4 Eylül 2015 Cuma

Kanatlı Sözler Uçar mı? / Oktay Akbal

kanatli-sozler-ucar-mi-oktay-akbal


Türkçenin, en yalın biçimiyle karşılık bulduğu yazarlardan biri, Oktay Akbal. Etkisini fark edecek, edebiyatımızdaki Oktay Akbal çizgisinden söz edebiliriz. Kanatlı Sözler Uçar mı? Akbal'ın son yıllarda yazdığı denemelerinden bir demet. Yazar, öykücülüğünden devşirdiği üslubuyla ayrıntıları bütünüyle kuşatıyor. Her bir denemede gözümüzde tastamam yaratılan bir sahne, bir an sözcükleri zihnimizde kanatlandırıyor. Bunu göz önünde bulundurursak, Akbal'ın denemelerini sadece deneme türü içerisinde görmek de pek mümkün değil. Akbal, disiplinler arasında alışverişin keyfini bilen her yazar gibi, kimi zaman öyküye kimi zaman şiire yakın durur.
Akbal'ın sıcak bir dille anlattığı yaşantıları, anıları, çağrışımları okurken düşünmemek zor: söz uçar, yazı kalır! Peki ya kanatlı sözler?.. Kitaptaki denemeler biraz da bunun anlamını içeriyor.
http://www.pandora.com.tr/urun/kanatli-sozler-ucar-mi/103411
*


''Yaşam gibidir Oktay Akbal'ın yazısı, bir şeyin akıp gittiğini duyarsınız okurken. Düşüncelerle olaylar birbirinin içine girmiştir, bunlardan biri ötekinin üstüne çıkmaz, hatta çoğu zaman birbirlerinin yerini aldıkları da olur. Bir küçük rastlantı, bakarsınız bir düşüne dönüşmüş, ya da bir söz bir yaşam rengi, bir yaşantı gücü oluvermiş. Onun kişiliğinin bence en önemli yanı, yaşamla sözü ayırmamasıdır.

http://www.idefix.com/kitap/kanatli-sozler-ucar-mi-oktay-akbal/tanim.asp?sid=TGYC4JS6QS5SJ4TZ46C6
*


Oktay Akbal - Kanatlı Sözler Uçar mı?

Gene belirli birşeyi hedeflemeden sadece içimdeki hislere güvenerek rafların arasında dolaşırken rastladım Oktay Akbal'ın bu deneme kitabına. İlk olarak ismi beni cezbetti diyebilirim.
Kanatlı sözler... Benim sözlerimin de kanatları var mı? Özgürler mi? Uçabilirler mi? Kaçıp kendilerini saklayıp koruyabilirler mi? Yoksa birkaç kağıda çakılı kalıp ben nefes aldığım sürece mi varolurlar?

Ne yazık ki benim sözlerimin kanatları yok. Henüz yok.

Kitap boyunca bir yanı yemyeşil orman, bir yanı masmavi deniz olan bir yerde kurulmuş kocaman bir sofrada oturuyormuş gibi hissediyor insan. Sofra sahibi Oktay Akbal. Tatlı bir dille eskilerden bahsediyor, düşüncelerinden bahsediyor, yazmaktan bahsediyor. Karşısında oturup büyülenmiş gibi dinliyorsunuz sadece. Diğer sandalyelerin sahipleri sayfadan sayfaya değişiyor, konular değişiyor. Bir siz, bir Oktay Akbal oturduğu yerde sabit. Samimiyetle anlatıyor, ellerini-kollarını kullanarak, kimi yerde gülerek kimi yerde ciddileşerek sohbet eden bir yazar canlanıveriyor gözlerinizin önünde.

Yazmak... Öykü yazmak... Yazma arzusuyla yanan yüreklere su serptiği gibi, kitabı yere atıp "Tez bana kağıt kalem getirile!" fermanı çıkattıracak kadar güzel anlatıyor yazar yazmanın nasıl birşey olduğunu.

Öykülerle Geçen Zaman kısmından:
"...Bir öykü yazmak yaşamla iç içe olmaktır. Geçici değil, uzun süreli, belki sonuna dek ... Yıllar önce ne demiştim: 'Yazmak Yaşamak' ... Hele şiir, öykü yazmak, kendini o dizelerde, o satırlarda bulmak...
Burhan Günel, otuz yılın ardından 'Söyleyecek daha pek çok sözüm var ama bu kadarı yeter...' demiş. Ben arkamda yarım yüzyılı aşan bir öykücülük yaşantısı bıraktım, yine de yeter demiyorum. Hep, daha daha daha!.."

http://kafeinedebiyati.blogspot.com.tr/2012/04/oktay-akbal-kanatl-sozler-ucar-m.html
*
Sohbet
Bir şeyi kutlamak gibidir Oktay Beyin yazdıklarını okumak. Berber Aynası, İstinye Suları, Bizans Definesi, Hücrede Karmen (kimse anmıyor nicedir bu incecik, incelikli metinleri) ve Aşksız İnsanlar… Onun yazdıklarını okurken masaya oturulur sanki yazarla; çay, bira, kahve, bir şeyler içilir satırlarının arasında; bir müzik çalar muhakkak, kar yağar bir dize karışır araya, yağmur, bir bahar günü, bir kadının ayak sesleri; akşamüstüdür, sıradan zamanların sıradan olmayan anlatımı. Yazdıkları biraz da yaşamıdır Akbal’ın. Fatih’ten yola çıkan bir tramvay Laleli’den geçip edebiyat evrenine açılır. Sadece hikâyeleri değil, çevirileri de aynı tadı taşır, Camus’dan Sartre’a, Kessel’den Simenon’a birçok çevirisi vardır ustanın.

Ellilerde Türk okurlara Camus’yü Sartre’ı tanıtanların başında olsa da altmışların sonuna doğru Papirüs’te çıkan isimsiz, imzasız bir yazı, onun çağının gerisinde durmakla, Flaubert ile Gide’e takılıp kalmakla suçlayacaktır. Akbal da Papirüs’e “ikinci sınıf” bir öğüt verdiğini söyler, kibardır: Siz gidin biraz daha Gide okuyun der. O edebiyat dolu günlüklerinde yazmıştır bunları hep. Zaten bir edebiyatçı ne yaparsan yapsın edebiyat kokusu taşır. Bir Fransız dostu, kör Borges’i evine götürmüş. Evin alt katında tadilat var; Borges’in koluna girmiş, yukarı çıkaracak. Yazar sesler duymuş, gürültüler; Fransız açıklamış: “Evde inşaat var, alt katı yeniliyoruz da…” Borges’in cevabı: “Müsvette yani…”

Hayata baktığı pencere, aynı Borges’inki gibidir, sadece edebiyat! Akbal’ın köşe yazıları bile bu soydan metinlerdir, aynı Nâzım, Falih Rıfkı, Haldun Taner ve benzerleri gibi. Yine öykücülüğüne döneyim; ne diyor o nefis Kanatlı Sözler Uçar mı’da: 

“…Bir öykü yazmak yaşamla iç içe olmaktır. Geçici değil, uzun süreli, belki sonuna dek… Yıllar önce ne demiştim: Yazmak Yaşamak… Hele şiir, öykü yazmak, kendini o dizelerde, o satırlarda bulmak… Burhan Günel, otuz yılın ardından ‘söyleyecek daha pek çok sözüm var ama bu kadarı yeter’ demiş. Ben arkamda yarım yüzyılı aşan bir öykücülük yaşantısı bıraktım, yine de yeter demiyorum. Hep, daha daha daha!..”

Onur Caymaz 


*


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder