7 Eylül 2015 Pazartesi

Oktay Akbal ile ilgili yazılardan


Oktay Akbal

Sevgili,
Bir haftalık seyahatten dönüşte aldım Oktay Akbal’ın haberini. Ayla Hanım’a telefon ettim. Hastanedeydiler. Doktorlardan birinin şu sözleri ise endişe vericiydi:
-Şimdiye dek “ölmek istiyorum” dediğinde dilindeydi, bu defa vücudu da söylüyor.

Onunla tek taraflı tanışıklığımız başladığında ben ortaokul öğrencisiydim. O ise ünlü bir öykücü.
Ortaokulu bitirdiğimde “Garipler Sokağı”nı okumuş ve “artık romancılığa geçiyor” diye ahkâm kesmiştim. Gerçekten de kısa süre sonra “Suçumuz İnsan Olmak”ı yazdı.

Yakın dostluğumuz 41 yıl önce bu günlerde Cumhuriyet’e girmemle başladı, ömür boyu sürdü.
Oktay Akbal’ı tek sözcükle özetle dersen, yanıtım “sevecenlik” olur.

Gerçekten de onun belirleyici niteliği, içindeki çocuğu hep canlı tutmuş sevecen bir insan olmasıdır.
Ünlülere, afur tafurlarından dolayı hep sakınımla yaklaşan eşsiz dostum Erim Gözen, Oktay Akbal ile bir kez bir masada birlikte olduktan sonra şunu söylemişti:

-Bu kadar alçakgönüllü ve sevecen adam az gördüm. Ne hoş insan!

Oktay Akbal ile ilgili kendisinin de sevdiği bir öyküm var. Daha önce de anlatmıştım, ama bir kez daha anlatayım:

Bir kitap imza günü için birlikte Adana’ya gitmiştik. Refik Durbaş da vardı. Adana’da âdettendir, Cumhuriyet’teki arkadaşlar pavyona götürdüler bizi.
İçeride ilk gözüme çarpan, etrafta dolanan yaşı geçkince bir konsomatris hanım oldu.
Kadıncağız Oktay Akbal’ı görünce, sevinçle haykırdı:
-Ooo şair dostlarım!..
Masaya oturduk, arkadaşlar çevremizde dolanan hanımı işaret ederek,
-Hanımefendiyi masaya davet etmemiz gerek dediler. Oktay Akbal itiraz etti:
-Canım ne konuşacağız. Kadın bunu duyunca öteden seslendi:
-Öyle demeyin Oktay Bey! Konuşacak bir şey buluruz, insan bir romandır.
Oktay Akbal utandı, kızardı, “O zaman buyurun hanımefendi” demek zorunda kaldı.
Hanımefendi bir sevinç çığlığı attı:
-Yaşasın edebiyat!
Ve gelip masaya oturur oturmaz Oktay Akbal’a dönerek sürdürdü konuşmasını:
-Biz de eskiden beri böyle değildik, sonradan bozulduk. Ama önce ekmekler bozuldu.
Ve kendi sorduğu soruya kendi cevap vererek devam etti:
-Suçumuz nedir biliyor musunuz Oktay Bey? Suçumuz insan olmak.
Oktay Akbal’ın bütün kitaplarını okumuş olduğu anlaşılan, her repliğinde onun kitaplarından birinin başlığıyla yanıt veren kadının “Nerede oturuyorsunuz” sorusuna vereceği cevabı ben de baştan tahmin etmiştim . Nitekim öyle de oldu:
-Garipler Sokağı’nda
Baktım konuşma böyle sürüp tehlikeli sulara doğru sürükleniyor ben de aynı yöntemle kitap başlığına atıf yaparak, duruma müdahale etmek zorunluluğunu duydum:
-Aman Oktay Akbal dikkat! Yoksa sonra yarın “Ayla”lar hesap sorar.

Bu olay gerçekte mi cereyan etti, yoksa hayal ürünü mü artık takdirine bırakırım; zaten sanal dünyayla gerçek dünyanın birbirlerine böylesine karıştığı bir ortamda önemi de yok.

Biz Oktay ve Ayla Akbal ile arada sohbet ederken, bu öyküyü anımsayıp güleriz.
Oktay Akbal ile dostluğumdan yalnız acı tatlı anılar kalmadı, ondan çok şey de öğrendim.

Hapse girmekten korkan, ama en baskıcı dönemlerde, en muhalif yazıları gözünü kırpmadan yazan, uyaranlara da kızan ve sonunda 12 Eylül döneminde bir yazısından dolayı hapse de düşen Oktay Akbal’dan aydın cesaretinin ne olduğunu öğrendim. Bir de, böbürlenmeden direnmeyi.
Evet gerçekten Oktay Akbal böbürlenmez, direnirdi.

Duyduğuma göre artık direnmeyi de bırakmış.
Bunları, dostumun son acıları karşısında bir şey yapamamamın kederiyle yazıyorum.

Ali Sirmen, 03 Mayıs 2015 Pazar



*


Aydınlanma
 ...
İçinden heyecan fışkıran, sorumluluk dolu satırlarındaki şu duygulara, düşüncelere bakar mısınız.
Pazar günü hastalık sonrası yazdığı ilk yazısının başlığı:

"Sonuna Kadar..."
Siz bunu "Son nefesime kadar direneceğim, yazacağım" biçiminde de okuyabilirsiniz.

Oktay Akbal yazısına önce yazarlık heyecanını aktararak başlıyor:

"Kişi kendini yazma coşkusuna kaptırırsa her şey geride kalıyor. Hastalıklar bile...
Ama gözün kararmış, sesin kısılmış, ateşin yükselmiş, ayakta duracak halin kalmamış, üstelik daha yeni bir ameliyattan çıkmışsın...
Masanın başına geçip daktiloya parmak basınca değişiveriyorsun!.."
Yazarlık işte budur:
Aklın yüreğin, bedene isyanı...
Yazı yazmanın verdiği heyecanın, yaşamın bütün sıkıntılarını unutturan tadı!

Daha sonra diyalektik yaklaşımı unutmuyor...
Kendi kendini irdeleyerek sürdürüyor yazıyı:
"Öyle mi acaba?
Zorla güzellik olmaz. Zorla da yazı yazılmaz.
Ama sen bunu genç yaşından beri bilirsin.
Binlerce okurun senin görüşünü, duyuşunu beklemişse, bekliyorsa, dayanacaksın, kaçıracaksın hastalık hallerini... mi dersin? İşte ben şimdi o haldeyim."
...

Ama bütün yazıları gibi bir kuyumcu özeniyle işlediği bu yazısının giriş bölümünü bitirirken de yine umudunu, kararlılığın, yazarlık sorumluluğunu vurguluyor:
"Yine de çabalayacaksın, yine de dayanacaksın...
Ülkeni dört yandan sarıp sarmalayan bir düşmanlığı yok etmek savaşına, bu yaşta da olsan katılacaksın."
...
Anayasa referandumuna gidilen bugünlerde aydın sorumluluğunun, yazarlık hayatının en büyük onuruna kavuşuyor Akbal:
Halkın yüzde 92'sine bile karşı durursun zamanında...
Hapse bile girersin bu uğurda...
Ama otuz yıl sonra bile olsa, haklılığın, direnişin, aydın sorumluluğun tarihe geçer!
Onunla aynı gazetede yazabilmek biz bütün Cumhuriyet yazarları için bir onurdur.
Pof. Dr. Emre Kongar

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

*

 Edebiyat eleştirmeni olarak Oktay Akbal

2009 yılının son günlerinde Oktay Akbal, Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde Sait Faik’ten bir alıntı yaparak Türk edebiyatçılarının yaşadıkları sıkıntıları anlatmıştı:
“Annesi, ‘kaç tane hikâye kitabın çıktı’ diye sorduğunda, Sait Faik çok da saf bir cevapla çekildiği tuzağa düşer:
Böbürlendim: ‘Onuncu çıkacak’ dedim.
‘Kaç para aldın hepsinden’ dedi.
Hani bir paradan söz açılınca kızaran burjuva çocukları vardır, onlar gibi oldum, kızardım:
‘1200, bilemedin 1300’ dedim”.
Bu cevabı alan anne vay benim enayi oğlum diyerek mutfağa tarhana çorbasını pişirmeye geçer.”
(Akbal, Cumhuriyet Gazetesi, 20.12.2009)

Akbal kendini düşündüğünde annesinin bu soruyu kendisine hiçbir zaman sormadığını itiraf eder. Annesinin her zaman yanında olduğunun bilincindedir. Ancak Akbal, annesinin de edebiyatla ekmek parası çıkarılmayacağını bildiğini bu yazısında dile getirir.

Bu kısa hatırat bile yazarların, en yakınlarının gözünde yazarlıklarının maddî olarak önce kendilerine sonra da yakınlarına bir şey kazandırmağının kanıtıdır.

Yazarlık acaba hayatı kazanmak için mi yapılmalıdır? Yoksa hayata bir şeyler katmak için mi? İşte bu çelişkiyi içlerinde yaşayan edebiyatçılarımız her zaman hayata, insanlara bir şeyler katmak inancıyla önce beyinlerini sonra da kalemlerini yılmadan konuşturmuşlardır. 
...
Mesut Çetintaş


*


Bir Yontu Ustası

"Yine gece olacak. Yatağımdan fırlayarak uyanacağım. Bahçede dolaşacağım. O, gelecek ağaçların gölgesinden, ay ışığından, dikilecek karşıma. İşte böyle diyecek. İşte senin yaşamın bu. Bu dünyadan kopardın beni kendi içine soktun. Kafanın derinliğine. Yüreğin olsaydı, oraya..."

Yontu nedir? Yontu; taş, tunç, mermer, kil, alçı, bakır gibi özdeklerden yontularak, kalıba dökülerek ya da yoğrulup pişirilerek oluşturulan yapıt... Oktay Akbal'ın en son yayımlanan öyküsünden aldığım (Yaşasın Edebiyat, Ağustos 1998) yukarıdaki küçük bölümce, onun öykülerinin bir yontu özelliği de taşıdığını göstermiyor mu bize diye soruyorum kendime.

Zühtü Müridoğlu'nun Anıtkabir'deki kabartmalarını, İlhan Koman’ın Akdeniz yontusunu, Hüseyin Özkan'ın Mimar Sinan'ını, Hüseyin Gezer’in Fatih'ini anımsıyorum. Bu yapıtlar, zamana başkaldıran yapıtlar; sağlam, süregen, ölümsüz... Ya Yurdal Duyar'ın "Güzel İstanbul" yontusu? Önce betondan yapılan sonradan tunca dökülen bu çıplak kadın yontusunun ölümsüzlüğü, özellikle dönemin şeriatçı başbakan yardımcısının ve bütün şeriatçıların çıldırmışçasına karşı çıkışları nedeniyle daha da herkesçe görülür duruma gelmiştir. Kadın bedeninden korkarak Arap çöllerinin doğurduğu, -Anadolu insanıyla hiçbir ilgisi bulunmayan- çöl düşüncelerine sığınmak, hiçbirimize bir yarar sağlamaz. Oktay Akbal’ın öyküsünden söz açmışken bir de Rodin'in "Öpüş" yontusuyla "Düşünen Adam”ını anımsayalım...

Oktay Akbal, son öyküsüne "Bir Büyük Adam" adını vermiş. Bir büyük adamın yontusunu sunuyor bize. Bu, aslında büyük yerlerde bulunmuş küçük biri. Yazıklı biri... Büyük görünümünün altında küçüklükler yapmış biri, yaşamı boyunca gücüne dayanarak yaptığı kıyıcılıkların, yaptığı haksızlıkların, dünyadan kopardıklarının etkisini yaşıyor, elinde olmadan; yaşıyor kendi içinde yeniden, ölmeden çürüyüp gidiyor; ölmeden ölüyor...

Bu durumu bir mermere yontarcasına gösteriyor bize Oktay Akbal. Bir zamanlar, astığı astık, kestiği kestikmiş adamın. Şimdi de bastonu silah sanki. Korumacılarına gereksinimi var. Ya birileri yolunu keserse, ya uzaktan bir silah... Kim bu adam? Her sözü buyruk sayılırmış. Yetersiz, yeteneksiz olmasına karşın nasılsa o önemli göreve getirilmiş. O görevde yaptığı işler baştanbaşa yanlışmış. Birçok insanın yaşamını körletmiş, birçoğunu ölüme göndermiş... Şimdi, yatakta da olsa, koltukta oturuyor da olsa, bastonu elinde, korumacılar arkasında yollarda yürüyor da olsa anıları diriliyor kafasında. Ölüme gönderdikleri ölmüş de olsalar ardını bırakmıyorlar; büyük adam korku içinde... İsteseydi, ölüme gönderdikleri ölmezdi, isteseydi yaşamı Körlenenler kurtulurdu.

Bu; bir özet midir, özeti yapılabilir mi bir yontunun?

Oktay Akbal’ın ne güzel öyküleri yayımlanıyor son zamanlarda 'Yaşasın Edebiyat’ta! Anımsıyorum:

Yaşam Bir karabasan, Hücrede karmen, "Evrak-ı Metruke "yi Kim yazdı, Sait Faik’le Bir Akşam Üstü (Daha önce yazılmış bir yazısı), Deniz'le Che, Bir Büyük Adam...

Doğrusu Oktay Akbal, öykülerinde her zaman yeni bir sanatçı, her zaman eşsiz, her zaman özgün.

Oktay Akbal, Cumhuriyet’te daha sonra Milliyet’te, en önce de Vatan'da binlerce yazı yazmış bir yazar. Ama düşünüyorum ki, Cumhuriyet döneminin en özlü ustalarından biri olarak asıl o bir öykü yazarıdır; bence asıl öykücü kimliğiyle “Türk Yazını Tarihi”ne girmiş, yapıtları Türk klasikleri içinde birinci sırada yer almıştır.

Nasıl ki her öykü yazarının, öykü yazarlığından başka geçimini sağlayan bir uğraşı varsa, onun da geçimini sağlayan işi gazeteciliğidir, köşeyazarlığıdır diyebiliriz.

Oktay Akbal'ın -bildiğim ölçüde- şu öykü kitapları yayımlandı bugüne değin:

Önce Ekmekler Bozuldu, Aşksız insanlar, Bizans Definesi, Bulutun Rengi, Berber Aynası, Yalnızlık Bana Yasak, Tarzan Öldü, İstinye Suları, İlkyaz Devrimi, Karşı Kıyılar, Hey Vapurlar Trenler, Lunapark, Ey Gece Kapını Üstüme Kapat...

Her biri bir başyapıt... Sanıyorum ki, bu yapıtlardan okumamış olanlar, Cumhuriyet dönemi Türk yazınının boyutlarını, Türk dilinin olanaklarını yeterince kavrayamazlar.

Öyküleriyle Oktay Akbal, insanoğlunun yazgısına biçim veren bir sanatçıdır. Yaşamın anlamını ya da anlamsızlığını böylece yakalıyor, bize gösteriyor. O, sanki bir yontu ustasıdır.

 Ahmet Miskioğlu


Türk Dili Dergisi, Eylül- Ekim 1009, sayı:68
*



Oktay Akbal’a güzelleme / Onur Caymaz  


Okul
Kitap okumak, her ne kadar okulla ilişkili değilse de hayatını kitaplarla, yazılarla geçirmiş birini anlatmaya, “okuduğu” okulla başlamak yerinde olur. Galatasaray’a gitmem dermiş Oktay Akbal, ne işim var orada; Fenerbahçeliyim ben! Madem öyle der, Saint Benoit’ya değil (sık kullanılan bir yanlış bilgidir bu), St Assomption’a gönderir ailesi Akbal’ı. Kumkapı, Fatih, Şehzadebaşı, kısacası eski İstanbul yılları… 
Son sınıfta babasını kaybeder, üvey annesinden olan abiler de onlara iyi davranmaz. Böylece Akbal, öz annesiyle birlikte kiraya çıkar. 
Sıkıntılı bir çocukluk… Liseye gidecek para bulamaz. Babası, İstiklal Lisesi’nin avukatı olduğu için burada parasız okur… Sinemaların keşfi de bu yıllara denk düşer. Bir sinema âşığıdır.

Sinemalar
Çok eskiden, bu yazıyı yazarken bulunduğum semtte otururmuş, birkaç sokak ötede. Bir pazar sabahı uyanmış, baharın ilk günleri; kimsecikler yoktur sokaklarda, her yer bomboş. Buraların henüz şehrin dışı olduğu yıllar… Güneş parıldamakta… Bir sevince, bir hüzne kapılmış, sızılı, karmaşık bir şey; ne yapacağını bilememiş. Gençken insan bilemez zaten ne yapacağını. Bir taksiye atlayıp ilk matineye gitmiş hemen, sinemaların koynuna, karanlığa, kısık ışığa, serine… Biz yetmişlerde doğanlar hem Beyoğlu’nun eski sinemalarının sonuna hem de AVM’de film izlemenin korkunçluğuna yetiştik, karşılaştırma fırsatı bulduk: Sığınılmaz oralara. Akbal’ın da pek sevdiği eski sinemalar, Attilâ İlhan’ın şiirindeki mısralar gibi: “Ne yapsam içimde o eski sinemalar”.

İlk ün
Lise yıllarında yazı yazıp para kazanmaya başlar Akbal. Bir yazarın, kaleminden para kazanmasının hazzını ancak kazanan bilir; üç, beş sorun değildir orada, kazanılan para, büyük servet gibi gelir yazan adama. Sinema eleştirileri, hikâyeler, şiirler yazar; yazı başına da 1,5 – 2 lira kazanır. 
Henüz on dört yaşındayken Ateş ya da Çocuk Duygusu gibi dergilerde görünür. Yazar dediğin zaten önünde sonunda yazdıklarıyla görünür, başka bir şey değildir yazan adam. 
1939’da Ömer Seyfettin’den hayli etkilendiği Ana Katili adlı öyküsü İkdam’da boy gösterecektir. Sonra sonra o damardan koparak gittikçe Sait Faiklere yaklaşır Akbal. Derken Yeni Sabah, Bin Bir Roman, Çocuk Haftası, Yıldız dergilerinde yazılar ve çeviriler… Böyle başlar macera. Artık “mektebin edebiyatçısı” diye tanınmaya başlamıştır. Lise 1941’de biter. Akbal, 20 yaşında, 1943’te Servet-i Fünun (sonradan Uyanış) adlı derginin sekreteri olacaktır.

Lavinia

Özdemir Asaf’ın ünlü şiiri Lavinia’yı* bilmeyen var mı? 2 Mayıs 1925’te doğar Lavinia… Asaf, adını gizleyeceğim, sen de bilme dese de biliriz adını: Mevhibe Beyat. Babası eski validir Beyat’ın, güzelliğiyse dillere destandır. Akademide okur, resim öğretmenliği yapar, stilisttir ayrıca. Güzelliği dillere destan diye tekrarlayayım, ayıp olmasın. O sıralar Servet-i Fünun dergisi çevresine giriyor Beyat. Derginin sekreteri de Oktay Akbal. Beyat ile Akbal uzak akraba… Mevhibe hanım, bu uzak akraba sayesinde dönemin önemli genç şairleriyle tanışıyor. Bu tanışma sırasında Özdemir Asaf vuruluyor Mevhibe Hanım’a. Gel gör ki Akbal da ilgi duymaktadır Lavinia’ya. Öyle ki birçok öyküsünde Hisya diye bir kadın görünüp kaybolur: Bu bir “his ya” gibisinden; odur o! Akbal’ınki de his ama azımsanacak his değil, aşktır. Hisya’dan Lavinia’ya; Akbal’dan Asaf’a bir ince çizgi çekiliyor böylece. Nihayetinde bu iki sanatçıdan da hoşlanmıyor Mevhibe Hanım. İlk eşi ressam Edip Hakkı Köseoğlu’dur. Daha sonra 27 yaşındayken İlhan Selçuk ile evlenir. Sonraysa Öztürk Serengil. Asaf ile Akbal’ın gönlünde o ilk günkü gibi yaşamış mıdır bilinmez. Kimin kimde nasıl kaldığı, ne kadar kalacağı muammadır…
------------------- 
*
LAVİNİA 
Sana gitme demeyeceğim. 
Üşüyorsun ceketimi al. 
Günün en güzel saatleri bunlar. 
Yanımda kal. 

Sana gitme demeyeceğim. 
Gene de sen bilirsin. 
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim, 
İncinirsin. 

Sana gitme demeyeceğim. 
Ama gitme Lavinia. 
Adını gizleyeceğim, 
Sen de bilme Lavinia

ÖZDEMİR ASAF


-----------------------

Büyük Doğu ve Cumhuriyet

Oktay Akbal. Bir Batılı. İtalyan filmleri, Fransız plakları, Viyana kahveleri, Beyoğlu sinemaları… Salâh Birsel’in Salâh Bey Tarihi dizisinin tamamında o eski, şenlikli, kültür sanat dolu, Sabahattin Kudret Aksallı, Sait Faikli, Necatigilli, Akballı günleri bulursunuz hep. 
Bir batılı dedim ya, boş değil, boşa söylemem. Necip Fazıl öyle dermiş Akbal’a; Avrupaî Oktay Bey diye seslenirmiş. Tamam da nerede dermiş? Büyük Doğu dergisinde tabii. Oktay Akbal, yani günümüzün en ünlü Cumhuriyet gazetesi yazarı, bu her haliyle “ilginç” ve Cumhuriyet’e hayli tezat bir yerden söz alan dergide, 1946 – 1951 yılları arasında her hafta Dünya Fikir Sanat Hareketleri sütununda yazmıştır. Büyük Doğu’nun ilk dönemidir bu. O sıralarda Kısakürek’in dostları olan Sait Faik, Özdemir Asaf gibi isimler de görünür derginin bu ilk döneminde. Doksan yaşını Cumhuriyet yazarı olarak kutlayan ustayı, çok eski arkadaşı Hilmi Yavuz şöyle tanımlıyor: “Uzun bir süredir ‘Cumhuriyet’ gazetesinde yazıyor; – gerçek ve ‘ivazsız garazsız’ bir Kemalist olarak… Kemalizm, onun için, hiçbir zaman bir iktidar aracı olmamış, ara sıra öyle görünse de Kemalizm’i, jakoben bir cunta anlayışına indirgememiştir.”

Tepeyran

Ebubekir Hâzım Tepeyran diye bir adam. 1910 yılında Küçük Paşa adlı bir roman yazıyor, edebiyatımızda köy romanının başlangıcı sayılır. Ayrıca aynı yıl Tepeyran’a ait Eski Şeyler adlı küçük hikâyeler kitabı da yayımlanıyor. Çalışkan, başarılı ve yazı âşığı bir vali. Fransızca kaleme aldığı şiir kitabı Les Fleurs Degenerees, yabancıların yazdığı şiir kitapları arasında Paris’te ödül alıyor zamanında. Koçgiri Ayaklanması’nı da anlattığı bir kitabı daha var: Canlı Tarihler, bu da bir anılar toplamı. Kuvayı Milliye’ye yardım ettiği için önce ölüm, sonra ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış, Tevfik Paşa’nın sadrazam oluşuyla özgürlüğünü yeniden kazanmış bir adam. Niye anlatıyorum onu; Oktay Akbal’ın dedesi çünkü… Elimde bir kitabı bulunuyor: Kar Çiçekleri, 1932, şiir. Üçüncü sayfada eski yazıyla bir ithaf var: “Neriman Hanım kızımıza hürmetle takdim…” Arka kapakta TASHİH başlığı altındaki not çok hoş; paylaşmak zorundayım: “22 nci sayfanın 13 üncü mısraındaki ‘sabahın’ kelimesi ‘sabânın’ olacaktır.”

oktay-akbal-gorsel


Bu eski adamların tashih konusundaki hassasiyetine “kusur üslubumdur” diyen dilbilgisi yoksunu büyük yazarlar çağında öylesine muhtacız ki… Necati Cumalı’nın Oktay Akbal’a yazdığı 11 Ocak 1954 tarihli mektup tam da burada yazıma girmek zorunda, o hassasiyetin güzel bir örneği zira. Cumalı, o nefis hikâyesi Yalnız Kadın’dan bahsediyor: 
“Seni sık sık rahatsız ediyorum. Anlaşılan yazılarım iyi karşılanmadı. Senden her ne kadar zahmetse haber bekliyorum. Ben de ona göre başka yere göndereyim. Yalnız Kadın hikâyesinde yalnız kelimesini hep “yanlız” yazmışım. Bazen sürçerim. Düzeltmeni rica edeceğim…” 

Tepeyran’a döneyim. 5 Haziran 1966 tarihli günlüğüne, Oktay Akbal dedesini de yazmış. O gün öğleye dek, hastanede, dedesinin yattığı odanın kapısı önünde beklemiştir. Artık son günleridir Ebubekir Hâzım’ın. Akşama çıkmayacaktır. Dede bir önceki gün torununu tanımış, eliyle işaret ederek yazıyor musun diye sormuş. Evet cevabı alınca yaz yaz demiştir. O saate dek, elindeki cep defterine hep notlar almıştır Tepeyran. Son satırları şunlardır: “Eller evinde eller el…”

...

Onur Caymaz 



*
Muhafazakârlık- Modernlik Geriliminde Oktay Akbal Öykücülüğü

Özet

Türk edebiyatının temel sorunsalı genel olarak toplumsal yapıyı anlama/anlamlandırma süreçleriyle pekişmiş ve gelişmiştir. 

Türk romanı kuruluş döneminden itibaren modernlik/gelenek çerçevesi içinde var olmuş ve bu özelliğini 1980’li yıllara kadar muhafaza etmeyi başarmıştır. 

Toplumu anlamak ve onu dönüştürmek şeklindeki “mühendislik” algılaması, edebiyat geleneğimizi yönlendirmiş ve yazarlarımız bu gelenek içinde eserler ortaya koymuşlardır. 

Oktay Akbal da Türk düşünce geleneğinde siyaset-edebiyat gerilimi bağlamında, pozitivist/seçkinci ve ilerlemeci bir çizgide yer almıştır. 

Akbal’ın düşünsel boyutunun bir yanını modernist gelenek oluştururken, diğer gelenek bununla çelişik olan muhafazakâr kimlik içinde tecessüm eder. 

Akbal bir yandan değişim ve ilerlemeyi savunurken, diğer yandan da bu değişim ve ilerlemenin sonuçlarından önemli şekilde rahatsızdır. 

Bu yazı birbiriyle çelişik duran bu iki geleneğin Türkiye’deki görünümünü Oktay Akbal örneğiyle ortaya koymayı amaçlamaktadır.
...
Cumhur Aslan

*



Romanlarıyla Oktay Akbal'ın Doksan Yaşına Merhaba*

Kuşkusuz öncelikle hikâyecidir Oktay Akbal ve çok genç yaşta, henüz sakalı-bıyığı doğru dürüst çıkmadan, hikâyeleri dönemin gazetelerinde yayınlanmıştır. Sait Faik’in izini sürdüğü kadar Sabahattin Ali etkisi de vardır bu ilk yapıtlarında; nitekim benim için, bu iki güçlü hikâye ırmağının birleştiği yerden çıkan bir koldur Oktay Akbal’ın hikâyeciliği. Kendi sesini bulan, lirzmle yıkanmış bir dil işçiliği ve özeniyle.
Kurucu edebiyatcıların tipik özelliğini gösteren Akbal, hikâyenin dışındaki edebî türlerde de ürün vermiş, verimli olmuş, anı, günce, deneme ve roman (belki novella demek gerek!) yazmış. İlk zamanlarındaki şiirlerini, yazarlığının yanı sıra gazeteci, köşeyazarı olarak da varlığını sürdürmüş olduğunu ekleyelim; yâni yazmayla yıkanmış yetmiş beş yıla yakın bir süredir söz konusu olan ki anlatılması, incelenmesi sayfalar sürer.
...

Atilla Birkiye

* 20 Nisan 1923’de doğan Oktay Akbal’ın romanları: Garipler Sokağı(1950), Suçumuz İnsan Olmak(1957), İnsan Bir Ormandır (1975), Düş Ekmeği (1983), Batık Bir Gemi (1997). Yeni basımları Cumhuriyet Kitapları’ndan yayınlanmaktadır.

(Kalemin Ucu, Özgür Edebiyat, Mayıs-Haziran 2013)

http://www.atillabirkiye.com/icerik-romanlariyla-oktay-akbalin-doksan-yasina-merhaba.html


*



92 yıllık yaşam belgeseli

Oktay Akbal, yazmaya ilkokul sıralarında başlayıp yazdığı öykülerinde yayınlandığına göre yaklaşık seksen yıldır kalemi elinden bırakmamıştı.Genellikle İstanbul odaklı gündelik yaşamımız, toplumsal geçmişimiz onun öykü, roman, deneme, fıkra ile günlüklerinde yer almıştır.Oktay Akbal toplumla insan ilişkisini  öyküleriyle romanlarında derinlemesine işlemiştir.Bir söyleşisinde konuya o kadar önem vermediğini söyledikten sonra, toplumun bir kesitini, toplumdan bir atmosferi, sokakları, insanları anlatmaya çalıştığını ekler. Bunu yaparken anılarından, hayallerinden, duygularından, gözlemlerinden  yararlanır. “Sait Faik’le Sabahattin Ali’nin öykü anlayışına yatkınlığını” söyleyen Akbal, toplumcu görüşünü 5 Şubat 1968 tarihli güncesinde “Toplumcu Bireycilik” başlığıyla şöyle dile getiriyor:
 “Toplumcu görüşü benimsediğim, savunduğum doğru. Ama bir yazar toplumcu oldu diye  birey sorunlarını işlemeyecek mi?Toplumculuk bireyi yok etmek, önemsememek mi ? Toplum bireylerden kurulur. Bireyin bilinmediği, tanınmadığı, incelenmediği bir sanat toplumcu olamaz.  Kimi, toplum sorunlarının en göze çarpanlarını işler öyküsünde, romanında. Kimi de birey sorunlarını ele alır. Anılardan ,sevilerden, çocukluktan, gençlikten, bunalımdan, dünya sıkıntısından , yalnızlıktan söz açtı diye bir yazar toplumculuğun dışına niye düşecekmiş!
Öykücü olarak bireyin sorunları ilgilendirir beni (...) Öykülerim bireyi işler. Ama hangi bireyi? Soyut evrendeki birey değildir o. Bu toplumun, bu yeryüzünün, çevremizin bireyidir. Bir bakıma toplumcu bir bireyciliktir benim yaptığım, yapmak istediğim. Belki biraz garip kaçan bir söz. Ama benim gerçeğim bu.  Bakıyorum da nice toplumcu geçinenlerin  gereğinden çok ‘bireyci’ kesildiklerini, hatta bireycilikten bencilliğe doğru  kaydıklarını görüyorum .Onların bireyci toplumculuğu karşısında benim toplumcu bireyciliğim çok daha tutarlıdır sanırım”
EDEBİYAT AKBAL’IN YAŞAMI OLMUŞTU
Bütün yaşamını edebiyat doldurmuştur onun. 9 Şubat 1968 tarihli “İki Kitap Daha”  başlıklı güncesinde bunu şu sözleriyle belirtmiş:
“Bir yazar çeyrek yüzyıl edebiyatı düşünmüş, edebiyatı yaşamış. ‘Konumuz Edebiyat’. Bir bakıma  yaşamımız edebiyat, anlamımız edebiyat da denebilirdi.”
 Bu yüzden romanlarıyla öykülerinde yalnızca yaşananı aktarmaz, kendisi de yaşananla iç içedir.Aynı güncede bu konuya şöyle bir açıklama getiriyor:  
“Kendimi çok koyduğum için midir nedir, bir canlı, yaşayan birer varlık gibi gelir bana yazılarım. Romanlar, öyküler yazara çok daha yakındır,  ama denemeler, fıkralar,makaleler öyle olmamalı değil mi?  Ben öykülerimi, denemelerimi hatta romanlarımı hep ‘kendi üzerimde denercesine’ yazdığım için olacak kopmaz ilişkiler, bağlar var onlarla aramda.”
   Bunun sonucu olmalı, edebiyat onun için yaşam, yaşam da edebiyat olmuştur. Öyle ki toplumsal sorunların çözümünde bile edebiyatın payını, yapıcı etkisini göz ardı etmemek gerekir. 19 Mart 1968 tarihli “Suçumuz Edebiyatı Sevmek” başlıklı güncesinde şöyle demiş:  “Emperyalizm, yolsuzluk, toprak sorunu, bilmem ne, hepsi, hepsi edebiyatın dışında mı? Edebiyat güz yapraklarına bakıp düşlere dalmak mıdır yalnız? Üstelik güzel bir şiirin, bir öykünün, bir romanın,  kişiyi olumlu düşlere daldırması, yeni olanaklara , taze duygulara, izlenimlere götürmesi de büsbütün yararsız bir şey midir? Sanmam. Sanatta, edebiyatta geri kalmış, edebiyatla ilgilenmenin suç sayıldığı bir ülkede hiç bir sorun hiç bir dert ortadan kalkamaz.(...) Edebiyatsız , sanatsız bir toplumculuk bugüne dek görülmedi. Yalnız gazete yazıları, meydan nutukları yetmez bir ulusun gelecekteki mutluluğunu yaratmaya, bir toplumu bilinçli kılmaya...”
‘DÜŞLERİMDE YAZAMADIĞIM O ÖYKÜLER VAR’
Seksen yıldır durup dinlenmeden, buna bıkıp usanmadan da denilebilir, hiçbir olguyu, hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan yazarak  doksan iki yıllık bir yaşamın belgeselini oluşturmuştur. Gene de  günü gününe yazamamaktan yakınmıştır. 2 Şubat 1968 tarihli “Bir Dostla Yürürken” başlıklı güncesinde bu konuda şöyle demiş:
“Ne iyidir yaşantıları günü gününe yazmak, yazabilmek. Yazmak yürekliliğini bulmak kendinde! Hele bir de yayınlamak yürekliliği de olursa, korkunç  şey. Ben gerçek güncemi yayınlamıyorum ki! Kimse, hiç kimse gerçek güncesini yayınlayamaz. Hatta yazamaz. Her duygu, her düşünce elle tututulur biçimler kazanamaz kafamızda. Duyulur duyulmaz bir şeydir o.  Çoğu kez kendi içimizden geçenlerden kendimiz bile ürkeriz. O yıllarda da yaşantılarımın ancak dış kabuğunu belirtmişim defterlerimde. Şimdi de öyle ya!..”
Günü gününe yazamamaktan, düşünceleriyle duygularını tam olarak aktaramamaktan yakındığı gibi yazamadığı, düşlerde kalmış öyküleri konusunda da hayıflanmıştır. 2 Nisan 1968 tarihli “O Öyküler” başlıklı güncesinde şunları yazmış:
 “Düşler ikinci yaşamdır der Nerval. Her gece yazılmamış bir öyküyü yaşıyorum düş biçiminde. Yazayım şunu demeye kalmadan o düş kayıp gidiyor elimden. Ertesi gece bir yenisi. Neden bu yazılmamış öykülerin saldırısı? Bir yazsam kurtulacağım onlardan. Ben kurtulacağım ama başkalarının başına dert olacak o öyküler. Ara sıra mektuplar gelir, uzaklarda bir genç kız,  bir genç kadın, bir delikanlı, bir öğrenci, yazar bazı öykülerimin yaşamlarındaki yerini. Hiç ummadığım sonuçlar açmıştır bazı öyküler. Şaşarım. Bu gün de böyle bir mektup geldi . Bir lise öğrencisi yazıyor. Nereden bulmuşsa bulmuş eski kitaplarımı, yaşamımda yer eden bazı anıları anlattığımı anlamış o öykülerde. Soruyor bazı şeyler. Ne diyeceğim, hiç. Benim değil o öyküler artık. Ortak bir şeyler bulanların artık onlar.  Ben de arada bir buluyorum kendimi onlarda. Arada bir ... Çoğu kez ben de yabancısıyım o eski öykülerimin. Şimdi düşlerimdeki öyküler var yalnız. Yazamadığım, yazmak istediğim, belki bir gün yazacağım o öyküler...”
Son iki güncesinde yakındıklarının üstünden çok uzun yıllar geçti. Oktay Akbal duyguların, düşüncelerin en ince ayrıntılarını eksiksiz bir biçimde yaşam gerçeğiyle, toplum gerçeğiyle birleştirerek düşle gerçeği, bireyle toplumu iç içe yoğurarak doksan iki yıllık yaşamının eşsiz bir belgeselini oluşturmuştur.
Oktay Akbal’ın öyküleri, romanları, denemeleri, gazete yazıları, günlükleriyle oluşturduğu  bu yaşam belgeseli, yalnız kendi yaşadıklarının değil, bizim de yaşadıklarımızın tam bir belgeselidir. Dünden bugüne, düşten gerçeğe yaşadıklarımızın bir aynası.
Adnan ÖZYALÇINER, 30 Ağustos 2015
http://www.evrensel.net/haber/259397/92-yillik-yasam-belgeseli
*

Oktay Akbal’dan Oktay Akbal’a 


feridun-andacTanımsız bir yazardı Oktay Akbal. Ama şu bir gerçek ki, modern Türk edebiyatının kurucu kimliklerinden biriydi. Bunu, tanıklık ettiği ömrüne bakarak söylemediğimi belirtmem gerek. Yazınsal birikimi, düzyazı anlatımındaki tutumu ortaya koyar.      
Öyküleri, romanları, denemeleri, günlük ve çevirileriyle Akbal, Türkçenin dil anıtıdır.
Burada bir başlama noktası ararsak eğer, Akbal’ın anlatıcılığında öykücülüğünü ilk sıraya yazmalıyız.
“Kurucu kuşak”tan biri olması, yaşadığı dönemin ve kentin anlatıcısı olarak “yeni” söylemin ardına düşmesi; bu süreçteki yapıtlarına yansıyanlarla ele alındığında Akbal anlatısının topografyası çıkar ortaya.
Oktay Akbal, öykü ve romanlarında kent insanının günlük yaşamından kesitleri yalın bir dille anlatır. Duygulu anlar, sorunların açmazındaki  yaşam kırıntıları, yaşamda tutunabilmek için verilen savaşım; yalnızlıklar, aşklar, umut ve umutsuzluklar arasında dönenen bireyin sorunları… Onun anlatılarının tematik özelliklerini oluşturur.
İlk dönem öykülerinde, İkinci Dünya Savaşı’nın yansılarında gölge gibi süren yoksunluklar ortamını, bu ortamın genç insanının kaygı ve korkularını, aşklarını, yalnızlık sanrılarını konu edindi. Akbal, bireyi yaşadığı çevre, ortam, insan ilişkileri ekseninde  anlattı. Dilde ve anlatımdaki yenilikçi tavrı ile yeni bir edebiyatın oluşmasında etkileyici oldu. Özellikle düzyazı dilinin sadeleşmesinde denemeleriyle, günlük gazete yazılarıyla da yol açıcı bir edebiyat insanıdır, Akbal. Denemede üslupçuluktansa, anlatımcılığı yeğleyen anlayışı ile de bu yazın türünün anlatım alanını genişletti. Günceleri de, bir bakıma, bu tavrının bir yansısı olarak, çağdaş edebiyatımızda bu türün gelişimine örnek nitelikte yazınsal ürünlerdir.
Oktay Akbal, yeni edebiyat düşüncesinin biçimlendiği bir süreçte yazmaya yöneldi. Kısa öykülerinin yanı sıra romanlarıyla da belirli bir duyarlılık evreni yaratmasıyla dikkati çekti. O adım adım ilerleyişinin en belirgin açılımını, edebiyat ortamındaki verimliliği gösterir. Deneme, günlük, gezi yazıları, çeviri onun temel yazı uğraşları olur.
OktayAkbal-RNK001.taner şehriDüzyazı sanatının biçimlenme sürecinde etkileyici/yönlendirici bir kimlik olarak öne çıkan Akbal, deneme türünün birçok anlamı/açılımını içeren örnekler verir.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, düzyazı sanatının taşıyıcı/yol açıcı disiplini olan deneme, Akbal’ın yazı biçeminde anlatımcı bir bakışa erişir. Hayata, insana, doğaya dair her bir şey, onun yazısının ucuyla anlam kazanır. İnsandan insana ulaşan bir sıcaklık, bir düşünce ipiltisi taşır.
Yazma biçemi kadar, neyi/niçin/neden yazdığının ayrımında olan anlatıcının söyledikleri dikkate değerdir. Bir yanıyla okuru okumaya/yazmaya özendirdiği gibi, diğer yanıyla da yazı dilini besleyen birikimi sunar Akbal.
Alımlayıcı, gösterici, uyarıcıdır bakışı. Bazen de yazınsal söyleyişin esinleyicisi kesilir. İçe bakışının duygulanımlarını, düşüncelerinin ipiltileriyle dile getirir. Sarmalayıcıdır sözleri.
Deneme türünü yazınsal niteliklerle taçlandıran Akbal, bu anlamda Türkçenin yeniden kurulmasında/biçimlenmesinde, en azından düzyazının kuruluş sürecinde yeni edebiyatın çalar saatidir. Yönünüzü onun yazdıklarına döndüğünüzde, Türkçe yazmanın, konuşmanın, söz edebilmenin inceliklerini görürsünüz. Düzyazıdaki kısa tümce kuruluşları, düşünceyi dolaysız dile getirme biçimleri, Akbal’ın denemesinin en belirgin yanlarını oluşturmaktadır.
Hayata, yaşanılanlara düşüncenin ucuyla bakmanın getirdiği zenginliği denemelerine ağdıran Akbal, gören göz, bakan bilinç ışığıdır. Onun yazdıklarıyla duygusal/düşünsel eğitimden geçersiniz. Okudukça, size anlattığı dünyanın kavrayıcısı kesilirsiniz.
Anlar, durumlar, yaşamdan kesitlerle hayata/insana, kitaplara/yazarlara dair edilen sözlerin deneme için nasıl bir yazı/söyleyiş kaynağı olabileceğini de gösterir Akbal.
Onun anlatılarında günün içinden zamana, zamanda insanın durumlarına bakış hep ön plandadır. Güncedeki tutumu, anlatıcı yanı dil/in kurucu özelliklerini de yansıtır bize.
O ki günde yaşar, güne taşar, günden alır anlatısının rengini. Yeryüzü Korkusu  (1974) adını verdiği güncesine yansıyan şu düşüncelerine göz atmak yeterli sanırım bu yanını görmek için:
“‘Her şey  göz için. Kulağa bir şey yok’  demiş Baudelaire. Kar yağarken demiş bunu. 1945 yılı not defterimin ilk sayfasında okudum bunu. Şimdi de öyle. Kar yağıyor sessiz, suç işler gibi. Bugünlerde hep geçmişteyim içinde bulunduğum günlerden hoşnut değilim hiç. Düşte olsam keşke. Bir uyansam hepsi bir düşmüş desem. Gazeteleri okuyorum, radyoyu dinliyorum. İnanamıyorum kulağıma. Çağımın dışına mı düştüm? Yoksa inanılmaz bir uykuda mıyım hep? Karda çıktım dolaştım. İlk izleri açarak. Başkalarının adım yerlerine basmamaya dikkat ederek. Karda olsun ilk izi ben açayım hiç değilse. Bu da bir aldatış, aldanış. Yorum yok.”
Onun anlatıcılığında başlayan ve süren yalınlık, saydamlık, akıcılık olmuştur hep. Denebilir ki Oktay Akbal’dan başlayan bu anlatım tarzı Oktay Akbal’a kadar gelerek içinde birçok kuşağı etkileyen bir yazı evreninin kurulmasına öncül olmuştur.
Feridun Andaç – edebiyathaber.net (8 Eylül 2015)
http://www.edebiyathaber.net/oktay-akbaldan-oktay-akbala-feridun-andac/#sthash.dTXoAI7W.dpuf
*


Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 OKTAY AKBAL: KAYBEDİŞLER VE HATIRLAYIŞLAR
Oktay Akbal (1923-2015), 1940'larda başlayan edebiyatımızdaki büyük öykü atılımı atmosferinde öyküler yazdı. Bu dönemin en önemli yol açıcılarından olan Sait Faik'in öykü dünyasını izleyerek, kuşağının pek çok öykücüsü gibi yazın hayatının sonuna kadar aynı anlayışı sürdürdü. Dönemin diğer önemli eğilimi olan toplumcu gerçekçilerle edebiyat anlayışları kesişmeyen Akbal, tüm yazın serüveni boyunca "ben anlatım"a yaslanan, toplumsal/sosyal endişelerden çok, bireyin içsel dünyasının öne çıktığı bir öykü anlayışını benimsedi. İnsan sevgisine dayalı hümanist bir çizgide, hayatın, yaşama coşkusunun yüceltildiği öyküler yazdı.

Oktay Akbal'ın öyküleri, büyük olaylara, entrikalara, hikâyelere yaslanmaz. Bunlar neredeyse bir durum ve atmosfer öyküsü bile değildir. Daha çok iç monologlarla oluşturulan enstantanelere, küçük anıştırmalara, çağrışımlara dayalıdır. Bir mekândaki izlenimden, küçük bir anıdan, bir duygudan yola çıkarak metnini oluşturur. Tümüyle ben anlatıma yaslanan öyküler, hem biçimsel hem de tematik anlamda birbirine yakındır. Öyle ki bir öyküyü diğerinden ayırt etmek zordur. Neredeyse tüm öykülerin kahramanı aynıdır. Okuyan/yazan anlatıcı, İstanbul'u bir uçtan bir uca kat ederek, parkta, kahvede, sahilde, meydanda, şehrin aşksız, arzusuz insanlarını gözler. Bu mekânlarda, avare, aylak dolaşan kahraman; düşler, görüntüler ve sesler etrafında bir dünya kurar. Bu dolaşmalarında küçük bir enstantaneye şahit olur ya da eski bir sevgilisini anımsar ve böylece öykü bu temayla kurulur. Onun tutkunu olduğu tipler, içinde aşkları, şehrin uçsuz bucaksız caddelerinde dolaşır, köprü altlarındaki mavnaları izler, parklarda avarelik yapar, aşk filmlerine gider. Yağmurdan, denizden, hayattan habersiz, coşkusuz, aşksız insanları anlayamaz. Bu kahramanlar, düzenli, tertipli yaşantıları, disipline edilmiş insanlık durumlarını reddederler. Akbal, bütün öykülerinde bu özgür, aylak ve düşler içindeki kahramanını, kalabalıklar içinde dolaştırır. Anlatıcı bu dolaşmalarında, kendisiyle yüzleşir; hayata, insanlara, eşyaya bakışını sorgular.

Oktay Akbal öyküyü, kurgu, tahkiye, olay örgüsü olarak değil, anı parçacıklarının dramatize edilmesi, giderek bir temanın çeşitli görüşlerle doğrulanması olarak algılar. Öykülerinin sonunda mutlaka bir yargıya varır; anlattıklarını, aforizmalara, felsefi bir görüşe dayandırır. Bir duyguyu, bir düşünceyi, "kendi kişisel düşüncelerinin" ispatı için gündeme getirir. İşte tam burada öyküler denemeye yaklaşır, deneme ve öykü birbirinin içine geçer.

1946'da yayımlanan ilk kitabı Önce Ekmekler Bozuldu, Akbal'ın daha sonra tüm öykü serüvenini kuşatan, yalnızlık, aşk, hayaller ve insan sevgisi temaları etrafında yoğunlaşır. Öykülerde, hayat ve yaşama coşkusu öne çıkarken, savaş atmosferi geri planda sürekli kendini hissettirir. İkinci kitabı Aşksız İnsanlar (1949) benzer bir iz üzerinde yürür. Öykülerde özgür, aylak, düşler içindeki kahramanı kalabalıklar içinde dolaşır. Aralarında dolaştığı insanları, aşklı insanlar-aşksız insanlar olarak ikiye ayırıp âşık insanları yüceltir. Çünkü aşksız insan; hayalsiz, umutsuz, arzusuz, sıradan, herhangi biridir. Anlatıcı çoğunlukla geçmişe, çocukluğa döner; nostaljik bir bakışla, çocukluğun, ilk gençliğin güzel günlerine özlemle bakar. Ağırlıklı olarak değişim ve değişimin duygularda yarattığı tahribat işlenir. Bizans Definesi'nde (1953) çocukluğun, ilk gençliğin güzel günlerine bakışını sürdürür. Kitaba da adını veren öyküde, masala, iyi güzel bir hayata ulaşmak için aldanmaya ihtiyacı olan insanlar anlatılır. Anlatıcı, Bizans definesi bulmak amacıyla rüyaya yatan insanların psikolojilerine eğilir. Bulutun Rengi (1954) yalnızlık, boşluk içindeki kahramanların arayışlarıyla, çocukluk anılarına yaslanır. Onun öykülerinde sinemanın fonksiyonları yoğun olarak işlenir. Âşık insanların, yalnız insanların, düş peşindeki yalnızların âdeta bir tapınağıdır sinema. Sinema tutkusu bu kitapta da baskındır. Berber Aynası'nı (1958) zaman, hayal ve yitirişler üzerine kurar. Geçmişin güzel günlerinin, ilk aşkların yitirilişini öyküleştirir.

Yalnızlık Bana Yasak (1967) ağırlıklı olarak yalnızlık duygusuyla aşk/kadın temaları üzerinde yoğunlaşır. Yalnız kaldığında geçmişiyle yüzleşen anlatıcı, bu durumdan kaçmak için insanlara, kalabalıklara sığınır. Böylece yalnızlığına sığınacak, kendisiyle yüzleşecek, geçmişin yanlışlıklarından, yitirilmiş güzelliklerden kaçacaktır. Tarzan Öldü'de (1969), yaşanan anların, zamanın geçiçiliği öne çıkarılır. Eskiyen eşyalar, yaşlanan insanlar, birer anıya dönüşen yaşanmışlıklar anlatıcıyı ölüm gerçeğine ulaştırır. İlkyaz Devrimi (1977) mevsimler, zaman, çocukluk, yalnızlık temaları etrafında gezinmekle birlikte ağırlıklı olarak dönemin siyasal atmosferini yansıtır. Anlatıcı yine kahvelerde, dolmuşlarda, meydanlarda gözlemlerini sürdürür. Ne var ki artık çevresinde politika, yönetim konuşulmaktadır. Etrafta sevgililer değil, ülke sorunlarını sorgulayan, hak arayan, yürüyen, bir şeyleri protesto eden gençler vardır. Anlatıcı da bu konularda görüşlerini aktarmaya başlar. Bu arada anlatıma iyiden iyiye deneme dili hâkim olur. Anlatıcı, tam bir gazete köşe yazarı gibi politik yargılar verir. Dergilerden, kitaplardan söz açar, onlarla ilgili görüşlerini, yargılarını dile getirir.

Karşı Kıyılar (1979) hiç kuşkusuz onun öyküden iyiden iyiye uzaklaştığı bir çalışması olur. Olayın, tahkiyenin, kurmacanın olmadığı metinler, tam bir gazete köşe yazısı biçimindedir. Dönemin siyasal atmosferi tüm metinleri kuşatmıştır: Politika, oy, seçim, sağ, sol, mücadele... Anlatıcı, yine çevresindeki insanları gözlemeyi sürdürür. Otobüste, meydanda... Ama onlar da politikadan konuşmaktadır. Anlatıcı da duyduğu bu politik yargıları yorumlar. Bu yüzden metinlerinin çoğu belli bir tema etrafında oluşan, çeşitli yazarların görüşleriyle desteklenmiş deneme türüne girecek yapıdadır. Hey Vapurlar Trenler (1981) de tümüyle denemenin sınırlarında dolaşan metinlerden oluşur. Hayatın geçiciliği, fâniliği, ölümün kaçınılmaz olduğu gerçeği yazılarda öne çıkar. Akbal bunu da 1930'ların çocukluk anılarına dönerek yapar. Zaman her şeyi değiştirmekte, dönüştürmektedir. Her şeyin sonunda ölüm vardır. Bu yüzden hayata bir anlam vermek ve onu güzelleştirmek gerekir. Ey Gece Kapını Üstüme Kapat (1988), zaman ve ölüm ekseninde oluşur. Lunapark (1983), Hücrede Karmen (1998) anılara yaslanmış, günümüz sorunlarına da değinen ama çoğunlukla zaman olgusunu irdeleyen öykü-deneme arasında gidip gelen metinlerden oluşur.

Oktay Akbal, öykülerini zaman, hayal, yalnızlık, çocukluk, aşk ve yitirişler üzerine kurar. Onun öykülerinin merkezinde "zaman" yaklaşımı yer alır. Güzelliklerin hep geçmişte kaldığına, zamanın bu güzellikleri yok ettiğine inanan kahraman, aşk, inanç ve hayallerle hayatı güzelleştirmeye çalışır. Ama bütün bunlar da er ya da geç zamana yenik düşer. Çünkü zamanı zapt etmek imkânsızdır; o her şeyi kendi rengine dönüştürür. Anlatıcı için zaman bir oyuncaktır. Dünü, bugünü, yarını anlamlandıramaz, bunları bir yere koyamaz: "Zaman dedikleri nedir ki!.. Bir aldatmaca! Geçmiş yılların koleksiyonlarını karıştırsa kendini o günlerde bulmayacak mı? Daha doğrusu, o geçmiş günleri, içinde yaşadığı günün gerçekleriyle birleştirmeyecek mi? Nedir değişen?" ("Hep O Dar Kapı", Ey Gece Kapını Üstüme Kapat).

Her şey geçip gidiyor, insan yaşadığı her şeyi bir gün kaybediyorsa, o vakit tüm bu ânların yaşanmış ya da yaşanmamış olmasının, gerçek ya da hayal olmasının ne önemi var? İşte onun öykülerinde zamandan sonra sorun olarak işlediği önemli bir diğer kavram da hayal/düşlerdir. Zaman sonunda her şeyi siler. Yıllar sonra girdiği sokakta kaybettiklerine ilişkin anılar üşüşür belleğine. Anlatıcı geçmişe, anılara bakarken onların yaşanmışlığından şüphe eder. Bu nedenle zamana, yaşanan âna duyulan kuşku onu hep düşlere götürür. Anlatıcı gerçek konusunda hep kuşkuludur: "Evet bir düş. Bir düş evreninde yaşamıştı. Şimdiki gibi. O mu düştü, yoksa şimdiki mi? Hangisine inanmalı" ("Ayakları Dibinde Gökyüzü", Berber Aynası). "Gondol" öyküsünde düş ve gerçek karşılaştırılmasında, fânilik öne çıkarılırken tek gerçeğin ölüm olduğu vurgulanır: "Gerçekleşemezdi gondol düşleri. Yalı düşü gibi. Yaşama, mutlu olma, bir şeyler umma, bekleme düşleri gibi. Tek bir düş var. Gerçekleşecek olan, ölüm düşü."

Akbal, yitirilmiş zaman parçalarına eğilir. Orada hep bir boşluk vardır. En derin boşluğu ise aşklar oluşturur. Çünkü aşklar hep hüsranla sonuçlanmıştır. Kavuşma asla yoktur. Bu kavuşamamanın aslında belli bir nedeni de yoktur. Ayrılınmıştır, o kadar. Şimdi, anlatım ânında bu yitirilmişliklere bakılır. Bir oyun gibidir aşk. İlk gençlik çağının zorunlu bir ritüeli gibi. Bu sevgililer, farklı insanlarla evlenirler. Kimi öykülerde bu insanlar yıllar sonra bir araya gelirler. Aşk bittikten yıllar sonra o duygular bugünden değerlendirilir. Çoğu mutsuzdur. Ama bu yeni durumu da doğru dürüst bir yere koyamazlar. Kırık dökük konuşmalardan sonra yollar yeniden ayrılır. Anlatıcı aşk için yaşadığını söylese de, aşk ilişkilerini bir türlü yoluna koyamaz. Bir iki diyaloğa yaslanan kırık dökük ilişkiler, sinema kaçamağı, uzaktan uzağa düş kurmalar, komşu kızının pencereden görüntüleri... Ancak aşk arayışları boşunadır, sokakları dolduran insan kalabalıkları gibi olamaz, karşı komşunun kızıyla sinemaya gittikten sonra kendini yeniden sokaklara, meydanlara vurur, bir yalnız olarak dolaşır, dolaşır...

Anlatıcı çoğunlukla geçmişe, çocukluğa döner; nostaljik bir bakışla, çocukluğun, ilk gençliğin güzel günlerine özlemle bakar. Öykülerinde bir şekilde sözü çocukluğuna getirir. Bazen neden bile gerekmez: "Ne zaman vapurda giderken cam titreşimi duysam çocukluğun o uzak gününde bulurum kendimi." O pek çok olayı, çocuk gözünden anlatmayı tercih eder.

Oktay Akbal'ın metinlerinde yazar (anlatıcı), yansıttığı dünyada anlatımın içindedir. Pek çok öyküsünde yorumlar yapar, bir temanın peşinde onu açıklamaya çalışır. Öyküde vermek istediği duygu ve düşünceleri metnin içinde bir de kendisi yorumlar. Çıkarılması gereken dersi, öykünün yazılış gerekçesini öyküde açık açık ifade eder. Tümüyle bir doğrunun ispatı için öznel bakışlar, muhabbet eder gibi içtenlikli dertleşmeler... İşte tam burada öyküler deneme diline yaklaşır. Öyle ki deneme ve öykü birbirinin içine geçer.

Denemenin bilgi aktarma ve bir şeyi ispatlama gibi bir amacının olmaması, yazarın okurla sıcak bir ilişki kurup ona yüreğini açarak metni oluşturması, ama bunu yaparken de öykünün, şiirin imkânlarından yararlanması hiç kuşku yok ki onu öyküye yaklaştırmaktadır. Özellikle sanatkârane bir işçiliğin sergilendiği, usta deneme yazarlarının elinden çıkan metinlerin nasıl öyküye yaklaştığını biliyoruz. Birinci tekil şahıs anlatımın seçildiği öykülerde bu yakınlığı daha net bir şekilde görebiliyoruz. Ben anlatım öykülerinde yazar, kişisel gözlem ve tanıklığı aktarmanın yanında kimi yargılarını da metne katarsa bu metnin denemeye yaklaştığından söz edilebilir. Öykü ve denemenin birbirine çok yaklaştığı ve aralarına net bir çizgi koyamadığımız metinlere örnek olarak bir zamanların bazı gazete yazılarını gösterebiliriz. Peki bütün bu benzerliklere rağmen, birine öykü, diğerine deneme dememizi gerektiren farklılıklar neler olabilir?

Bilindiği gibi, denemedeki benin genellikle yazarın bizzat kendisi olması, anlatılanların reel dünyaya denk düşmesi, kurgusal yanlarının olmaması öykü ile deneme arasındaki temel farkı oluşturur. Yazar, denemede bir duyguyu, bir düşünceyi, "kendi kişisel düşüncelerinin" ispatı için gündeme getirir. Ama öyküde amaç, kişisel düşüncelerin ispatı değil, bir tanıklık, bir aracılıktır. Burada yazar müdahil değil, aktarıcıdır. Denemede anlatılanlar, hayattaki reel duruma denk düşer. Genellikle kurgusal yanları yoktur ve "açıklama" peşindedir. Öyküde ise reel dünyayla örtüşmek temel amaç değildir. Kurgusaldır ve gerçeği bire bir tanımlamaz. Böyle bir şey hedeflese bile, bu gizlenir ve gerçek soyutlanarak bir başka şeye dönüştürülür.

İşte Akbal'ın öykülerinin çoğunda denemenin özelliklerini bulmak olasıdır. Öncelikle anlatılanlar, hayattaki reel duruma denk düşer. Genellikle kurgusal yanları yoktur ve "açıklama" peşindedir. Bir duyguyu, bir düşünceyi, "kendi kişisel düşüncelerinin" ispatı için gündeme getirir. Yazar-anlatıcı ile Akbal arasında çoğunlukla bir örtüşmüşlük vardır. Bir söyleşisinde "Ben türlerin ayrımına inanmıyorum, öykü, roman, deneme, öykücük. Ne ad verirseniz verin. Elimde olsa 'yazılar' derdim hepsine." diyen Akbal'ın, tür farklılaşmasını önemsemediği görülür. Bu anlamda Akbal, yazınsal bir tür olarak öykünün en büyük handikapı olan "ara tür" algısını besleyen metinler de üretmiştir. (ÖYKÜMÜZÜN KIRK KAPISI, OKTAY AKBAL: KAYBEDİŞLER VE HATIRLAYIŞLAR, Hece Yayınları, s. 151)

Yayın Tarihi : 29.08.2015 
http://www.neciptosun.com/YaziAyrinti.asp?SAYFA=7&ID=19

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder