29 Ağustos 2015 Cumartesi

Önce Ekmekler Bozuldu / Oktay Akbal


Önce Ekmekler Bozuldu, 1946’da yayınlanan ilk kitabım. Annemin sattığı Tophane’deki evin parasıyla bastırmıştım. İki yüz liraya bin beş yüz tane. Her biri altmış kuruş. Kendim dağıtmıştım. Şehzadebaşı’ndaki tütüncü, altmış kuruş fiyatı çok görmüştü. “Kim alır bu paraya?” demişti; yine de hatır için camın önüne koymuştu. 

Kapağını Fahir Önger çizmişti. Önce Ekmekler Bozuldu daha kalın olabilirdi, ama dergilerde Çıkmış başka öyküleri, düzyazı parçalarını kitaba almamıştım. Kendime göre bir seçme yapmıştım. On sekiz, yirmi yaşlarındaki genç bir yazarlık heveslisinin duygusal seslenişleri. Tam altmış yıl önceden… Bilmem günümüz okurlarına bir şeyler duyurabilecek mi? Hiç değilse 40’lı yılların bir belgesel anısı sayılsın isterim. O, İkinci Dünya Savaşı’na girdik gireceğiz kuşkuları içinde çırpınan bir İstanbul’da yazmak, yaratmak tutkusuna da kendini kaptırmış on sekiz-yirmi yaşlarındaki bir gencin yaşantıları, düşleri, aşkları, umutları…

Sayfa Sayısı: 160
Baskı Yılı: 2008
Dili: Türkçe
Yayınevi: Cumhuriyet Kitapları

http://www.dr.com.tr/kitap/once-ekmekler-bozuldu/oktay-akbal/edebiyat/turk-oyku/urunno=0000000282252
*
Önce Ekmekler Bozuldu Ve Karikatürler


Oktay Akbay'ın  Önce Ekmekler Bozuldu adlı kitabını 21 yaşında yazdığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım.  1944'de yazmış. 2. Dünya Savaşının en korkunç zamanıymış. Düşünsene... Savaşa ha bugün girdik ha yarın gireceğiz diye diye heyecan içinde geçen öğrenim yılları...  1941'de liseyi bitirmiş Oktay Akbal... Nisan ayında okullar tatil edilmiş. İstanbul boşaltılmış. Trenler, kent insanlarını Anadolu kasabalarına indirimli taşıyormuş. İstanbul'da evler, eşyalar ucuza satılıyormuş. Alman orduları Balkanlar'a inmiş... Yunanistan düşmüş... Bulgaristan Nazilerle işbirliği yapmış. Türkiyenin kuşatıldığı günler... O günleri anlatırken... "Karartma gecelerinde, vesika ekmeğiyle "kendi" savaşımızı yaşıyorduk."diyor Oktay Akbal.

 "Önce Ekmekler Bozuldu, sonra herşey" diye başlayan öykü, "Çünkü dünyada savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı." diye devam eder.  Düşünebiliyor musun 21 yaşındaki bir gencin o günlerde yaşadıklarını ve yazdıklarını... Oktay Akbal'ın yazdıklarını okuyunca başka söz eklemek mümkün değil ki... Savaş korkunç bir şey! İnsanlığa dair tüm güzellikleri nasıl da  bitiriyor. Diyor ki sevgili yazar... "Bizler okulu bitireli yıllar oluyor. İhtiyarladığımızı bile duyanlarımız var. Savaş en iyi yıllarımızı elimizden aldı, bizde en kutsal olan şeyleri yok etti. Sabah, akşam işimize gidiyor, geliyoruz. Yüksek okula girenlerimiz de oldu. Onlar da gençlikten çıktılar. Hepimizi kötü düşünceler, çirkin duygular kapladı. Barış günlerinin insanları artık yok. Nice tanıdığım insanların şimdi hepsi bana yabancı geliyor. İyileri kötü, cömertleri hasis, duyguları katı yürekli oldular. Ah, o ekmeğin bozulması, insanların mayası muhakkak ki ekmektir." 
 

Bu gün aklıma Oktay Akbal düştü. O gencecik yaşında, tüm toyluğu ve içtenliğiyle iyi ki  yazmış Oktay Akbal diye düşündüm. Bence onun sayısız deneme kitaplarını okumanın  ve elbette Önce Ekmekler Bozuldu'nun cümleleri arasında dolanmanın  vakti.  İtiraf etmeliyim ki yüreğime iyi geldi. Bak neler söylüyor... "Bu dünya bir kere daha değişecek. Belki eski halini almaz, ama zararı yok, gidenler gitti, gelenler gelsin. İnsanlar gülmesini, ağlamasını yeniden öğrensin. Sırasında ağlamasını ve gülmesini bilmeyene, insan denemiyor... Bizler, yarı barış, yarı savaş insanları, umutlarımızı kaybetmedik. Dünyanın iyi bir dünya olabileceğini, insanın mavi gökyüzünü, denizi, ağaçları seyretmekle mutluluğunu yaşadığı anlara yeniden kavuşacağına inanıyoruz. Herşey ekmekle başladı, ekmekle bitecek." Böyle işte...  İyi ki yazmış Oktay Akbal... İyi ki yaşadıklarını ve duygularını ak kağıtlara umutla dökmüş...  Bak ne diyorum?  Oktay Akbal'ı ilaç niyetine okumak gerek.

Karikatürler-   Şenol Bezci'nin arşivinden
http://hayalkahvem.blogspot.com.tr/2011/08/karikaturler-ve-once-ekmekler-bozuldu.html
*

Oktay Akbal
 Oktay AKBAL
Önce Ekmek...
   
10 Kasım 2013
“Artık günlerimiz böyle bahtiyar geçecek
Her akşam soframızda daha taze mübarek
Göz nuru karşılığı kazandığım şey ekmek...” 

Hemen herkesin söylediği gibi, her şey ekmek için. Mübarek, kutsal ekmek...
Yere düşmüş bir ekmek parçasını yerden alıp öperek bir güvenli yere koyan insanlarımız...
Savaş yıllarıydı. Bir kiloluk ekmek üçte bire inmişti. Yine fırınların önünde insanlar birikiyordu. Her gün biraz daha kalabalık. Kuyruklar uzayıp gidiyordu Saraçhane fırınının önünde? Bütün Türkiye’ye en büyük sıkıntı ekmekten geliyordu. Küçüldü, buğdaya başka şeyler katıldı, yani bozuldu... 
“Önce ekmekler” öyküsünü yazdığımda on sekiz yaşındaydım. Fırınların önünde beklemek yorucuydu. Bekle bekle, sonra sana küçük bir ekmek versinler.
Bir aileye bir ekmek yeter, ama kimileri fırından ellerinde üç beş ekmekle çıkıyordu. Ne olur ne olmaz, ya yarın bulamazsak korkusuyla... 

İkinci Dünya Savaşı’nın dışındaydık. Ama büsbütün değil, yine de mutlu olmalıydık, sınırlarımızda çatışmalar olmadığı için? Ama ne olur ne olmaz diye on binler askere alınmıştı. Nazi Almanyası’nın ordusu Edirne’nin önündeydi. Her an her şey olabilirdi. 

Neyse o günlerdeki iktidarın, daha doğrusu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün ustalıklı politikası bizi yeni bir savaş derdinden kurtardı. Çok sıkıntı çektik, ama bütün dünya milletlerinin ister istemez katıldığı 2. Dünya Savaşı’na katılmadık.
Ne olduysa oldu ama ekmekler düzelmedi. Barış günlerinin beyaz ekmeği, francaları unutuldu gibi. Ülkenin doğal yaşantısı daha da kötüleşti... Sonra barış geldi. Barışı da soğuk savaş diye yeni bir deyim yaptık... Gerçek savaşın türlü olanaksızlığı daha yıllarca yaşandı. Belki de hâlâ yaşıyoruz...
Savaş bitti, bu kez ilk genel seçimde yeni bir sağcı parti ortaya çıktı. Demokrat’tan AKP’ye... Hemen hemen birbirine benzer politikacı takımının yılları başladı. Şimdi on yıllık bir partinin ve onun liderinin yönetimindeyiz. Bu gidişle yeni bir yönetimi bir türlü göremeyeceğiz...


http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/7797/Once_Ekmek....html
*
...
Önce Ekmekler Bozuldu ...dönemin küçük, kentli, orta sınıf insanının yaşam biçimlerine, duygularına, umutlarına, hüzünlerine, yalnızlığına çevrilmiş bir projektör olarak değerlendirilebilir.
Önce Ekmekler Bozuldu (1946) adlı öyküleri birer "belge" olarak, 40'lı yılların atmosferini yansıtmaktadır. Bu öyküleri Alangu, "olumlu gerçekçilik yoluna girmeye niyetlenmek” olarak nitelemektedir.
Akbal, bu öyküsü için "bir kuşağın, bir çağın yaşamıdır, duygulanmasıdır, yitirdiği değerli zamana acımasıdır" görüşüne yer verir.
Önce Ekmekler Bozuldu "düşleri, umutları, hayalleri, arzulan" olan Cumhuriyet kuşağından orta sınıf, küçük burjuva aydınların 1940'larda içine düştükleri bunalımları, yalnızlıkları, hayal kırıklıklarını yansıtmaktadır.
Büyük bir değişim rüzgârıyla [Akbal için Lise yıllarıdır] gelecekten umut duyan insanların 1940'larda yaşadıkları çöküntünün hikâyeleridir. Ve bu dönem, özellikle Akbal'ın ikinci dönem öyküleriyle karşılaştırıldığında toplumsal kesit açısından daha steril, daha belirgin ve daha sınırlı bir yapıyı barındırmaktadır.(1)
Bu dönemde Akbal, umutlarını yitirmiş bir Cumhuriyet aydınıdır. Onun yaşadığı gelecekten çok umutlu olan ve değişimi büyük coşkuyla benimseyen aydının yaşadığı gerilimdir: "Hayalsizim, umutsuzum ve düşüncesizim" der. ("Gölgeli Durak", Önce Ekmekler Bozuldu, s.46,) Oysa geçmişte hayata dair oldukça güzel düşleri olan bir kuşağın insanıydılar onlar: "O günlerde ne güzel şeyler düşünürdük! Belki de hiç düşünmezdik. Kötü şeyler aklıma gelmezdi bile. Yeryüzünde kötü şeylerin var oluşundan bile habersizdik denebilir (“Önce Ekmekler Bozuldu”, Önce Ekmekler Bozuldu, s. 20).
Aslında bu, yeni devletin korunaksız aydınlarının içine düştükleri erken bir bunalımı yansıtır. Yeni bir ideal, yeni bir ruha sahip aydınların hazırlıksız yakalandıkları bir tür ruhsal bunalım, yalnızlaşma, yabancılaşma halleridir. Bu aydınlar daha sonra Suçumuz İnsan Olmak (1957)romanında artık iyice bireyselleşmiş, iyice kıstırılmış bir "bunalım" sürecini yaşayacaklardır.
...

Cumhur ASLAN
http://www.turkiyatjournal.com/Makaleler/
---------------

1. Akbal’ın bu dönemdeki öykülerinde toplumsal dekor “doğallığını”, “otantikliğini” korumaktadır. Buradaki vapurlar, tramvaylar, "caz plağının sesi", balıkçı motorları, mavnalar aslında yazarın daha sonra özlemini çekeceği mekânlardır. Çünkü özellikle “Hey Vapurlar, Trenler “adlı öyküsündeki toplumsal çevre tamamen değişmiş ve Akbal iyice nostaljik konumuna düşmüştür. 1940'larda "caz plağının sesine aldırış etmeyen" ("Yağmur Rüzgarı", s. 55,Aİ),  1970'lerde "minibüs müziğinin" yarattığı tahakkümden alabildiğine rahatsızdır. Gerçekten seçkin, orta sınıf, Batıcı Cumhuriyet aydınlarının değişim pratikleri karşısında yaşadıkları hüzünler ister istemez nostaljiye kaydırmıştır onları. Ve yine, Cumhuriyetin devrimci dönüşüm pratiği karşısında Yahya Kemal gibi aydınlar da reel tarihten koparak tarihe yönelmişler, mutluluğu tarihte aramışlardır. Her iki farklı kesimde yaşanan bu ilginç benzerlik modernlik ile muhafazakârlığın nasıl birbirine eklemlenmiş olduğunu gösterir. Bu eklemlenmede nostalji önemli bir duygulanım unsuru olarak ağırlık kazanıyor.
*

Oktay Akbal, ilkin “Önce Ekmekler Bozuldu”da çıkan hikâyeleri ile tanınmış­tır. Bu kitaba adını veren “Önce Ekmekler Bozuldu” ve diğer dokuz hikâyede ya­zar, 1940-1945 yıllarının sıkıntılı ortamında beliren genel bezginliği dile getirmek­tedir. Yazarın yaşadığı çocukluk gençlik çevreleri, mutlu günleri gözler önüne se­rilerek, savaşın yaptığı bozgunlar ve savaş öncesi günlerin huzurlu ortamına du­yulan özleyişler, şiirli bir üslûpla anlatılmaktadır.
Daha o günlerde, Akbal’ın bu eserine ve daha sonraki eserlerine yapılan eleş­tiri ve verilen yargılar, onun, şahsî hatıra ve izlenimlerini anlatan tarzı ve üslûbu bakımından Sait Faik’in bir benzeri ve devamı olduğu noktasında toplanmıştır.
http://www.kimdirhayatieserleri.com/oktay-akbal-kimdir-hayati-ve-eserleri.html
*
ÖNCE EKMEKLER BOZULDU 

Önce ekmekler bozuldu, sonra herşey.. Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu. Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telâşlı, bir kalabalığı şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı. 

İnsanlar kütle halinde olduğu gibi, kişi olarak da başkalaştılar. Meselâ savaştan önce bir insan işine gitmek için tramvay caddesine çıktığı zaman ilk olarak gökyüzüne bakar, mavi olduğunu görünce sebepsiz bir sevinç duyar, vakti varsa ağaçlar altından yürümeyi düşünür, adımları kaldırımlarda gezerken birtakım hayaller kurardı. Şimdi ise insanlar göğün mavi ya da siyah olmasına aldırış bile etmiyorlardı. Hepsi eski hallerini kaybetmişlerdi. Hepsi telâş içindeydi. Hepsi yalnız kendini düşünüyordu. Hayal kurmak artık geçmişte kalmıştı. Savaş zaten ilk önce hayalleri yok etti. 

Ben barış günlerinde lise öğrencisiydim. Günün erken saatlerinde kalkmam gerekirdi. Bense her sabah geç uyanırdım. Acele acele kahvaltımı eder, giyinir, sokağa fırlardım. Caddeden gitmek hoştur, insan başkalarını seyreder, tramvayların gidiş gelişlerini görür, vitrinlere bakar, gazetelerin başlıklarına, dergilerin kapaklarına göz atar. Ama ben kestirme olduğu için arka sokaklardan gitmek zorundaydım. Okul zaten uzakta değildi. Büyük kapıdan geçer geçmez kapıcı başını sallardı, zil henüz çalınmıştır, anlardım. Hemen merdivenlerden tırmanıp sınıfa koşardım. Biraz sonra öğretmenimiz cebir dersine başlardı. Günün ilk dersi daima iyi dinlenir, cebir de olsa... Teneffüslerde arkadaşların ellerinde resimli, bol sayfalı dergiler görülürdü. Sinemadan, güzel kızlardan, iyi cins bacaklardan bahseden yazılar okunur, resimlere bakılırdı. Haftanın maçları üzerinde bahse girişilir, Fener'in mi, Galatasaray'ın mı kazanacağı üzerinde tartışılırdı. Neler düşünürdük? Neler hayal ederdik? Tabiî herkesin hayali kendi boyuna boşuna göredir. Bizler lise öğrencileriydik, hayallerimiz vardı elbette. Dünyayı anladığımızı, herşeyi bildiğimizi sanıyorduk. Hele aşk, her zamanki gibi içimizdeydi. Zaten o günler aşkın yeryüzünde saltanat sürdüğü günlerdi. Aşkın gene var olduğunu söyleyenler var, ama yalan. Aşk artık yok. Aşk yeryüzünden kalktı. O, kurşuna dizilen rehineler, üssüne dönmeyen pilotlarla beraber dünyamızdan uzaklaştı. 

Evet, işte o günler aşkın içimizde var olduğu mutlu bir çağdı. Hepimiz kendimize göre aşklarımızı yaşıyorduk. Meselâ arkadaşım iki sınıf aşağıda bir kızla konuşuyordu. Ben de bazı akşam üstleri şehrin geniş caddelerinden birinde bir kızı beklemeğe giderdim. O bazen gelir, bazen hiç görünmezdi. Ama ben her defasında da eve mesut dönerdim. Gelirse biraz dolaşır konuşurduk. Bana nelerden bahsederdi; biraz herşeyden, sinemadan, dersten,., aşktan, insanlardan. Gelmezse hava kararıncaya kadar beklerdim. Etrafı, geçip dönenleri, gelip giden insanları seyrederdim. İri bir bulut gökyüzünü örtünce gece oluverirdi. Cadde birden kalabalıklasın sonra birden boşalıverirdi. Kepenklerin indirildiği saatte eve dönerdim. Canım hiç sıkılmazdı, iyi şeyler düşünmesini bilirdim. Evde annem sofrayı hazırlamıştır, bol ekmek dilimleri, çeşitli yemekler vardır. Annem bana fasulyenin kilosundan, pirincin fiyatından, esnafın tersliğinden hiç bahsetmezdi. 
Hele barış dersleri.. Onlar şimdikinden çok farklı mıdır? Bugün gene kimya, cebir öğretmenleri aynı formülleri göstermiyorlar mı? Gene edebiyat öğretmenleri Namık Kemal'in, Hâmid'in neden büyük olduklarını anlatıncaya kadar ter dökmüyorlar mı? Gene psikoloji öğretmenleri «his» lerden bahsetmiyor mu? - Bugün his'den ne kadar uzakta yaşadığımızı bay öğretmen bilmez mi? - Sanmam, ders kitapları değişmedi. Kâğıt, mürekkep insanlardan daha dayanıklıdır. Öğretmenlerle öğrenciler değiştiler. Kitaplar, sıralar, sınıflar, kara tahta, tebeşirler hep eskisi gibi... Bizim sınıf yine o .siyah, üzerinde imzalarımızı taşıyan sıralarla kaplı, penceresinde çatlamamış tek camı bulunmayan sınıftır. Yalnız şimdiki öğretmenler ve öğrenciler bizim bildiklerimiz, tanıdıklarımız değil, başkaları. 

Okulda ders öğleyin kesilir, çocuklar yemeğe evlerine koşarlardı. Bense caddedeki fırına gider, beş kuruşa koca bir francala alır, içine de yüz paralık peynir doldurturdum, sonra tekrar sokağa çıkardım. Sinemaların karşılıklı sıralandığı cadde avareler içindir. Vakit geçirmek isteyen insanlar resimlerin önlerinde toplanmışlardır. Bu resimlerde neler yoktur ki! Korkunç, koskoca şapkalı haydutlar, elleri tabancalı polisler, bacak sallayan kızlar.. Her hafta birbirinden heyecanlı filmler gösteren sinemanın önü hiç boş değildir. Orada sık sık üç saat süren filmler oynatılırdı. Sinemaların önlerinde bir boy dolaşır, etrafa bakar, okula döneceğime şu karanlık salonlara dalıversem diye düşünürdüm. Tabancalı resimler karşısında vakit çabuk ölürdü. Okula dönmek saati gelirdi. 

Saat dörtte çantalarımız koltuklarımızda, aynı semtte oturan sekiz on arkadaş güle, konuşa yürürdük. Şehir bu saatlerde kendine vergi olan bütün güzellikleri gösterir. Sevinçli insanlar, kahkaha atan erkekler, sevimli kızlar gelip geçerlerdi. Dükkâncılar, esnaflar öyle fazla gazete okumazlardı. Beş kuruş verince iki cebimiz sıcak sıcak, kestanelerle dolardı. 

Mahallede akşam üstlerinin değişik canlılığı görülürdü. Annemi penceresinde sokağı seyrederken bulurdum. Beni görür görmez inip kapıyı açardı. Yemeğimi yer, gazeteyi okumağa dalardım. Gazetede çok defa aşk yüzünden işlenmiş cinayet haberleri olur, bazen koskoca bir resmin yanında yabancı bir devlet adamının sözleri görülürdü. Hiddetli sözler söylerdi. Radyo yalnız şarkı çalan sevinçli bir âletti, ara sıra kısa haberler verir ve sadece «söz» leri naklederdi. 

O günlerde ne güzel şeyler düşünürdük! Belki de hiç düşünmezdik. Kötü şeyler aklımıza gelmezdi ki! Yeryüzünde kötü şeylerin var oluşundan bile habersizdik denebilir. Kötü, bizim için filmdeki çirkin katil ve okuldaki sıfırı bol fizikçi idi. 
Lisenin ilk yıllan böyle geçti. Yavaş yavaş farkına varmadan büyüyorduk. Kelimelerimiz, hislerimiz, hareketlerimiz, kılığımız, değişiyordu. Daha ciddî ağırbaşlı olmağa başlıyorduk. Önceleri gibi heyecanlı filmlere değil, ağır, «hissî» tâbir edilen filmler 3 gitmeyi âdet ediniyorduk. Yeryüzü nimetlerini tad-maya çalışıyorduk. Dünya hâlâ masmavi, hayat toz pembe idi. 
Ne oîduysa o sonbaharda oldu. Birden «savaş başladı» dediler. Okul savaş gürültüsü içinde aç;l-dı. Arkadaşlar ve öğretmenler aynıydı. Ama bir başkalık, bir heyecan göze çarpıyordu. Hiç gazete okumayanlar bile her sabah bir gazete alıyorlardı. Hocalar eskisi kadar sakin yumuşak değillerdi, derste en küçük harekete kızıyorlardı; hepsi sinirliydi, bir tek öksürük asablarmı bozuyordu. Ödevler de gün geçtikçe zorlaşmaya başladı. Öğrenciler okuduklarını kolay kolay anlıyamıyorlardı. Herkesin ağzından savaş sözü düşmüyordu. Bahçede, evde, sınıfta, sokakta, tramvayda, vapurda, her yerde her yerde hep savaş vardı. 

Savaş gazeteleri de ne korkunç oluyor. Kalın siyah harflerle büyük başlıklar diziliyordu. Aşk romanları yavaş yavaş azaldı, fıkralarda, hikâyelerde, makalelerde, hep savaştan söz açılıyordu. Önce ekmekler bozulmuş, ardından herşey de bozulmuştu. Dünyanın tadı kaçmıştı. Herşey birden değişivermişti. Ekmek, su, hava, derciz, sokaklar, meydanlar, radyo, gazeteler, kitaplar, hele insanlar.. Onları kim tanıyabilirdi? Bizim iyi insanlarımız; şehrimizin gü-leryüzlü insanları.. Onlar şehirden sanki ayrılmış, yerlerine bu abus çehreli, aksi insanlar gelmişlerdi. Adım başında rastlanılan kadın - erkek bu şehrin insanları bir tuhaf olmuşlardı. Korkulu, düşünceli, ürkektiler, - bu bizim insanlara hiç yakışmıyor - tereddüt, şüphe içindeydiler. Caddeler askerlerle doluydu. Sınırların ardında kan ve ateş yağmuru sağnak gibi boşanmaktaydı. Biz, her ne pahasına olursa olsun savaşa hazırdık; gazeteler böyle yazıyordu. Radyonun düğmesini her oynatışta odaya hain, kin dolu sesler doluyordu. Hattâ birçok şehirliler canlarından çok sevdikleri mavi şehirlerini bırakıp, uzaklara, tenha köy ve kasabalara göç ediyorlardı. Evler boşalıyor, eşyalar arabalara yükleniyor, trenler dolu dolu, yurdun binbir bucağına şehrimizin insanlarını götürüyordu. 

Önceleri savaş insanlara bir yabancı gibi geldi, yadırgandı. Her yenilik gibi savaş çağının adetlerine de güç alışıldı, garipsendi. Ama o kendini bize öyle bir alıştırdı ki hepimiz şaştık. O daima yanı başımızda, aklımızda, hayalimizdeydi. Gözümüzün önündeydi. 

Barış insanları savaşa, güç alıştılar, ama alıştılar. Savaş içinde doğan çocuklar artık yürüyorlar, hattâ konuşuyorlardı. Biz barışta kaldık, yani vücutlarımız barışta kaldı, fakat ruhlarımız şehit düştü. Kalpleri olanlar savaş yıllarında kalplerini kaybettiler. Savaş haberlerine yüzbinlerce insanın bombalar altında yok oluvermesine, bir günde kurşuna dizilen rehinelere alışıldı. Kahkahalarla, radyoda okunan ölü listeleri birbirine karışmaya başladı. 

Bizler okulu bitireli yıllar oluyor. İhtiyarladığını bile duyanlarımız var. Savaş en iyi yıllarımızı elimizden aldı, bizde en kutsal olan şeyleri yoketti. Sabah akşam işimize gidiyor, geliyoruz. Yüksek okullara girenlerimiz de oldu. Onlar da gençlikten çıktılar. Hepimizi kötü düşünceler çirkin duygular kapladı. Barış günlerinin insanları artık yok. Nice tanıdığım insanların şimdi hepsi bana yabancı geliyor. İyileri kötü, cömertleri hasis, duyguluları katı yürekli oldular. Ah, o ekmeğin bozulması, insanların mayası muhakkak ki ekmektir. 

Şu dünya bir kere daha değişecek. Belki eski halini almaz, ama zarar yok, gidenler gitti, gelenler gelsin. İnsanlar gülmesini, ağlamasını yeniden öğrensin. Sırasında ağlamasını veya gülmesini bilmeyene insan denemiyor. Bizler, yarı barış, yarı savaş insanları umutlarımızı kaybetmedik. Dünyanın iyi bir dünya olabileceğini, insanın mavi gökyüzünü, denizi, ağaçları seyretmekle mutluluğunu yaşadığı anlara kavuşacağına inanıyoruz. Herşey ekmekle başladı, ekmekle bitecek. 

1944 
OKTAY AKBAL

***
http://www.ozgurpencere.com/icerik/OKTAY_AKBAL_Ahmet_Rodopman/
Ekmekler
Önce daima ekmekler bozulur, insanlar sonra gelir. Bir sezgi mi bilinmez; olan biteni ne güzel tarif etmiş yazar. Fırından sıcacık ekmeğimizi alıp ısıra ısıra eve gitmeyeli her şey bozulmaya başlamıştır. 1946’ya dönelim. İkinci Dünya Savaşı bitmiş. Türkiye savaşa girmese de doğal olarak kötü zamanlar yaşanmıştır.

Anne Akbal, Tophane’deki evi satıyor. Evin parasından biraz da oğula kalıyor. Oktay Akbal o para sayesinde bastırıyor ilk kitabını; iki yüz liraya beş yüz adet. Her biri altmış kuruş demek. Kitabını, satmaları için bildik tanıdık esnafa elden dağıtıyor genç Akbal. Şehzadebaşı’nda o zamanlar bir tütüncü var. Önce Ekmekler Bozuldu’nun fiyatını fazla buluyor. Kim alır bunu bu paraya evladım dese de koyar vitrine. Kim almıştır acaba? O ilk baskı kimlerin evinde, kimlerin dolaplarında, kitaplığında durur; nerede? O tütüncü yaşamıyordur ihtimal fakat o dükkânın yerinde bugün ne var? Geçelim.

Kitabın kapağını Fahir Önger yapmıştır. Savaşın eşiğindeki büyük kentten derlenenler, savaşın bitiminde ak kâğıda dizilmiştir böylece. Önce ekmekler bozuluyor demiştim, sonra her şey; ekmek almaya giden çocuklar, öldürülüyor başka bozuk zamanlarda: “Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey… Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu. Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”

Onur Caymaz 


*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder