemilerin ışıklan ya­nınca su üstünde çizgiler belirdi. Durgun îstinye sularında titreşen ışık çizgileri. Zaman akıp geçmiş 1929’dan bu yana… İlkokula birkaç ay sonra başlayacaktım. Yeni harfleri çok az sökmüştüm. Her şey çok güzeldi. Zaman çok ağır yürüyen bir taşıtta geçiyordu sanki. Her şey büyüktü. Kocamandı. Sonsuzdu. Ağırdı. Sanki hep öyle kalacaktım, küçücük İstinye sularına bakarken yarın diye bir şey, bir duygu yoktu içimde… O günlerde de, şimdi de…

Belleğime kızıyorum, niye hatırlayamıyorum Yahya Kemal’den bazı mısralar, niye? İstinye şiiri vardır, açıp okusam eve döner dönmez. İstinye, Kandilli, Kanlıca, Bebek, Sarıyer, sonra Beykoz, Yeniköy… “Aşkım Yeniköy sahih deryasını sar­dı” der bir şarkısında Yesari Asım. Yeniköy’de derya değildir Boğaz sulan. Ama öyle görmüş işte, sevince her şey daha başkadır, daha engindir, sonsuzdur, yücedir. Çıkmalı yola akşam karanlığında Yeniköy’e doğru yürümeli. Yarım saat, bir saat sonra Tarabya… Girersin bir kıyı gazinosuna iki tek atarsın kendi kendine. Kazırsın belleğine mısralar hatırlamak için “Hülya tepeler, hayal ağaçlar” diye mırıldanarak, bakıp karşı kıyılara.


İstinye suıarını bıraktım geride. Yeniköy’e doğru yürüyorum. Umuda, sevgiye, yarına, sonsuzluğa… Aldatıcı bir duygu da olsa bu, beni ilgilendirir beni aldatır yalnız. Sizi değil. Siz bir İstinye akşamında bir İstanbul insanının bir anlık izle­nimlerini duyduysanız, sevdiyseniz, kendinizi onun yerine koyduysanız, bir mutlu anda bulduysanız kendinizi, yeter.

http://www.kimdirhayatieserleri.com/oktay-akbal-kimdir-hayati-ve-eserleri.html
*


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder